| Welcome, Guest |
You have to register before you can post on our site.
|
| Latest Threads |
Tasavvuftaki Önemli Makam...
Forum: Tasavvvuf
Last Post: YamanTunca
08-06-2026, 01:13 PM
» Replies: 0
» Views: 19
|
Salavat-Yazili-Animasyonl...
Forum: GIF Resimler
Last Post: YamanTunca
06-25-2026, 03:29 AM
» Replies: 0
» Views: 61
|
Mini Turuncu Çiçek Resiml...
Forum: JPG Resimler
Last Post: YamanTunca
06-21-2026, 05:21 AM
» Replies: 0
» Views: 55
|
Mini Sarı Gül Resimleri ...
Forum: JPG Resimler
Last Post: YamanTunca
06-21-2026, 05:15 AM
» Replies: 0
» Views: 62
|
Raşidi Tarikatında Sabah ...
Forum: Raşidi Tarikatı
Last Post: YamanTunca
06-16-2026, 10:16 AM
» Replies: 0
» Views: 51
|
PNG Güzel Bayan Resimleri...
Forum: PNG Resimler
Last Post: YamanTunca
06-16-2026, 10:11 AM
» Replies: 0
» Views: 51
|
PNG Güzel Bayan Resimleri...
Forum: PNG Resimler
Last Post: YamanTunca
06-16-2026, 10:10 AM
» Replies: 0
» Views: 55
|
PNG Güzel Bayan Resimleri...
Forum: PNG Resimler
Last Post: YamanTunca
06-16-2026, 10:10 AM
» Replies: 0
» Views: 55
|
PNG Güzel Bayan Resimleri...
Forum: PNG Resimler
Last Post: YamanTunca
06-16-2026, 10:09 AM
» Replies: 0
» Views: 51
|
PNG Güzel Bayan Resimleri...
Forum: PNG Resimler
Last Post: YamanTunca
06-16-2026, 10:08 AM
» Replies: 0
» Views: 52
|
|
|
| SAF ALTIN (MÜ'MİN) |
|
Posted by: YamanTunca - 03-09-2026, 02:56 AM - Forum: Vaaz&Nasihat
- No Replies
|
 |
SAF ALTIN (MÜ'MİN)
Eûzübillâhimineşşeytânirracîm
Bismillâhirrahmânirrahîm
Fe vecedâ abden min ibâdinâ âteynâhu rahmeten min indinâ ve allemnâhu min ledünnâ ılmâ.
Kâle lehu Mûsâ hel ettebiuke alâ en tuallimeni mimmâ ullimte ruşdâ.
Kâle inneke len testatîa maiye sabrâ.
Ve keyfe tasbiru alâ mâ lem tuhit bihi hubrâ.
Sadakallahü'l-Azîm. (Kehf Suresi, 65-68)
Allahümme salli alâ Muhammed.
Allahümme salli alâ Mûsâ.
Allahümme salli alâ İsâ.
Allahümme salli alâ Hızır.
Allahümme salli alâ Mehdî.
Aziz Müminler,
Bugünkü sohbetimize, içsel bir yolculuğun, hakikate erme çabasının kapısını aralayarak başlıyoruz. Zira Allah Teâlâ, ledünnî ilim dediğimiz, eşyanın hakikatine dair sırlarla dolu bir ilmi dilediği kullarına bahşeder. Hz. Mûsâ’nın, kendisine bu ilim verilen Hızır Aleyhisselam’a talebelik etmek istemesi ve sabır konusundaki o meşhur imtihanı, bizlere büyük derslerle doludur.
Hepimiz ‘saf altın’ olmak, yani özüne ve aslına uygun, değerli bir mümin olmak isteriz. Peki bu nasıl mümkün olur? Saf altın olmak, önce ‘erinmemeyi’ öğrenmekle başlar. Dinimizin emirlerini yerine getirirken, iyilik yaparken, bir işe koyulurken hissettiğimiz o uyuşukluk, o isteksizlik, işte asıl mücadele onunladır. Bir bardak su vermekten, bir ihtiyaç sahibine yardım etmekten, kalkıp abdest almaktan, namaza durmaktan erinmeyen insan, iradesini güçlendirir ve manevi değerini artırır. Müslümanlıktan uzaklaşmanın ilk adımı da yine erinmekle başlar. Önce sabah namazına kalkmaya eriniriz, sonra diğer ibadetlerimizi aksatırız ve farkında olmadan manevi değerimiz erimeye, düşmeye başlar. İşte saf altın olmanın yolu, bu erinme duygusuna galip gelmekten geçer. Mümin, hayır işlerinde üşenmez, yorulmaz, usanmaz.
Bu dünyada her şeyin bir özü ve bu öze uygun bir davranış biçimi, bir metaneti vardır. Metanet, Allah’ın ‘el-Metîn’ isminin bir tecellisidir. Güçlükler karşısında yılmayıp dimdik durabilmek, ümidi kaybetmemektir. Sevgili Peygamberimiz (s.a.v.) “Kıyamet kopuyor olsa bile elinizdeki hurma fidanını dikiniz.” buyurarak işte bu metaneti, bu bitmeyen ümidi emretmiştir.
Düşünün bir ağacı; dalı toprağa bağlıdır ama meyve vermek için çalışan o enerjiyi nereden alır? Ya da felç geçiren bir insanı; yaşama azmi, o ‘eigene Wille’ dedikleri şey, yani metaneti onu nasıl yeniden ayağa kaldırabilir? İşte bu, Allah’ın izniyle olur. Her şeyin bir dengesi vardır. Bir yerde sel olur, deprem olur; bunlar boş yere değildir. Adl-i Mutlak olan Allah, kullarına zulmetmez. Bir topluma verilen her musibet, o toplumun işlediği hataların, bozulan dengelerin bir sonucudur. Önemli olan, bu uyarılardan ders alıp hatadan dönmektir. Suçsuz yere ceza olmaz. Allah’ın adaleti kusursuzdur.
Günümüzde insanoğlu, doymak bilmeyen arzularıyla birçok şeyin doğal yapısını bozdu. Toprağı, suyu, havayı, bitkiyi, hayvanı... Oysa vücudumuzun sağlığı, yediğimiz meyve ve sebzenin, yetiştiği toprağın sağlığına bağlıdır. Kalsiyum kemiklerimizi nasıl ayakta tutuyorsa, topraktaki mineraller de bitkileri ayakta tutar. Biz doğanın dengesini bozduğumuzda, aslında kendi bedenimizi, kendi kainatımızı hasta ediyoruz. Domatesi yaratan Allah, onu insana hizmet için yaratmıştır. Ama biz onun genetiğini, doğal yapısını bozarsak, o bize fayda değil zarar verir hale gelir.
İşte mümin, yani iman eden kimse, bu kainattaki her şeyin birbiriyle bağlantılı olduğunu bilir. Su ne kadar ihtiyaçsa, hava da, toprak da, her bir element de o kadar ihtiyaçtır. Hiçbirini diğerinden ayıramayız. Nasıl ki Hz. İbrahim’in (a.s.) yumuşak huyluluğu, misafirperverliği (sebze-meyva cibilliyeti) bir ihtiyaçsa; savaşçılığı, cesareti (hayvani nefsi) de denge için bir ihtiyaçtır. Biri diğerini tamamlar. Dengeyi korumak, metaneti korumaktır. Allah’ın ‘Metîn’ isminin tecellisi, bütün kainatı ayakta tutar.
Öyleyse saf altın mümin olmak, sadece ibadet etmek değildir. Aynı zamanda erinmeden, üşenmeden bir bitki için, bir hayvan için, bir eşya için, hatta bir kaşık çatal için çalışıp onların temizliğine, düzenine, metanetini korumasına yardımcı olmaktır. Dünyamızın ve insanların kardeş olduğunu bilip, birimiz hepimiz, hepimiz birimiz için anlayışıyla hareket etmektir. Yaratılan her şeyin bir hikmeti olduğunu bilmek, tilkinin de, kurdun da, hatta domuzun da bu dünyada bir görevi, bir dengesi olduğunu anlamaktır. Önemli olan, her yaratılanın kendi özünden Rabbine giden yolu bulmasıdır.
Her bir yaratılışın, her bir cibilliyetin bir efendisi, bir önderi, bir peygamberi veya bir velisi vardır. Onların yaşayışı, o cibilliyetin nasıl olgunlaşacağını, hangi ahlak üzere olması gerektiğini gösterir. Dağda yaşaması gereken bir kurt, şehre inerse denge bozulur. Tilki huylu bir insan, tilkinin özüne uygun hareket ederse, yani zekasını ve kurnazlığını doğru yolda kullanırsa, metanetini korumuş olur.
Rabbimiz, hepimize özümüzü bulmayı, özümüzü bulanın Rabbini bulacağı hakikatine ermeyi nasip etsin. Kazma olup bir işe yaramayı, faydalı olmayı ahlak edinmeyi nasip etsin. Gelen bela ve musibetlere karşı metanetli olup, bizlere biçtiği ömür içerisinde, özümüze ve ahlakımıza uygun bir hayatı, doğruluk, dürüstlük, hayır ve ibadetle geçirmeyi nasip etsin.
El-Fâtiha bi-hürmeti Mehdî ve’l-Muhammed.
15.11.2013 Cuma
Kar©glan
Başağaçlı Raşit Tunca
Original Kar©glan
|
|
|
| Allah'ın Bir İsmi de Celle Celalühü'dür |
|
Posted by: YamanTunca - 03-09-2026, 02:56 AM - Forum: Vaaz&Nasihat
- No Replies
|
 |
Allah'ın Bir İsmi de Celle Celalühü'dür
Euzübillahimineşşeytanirracim
Bismillahirrahmanirrahim
"Kale Musa: Ma ci'tüm bihissirh. innellahe seyubtiluhu. innellahe la yuslihu amelel müfsidin."
Sadakallahülazim. (Yunus Suresi, 81)
Euzübillahimineşşeytanirracim
Bismillahirrahmanirrahim
Musa dedi ki: "Bu sizin getirdikleriniz (yaptıklarınız) apaçık bir büyüdür. Muhakkak ki Allah, onun (büyünün) tesirini iptal edecektir. Muhakkak ki Allah, fesatçıların (içten pazarlıklı bozguncuların) yaptıklarını düzeltmez (ve emellerine ulaştırmaz)."
Sadakallahülazim. (Yunus Suresi, 81)
Sohbetimize başlıyoruz:
Geçen vaazımızda bahsettiğimiz hicret olayında, Peygamberimiz (s.a.v.) hicrete mecbur edilmişti. Ardından Medine'de de savaşa zorlanmıştı. Uhud Savaşı'nda, okçular tepesine yerleştirdiği askerlerin, "kazandık" zannederek yerlerini terk etmeleri sonucu Peygamberimizin (s.a.v.) dişi kırılmış ve amcası Hamza (r.a.) şehit edilmişti.
İşte bu olaylardan sonra, Allah Teala'nın yardımının müminlerle olduğunu gösteren ayetler nazil olmuştur. Muhammed Suresi 7. ayette şöyle buyrulur:
"Allah'ın yolundan gider ve O'nun dinine yardım ederseniz, O da size yardım eder ve ayaklarınızı (olaylar karşısında) sabit kılar."
Yine aynı surenin 35. ayetinde ise:
"Sakın (düşmana karşı) gevşeklik göstermeyin ve (barışa çağrılmadığınız halde) barış istemeyin; (zira) siz üstün olanlarsınız. Allah sizinle beraberdir ve O, amellerinizi asla eksiltmeyecektir." buyrulmaktadır.
Bu ayetler bize açıkça gösteriyor ki, mümin direncini kaybetmemeli, metanetini korumalıdır. Sayıca az veya görünürde zayıf olsalar da Allah'ın yardımı müminlerle beraberdir ve galip gelecek olanlar onlardır.
İşte böyle bir inanca sahip olan Müslüman, düşman karşısında asla boyun eğmez. Zira Allah (c.c.), "Zayıf bile olsanız düşmana zayıflığınızı belli etmeyin" buyurmaktadır. Düşmandan önce davranıp aman dilemek, barış istemek müminin şanından değildir. Allah'ın emri, metanetli ve dik duruşlu olmaktır.
Hâlbuki günümüzde birçok Müslüman, bu bilincin uzağına düşmüş durumdadır. Oysaki Allah'ın adını andığımızda, O'nun sıfatlarını da hatırlamalıyız. Mesela Allah lafzının yanında gördüğümüz "C.C." ifadesi ne demektir bilir misiniz?
C.C.: "Celle Celalühü" demektir. Bu, Allah'ın, azamet ve yücelik sahibi olduğunu, haddi aşanlara karşı celaliyle (kahır ve gazabıyla) muamele edeceğini ifade eden bir sıfattır. Yani O, rahmetiyle olduğu kadar, celaliyle de kendisinden korkulandır. Kur'an'da kafirlerden, münafıklardan, zalimlerden bahsedilmesi, onların yaptıklarının boşa çıkarılacağının bildirilmesi, işte bu "Celle Celalühü" sıfatının bir tecellisidir.
Allah celle celalühüdür; yani celalinden korkulan, gazabına uğramaktan sakınılması gereken yegane kudret sahibidir. O, yeri geldiğinde kızar, döver ve söver mi? Elbette bu ifadeleri insani duygularla karıştırmamak gerekir. Allah'ın sövmesi demek, lanet etmesi, rahmetinden kovması, kafir demesi demektir. Kur'an'da birine "kafir" denmesi, onun hakkında verilmiş en büyük hükümdür. İşte bu, Allah'ın celalinin bir tezahürüdür.
Allah, kainatta her şeyi bir ölçüyle ve hikmetle yaratmıştır. Güneşler, dünyalar, tüm kainat içinde insan bir toz zerresi kadar bile değilken, Allah "her şeyi insanın emrine verdim" buyuruyor. Bu büyük bir lütuftur. Peki bu kadar şerefli kılınan insan, nasıl olur da kendini kainatın sahibi zanneder, büyüklenir ve Allah'a karşı gelme cüreti gösterir?
Bazı zavallılar, "Mahluka (yaratılmışa) bakan mahluk olur, mahluka Hakk gözüyle bakan nadan (cahil) olur" gibi sözler söylemişlerdir. Oysa kainata, dağlara, taşlara, güneşe, aya bakan ve onlarda Allah'ın kudretini, sanatını görmeyen, işte asıl odur. Nefsine tapan, her şeyi kendine perde edinip Hakk'ı göremeyen ahmak olur çıkar. Rabbimiz, kainatı insana musahhar kıldı ama bu, insanın şımarıp kibirlenmesi için değil, Allah'ın sonsuz kudretini anlaması ve şükretmesi içindir.
Dükkan sahibi yokken dükkana bakan çırağın, müşteri gelince "dükkan benim" havasına girmesi ne kadar yanlışsa, insanın da kainat üzerindeki tasarrufu geçicidir. Asıl sahip, her an her yerde hazır ve nazır olan Allah'tır. Öyleyse nefsine tapan aç kurtlar gibi olmayalım, Allah'tan çalmaya kalkmayalım.
İbrahim (a.s.) ve Sare validemizin kıssası bu konuda ibret vericidir. Firavun, Sare validemizi görünce ona zarar vermek ister. Ancak Allah, İbrahim (a.s.)'a, Sare'ye zarar verilemeyeceğini bildirir. Firavun her el uzatışında felç olur, Sare validemizin duasıyla kurtulur. En sonunda bu durum karşısında hayrete düşen Firavun, "Bu ne güzel bir dinmiş" der ve Sare validemizi İbrahim'e (a.s.) hediyelerle geri gönderir, yanına da Hacer validemizi katar. İşte Hacer validemiz de bu vesileyle İbrahim'in (a.s.) hanımı olur ve ondan İsmail (a.s.) dünyaya gelir. İsmail (a.s.) soyundan da Peygamber Efendimiz Muhammed Mustafa (s.a.v.) gelir. Görüldüğü gibi, Allah bazen hayır sandığımız şeylerin içinden şer, şer sandığımız şeylerin içinden hayır çıkarandır. Firavun'un kötülüğü, Hacer validemizin vesile olmasıyla Peygamber soyunun devamına sebep olmuştur.
Allah, geceden gündüzü, ölüden diriyi çıkarandır. Bir şeyin %100 kötü olmadığı gibi, %100 iyi de değildir. Önemli olan, iyi olmaya çalışmak, hayırda yarışmaktır. Herkes kendi amelinin karşılığını ahirette görecektir.
Kışın kar yağması da, yazın sıcağı da bir hikmetedir. Her şeyin bir dengesi vardır. Mesela ilk kar, faranjit mikrobunu taşıyabilir ama aynı kar, yüzümüzü ve ellerimizi ovuşturduğumuzda bizi yazın sivrisineklerden korur. Sivrisinekler de Mikail (a.s.)'ın askerleridir. Her şeyin birbiriyle bağlantısı vardır ve bu bağlantının merkezinde, eşref-i mahlukat (yaratılanların en şereflisi) olan insan vardır.
Namazda ikinci oturuşta okuduğumuz "Rabbenâğfirlî..." duası, anne-babamıza ve tüm müminlere karşı vefa borcumuzu ifade eder. "Rabbimiz! Beni, anne-babamı ve bütün müminleri hesap gününde bağışla" anlamına gelen bu dua, müminler arasındaki kardeşlik bağının ve merhametin bir göstergesidir.
Kıyamet yaklaştığında Kur'an-ı Kerim'in insanların kalbinden çekileceği, insanların Allah'ın kelamından mahrum kalacağı rivayet edilir. İşte o günlerde, insanların ellerinde sadece namazda oturuşları ve bu dualar kalacak. "Allah için bir müddet oturmak da ibadettir" bilinciyle hareket edenler, o günün zorluğuna hazırlık yapmış olacaklar. Bizler de evlatlarımıza bu bilinci aşılamalı, onların da Kur'an'a sımsıkı sarılmaları için dua etmeliyiz. Zira Kur'an'ın terk edilmesi, onun hicret etmesine, aramızdan ayrılmasına sebep olacaktır. Tıpkı yürüyen Kur'an olan Peygamberimiz (s.a.v.)'in hicrete zorlanması gibi, Kur'an da hicrete zorlanacaktır.
Rabbim, kainattaki yeri bir toz zerresi kadar bile olmayan insanoğlunu, nefsine tapıp kibirlenmekten muhafaza eylesin. Bizi, Firavun gibi azgınlaşanlardan değil, İbrahim (a.s.) gibi teslim olan, Sare validemiz gibi sabreden, Hacer validemiz gibi tevekkül eden kullarından eylesin.
Peygamberimiz Muhammed Mustafa'ya (s.a.v.), onun pak âl ve ashabına, tüm peygamberlere ve bizi onların yolundan ayırmayan Rabbimize sonsuz hamd ü senalar olsun.
Âmin.
El-Fatiha.
03.12.2013 Sali
Kar©glan
Başağaçlı Raşit Tunca
Original Kar©glan
|
|
|
| El-Müheymin; Ölüleri Dirilten Allah |
|
Posted by: YamanTunca - 03-09-2026, 02:55 AM - Forum: Vaaz&Nasihat
- No Replies
|
 |
El-Müheymin; Ölüleri Dirilten Allah
Euzubillahimineşşeytanirracim
Bismillahirrahmanirrahim
"Ve lekad ateyna davude ve suleymane ilma(ilmen), ve kalel hamdu lillahillezi faddalena ala kesirin min ibadihil mu'minin(mu'minine)."
Sadakallahul Azim. (Neml Suresi, 15. Ayet)
Allahümme salli ala Davude ve Süleymane,
Ve salli ala İsa ve Meryeme,
Ve salli ala havariyyun,
Ve salli ala ashabı kehf,
Ve salli ala Muhammedinil Mustafa,
Ve ala alihi ve ashabihi ecmain.
Aziz Müminler,
Yolculuğumuza, Allah'ın dilediği kullarına ilim vermesi üzerine başlıyoruz. Rabbimiz, Davud ve Süleyman aleyhimesselama ilim verdiğini buyuruyor. Onlar da bu büyük lütuf karşısında, kendilerini mümin kullarının birçoğundan üstün kılan Allah'a hamdettiler: "Bizi, mümin kullarının birçoğundan üstün kılan Allah'a hamdolsun" dediler.
Bugünkü vaazımızda, Allah'ın El-Müheymin isminin tecellileri üzerinde duracağız. El-Müheymin, ölüleri dirilten, hayat veren demektir. Peki, kâinatın haritasında bu ismin tecelli ettiği yer neresidir? Dirilenler kimlerdir?
Bunun en büyük örneklerinden biri, Hızır aleyhisselam döneminde diriltilenlerdir. Rabbimiz onlara "ölün" dedi, öldüler ve sonra onları diriltti. İsa peygamber de ölüleri Allah'ın izniyle diriltti. Yine geçen vaazımızda anlattığımız gibi, Hz. Ebubekir'den de keramet olarak bu hikmet zuhur etmiştir.
Konunun en çarpıcı misali ise Üzeyir aleyhisselamın kıssasıdır. Üzeyir aleyhisselam, tıpkı bugün bazı insanların kalbine düşen şüphe gibi, "Rabbim! Ölüp toprak olmuş insanları nasıl dirilteceksin bana göster de kalbim iyice mutmain olsun" demişti. Bunun üzerine Allah Teala, onu ve eşeğini bir mağarada yüz sene ölü bıraktı. Sonra onu dirilttiğinde, eşeğinin sadece kemikleri kalmıştı. Üzeyir aleyhisselam "Ne kadar kaldım?" diye sorduğunda, "Yüz sene kaldın" cevabını aldı. Ardından, eşeğinin kemiklerini toplaması emredildi. Allah'ın izniyle, önce bu kemikler bir araya getirildi, sonra onlara et giydirildi ve nihayetinde ona yeniden can verildi. İşte o zaman, "El-Müheymin Allah'tır" dedi.
Bu kıssada derin sırlar vardır. Bakara Suresi'ndeki bu ayete dikkatle baktığımızda, dirilmenin sırrının "kemiğe bak" ilhamında gizli olduğunu görürüz. Rabbimiz, kemiklerin üzerine et giydirdiğini değil, "onların (kemiklerin) üzerine et giydirdik" buyurmaktadır. Yani diriliş, önce kemiklerin düzenlenmesi, sonra onlara et giydirilmesi ve ardından can verilmesiyle olur.
Peki, toprakta topraklaşmış olanlar için durum nedir? Kemikler kalsiyumdan meydana gelir. Kalsiyumu inekler üretir, inekler sütü ottan üretir. Ot ise yeşildir. Yeşil, Peygamber Efendimiz'in (s.a.v) rengidir, bereketin ve hayatın sembolüdür. Tıpkı çiçeklere meyvenin verilmesi gibi, her şeyin özü O'dur. Can, O'nunla hayat bulur.
Müminler, Efendimiz'in (s.a.v) getirdiği hayat dolu yolu diri tutarlar. Bu yol, en kıymetli hazinedir. O'na dil uzatmakla O'nun değeri düşmez, övmekle de değerine değer katılmaz. Nitekim Cenab-ı Hak, şeytanın "Senin kullarına sağdan soldan, önlerinden arkalarından gelip onları saptıracağım" demesine karşılık, "Senin benim has kullarım üzerinde hiçbir hâkimiyetin olamaz" buyurmuştur. (Hicr Suresi, 39-42)
Altın değerlidir; onu övmekle platin, yermekle teneke olmaz. Altın, ne övülmekle gururlanır ne de yerilmekle değer kaybeder. Aslanı övmekle kedi, kediyi övmekle aslan yapamazsınız. Peygamber Efendimiz (s.a.v) ve O'nun Ehl-i Beyt'i ile Sahabe'sini yermekle de övmekle de onların kadrini ne eksiltir ne de arttırabiliriz. Övgü ve yergi, ancak gerçek değeri bilmeyenleri yoldan çıkarır.
Bu yüzden bizler, Rabbimiz'in sözünde, amelinde ve yolunda dosdoğru olan, altın kıymetindeki kulları gibi olmaya gayret etmeli, her şeyi vaktinde ve yerinde yapmalıyız. Vaktinde kılınmayan namaza nasıl "kaza" deniyorsa, yerinde söylenmeyen söz de laf-ı güzaftır, boş sözdür.
Yüce Rabbimiz, bizleri sırat-ı müstakimden, yani kendilerine nimet verdiklerinin, peygamberlerin, sıddıkların ve salihlerin yolundan ayırmasın. Bizleri, hakikatleri gören, anlayan ve yaşayan kullarından eylesin.
El-Fatiha, maassalavat.
12.12.2013 Persembe
Kar©glan
Başağaçlı Raşit Tunca
Original Kar©glan
|
|
|
| Tutan Eller ve Bırakan Eller |
|
Posted by: YamanTunca - 03-09-2026, 02:55 AM - Forum: Vaaz&Nasihat
- No Replies
|
 |
Tutan Eller ve Bırakan Eller
(Karoglan'ın 20.12.2013 Cuma Vaazı)
Eûzü billâhi mineşşeytânirracîm.
Bismillâhirrahmânirrahîm.
İnnemâ tünziru menittebea'z-zikre ve haşiyer-rahmâne bi'l-gayb.
Fe beşşirhu bi mağfiretin ve ecrin kerîm.
Sadakallahü'l-azîm. (Yâsin Sûresi'nden ayetler meâlen: Sen ancak zikre (Kur'an'a) uyan ve görmediği halde Rahmân'dan korkan kimseyi uyarırsın. İşte böylesini, bir mağfiret ve çok güzel bir mükâfatla müjdele.)
Allahümme salli alâ Muhammedin ve alâ âli Muhammed.
Allahümme salli alâ Meryeme ve alâ âli Meryem.
Allahümme salli alâ Yakûbe ve alâ âli Yakûb.
Allahümme salli alâ Dâvûde ve alâ âli Dâvûd.
Allahümme salli alâ Zekeriyyâ ve alâ âli Zekeriyyâ.
Allahümme salli alâ Lokmâne ve alâ âli Lokmân.
Aziz kardeşlerim,
Bugün sizlerle, hayatın ve kâinatın üzerine kurulu olduğu büyük bir sırdan, "zıtlıkların dengesi"nden ve bunun bize öğrettiklerinden konuşmak istiyorum. Yolculuğumuza başlıyoruz.
Düşünün ki; bırakan eller olmazsa, tutan eller neyi tutacak? Eken eller olmazsa, biçen eller neyi biçecek? Diken eller olmasa, koparan eller ne koparacak? Tohumu toprağa koyan çiftçiler olmasa, toprak ananın bağrında ne bitecek?
Öte yandan, pişiren eller (anneler) olmasa, yemeyi eller ne yiyecek? Ören eller olmasa, giyen eller ne giyecek? Yıkayıp temizleyen su ve sabun olmasa, kirlenenler neyle arınacak?
Toprak olmasa, yağmur neyi bitirecek? Yer olmasa, göklerdeki rahmet nereye yağacak? Gökler olmasa, yerdekiler nereye bakıp da ibret alacak? Ses olmasa, kulak neyi duyacak? Söyleyen bir dil ve dudak olmasa, kulak ne işitecek, akıl ne anlayacak? Tat ve lezzet olmasa, yemeğe yemek denir miydi?
Hastalar olmasa, şifa arayan doktorların ve Lokman Hekim'in kıymeti bilinir miydi? Kâbe olmasa, Mekke'nin o mübarek beldenin önemi anlaşılır mıydı? Muhammed Mustafa (s.a.v.) olmasa, Medine'yi herkes böyle bağrına basar mıydı? Helaller, haramlar sayesinde kıymet bulmaz mı? Yasaklar olmasa, serbest olmanın tadı olur muydu? Öğrenmek olmasa, bilmenin hazzına varılır mıydı? Kalem olmasaydı, yazmak diye bir şeyden söz edebilir miydik? Çocuk olmasa, anne baba olmanın fedakârlığı ve sevgisi anlaşılır mıydı?
Cehennem korkusu olmasa, cennetin nimetlerine şükredebilir miydik? Düşmanlıklar olmasa, dostluğun, kardeşliğin kıymeti bilinir miydi? Anlatan olmasa, dinleyen neye kulak verecekti? Öğrenci olmasa, öğretmenliğin ne demek olduğu anlaşılır mıydı?
Gündüz olmasa, gecenin karanlığında kaybolup giderdik. Beyaz olmasa, siyahın ne olduğunu bilemezdik.
İşte bütün bunlar, Yüce Allah'ın "zevc" (çift) olarak yarattığı şu kâinattaki muhteşem dengenin birer yansımasıdır. Her şey zıddıyla kaimdir, zıddıyla bilinir.
Peki, bu zıtlıklar ve çiftler sadece tabiatta mı böyledir? Evlilikte de geçerli midir? Deniyor ki: "Evlilikte gerekli olan, aynı fikirde olanları bulmaktır." Bu doğru mudur?
Derim ki hayır. Çünkü "zevc" demek, senin zıddın demektir. Sen "a" dersin, eşin "b" diyebilmelidir. Sen sıcağı seversin, o soğuğu tercih edebilir. Sen tatlıdan hoşlanırsın, ona acı lezzetli gelebilir. Gece ile gündüz hep kavga halinde midir? Hayır, birbirlerini takip eder, birbirlerine yol verirler. İşte bu uyum, kavgadan değil, birbirinin varlığına duyulan ihtiyaçtan doğar.
Nasıl ki sonbahar, dünyayı kışa teslim eder; kış, emaneti alıp bahara devreder. Ana baba evladını besler, büyütür ve bir gün onu hayata, eşine teslim eder. Doğan, ölüme yol açar ki, gelenlerin önü açık olsun. Nefes alırken karbondioksiti veririz ki, yerine oksijen dolabilsin. Sadaka ve zekât veririz ki, malımızda bereket olsun, Allah da bize vermeye devam etsin. Kurban etini paylaşırız ki, Hz. İsmail'in teslimiyeti unutulmasın, kardeşlik bitsin.
Bazılarında Rahmân (şefkat ve merhamet sahibi) sıfatı tecelli ederken, bazılarında Rahim (bağışlayıcı ve nimet verici) sıfatı tecelli eder.
Âşık Veysel ne güzel söylemiş: "Güzelliğin on para etmez, bu bendeki aşk olmasa." Yani evlilikte şart olan aynı fikirde olmak değildir. Gece ile gündüz "kavga" etmeseydi, yirmi dört saat tamamlanmazdı. Yaz ile kış "anlaşmazlık" yaşamasaydı, o güzel bahar ve sonbahar mevsimleri olmazdı. Farklılıklar zenginliktir, berekettir. Nitekim Peygamber Efendimiz (s.a.v.), "Ümmetimin âlimlerinin ihtilafı (farklı içtihatları) rahmettir." buyurmuştur.
Bu farklılığı anlamak için misaller verelim: Tavşana havuz güzel gelirken, eşeğe arpa güzel gelir. Bu, yaratılıştan gelen bir fıtrat meselesidir. Kimse eşeğin arpasını yemez, ama tavşanın havuçunu afiyetle yer. Âlimler de böyledir. Biri bir konuyu anlatırken farklı bir yönü öne çıkarır. Kiminin mizacı daha sert, kimininki daha yumuşak olabilir. Önemli olan, bu farklılıkların ümmete bir rahmet olduğunu bilmektir. Çünkü herkesin anlayışına hitap eden bir âlim, bir söz mutlaka bulunur.
Bütüne bakmak gerekir. Parça bazen size çirkin, tuhaf görünebilir. Ama onu bütünün içinde gördüğünüzde, aslında o parçanın da bir anlamı, bir hikmeti olduğunu anlarsınız. İnanın bana, her şey yerli yerindedir.
Allah, insan denen varlığı, kâinatın küçük bir haritası gibi yaratmıştır. Bu haritada bedenimizin her uzvunun bir görevi, bir hikmeti vardır. Kimisi alır, kimisi verir; kimisi tutar, kimisi bırakır. Bu döngü hayatın ta kendisidir.
"Vaazlarımızda bazı ifadeler ağır oluyor" diyenler olabilir. Ama unutmayalım ki, hakikat bazen perdesiz söylenir. Mühim olan, söylenen sözün özüne, hikmetine bakmaktır.
Aziz kardeşlerim,
Hidayete ermek, hesap bilinciyle yaşamaktan geçer. Allah hesap gününün sahibidir, el-Hasîb'dir. Bu dünya bir misafirhane gibidir. Bir gün buradan göçüp giderken, yediklerimizin, içtiklerimizin, yaptıklarımızın, kazandıklarımızın hesabı sorulacaktır. Peygamber Efendimiz (s.a.v.) "Ölmeden önce ölünüz" buyurur. Yani, her akşam yatağa girmeden önce, "Bugün ne yaptım?" diye düşünün, nefis muhasebesi yapın. Eğer bir günah işlediyseniz, tövbe edip kalkın, iki rekât namaz kılın, bir tesbih çekin, iki satır Kur'an okuyun. Çünkü Yüce Rabbimiz Hûd Suresi 114. ayette şöyle buyuruyor: "Muhakkak ki iyilikler kötülükleri giderir." Günahlarınızı iyiliklerle, hayırla silin.
İşte böyle bir hayatın sonunda, tutan eller bir gün bırakacak ki, yerini yeniler alsın. Dedeler bu dünyadan göçmeseydi, torunlar bu dünyada dede olamazdı. Bu, sünnetullah'tır, Allah'ın değişmez kanunudur. Herkesin bir vadesi, bir emaneti vardır. Önemli olan, emaneti taşırken, vadesi dolduğunda onu nasıl teslim edeceğimizdir.
Yarbay Mehmet İldirar rahmetlinin dediği gibi: "Musa asasını şöyle tutmuş, İbrahim ateşe böyle atılmış diye anlatan Müslüman, sen vaktin gelince asanı nasıl tutacaksın, ateşe nasıl gireceksin, işte o önemli." Onlar kendi zamanlarını yaşadılar, imtihanlarını verdiler. Gün ve zaman bugündür. Şu anın idrakinde olalım.
Ve yine bilmeliyiz ki, korktuğumuz şeyler bazen birer korkuluktan ibarettir. Asıl mesele, Allah'tan korkmak, O'na karşı gelmekten sakınmaktır. Allah adalet sahibidir, el-Mukit'tir (her yaratılmışın rızkını veren, gücü yetendir). Hesabı dilediği gibi görür, dilediğine dilediği şekilde sorar. Korkaklar ve hainler, yaptıklarının hüznü ve utancıyla yaşayacak olanlardır.
Nasıl ki bir zamanlar Hz. İsa'ya (a.s.) dil uzatanlar, onun şahsını ve annesini hedef alanlar, ahirette büyük bir pişmanlık yaşayacaklarsa; bugün namaz kılmayanlar da yarın kıyamet gününde secde etmek isteyecek fakat buna güç yetiremeyeceklerdir. Sırtları dimdik kalacak, eğilmeyen kereste gibi olacaklardır. İşte o zaman pişmanlık fayda vermez.
Son söz olarak şunu hatırlatalım: Büyüklerimiz ne güzel söylemiş:
Güvenme insanoğluna, ölmemeye çare mi var?
Hazan olmuş bir gül gibi, solmamaya çare mi var?
Hani ecdat hani ata, Hakka karşı yapma hata,
Tabut denen o can ata, binmemeye çare mi var?
Makamımız kuş misali, daldan dala konabilir.
İnsanoğlu yok misali, bir gün olur ölebilir.
Dağlar taşlar kül misali, bir gün olur tozabilir.
İnsanoğlu gül misali, bir gün olur solabilir.
Hakikate eren erler, Mevlâ'sını bulabilir.
Kendini hor görenler, bir gün yüce olabilir.
Rabbim, cümlemizi, hakikati gören, hikmetle hareket eden, iyilikleriyle kötülükleri silen ve son nefesinde imanla huzuruna varan kullarından eylesin. Bizi, dünya ve ahirette zıtların dengesi içinde daima hayırda, doğruda ve güzelde buluştursun.
El-Fâtiha...
12.12.2013 Persembe
Kar©glan
Başağaçlı Raşit Tunca
Original Kar©glan
|
|
|
| İtaat ve İtiraz |
|
Posted by: YamanTunca - 03-09-2026, 02:54 AM - Forum: Vaaz&Nasihat
- No Replies
|
 |
İtaat ve İtiraz
Eûzü billâhi mineşşeytânirracîm
Bismillâhirrahmânirrahîm
“Elem a’hed ileyküm yâ benî âdeme en lâ ta’büdüşşeytân(şeytâne), innehu leküm adüvvün mübîn(mübînün). Ve eni’budûnî, hâzâ sırâtun mustakîm(mustakîmun). Ve lekad edalle minküm cibillen kesîrâ(kesîren), e fe lem tekûnû ta’kılûn(tâkılûne).”
Sadakallahülazîm (Yasin Suresi, 60-61-62)
Eûzü billâhi mineşşeytânirracîm
Bismillâhirrahmânirrahîm
Ey Âdemoğulları! Ben size, “Şeytana kulluk etmeyin, çünkü o sizin için apaçık bir düşmandır. Bana kulluk edin, doğru yol budur” diye ahid vermedim mi? Andolsun ki, o sizden pek çok nesli saptırdı. Hâlâ aklınızı kullanmıyor musunuz?
Sadakallahülazîm (Yasin Suresi, 60-61-62)
Allahümme salli alâ Muhammedin ve alâ âli Muhammed. Ve alâ elihi ve ashabihi ecmaîn. Ve salli alâ cemîil enbiyâi vel mürselîn. Ve sallü alâ ve sellim alâ cemîil melâiketil mukarrebîn.
Yolculuğumuza başlıyoruz!...
Kur'an-ı Kerim'de Allah'a, Peygamber'e, anne ve babaya itaat emredilir. Ancak bu itaatin bir hikmeti ve sınırı vardır. Peki, peygamberler hata edebilir mi? Hz. Adem ve Hz. Havva peygamber değil miydi? Onlar da hata etmediler mi? İşte, hata edilen bir hususta peygambere dahi itaat edilmez. Anne baba da hata edebilir. Örneğin, hırsız olan bir baba, çocuğuna hırsızlığın yöntemlerini öğretmeye kalkarsa, aklı başında olan bir evladın ona itaat etmemesi gerekir. Bu durumda itaat edilecek tek merci olarak Allah ve O'nun kitabı Kur'an kalır.
Peki ya diğer kutsal kitaplar? Tevrat'a, İncil'in onu nesh ettiği (hükmünü kaldırdığı) konularda itaat edilmez. İncil'e de Kur'an'ın nesh ettiği konularda itaat edilmez. Şarap meselesi buna en bariz örnektir.
İnsanlık sürekli bir tekâmül (olgunlaşma, gelişme) halindedir. Dünkü insana evinde tuvaletin olması garip gelirken, bugün evinde alafranga tuvaleti olmayana garip gözüyle bakılıyor. Hz. Âdem'e "otomobil nedir?" diye anlatmak ne kadar zorsa, o da bunu bilirdi elbette ama insanlık henüz o makama varmamıştı. Hz. Âdem ve Havva validemiz cennette her şeyi görmüş olarak geldiler, ama dünyada doğan çocukları görmediklerini kazana kazana, keşfede keşfede bugüne ulaştılar.
Öyleyse, insanlık tekâmül halindedir. Nitekim Peygamber Efendimiz (s.a.v.) Hz. Ömer'e, "Musa yaşasaydı bana tabi olmaktan başka çaresi yoktu" buyurmuştur. Bu, vahyin ve dinin tekâmülünü, son ve en kâmil şeklinin İslam olduğunu ifade eden büyük bir sözdür. Peygamberimiz (s.a.v.) böyle bir adım attıysa, bizim de onun izini takip etmemiz gerekir. Onun attığı bu büyük adımı anlamak ve onun gösterdiği doğru yolda ilerlemek, müminin asli vazifesidir.
Müctehidler, istidlal (akıl yürütme) ve hislerle (duyularla) bilinen şeylerin de birer delil olabileceğine hükmetmişlerdir. Gören ile görmeyenin gözleri açıktır ama birinde görmeyi sağlayan "nur" vardır. Görmeyen, önündeki elmayı görmese de, elini uzatıp dokunduğunda onun varlığını hisleriyle anlar. Elmanın yenilebilir olduğunu bilir. İşte hislerle bilmek de bir delildir. Ancak, tıpkı bir körün deniz kenarında, bastonunun boşluğa gelmesiyle duracağını bilmesi gibi, hislerimiz de bizi her zaman doğruya götürmeyebilir. O kör, oranın uçurum olduğunu kendisine haber veren bir rehbere muhtaçtır. İşte bu rehberler, peygamberler, onların varisleri olan âlimler ve Allah dostlarıdır (evliyâullah).
Her bilgi, bir melek vasıtasıyla insana ulaşır. Gözümüzdeki ışığı algılayan, beyne ileten, yorumlayan âdeta binlerce görevli melek vardır. Karnımız acıktığında midemizdeki meleklerin “Azığımız bitti” diye haber vermesiyle acıktığımızı hissederiz. Nefes almamız, kalbimizin atması, güneşin ısıtması, bulutların yağmur indirmesi... Tüm bu sistemler, Allah’ın emriyle çalışan sayısız meleğin görev yapmasıyla işler. Bir bedenin sıhhati için binlerce melek görevlidir. Bir geminin yüzmesi, bir uçağın uçması da yine Allah’ın izniyle ve bu sistemin işleyişini sağlayan meleklerin varlığıyladır.
İşte "altıncı his" veya güçlü sezgi dediğimiz şey, meleklerin dilini anlamak, onların gönderdiği sinyalleri almaktır. Her insanın bu yeteneği aynı derecede güçlü değildir. Bu noktada, insanlara bu işaretleri nasıl okuyacaklarını öğretecek, onları doğruya yönlendirecek rehberlere ihtiyaç vardır. Bu rehberlerin görevi, insanların meleklerin diliyle daha iyi iletişim kurmalarını sağlamak, onları manevi olgunluğa eriştirmektir. İstidlal ilmi, işte bu melek ilmini bilmek, onlarla iletişime geçebilmektir.
Her insanın melekleri, onun yaratılışına (cibilliyetine) uygun bilgiler taşır. Kişi iman edip, ibadetlerini yerine getirerek ve ahlakını güzelleştirerek meleklerini memnun ederse, onlarla irtibatı güçlenir. Onlardan bilmedikleri hususlarda ilham yoluyla bilgi almaya başlar.
"O gün onların dillerini mühürleriz, elleri bize söyler, ayakları da yapmış olduklarına şahitlik eder." (Yasin Suresi, 65) ayeti ne demektir? İşte budur. Ellerimizdeki, ayaklarımızdaki görevli melekler, kıyamet günü yaptıklarımıza dair konuşacaklardır.
Bir evlat için anne ve baba, iki ayrı koruyucu melekler ordusu gibidir. Tirmizî'de geçen bir hadiste Peygamber Efendimiz (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: "Allah'ın rızası, anne babanın rızasındadır. Allah'ın gazabı da anne babayı gazablandırmaktadır." Bu melekler ordusunu idare eden, onlara emir veren Allah'tır. Rahman ve Rahim isimlerinin tecellisi olan anne-baba olma şerefine ermek, büyük bir makamdır. İşte bu yüzdendir ki "Cennet annelerin ayakları altındadır."
Hz. Âdem ile Hz. Havva validemizin anne-baba olma şerefine ermeleri de yıllar sürmüştür. Onlar bu mertebeye layık olduktan, evlat bakabilecek hale geldikten sonra Rabbimiz onları Arafat'ta buluşturmuş, oradan Müzdelife'ye inmişler ve orada halvet olmuşlardır. Bu sebeple hac ibadeti sırasında Arafat'tan Müzdelife'ye gidilir ve gece orada yatılır.
Ey insanlar! İman ediniz ki size rehber olacak, Kur'an'ın ve Peygamber'in sözlerinin hikmetlerini açıklayacak olan gerçek yol göstericileri bulabilesiniz. Onlara tabi olun ki, Allah'ın emirlerine (namaz, oruç, zekât, hac) uyarak ve nafile ibadetlerle Allah'a yaklaşasınız. Öyle bir mertebeye erişin ki, meleklerin sesini duymaya başlayasınız. İşte o zaman, Allah'ın dostluğuna (velayet) erdiğinizi anlarsınız. Meleklerin sesini duyunca, Allah'ın emrinin dışına çıkmak, gaflet anları dışında, artık sizin için kolay kolay vaki olmaz. Böylece Allah'ın "dostlarım" dediği evliyâullahın arasına katılırsınız. Ve kemale ermek, olgunluğa ulaşmak sizin için de gerçekleşir.
Rabbim, bu vaazımızı ve diğer vaazlarımızı okuyanları, dinleyenleri, anlatanları, başka dillere tercüme edenleri, yazanları, dağıtanları kemaline eren kullarından eylesin. Meleklerinin sesini duyma makamına yükselttiklerinden eylesin. Bu makama çıkanlar, bu garip fakiri de unutmayıp, bu garip bekaya göçtükten sonra ruhumuza bir Fatiha okuyanlardan eylesin.
Âmîn.
El-Fâtiha.
28.12.2013 Cumartesi
Kar©glan
Başağaçlı Raşit Tunca
Original Kar©glan
|
|
|
| Temizliğin Önemi Temizliğin Çeşitleri Mutlak Sular Artık Sular |
|
Posted by: YamanTunca - 03-09-2026, 02:52 AM - Forum: ibadetlerimiz
- No Replies
|
 |
Temizliğin Önemi Temizliğin Çeşitleri Mutlak Sular Artık Sular
III. TEMİZLİK
A) Temizliğin Önemi
İslam dininin çok önem verdiği konulardan biri de temizliktir.
Kur’an-ı Kerim’de, temizliğe riayet eden Müslümanlar övülmekte ve Allah’ın sevgisini kazanacakları bildirilmektedir.
Bu konuda Yüce Allah şöyle buyuruyor:
فٖيهِ رِجَالٌ يُحِبُّونَ اَنْ يَتَطَهَّرُواۜ وَاللّٰهُ يُحِبُّ الْمُطَّهِّرٖينَ
“Orada temizlenmeyi seven adamlar vardır. Allah da çokça temizlenenleri sever.”71
Peygamberimiz de
بُنِىَ الدِّينُ عَلَى النَّظَافَةِ. الطُّهُورُ شَطْرُ الإِيمَانِ
“Din temizlik üzerine kurulmuştur.”,72 “Temizlik imanın yarısıdır.”73 buyurarak, temizliğin dinimizde ne kadar büyük önem taşıdığını belirtmiştir.
Namazın sahih olabilmesi için de beden, elbise ve namaz kılınacak yerin temiz olması şart koşulmuştur.
Görülüyor ki Müslüman, bedenini, elbisesini, evini ve oturup kalktığı yeri her zaman temiz tutmak zorundadır.
Çevremizi kirletmemek, daima temiz tutmak da dinî görevlerimiz arasındadır. Peygamber Efendimiz, “Çevrenizi temizleyiniz”74 buyurarak çevrenin de temiz tutulmasını istemiştir.
Namaz kılan kimsenin abdest alması farzdır. Abdest almak ise günde birkaç defa temizlenmek demektir. Allah’ın her emrinde olduğu gibi gusül ve abdestle ilgili emirlerinde de nice hikmetler, sağlık açısından da pek çok faydalar olduğu bilinen bir gerçektir.
Dinimiz, dış temizliği gibi iç temizliğine de özen gösterilmesini emretmiştir. Müslümanın dışı temiz olacağı gibi kalbi ve ruhu da temiz olacaktır.
Organlarımız, maddi kirlerden temizlenirken aynı zamanda günahlardan da temiz tutulmalı, kalbimiz ve ruhumuz da her türlü kötü duygu ve düşüncelerden arındırılmalıdır.
İmam Gazâlî İhyâu ulûmi’d-dîn adlı ünlü eserinde temizliğin dört derecesi olduğunu bildiriyor:
1. Dışını her türlü kir ve pisliklerden,
2. Organlarını günahlardan,
3. Kalbini kötü huylardan,
4. Gönlünü Allah’tan başka her şeyden, temizlemektir.75
Özet olarak: Müslüman, dışını maddi ve manevi kirlerden, içini her türlü kötü duygu ve düşüncelerden arındırmalıdır ki Allah’ın sevgisini kazansın ve cennetine girmeyi hak etmiş olsun.
Diş temizliği de, peygamberimizin üzerinde ısrarla durduğu temizlik konularından biridir.
Peygamberimiz her fırsatta dişlerini temizler ve
السِّوَاكُ مَطْهَرَةٌ لِلْفَمِ مَرْضَاةٌ لِلرَّبِّ
“Misvak hem ağzı temizler, hem de Hakk’ın rızasını kazandırır.”76 buyururdu.
Dişlerini temizlemeyenleri gördüğünde de,
مَا لَكُمْ تَدْخُلُونَ عَلَىَّ قُلْحًا اِسْتَاكُوا
“Size ne oluyor da dişleriniz sararmış olduğu hâlde yanıma geliyorsunuz. Misvak kullanınız.”77 diyerek uyarırdı.
B) Temizliğin Çeşitleri
Temizlik iki türlüdür:
1. Hadesten Taharet
Bazı ibadetlerin yapılmasına mani olan hükmi pisliğe “Hades”, bundan temizlenmeye de “Hadesten Taharet” denir.
Hades, biri küçük, diğeri büyük olmak üzere ikiye ayrılır. Küçük hadesten temizlenmeye “Taharet-i Suğra” denir. Bu, abdestsizliği gideren temizliktir, yani abdest almak demektir.
Büyük hadesi gideren temizliğe de “Taharet-i Kübra” denir. Cünüplükten, hayız ve nifas hâllerinden temizlenmektir ki buna gusül denir.
Abdest almak veya gusletmek mümkün olmadığı hâllerde bunların yerine teyemmüm edilir.
2. Necasetten Taharet
Pis olan şeye “Necaset”, bundan temizlenmeye de “Necasetten Taharet” denir.
Namazın sahih olabilmesi için beden, elbise ve namaz kılınacak yerin temiz olması şarttır.
Namazın sahih olmasına mani olup olmaması bakımından necasetler ikiye ayrılır:
a) Necaset-i Galize
Hafif olmayan ağır necaset demektir.
Bunlar, İnsanlara ait (emzikli çocuğunki de dâhil) dışkı, sidik, vücudun herhangi bir yerinden akan kan, irin, ağız dolusu kusuntu, meni, kadınlardan adet, lohusalık ve istihaze hâllerinde gelen akıntılardır.
Eti yenmeyen hayvanların dışkı, sidik ve salyaları, eti yenilen hayvanlardan tavuk, kaz ve ördeklerin pislikleri, akan kan, karada yaşayıp usûlüne göre kesilmeden ölen hayvanların leşleri ile şarap da bu bölüme girer.
Namaz kılan kimsenin vücut, elbise ve namaz kılacağı yerin bu pisliklerden temizlenmiş olması lazımdır. Ancak bu pisliklerin katı durumunda olanlarından bir dirhemden (2.08 gr.) fazla bulunması, mayi ve akıcı olanlarından el ayasından (yani parmak diplerine kadar olan avuç içi genişliğinden) fazla bir sahayı kaplaması hâlinde namaz sahih olmaz. Bu miktarlardan az olan pislikler ise namaza mani değildir, fakat mekruhtur.
b) Necaset-i Hafife
Hafif olan, galiz olmayan necaset demektir.
Bunlar, Atın dışkı ve sidiği, eti yenen ehlî hayvanlardan koyun, keçi, sığır, manda ve devenin dışkısı ve sidiği. Eti yenmeyen kuşların pislikleri de bu bölüme girer.
Bu bölüme giren pisliklerden beden veya elbiseye bulaşan miktar, beden veya elbisenin dörtte birinden fazla ise namaz sahih olmaz. Bu miktardan azı ise namazın sahih olmasına mani değildir, fakat mekruhtur.
İğne ucu gibi idrar serpintileri ile yollardan sıçrayan çamurlardan sakınmak çoğu zaman mümkün olmadığından bunlar bağışlanmıştır. Ancak bu pislikler suya karıştığı takdirde suyu kirletirler.
Yollardan sıçrayan şeyin pislik olduğu belli olursa namaz yine sahih olmaz.
Pis olan kan, gerek insandan gerekse hayvandan akan kandır. Usûlüne uygun olarak kesilen hayvanın damarlarında ve etlerindeki kan, ciğer, dalak ve yürek kanları ile çekirge ve balık kanı, pire, tahtakurusu gibi korunulması zor olan şeylerin kanları namaza mani değildir, bunlar bağışlanmıştır.
İnsanın bedeninde, elbisesinde veya namaz kılacağı yerde namaza mani olmayacak kadar az pislik bulunmasıyla namaz sahihtir diye temizliği ihmal etmek yanlıştır. Bu pislikleri tamamen temizlemek mümkün iken bunlarla namaz kılmak mekruhtur.
Bu sebeple Müslüman, beden, elbise ve namaz kılacağı yerin temizliğine son derece dikkat etmelidir.
IV. SULAR
Hades denilen hükmi pisliğin giderilmesi ve necaset denilen hakiki pisliklerin temizlenmesi genellikle su ile olur. Ancak her su ile temizlik yapılmaz. Temizliğin hangi sularla yapılıp yapılamayacağının bilinmesi gerekir. Bu itibarla sular “mutlak ve mukayyed” su olarak ikiye ayrılır:
1. Mutlak Sular
Bunlar, yağmur, dolu, kar, pınar, dere, ırmak, nehir, kuyu, göl ve deniz sularıdır. Su denilince de bunlar akla gelir.
2. Mukayyed Sular
Bunlar, kavun, karpuz, üzüm ve gül suyu gibi sularla, aslında mutlak su olduğu hâlde içine başka şeylerin karışması ile incelik ve akıcılığını kaybederek bozulan sulardır.
Böyle sularla abdest alınmaz, gusül yapılmaz.
Hadesten taharette, hükmi pisliği izaleye elverişli olup olmaması yönünden mutlak sular beş kısımdır.
a) Hem temiz, hem de temizleyici olup kullanılması mekruh olmayan sular: Bunlar, rengi, kokusu, tadı bozulmamış, aslı değişmemiş ve kullanılmamış olan sulardır. Böyle sularla her türlü temizlik yapılır, abdest alınır, gusledilir. Bu sular hem içilir, hem de yemeklerde kullanılır.
b) Hem temiz hem de temizleyici olmakla beraber kullanılması mekruh olan sular: Bunlar, kedi, tavuk gibi evcil hayvanlarla, atmaca, şahin gibi yırtıcı kuşların artığı olan sulardır. Başka su varken bu türlü sularla abdest almak, gusül yapmak mekruhtur.
Başka temiz su olmaması hâlinde bu gibi suların kullanılmasında bir sakınca yoktur.
c) Kendisi temiz olduğu hâlde hükmi necaseti temizlemeyen sular:
Bunlar, abdest ve gusülde kullanılmış olan sulardır.
Böyle sulara “Mâ-i Müsta’mel = Kullanılmış Su” denir. Bu sularla tekrar abdest alınmaz, gusül yapılmaz. Ancak bu kullanılmış su pis olmadığından isabet ettiği yeri kirletmiş sayılmaz. Bununla beraber abdest alan kimse bu gibi suların üzerine sıçramasından da sakınmalıdır.
d) Temiz Olmayan Sular: Bunlar, içine pislik karışan ve akar olmayan az sulardır. Akar veya büyük sulara pis bir şey düşer veya pislik karışır da bu pisliğin rengi veya tadı yahut kokusu suda hissedilirse böyle sular da temiz değildir.
e) Şüpheli Sular: Bunlar, temiz olup olmadıkları şüpheli olan sulardır. Ehlî olan eşek ile katırın artığı olan sular böyledir. Bu gibi sularla pislik yıkanır. Ancak başka temiz su varken böyle bir su ile abdest alınmaz, gusül yapılmaz. Başka temiz su bulunmadığı takdirde ise bu su ile abdest alınır, gusül yapılır ve ihtiyaten de teyemmüm edilir.
A) Artık Sular
İnsan ve hayvanın içtikten sonra geriye bıraktığı suya “Artık Su” denir.
Artık sularla ilgili hükümler dört kısımdır:
1. Temiz ve temizleyici olup kullanılması mekruh olmayan artıklar: Bunlar, ağızları temiz olmak kaydıyla insanın, at, koyun, sığır ve deve gibi etleri yenen ehlî ve vahşi hayvanların ve kuşların artıklarıdır.
Bu artıklar hem temiz, hem temizleyicidir. Her türlü temizlikte kullanılabilir.
Ağızları temiz olmayanların artıkları ise temiz değildir. Şarap içen veya ağız dolusu kusan bir kimse bunun peşinden su içerse, artığı temiz olmaz.
2. Pis olan artıklar: Bunlar, domuz, köpek, kurt, aslan gibi hayvanların artıklarıdır. Bunların artıkları temizlikte kullanılmaz ve içilmez.
3. Kullanılmaları mekruh olan artıklar: Bunlar, kedinin, sokaklarda gezip dolaşan tavuğun, atmaca, şahin ve doğan gibi yırtıcı kuşların artıklarıdır.
Başka su varken bunların artıklarının temizlikte kullanılması mekruhtur. Ancak başka su bulunmazsa bunlarla temizlik yapılabilir.
4. Şüpheli artıklar: Bunlar, eşek ve katırın artıkları olan sulardır. Bu artıkların kendileri temizdir fakat temizleyici olup olmadıkları şüphelidir. Başka su bulunmadığı takdirde bu sularla abdest alınır ve ihtiyaten de teyemmüm edilir.
B) Kuyuların Temizlenmesi
Yüzeyi yüz arşın (=68 m2) genişliğinden az olan kuyu, —suyu ne kadar çok olursa olsun— “küçük havuz” sayılır.
Böyle bir kuyunun içine kan, sidik gibi sıvı bir pislik yahut insan pisliği, kedi ve köpek gibi eti yenmeyen, tavuk, kaz ve ördek gibi eti yenen hayvanların pislikleri karışırsa veyahut kuyuya domuz düşerse —domuz ölmeden ve ağzı suya değmeden çıkarılsa bile— kuyunun suyu pislenmiş olur ve suyunun tamamen boşaltılması gerekir.
Kuyuya insan veya koyun ve keçi gibi büyük cüsseli bir hayvan düşüp ölürse veya serçe ve fare gibi küçük hayvanlar düşüp öldükten sonra şişer veya dağılır yahut da tüyleri dökülürse, yine kuyudaki suyun tamamen boşaltılması lazımdır.
Bu saydıklarımız, başka bir yerde öldükten sonra kuyuya atılmış olurlarsa hüküm yine aynıdır.
Bir kuyuda bir pislik, görüldüğü vakitten itibaren kuyu pislenmiş sayılır. Eğer kuyuda bir hayvan ölüsü görülür ve düştüğü vakit biliniyorsa o vakitten itibaren pislenmiş olur. Eğer hayvan ölüsünün kuyuya ne zaman düştüğü bilinmiyor ve şişmemiş ise ihtiyaten bir tam gün önce, şişmiş ise üç tam gün önce düşmüş kabul edilir.
O müddet zarfında böyle bir sudan abdest alanlar abdestlerini, gusül yapmış olanlar da gusüllerini ve kıldıkları namazları iade etmeleri gerekir.
Böyle bir su ile yıkanmış olan elbiselerin de tekrar yıkanması icap eder.
Modern usûllerle suyun temiz olup olmadığının belirlenmesi daha sağlıklı bir yoldur. Elbette ki temizlik temeli üzerine kurulan yüce bir dinin mensubu olan Müslümanların bu usûllerden mümkün olduğunca yararlanması lazımdır. Ancak bunun her yerde yapılması mümkün değildir.
C) Temizlik Nelerle Yapılır?
Pislik bulaşan şeyleri temizlemenin birçok yolu vardır.
Başlıcaları şunlardır:
1. Su İle Yıkayarak Temizleme
“Hades” denilen ve hükmi pislik olarak nitelenen abdestsizlik, cünüplük, âdet ve lohusalık hâlleri temiz olan “Mutlak su”lar ile abdest almak ve gusül yapmak suretiyle giderilir. Su bulunmadığı takdirde bunların yerine teyemmüm edilir.
“Necaset-i Hakikiyye” denilen maddi pislikler de temiz olan sularla giderilir.
Pislikler, a) Görünen pislik, b) Görünmeyen pislik olmak üzere ikiye ayrılır.
Görünen pislik ile kirlenen bir şey, su ile veya temiz bir mayi ile yıkanıp pislik giderilince temizlenmiş olur.
Görünmeyen pislik (sidik gibi) ile kirlenen bir şey, üç defa yıkanıp her defasında sıkmakla temiz olur. Üçüncü kere sıkılmada hiç su damlamayacak şekilde sıkılması gerekir.
Eğer yıkanan şey, halı, kilim, keçe gibi sıkılamayan bir şey ise her yıkayışta su damlaları kesilinceye kadar bırakılır ve böylece temizlenmiş olur. Tamamen kurumasına gerek kalmaz. Böyle bir şey, akarsu içinde bırakılır veya üzerine çok su dökülerek yıkanırsa pislikten iz kalmayınca temizlenmiş olur. Ayrıca, bunun sıkılmasına ve kurutulmasına ve suya tekrar sokulmasına gerek yoktur.
Porselen olmayan ve üzerinde sırça bulunmayan, yani içine su çeken topraktan yapılıp ateşte pişirilmiş olan kaplar pislenince üç kere yıkanır ve her yıkayışta damlalar kesilmek üzere beklenir. Pisliğin kokusu tamamen giderilince kaplar temizlenmiş olur.
2. Silerek Temizleme:
Bıçak, cam, ayna, düz mermer, porselen ve madeni tepsi gibi şeyler pislenirse bu gibi şeyler, içine pislik emmediğinden bez veya toprakla silinmek suretiyle temizlenmiş olur.
3. Ateşle Yakarak Temizleme:
Bazı pis şeyler ateşle yakılınca temizlenir. Mesela, tezek yanıp kül hâline gelirse temiz olur. Bazı şeyler de su ile kaynatılarak, bazı maddeler de kazımak suretiyle temizlenir.
Ayrıca günümüzde pek çok temizleme cihazı geliştirilmiş ve çeşitli temizlik maddeleri üretilmiştir. Bu sebeple kir ve pisliklerin giderilmesi kolay hâle geldiğinden temizliğin daha iyi bir şekilde yapılabilmesi için bunlardan imkânlar ölçüsünde yararlanılması gerekir.
Kaynak
Diyanet islam ilmihali
|
|
|
| Abdest ve Önemi Abdestin Farzları Abdestin Sünnetleri Abdestin Çeşitleri Abdesti Boza |
|
Posted by: YamanTunca - 03-09-2026, 02:51 AM - Forum: ibadetlerimiz
- No Replies
|
 |
Abdestin Farzları Abdestin Sünnetleri Abdestin Çeşitleri Abdesti Bozan ve Bozmayan Şeyler
V. ABDEST
A) Abdest ve Önemi
Abdestin Arapçası, “vudû”dur. Sözlükte, temizlik ve güzellik anlamına gelir. Terim olarak ise belirli organları yıkamak ve mesh etmek suretiyle yapılan bir temizliktir.
Namaz kılmak için abdest almak şarttır. Abdestsiz namaz sahih değildir.
Abdestle ilgili olarak Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyrulmaktadır:
يَآ اَيُّهَا الَّذٖينَ اٰمَنُوٓا اِذَا قُمْتُمْ اِلَى الصَّلٰوةِ فَاغْسِلُوا وُجُوهَكُمْ وَاَيْدِيَكُمْ اِلَى الْمَرَافِقِ وَامْسَحُوا بِرُؤُ۫سِكُمْ وَاَرْجُلَكُمْ اِلَى الْكَعْبَيْنِ
“Ey iman edenler, namaz kılmaya kalktığınız zaman yüzlerinizi, dirseklerinize kadar ellerinizi ve başlarınıza mesh edip topuklara kadar ayaklarınızı yıkayın.”78
Abdest, dış dünya ile daha çok temasta bulunan organlarımızın temizlenmesine, bu organlarla işlediğimiz günahların bağışlanmasına ve ahirette cennete girmemize vesile olur.79
Peygamberimiz abdestin fazileti hakkında şöyle buyuruyor:
مَنْ تَوَضَّأَ فَأَحْسَنَ الْوُضُوءَ خَرَجَتْ خَطَايَاهُ مِنْ جَسَدِهِ حَتَّى تَخْرُجَ مِنْ تَحْتِ أَظْفَارِهِ
“Bir kimse güzelce abdest alırsa, tırnaklarının altına kadar vücudundan günahları dökülür.”80
Bir başka hadis-i şerifte de şöyle buyurmuştur:
إِنَّ أُمَّتِي يُدْعَوْنَ يَوْمَ الْقِيَامَةِ غُرًّا مُحَجَّلِينَ مِنْ آثَارِ الْوُضُوءِ، فَمَنِ اسْتَطَاعَ مِنْكُمْ أَنْ يُطِيلَ غُرَّتَهُ فَلْيَفْعَلْ
“Benim ümmetim kıyamet gününde abdest azaları, abdest nurunun parlaklığıyla geleceklerdir. Bu parlaklığı daha fazla uzatmak hanginizin elinden gelirse yapsın.”81
Konu ile ilgili olarak Ebû Hureyre’den (ra.) şöyle rivayet edilmiştir:
Peygamberimiz bir gün Medine kabristanına gelip:
—Ey Müminler yurdu, size selam olsun. İnşallah biz de size katılacağız. Kardeşlerimi görmeyi isterdim, buyurdu. Ashab:
—Ya Resulallah, biz sizin kardeşleriniz değil miyiz, dediler. Peygamberimiz:
—Siz benim Ashabımsınız. Kardeşlerimiz ise henüz gelmemiş olanlardır, buyurdu. Ashab:
—Ey Allah’ın Resulü, henüz gelmemiş olan o kardeşlerinizi nasıl tanıyacaksınız, dediler. Peygamberimiz:
—Bir kimsenin, hepsi aynı renkte olan atlar arasında alnı ve üç ayağı ak bir atı bulunsa onu tanımaz mı, diye sordu. Ashab:
—Evet, tanır, dediler. Bunun üzerine Peygamberimiz:
—Öyle ise kardeşlerimiz, yüz, el ve ayakları abdest nuru ile parlak olarak geleceklerdir. Ben de onlardan önce gidip Havuz başında onları bekleyeceğim, buyurdu.82
B) Abdestin Farzları
Kur’an-ı Kerim’de abdestle ilgili ayetten de açıkça anlaşıldığı üzere abdestin farzları dörttür. Bunlar:
1. Yüzü Bir Kere Yıkamak
Yüz, alnın en üst tarafında saç bittiği yerden çene altına kadar ve iki kulak yumuşakları arasında olan yerdir.
Sık olan sakalların yalnız üstünü yıkamak yeterlidir. Sakal seyrek ise altındaki cildin de yıkanması lazımdır. Bıyık ve kaşlar hakkındaki hüküm de böyledir.
Sakalın altındaki deri görülmüyorsa o sakal sıktır. Deri görülüyorsa seyrektir.
Yüzü yıkarken kirpikler ile göz pınarlarının da yıkanması gerekir. Gözün içini yıkamak gerekmez.
2. Elleri ve Kolları Dirseklerle Beraber Bir Kere Yıkamak
Dirseklerin daha yukarısının yıkanması gerekmez. Parmakların olduğu taraftan başlayıp dirseklere doğru yıkamak sünnettir. Dirseklerden başlayıp parmakların tarafına doğru yıkamak caiz ise de sünnete uygun değildir.
3. Başın Dörtte Birini Mesh Etmek
Mesh etmek, başka bir yerde kullanılmayan yaşlığı bir yere değdirmek demektir. Kolları yıkadıktan sonra ondan arta kalan yaşlıkla başın mesh edilmesi caiz olmaz. Çünkü bu su, kullanılmıştır. Başın mesh edilmesi için yeni su alınması lazımdır.
Başta mesh edilecek yer, iki kulağın üst tarafında kalan yerdir. Buranın dörtte birini mesh etmek yeterlidir. Kulaklardan aşağı sarkan saçların üzerine mesh edilmez. Böyle saçlar başın üstünde topuz yapılmış olsa bile yine mesh edilmez.
4. Ayakları Topukları ile Beraber Bir Kere Yıkamak83
Ayakların iki tarafında çıkıntı hâlinde bulunan kemiklere “Topuk” denir. Ayakları yıkarken topukları da yıkamak lazımdır. Bunların yukarısını yıkamak gerekmez.
Abdestte ayakları yıkamak farzdır. Çıplak ayaklara mesh etmek caiz değildir. Ayaklara çıplak olarak mesh edileceğini iddia edenler, abdestle ilgili ayette وَاَرْجُلَكُمْ kelimesini بِرُؤُ۫سِكُمْ kelimesine atfederek وَاَرْجُلَكُمْ’ün lâm’ını esre okumakta ve buna dayanarak da ayakların çıplak olarak mesh edilmesi gerektiğini söylemektedirler.
Hâlbuki وَاَرْجُلَكُمْ kelimesinin lâm harfi hem “üstün”, hem de “esre” olarak okunmaktadır. Yani her ikisi de kıraattir. “Üstün” okunduğu takdirde ayet,
“Ayaklarınızı da yıkayın”, “esre” okunduğu takdirde ise “ayaklarınızı da mesh edin” manalarını ifade eder.
Bu manalardan hangisi doğrudur? Fıkıh usûlünde belirtildiği üzere birden çok manaya ihtimali olan “nass”lar mücmeldir. Abdest ayetindeki وَاَرْجُلَكُمْ kelimesi de böyledir. Mücmel olan bu ayetten hangi mana kastedilmiştir? Yani, abdestte ayakların yıkanması mı, yoksa mesh edilmesi mi emredilmiştir.
Bunu açıklayan bir delilin bulunması lazımdır. Yoksa iki manaya gelen ayetin, bir delile dayanmadan ayakların yıkanmasını ifade eden manasını bırakarak diğer manasını tercih edip çıplak ayaklara mesh edilmesine hükmetmenin ilmî bir dayanağı olmaz.
Kur’an’dan sonra dinî hükümlerin dayandığı ikinci delil, hiç şüphesiz peygamberimizin sünnetidir. Bu sebeple abdestte ayakların yıkanması veya mesh edilmesi hususundaki hükmün, sünnetle açıklanması gerekmektedir.
Hem fiili, hem de kavli sünnete baktığımız zaman, Peygamberimizin abdestte ayaklarını yıkadığı tevatüren sabit olduğu hâlde, çıplak ayakları mesh ettiğine dair hiçbir sahih rivayetin bulunmadığı görülmektedir.84
Hatta Peygamberimiz, abdestte ayaklarını yıkarken bir kısmını kuru bırakan Sahabileri, “وَيْلٌ لِلْاَعْقَابِ مِنَ النَّارِ = Vay şu ökçelerin ateşten hâline”85 buyurarak uyarmış, abdest alan bir kimsenin ayağında tırnak kadar bir yeri ıslatmadığını görünce, “Dön abdestini güzel al” buyurmuş, o kişi de dönüp ayağının her tarafını iyice yıkadıktan sonra namazı kılmıştır.86
Peygamberimizin sözleri ve abdestte bizzat ayaklarını yıkamış olması, ayetten kastedilen hükmün, “abdestte ayakların yıkanması gerektiğini” açıkça göstermektedir. “Cerr” kıraatine dayanarak abdestte ayakların mesh edilmesi gerektiğini iddia etmenin hiçbir geçerliliği yoktur.
Kaldı ki abdest, daha önce Mekke’de “Vahy-i gayr-i metlüvv” (Kelimeler hâlinde okunmadan doğrudan doğruya peygamberin kalbine indirilme) ile farz kılınmış ve daha sonra Medine’de bu ayetle takrir edilmiştir.
Çünkü abdest, müstakil bir ibadet olmayıp namaza tabi olduğundan zamanla ihmal edilerek şartlarının gereği gibi yerine getirilmemesi ihtimaline karşı “vahy-i metlüvv” ile takrir ve tespit edilmiştir.87
Ayakların yıkanmasında اِلَى الْكَعْبَيْنِ kelimesi ile topuklarla sınırlandırılması da ayakların yıkanacağını göstermektedir. Çünkü meshte “şuraya kadar” diye bir sınırlama söz konusu olamaz.
Ayrıca en çok yıkanıp temizlenmesi gereken ayakların abdestte yıkanmaması, İslam’ın temizlik anlayışı ile bağdaşmadığı gibi, abdest ayetinin sonundaki “Allah size sıkıntı vermek istemez, ama sizi tertemiz yapmak ister” diye açıklanan temizlik hikmetine de tamamen aykırıdır.
Eğer ayetten ayakların mesh edilmesi kastedilseydi, başın meshinde yalnız بِرُؤُ۫سِكُمْ zikredildiği gibi, ayaklarda da sadece وَاَرْجُلَكُمْ demek yeterli olur, اِلَى الْكَعْبَيْنِ kaydına gerek kalmazdı.
Bütün bunlardan açıkça anlaşılıyor ki ayet-i kerime her ne kadar mücmel ise de ayakları yıkamanın farz olduğu hususunda muhkemdir.
Yalnız topuğu veya ayağının bir kısmı ile topuğu kalacak şekilde ayağı kesik olan kimsenin, kalan kısmı yıkaması gerekir.
Kolu kesik olan kimse de bu kolunu yıkamaz. Dirsek veya dirsekle beraber kolunun bir kısmı kalmışsa kalan yerlerin yıkanması lazımdır.
Abdestte yıkanması gereken organlarda suyun deriye ulaşmasına engel olan hamur, mum ve çapak gibi şeylerin giderilmesi gerekir. Suyun geçmesine mani olacak şekilde tabaka oluşturan oje, ve boya da aynı hükümdedir.
Suyun geçmesine engel olmayan kına ile boyacının tırnağında kalan boyalar, zarurete binaen abdeste mani değildir.
Parmaklar, aralarına suyu geçirmeyecek şekilde bitişik ise suyun, parmakların arasına ulaştırılması lazımdır.
Parmakta bulunan dar yüzüğün hareket ettirilerek suyun altına ulaşması sağlanmalıdır.
Abdest aldıktan sonra saçlar tıraş edilse başa yeniden mesh etmek gerekmediği gibi, abdest aldıktan sonra sakal, bıyık ve tırnakların kesilmesi durumunda da bunların tekrar yıkanması lazım gelmez.
Abdest organlarında bulunan yaranın yıkanması zararlı olursa ilaç üzerine su akıtılır. Bu da zarar verirse yara üzerine mesh edilir. mesh etmek de zararlı ise terk edilir.
Gözü hasta olan kimsenin gözüne suyun zarar vereceği kendi tecrübesiyle bilinir veya bunu uzman Müslüman bir doktor bildirirse, hastalığı devam ettiği sürece gözüne su değdirmez.
Abdestte vacib yoktur.
C) Abdestin Sünnetleri
Abdestin başlıca sünnetleri şunlardır:
1. Abdeste başlarken önce elleri bileklere kadar yıkamak.
Eller temiz ise yıkamak sünnettir. Temiz değil ise bunları önceden yıkayıp temizlemek farzdır. Böylece diğer organlar kirletilmemiş olur.
2. Abdeste “Eûzu” ve “Besmele” ile başlamak. Yani “Eûzu billâhi mine’ş-şeytâni’r-racîm. Bismillâhi’r-Rahmani’r-Rahim” demek.88
3. Niyet etmek.
Niyet, kalp ile olur. Dil ile “Niyet ettim Allah rızası için abdest almaya” demek müstehabdır.
4. Abdeste başlarken veya daha önce dişlerini fırçalamak. Misvak veya fırça yoksa dişlerini parmaklarıyla ovmak da yeterlidir.
Dişleri ve ağzı temizleyen misvak, sağlık yönünden faydalı olduğu gibi Allah’ın rızasının kazanılmasına da vesile olur.
Diş fırçası olarak kullanılan misvak, Arabistan’da yetişen Erak ağacının dallarından yapılır. Güzel kokusu ve hafif acılığıyla antiseptik (mikrop öldürücü) özellikleri olan misvakın diş hastalıklarına karşı da faydalı olduğu bilinmektedir.
Temiz maddelerden yapılan diş fırçaları ile de dişleri temizlemek misvak yerini tutar. Maksat dişlerin temizlenmesidir.
5. Ağzına üç kere su alıp her defasında boşaltmak. Ağza su almaya “Mazmaza” denir.
6. Burnuna üç defa su çekmek. Buna “İstinşak” denir.
7. Ağza ve buruna suyu iyice çekmek. Şöyle ki: Abdest alan kimse oruçlu değilse suyu ağzında çalkalar ve suyu burnuna iyice çeker. Eğer oruçlu ise boğazına su kaçıp orucun bozulma ihtimaline binaen ağzına ve burnuna su alırken mübalağa etmez.
8. Abdestte sıraya riayet etmek. Yani ayette bildirildiği gibi önce yüzü, sonra kolları yıkamak, sonra başı mesh etmek ve sonra da ayakları yıkamak.
9. Kollarını ve ayaklarını yıkarken önce sağdan başlamak. Bu, yıkanması gereken çift organlar hakkındadır. Yüz, tek organ olduğu için bunda sağdan başlama söz konusu değildir.
Ayaklara giyilen mestler mesh edilirken sünnet olan, ikisini birden mesh etmektir. Ancak ellerden birinin olmaması veya bir hastalık sebebiyle kullanılamayıp tek elle mesh edilmesi hâlinde sağdan başlanır.
10. Yıkanan her organı üç kere yıkamak.
Bu yıkayışların birincisi farz, diğer ikisi sünnettir. Üç defadan fazla yıkamak sünnete aykırı ise de sahihtir. Ancak abdest alan kimse bir kararsızlık içinde olduğu takdirde kalben mutmain olabilmek için üç defadan fazla da yıkayabilir. Suyun az olması hâlinde de üçten az yıkayabilir.
Mesh edilen organlar ise birden fazla mesh edilmez.
11. Elleri ve ayakları yıkamaya parmak uçlarından başlamak.
12. Elleri ve ayakları yıkarken parmaklarını aralamak (hilallemek).
Ellerin parmaklarının aralanması, parmakları birbirine geçirmekle, ayak parmaklarının aralanması ise el parmaklarından birini ayak parmaklarının arasına sokmakla olur. Şöyle ki: Sol elin küçük parmağı ile sağ ayağın küçük parmağının arasından başlanıp sıra ile devam edilerek sol ayağın küçük parmağında bitirilmesi müstehabdır. Ayak parmaklarını akarsuya sokmak aralamak yerine geçer.
13. Yüzü üç kere yıkadıktan sonra (sakallı olan kimsenin) sık olan sakallarını parmakları ile aşağıdan yukarıya doğru aralaması.
14. Başın tamamını mesh etmek. Buna “kaplama mesh” denir.
Başın dörtte birini mesh etmek farzdır, tamamını mesh etmek ise sünnettir. Şöyle yapılır:
Eller su ile ıslatılır. İki elini parmakları ile beraber başın ön tarafına koyar ve arkaya doğru sıvayarak götürür. Kaplama meshin başka şekilleri varsa da en kolay olanı budur.
15. Kulakları mesh etmek.
Baş mesh edildikten sonra ellerin yaşlığı devam ediyorsa yeni bir su almadan kulaklar mesh edilir. Ancak eller yeniden ıslatıldıktan sonra kulakların mesh edilmesi daha güzeldir.
Ellerde yaşlık kalmamış ise sünnetin yerine getirilmesi, ellerin yeniden ıslatılmasına bağlıdır.
Kulakların içi şehadet parmakları ile dışı da baş parmaklar ile mesh edilir.
16. Boynu mesh etmek.
Baş ve kulaklar mesh edildikten sonra elleri yeniden ıslatmaya gerek olmadan iki elin arkası ile boyun mesh edilir, boğaz mesh edilmez.
17. Abdest organlarını yıkarken iyice ovmak.
18. Abdest organlarını ara vermeden yıkamak. Buna “Vilâ” denir. Yani bir organı yıkadıktan sonra o kurumadan diğerlerini yıkamak.
Havanın kuru ve sıcak olması gibi sebeplerle yıkanan organın çabuk kuruması durumunda ise sünnet terk edilmiş olmaz.
D) Abdestin Adabı
“Âdâb”, “edeb”in çoğuludur.
Buna “Müstehab” ve “Mendûb” da denir.
Mendub olan şeyi yapan sevab kazanır, yapmayan kınanmaz.
Abdestin başlıca edepleri şunlardır:
1. Abdest suyunun, üzerine sıçramaması için yüksekçe bir yerde durmak.
2. Abdest alırken kıbleye karşı durmak.
3. Abdestte başkasından yardım istememek.
Ancak bir özrü sebebiyle başkasından yardım istemesi veya başkasının kendi arzusu ile abdest suyunu hazırlaması, getirmesi ve dökmesi edebe aykırı değildir.
4. Bir ihtiyaç olmadıkça konuşmamak.
5. Ağza ve buruna suyu sağ el ile almak.
6. Sol el ile sümkürmek.
7. Özür sahipleri hariç, vakit girmeden önce abdest almak (Özür sahibi olanlar ise vakit girdikten sonra abdest almak zorundadır.).
8. Kalp ile yapılan niyeti dil ile de söylemek.
9. Her organı yıkarken ve mesh ederken besmele çekmek.
10. Her organı yıkarken veya mesh ederken dua okumak.
11. Geniş olan yüzüğü hareket ettirmek.
12. Kulaklarını mesh ederken ellerinin küçük parmaklarını kulaklarının içine sokmak.
13. Ayaklarını sol eliyle yıkamak.
14. Abdestin sonunda kelime-i şehadet getirmek.
15. Abdesten sonra (oruçlu değilse) artan sudan içmek.
16. Temiz bir yerde abdest almak.
17. Abdestten sonra “Kadr” suresini okumak.
18. Abdestte kullanılan su damlalarından elbisesini korumak.
19. Suyu yüzüne çarpmamak.
20. Suyu ne israf etmek ne de çok kıt kullanmak.
21. Yüzü yıkamaya üst taraftan başlamak.
E) Abdestin Çeşitleri
Üç çeşit abdest vardır:
1. Farz Olan Abdest: Abdesti olmayan kimsenin, namaz kılmak, tilavet secdesi yapmak ve Kur’an-ı Kerim’i tutmak için abdest alması farzdır.
2. Vacip Olan Abdest: Abdesti olmayan kimsenin Kâbe’yi tavaf etmek için abdest alması vacibdir.
3. Mendub Olan Abdest: Daima abdestli bulunmak, her namaz vakti için abdest almak, abdestli olarak uyumak, abdesti varken tekrar abdest almak mendubdur.
Kur’an okumak, dinî kitapları tutmak, hadis okumak, Peygamberimizin kabrini ziyaret etmek, Arafat’ta vakfe, Safa ile Merve arasında sa’yetmek, ezan okumak, cenaze yıkamak için abdest almak mendub olduğu gibi bir hata yaptıktan, öfkelendikten, yalan söyledikten ve gıybet yaptıktan sonra da abdest almak mendubdur.
F) Abdest Nasıl Alınır?
Kollar dirseklerin yukarısına kadar sıvanır. Mümkünse yüksekçe bir yerde durulur ve kıbleye karşı dönülür.
“Niyet ettim Allah rızası için abdest almaya” diye niyet edilir. “Eûzu billâhi mine’ş-şeytani’r-racîm. Bismillâhi’r-Rahmani’r-Rahîm” diyerek eller bileklere kadar üç kere yıkanır. Eller yıkanırken parmak araları aralanır (hilallenir). Yüzük varsa yerinden hareket ettirilerek altının yıkanması sağlanır.
Sonra sağ avuç ile ağzına üç kere su alınıp her defasında iyice çalkalanır. Sonra yine sağ avuca su alınarak buruna üç kere çekilir ve her defasında sol el ile sümkürülerek burun temizlenir.
Sonra alnın üst tarafından başlanarak yüzün her tarafı üç kere yıkanır. Sakal varsa parmaklar ile aralanır. Sakal seyrek ise suyun deriye ulaşması sağlanır.
Bundan sonra sağ kol üç defa dirseklerle beraber yıkanır. Sonra aynı şekilde sol kol da üç kere dirseklerle beraber yıkanır.
Bundan sonra eller ıslatılır, sağ elin içi ve parmaklar başın üzerine konularak mesh edilir. Yani elin iç tarafı ile başın dörtte biri sığanır. Bununla farz yerine getirilmiş olur.
Sünnete uyarak başın tamamını mesh etmek isteyen şöyle yapar: Islatılan iki elini parmakları ile beraber başın ön tarafına koyup arkaya doğru sığayarak götürür. Böylece başın tamamı mesh edilmiş olur.
Baş mesh edildikten sonra sağ elin şehadet parmağı ile sağ kulağın içi, başparmağı ile de kulağın dışı, sol elin şehadet parmağı ile sol kulağın içi, başparmağı ile de kulağın dışı mesh edilir.
Başını mesh ettikten sonra elinin ıslaklığı devam ediyorsa ellerini yeniden ıslatmaya gerek kalmadan onlarla kulaklarını mesh edebilir. Ellerinde ıslaklık kalmamış ise sünnetin yerine gelmesi için eller yeniden ıslatılır.
Sonra yeni bir suya ihtiyaç olmadan iki elin arkası ile boyun mesh edilir.
Bundan sonra evvela sağ ayak, sonra sol ayak topuklarla beraber üçer defa yıkanır.
Ayakların yıkanmasına parmak uçlarından başlanır ve parmak araları iyice temizlenir. Parmak aralarının temizlenmesine sağ ayağın küçük parmağından başlanarak sol ayağın küçük parmağında bitirilir.
Sonra kıbleye karşı Kelime-i Şahadet getirilir.
Böylece abdest usûlüne göre alınmış olur.
G) Abdest Duaları
Abdest alırken okunması mendub olan dualar vardır. Bunlar okunmadan da abdest tamamdır. Ancak bu duaları bilen kimsenin okuması güzeldir.
Abdest alınırken okunması mendub olan dualar şunlardır:
1. Abdeste başlarken “Eûzu” ve “Besmele” den sonra şu dua okunur.
اَلْحَمْدُ لِلّهِ الَّذِي جَعَلَ الْمَاءَ طَهُوراً وَجَعَلَ اْلإِسْلاَمَ نُورًا
Okunuşu: el-Hamdü lillâhillezî ceale’l-mâe tahûren ve ceale’l-islâme nûrâ.
Anlamı: “Suyu temizleyici ve İslam’ı nur kılan Allah’a hamdolsun.”
2. Ağza su alırken:
اَللّهُمَّ اسْقِنِي مِنْ حَوْضِ نَبِيِّكَ كَأْساً لاَ أَظْمَأُ بَعْدَهُ أَبَداً
Okunuşu: Allâhümme’skınî min havzi nebiyyike ke’sen lâ ezmeu ba’dehu ebedâ.
Anlamı: “Allahım! Bana peygamberin havuzundan öyle bir kâse içir ki ondan sonra bir daha susamayayım.”
3. Buruna su alırken:
اَللّهُمَّ لَا تَحْرِمْنِي رَائِحَةَ نَعِيمِكَ وَجَنَّاتِكَ
Okunuşu: Allâhümme lâ tahrimnî râyihate naîmike ve cennâtik.
Anlamı: “Allahım! Beni nimetlerinin ve cennetlerinin kokusundan mahrum etme.”
4. Yüzü yıkarken:
اَللّهُمَّ بَيِّضْ وَجْهِي بِنُورِكَ يَوْمَ تَبْيَضُّ وُجُوهُ وَتَسْوَدُّ وُجُوهُ
Okunuşu: Allâhümme beyyid vechî binûrike yevme tebyeddu vucûhun ve tesveddu vucûh.
Anlamı: “Allahım! Bazı yüzlerin beyazlanacağı bazı yüzlerin de kararacağı günde benim yüzümü ak eyle.”
5. Sağ kolunu yıkarken:
اَللّهُمَّ أَعْطِنِي كِتَابِي بِيَمِينِي وَحَاسِبْنِي حِسَابًا يَسِيرًا
Okunuşu: Allâhümme a’tinî kitabî biyeminî ve hâsibnî hisâben yesîrâ.
Anlamı: “Allahım! Bana kitabımı sağ tarafımdan ver ve hesabımı kolaylaştır.”
6. Sol kolunu yıkarken:
اَللّهُمَّ لاَ تُعْطِ كِتَابِي بِشِمَالِي وَلاَ مِنْ وَرَاءِ ظَهْرِي وَلاَ تُحَاسِبْنِي حِسَابًا شَدِيدًا
Okunuşu: Allâhümme lâ tü’ti kitabî bişimalî ve lâ min verâi zahrî ve lâ tuhasibnî hisaben şedîdâ.
Anlamı: “Allahım! Bana kitabımı solumdan ve arka tarafımdan verme ve beni zor bir hesaba çekme.”
7. Başa mesh ederken:
اَللّهُمَّ غَشِّني بِرَحْمَتِكَ وَاَنْزِلْ عَلَىَّ مِنْ بَرَكاتِكَ
Okunuşu: Allâhümme ğaşşinî birahmetike ve enzil aleyye min berakâtik.
Anlamı: “Allahım! Beni rahmetinle ört ve üzerime bereketlerinden indir.”
8. Kulaklara mesh ederken:
اَللّهُمَّ اجْعَلْنِي مِنَ الَّذِينَ يَسْتَمِعُونَ الْقَوْلَ فَيَتَّبِعُونَ أَحْسَنَهُ
Okunuşu: Allâhümmec’alnî minellezîne yestemiûne’l-kavle fe yettebiûne ahseneh.
Anlamı: “Allahım! Beni, hak sözü işitip sözün en güzeline uyanlardan eyle.”
9. Boynuna mesh ederken:
اَللّهُمَّ أَعْطِقْ رَقَبَتِي مِنَ النَّارِ
Okunuşu: Allâhümme a’tık rekabetî minennâr.
Anlamı: “Allahım! Benim vücudumu cehennem ateşinden azâd eyle.”
10. Ayakları yıkarken:
اَللّهُمَّ ثَبِّتْ قَدَمَيَّ عَلَى الصِّرَاطِ يَوْمَ تَزِلُّ فِيهِ اْلأَقْدَامُ
Okunuşu: Allâhümme sebbit kademeyye alessirâti yevme tezillü fihi’l-akdâm.
Anlamı: “Allahım! Ayakların kayacağı günde benim iki ayağımı sırat üzerinde sağlam tut.”
H) Abdestin Mekruhları
Abdestin başlıca mekruhları şunlardır:
1. Suyu israf etmek. Yani suyu gereğinden fazla kullanmak ve bir organı üç defadan çok yıkamak...
Peygamberimiz Ashabdan Sa’d’ı abdest alırken gördü ve:
—Bu israf nedir, ya Sa’d, dedi. Sa’d:
—Abdestte de israf olur mu, deyince, Peygamberimiz:
—Evet, bir akarsuyun kenarında olsan bile israf olur, buyurdu.89
2. Suyu gayet az kullanmak. Suyu mesh eder veya yağ sürer gibi az kullanmak veya üç kere yıkanması gereken organı üç defadan az yıkamak.
3. Suyu yüzüne ve diğer organlarına hızlı çarpmak.
4. Bir ihtiyaç olmadıkça konuşmak.
5. İhtiyacı yokken abdestte başkasından yardım istemek.
Bir özürden dolayı yardım istemek mekruh olmadığı gibi bir başkasının kendi isteğiyle abdest suyunu hazırlaması ve suyu dökmesi mekruh olmaz.
6. Temiz olmayan yerde abdest almak.
I)Abdesti Bozan Şeyler
Abdestli olan kimsede aşağıdaki hâllerden biri meydana gelirse abdesti bozulmuş olur:
1. Ön ve arkadan sidik ve pislik gelmesi ve arkadan yel çıkması.
2. Vücudun herhangi bir yerinden kan ve irin akması.90
Kan, ister kendiliğinden ister sıkılarak çıksın abdesti bozar.
Ağızdan gelen kan tükürüğe eşit veya daha fazla ise abdesti bozar. Tükürükten az ise bozmaz. Bu, tükürüğün renginden anlaşılır.
Yara ve çıbandan akan irin ve sarı su da abdesti bozar. Bir hastalıktan dolayı göz, kulak ve memelerden gelen akıntı da abdesti bozar.
3. Ağız dolusu kusmak.
Ağız dolusu su, yemek, safra ve kan pıhtısı kusmak abdesti bozduğu gibi aynı bulantı sebebiyle parça parça gelen kusuntunun toplamı ağız dolusu miktarı olursa yine abdesti bozar.
4. Yatarak, yaslanarak veya bir şeye dayanarak uyumak. Zira bu şekilde uyuyan kimseden “yel” çıkabilir.
Bir şeye dayanarak uyumanın abdesti bozması için dayanılan şey alındığı takdirde uyuyanın düşmesi lazımdır. Yaslanılan şeyin çekilmesi hâlinde uyuyan kimse düşmüyorsa böyle bir uyku abdesti bozmaz.
5. Bayılmak.
6. Delirmek, çıldırmak.
7. Sarhoş olmak.
8. Namazda gülmek. Cenaze namazı ile tilavet secdesinde gülmekle abdest bozulmaz, sadece cenaze namazı ile tilavet secdesi bozulmuş olur.
Yanındaki kimse işitecek derecede sesli gülerse hem abdesti hem de namazı bozulmuş olur. Kendi duyacağı kadar gülerse sadece namaz bozulur. Tebessüm etmek yani gülümsemek abdesti ve namazı bozmaz. Çocuğun namazda gülmesiyle sadece namazı bozulur, abdesti bozulmaz. Çünkü mükellef değildir.
9. Fahiş mübaşeret. Yani erkekle kadının arada bir şey olmadan tenasül organlarının birbirine dokunmasıdır. Bu durumda herhangi bir yaşlık meydana gelmese bile kadının da erkeğin de abdesti bozulmuş olur. Arada vücut sıcaklığının hissedilmesine mani olmayan ince bir şey bulunsa bile yine abdest bozulur.
İ) Abdesti Bozmayan Şeyler
1. Ön ve arka hariç, vücudun herhangi bir yerinden çıkıp olduğu yerde kalan, etrafa yayılmayan kan.
2. Bir yaradan, kan akmaksızın et parçası düşmesi.
3. Yaradan, burun ve kulaktan kurt düşmesi.
4. Ağız dolusundan az kusmak.
5. Balgam tükürmek.
6. Pıhtı hâlinde kan parçası kusmak.
7. Kullanılan diş fırçasında, dişler arasına sokulan kürdanda veya ısırılan bir şeyde görülen fakat akmayan kan.
8. Bir hastalık sebebiyle olmayıp, ağlamak ve çok gülmekten dolayı akan göz yaşı.
9. Mayasıl yaşlığı ve parmak aralarındaki pişinti.
10. Dizüstü veya bağdaş kurarak oturup uyumak.
11. Namazda uyumak, Çünkü 10. ve 11. maddelerde açıklanan durumlarda abdesti bozacak bir hâlin meydana gelmeyeceği kabul edilir. Şayet bu durumlarda yellenmek gibi abdesti bozan bir hâl meydana geldiği biliniyorsa abdest bozulmuş olur.
J) Abdestsiz Yapılmayan İşler
1. Namaz kılmak.
2. Kâbe’yi tavaf etmek. Kâbe’yi abdestli olarak tavaf etmek vacibdir.
3. Kur’an’a el sürmek. Kur’an-ı Kerim’e abdestsiz el sürülmez. Fakat ayrı bir kap veya kılıf ile tutulabilir.
Abdestsiz bir kimse ezbere Kur’an okuyabilir. Üzerindeki elbise yeni ile Kur’an’a tutmak mekruhtur.
Çocuklar abdestsiz olarak Kur’an-ı Kerim’i tutabilirler. Çünkü mükellef değillerdir. Ancak Kur’an’ı abdestli olarak tutmaya alıştırılmaları iyi olur.
Abdestsiz olan çocuğun eline Kur’an-ı Kerim vermekte bir sakınca yoktur.
Müslüman olmayan bir kimseye isteği hâlinde hidayete ermesi ümidi ile Kur’an-ı Kerim ve dini bilgiler öğretilebilir.
Üzerinde Kur’an-ı Kerim’den bir parça veya Allah’ın isimlerinden biri yazılı olan parmağındaki yüzük ile helaya girmek mekruhtur. Üzerinde Kur’an yazılı olan şey cepte olur veya bir şeye sarılı bulunursa bununla helaya girmek mekruh olmaz.
Abdestsiz olan kimse kalem gibi bir şeyle Kur’an sayfalarını çevirebilir.
K) Mestler Üzerine Meshetmek
Mest: Ayakları topuklarıyla beraber örten ayakkabıdır.
Ayağa giyilen ve mest adı verilen ayakkabıların üzerine abdest alırken mesh etmek caizdir. Bu, dinimizin kolaylıklarından biridir. Peygamberimiz, hem mest üzerine mesh etmişler hem de yapılmasını söylemişlerdir.
Ayağa giyilen mestlere mesh edilebilmesi için yedi şeyin bulunması şarttır. Bunlar:
1. Mestler, ayaklar yıkanarak abdest alındıktan sonra giyilmiş olmalıdır.
2. Mestler, ayakları topuklarıyla beraber örtmüş bulunmalıdır.
3. Mestler, ayağa giyilmiş olarak normal yürüyüşle ve peş peşe bir fersah, yani, on iki bin adım veya daha fazla yol yürümeye dayanıklı olmalıdır.
4. Mestlerin her birinde ayak parmaklarının küçüğü ile üç parmak kadar delik, yırtık ve sökük bulunmamalıdır. Ancak iki mestteki yırtıkların toplamı üç parmak kadar olursa mani değildir.
5. Mestler, bağsız olarak ayakta durabilecek kadar kalın olmalıdır.
6. Mestler, suyu emerek ayağa geçirmeyecek özellikte olmalıdır.
7. Mest giyecek kimsenin her bir ayağının ön tarafında elin küçük parmağı ile en az üç parmak yer mevcut olmalıdır. Bir veya iki ayağının ön tarafını kaybetmiş ve en az üç parmak kadar bir yer kalmamış olan kimse, bu ayağına mesh edemeyeceği gibi, sağlam ayağına da mesh edemez. Bu takdirde, her ikisini de yıkaması gerekir. Çünkü ayaklarda mesh etmekle yıkamak bir arada olmaz. Yani, bir ayağı yıkayıp diğerini mesh etmek caiz olmaz.
Ancak, bir ayağı topuğun üst tarafına kadar kesik olan kimseden bu ayağını yıkamak sakıt olduğundan, diğer ayağı tam veya ön tarafında en az üç parmak kadarı mevcut ise o ayağındaki meste mesh edebilir.
1. Meshin Müddeti
Mukim, yani misafir olmayan kimse bir gün bir gece (24 saat), yolcu olan üç gün üç gece (72 saat) mesh edebilir. Süre, abdestin bozulmasından itibaren başlar.
Mesela bir kimse saat on ikide abdest alıp ayaklarını yıkamış olarak mestlerini giyse ve aldığı bu abdest saat 16.00’da bozulsa, meshin müddeti, abdest alıp mestlerini giydiği saat 12.00’den itibaren değil, abdestin bozulduğu saat 16.00’dan itibaren başlar ve yolcu olmayanlar için ertesi gün saat 16.00’ya kadar devam eder. Yolcu olanlar için ise bu süre, abdestin bozulduğu saatten itibaren 72 saattir.
Yolcu olmayan bir kimse, mestlerini giydikten sonra 24 saatlik süreyi doldurmadan yolculuğa çıksa mesh müddeti 72 saate kadar devam eder. 24 saatlik süre dolduktan sonra yolculuğa çıkacak olursa mukim iken mesh müddeti bittiği için ayaklarını yıkaması gerekir.
Yolcu olan bir kimsenin, 24 saat mest giydikten sonra misafirliği sona erse mesh müddeti bitmiş olur, 24 saat dolmadan misafirliği sona ererse 24 saati tamamlar.
2. Mestler Üzerine Mesih Nasıl Yapılır?
Abdest alırken sıra ayaklara gelince eller ıslatılarak, sağ elin parmakları sağ ayağın üstüne (ayak parmakları tarafına) sol elin parmakları da sol ayağın üstüne konulur. Parmaklar açık olarak ayakların ucundan başlanıp yukarı doğru ve topukları aşacak şekilde mestlerin üzerine bir kere mesh edilir.
Mestlerin altı mesh edilmez. Mestlerin yanlarına, ökçesine ve koncuna da mesh etmek sahih değildir.
3. Sargı Üzerine Mesh Etmek
Vücudun herhangi bir yerinde kırık, çıkık veya yaradan dolayı sargı bulunduğu takdirde, bu sargı abdest organlarında ise abdest alırken, vücudun başka bir yerinde ise gusül yaparken sargı çözülüp altı yıkanır ve yaranın üstü mesh edilir. Sargıyı çözmek zararlı olursa çözülmeyip eller ıslatılarak sargının üzerine bir kere mesh edilir.
Bu gibi sargıların üzerine mesh etmenin belirli bir süresi yoktur. Yara iyileşinceye kadar devam eder. Sargı üzerine mesh edilebilmesi için sargının abdestli olarak bağlanmış olması şart değildir.
Sargıya mesh ettikten sonra bu sargı değiştirilirse meshi iade etmek gerekmez.
Yara iyileşmeden sargı düşerse mesh bozulmaz. Yaranın iyileşmesi sebebiyle sargının düşmesi hâlinde mesh bozulur. Yara iyileştiği hâlde sargı olsa bile mesh yine bozulur. Bu durumda yaraya zarar vermemek kaydıyla üzerindeki sargı çözülür.
Yara üzerinde ilaç bulunup da sargı yoksa bu yarayı yıkamak zarar vermediği takdirde üzerine su dökülerek yıkanır, zararlı olursa yıkanmaz, mesh edilir. Mesh etmek de zarar verirse o da terk edilir.
Yara üzerindeki sargı yara iyileşmeden namazda düşerse namaza devam edilir.
Yaranın iyileşmesi sonucu düşerse mesh edilen yer yıkanır ve namaz yeniden kılınır.
4. Meshi Bozan Şeyler
a) Abdesti bozan her şey meshi de bozar. Abdesti bozulan bir kimse yeniden abdest alırken mestlerin üzerine de mesh etmesi gerekir.
b) Mestlerden birinin ayaktan çıkarılması veya kendiliğinden çıkması ile de mesh bozulur.
Ayağın çoğunun mestin koncuna kadar çıkması hâlinde tamamen çıkmış sayılır.
Bu durumda abdesti varsa sadece ayaklarını yıkar.
Mestlerden biri çıkmış olsa bile her iki ayağın da yıkanması gerekir. Çünkü taharette iki ayak bir organ hükmünde olduğundan birinin yıkanması gerektiğinde ötekinin de yıkanması icap eder.
Mesh ettikten sonra mestlerden birinde üç parmak kadar bir yırtık meydana gelmesi hâlinde de yine mestler çıkarılır ve ayaklar yıkanır.
c) Meshin müddetinin sona ermesi.
Meshin müddeti bittiğinde abdestli olan kimsenin mestlerini çıkarıp ayaklarını yıkaması yeterlidir.
Mesih müddeti namazda iken sona ererse, o namaz bozulur.
Başa giyilen, yüze çekilen örtü ve ele giyilen eldiven gibi şeylerin üzerine mesh edilemez.
Kaynak
Diyanet islam ilmihali
|
|
|
| Teyemmüm Nedir? Teyemmümün Farzları Teyemmümün Sünnetleri Teyemmüm Nasıl Yapılır? |
|
Posted by: YamanTunca - 03-09-2026, 02:50 AM - Forum: ibadetlerimiz
- No Replies
|
 |
Teyemmüm Nedir? Teyemmümün Farzları Teyemmümün Sünnetleri Teyemmüm Nasıl Yapılır?
VI. TEYEMMÜM
A) Teyemmüm Nedir?
Niyet ederek temiz toprak veya toprak cinsinden bir şeye ellerini vurup yüzünü ve kollarını mesh etmeye teyemmüm denir.
Abdest almak ve gusletmek (yıkanmak) için su bulunmadığı veya bulunduğu hâlde kullanılması mümkün olmadığı durumlarda abdest ve gusül yerine teyemmüm edilir.
Teyemmüm, ibadetleri yapabilmemiz için dinimizin gösterdiği bir kolaylıktır ve bu ümmete ait özelliklerdendir.
Teyemmüm, kitap (Kur’an-ı Kerim) ve sünnet ile sabittir. Abdest ve gusül için su bulamayanların teyemmüm etmeleri ile ilgili olarak Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyruluyor:
“... Ve su bulamamışsanız temiz bir toprağa teyemmüm edin, yüzlerinizi ve ellerinizi onunla mesh edin.”91
B) Teyemmümün Sahih Olmasının Şartları
Teyemmümün sahih olmasının şartları sekizdir:
1. Niyet etmek.
Elini teyemmüm edeceği şeye vururken veya elini yere vurup yüzünü mesh edeceği sırada, “Hadesten taharete veya namaz kılmaya yahut da taharetsiz yapılması sahih olmayan bizzat maksut olan bir ibadeti yapmaya niyet etmektir.”
Bunlardan birine niyet edilmeden yapılan bir teyemmümle namaz kılınmadığı gibi Kur’an okumak, Kur’an-ı Kerim’i tutmak, camiye girmek, kabirleri ziyaret etmek için yapılan teyemmümle de namaz kılınmaz. Çünkü bunların bir kısmında taharet şart olmayıp, bir kısmı da bizzat maksut bir ibadet değildir.
2. Teyemmüm etmeyi mubah kılacak bir özür bulunmak.
Abdest almaya veya gusül yapmaya yetecek kadar suyun, kişinin bulunduğu yerden en az bir mil (dört bin adım) uzakta olması veya yanında bulunan suyu kullandığı takdirde hastalanmaktan, hastalığın artmasından veya uzamasından korkması teyemmüm yapmayı mubah kılan özürlerdendir. Ancak suyun vücuda zararlı olacağı, kişinin kendi tecrübesine veya uzman bir Müslüman doktorun vereceği bilgiye bağlıdır.
Cünüb olan bir kimse, yıkanmak için sıcak su ve yıkanabileceği sıcak, uygun bir yer bulamaz ve soğukta gusül yaptığı takdirde hastalanmaktan korkarsa, gusül yerine teyemmüm edebilir. Ancak en kısa zamanda yıkanmalıdır.
Kendisi ile alacağı su arasında bulunan düşman veya canavardan korkan, yanında içeceği kadar suyu olup bununla abdest aldığı takdirde susuz kalacağından endişe eden, kuyudan su çıkarabilmek için ip, kova gibi bir şeyi bulunmayan kimse de teyemmüm edebilir.
Bir kimse abdest almakla meşgul olduğu takdirde cenaze ve bayram namazlarına yetişemeyeceğini anlarsa bu namazları teyemmümle kılabilir.
Cuma ve vakit namazlarının geçmesinden korkmak ise teyemmüm için özür değildir. Bu sebeple abdest alan kimse cuma namazına yetişemezse öğle namazını kılar. Abdest aldığı takdirde bir farz namazın vaktinin çıkacağını anlayan kimse de teyemmüm edemez, abdest alır, namazı vaktinde kılamazsa kaza eder.
Yakında su bulunduğunu tahmin eden kimsenin bunu araştırması gerekir. Eğer yakınlarda su olmadığı kanaatinde ise araştırması gerekmez. Arkadaşında su varsa, teyemmüm etmeden önce ondan su ister, şayet vermezse ondan sonra teyemmüm eder.
Yanında su olmayan, fakat su bulacağını uman kimsenin, (kerahet vaktine girmemek ve teyemmüm edip namaz kılabilecek bir zaman kalmak şartıyla) namazı vaktin sonuna kadar tehir etmesi müstehabdır. Suyu bulursa abdest alır, bulamazsa teyemmüm ederek namazını kılar.
3. Teyemmümün yeryüzü cinsinden, pislik dokunmamış temiz bir şeyle yapılması.
Toprak, taş, kum, tuğla ve kiremit gibi şeylerle teyemmüm yapılır. Odun, bakır, demir gibi şeylerle teyemmüm yapılmaz. Ancak bunların üzerinde temiz toz bulunursa bu toz ile teyemmüm yapılabilir.
4. Teyemmümde yüzü ve kolları kaplayacak şekilde mesh etmek.
5. Meshi elin tamamı veya çoğu ile yapmak.
İki parmağı ile mesh etmek caiz değildir.
6. Elin içi ile teyemmüm edilecek şeye iki kere vurmak. Yani yeryüzü cinsinden olan şeye ellerini iki kere koymak.
Teyemmümde ilk defa elini koyduğu yere ikinci defa da elini koyabilir. Bir kimsenin teyemmüm ettiği yerde bir başkası da teyemmüm edebilir.
7. Abdest almaya veya gusül yapmaya engel hâller bitmiş ve kesilmiş olmak.
Mesela, burnu kanarken kanama kesilmeden abdest almak sahih olmadığı gibi teyemmüm yapmak da caiz olmaz. Âdet gören bir kadının âdet kanı kesilmedikçe gusül yapması sahih olmadığı gibi teyemmüm etmesi de sahih değildir.
8. Mesh edilecek organlarda meshe mani olan hamur ve benzeri şeyleri önceden gidermiş olmak.
Bunlar giderilmeden yapılan mesh bedene değil, o şeyin üzerine yapılmış olur.
C) Teyemmümün Farzları
Teyemmümün farzları ikidir:
1. Niyet etmek.
2. Ellerini temiz bir toprağa veya toprak cinsinden bir şeye vurup, birinci vuruşta yüzü, ikinci vuruşta da kolları mesh etmek.
D) Teyemmümün Sünnetleri
1. Teyemmüme başlarken besmele okumak.
2. Tertibe riayet etmek. Yani evvela yüzünü, sonra kollarını mesh etmek.
3. Bunları ara vermeden birbiri ardınca yapmak.
4. Elleri yere koyunca evvela ileri sürmek.
5. Ondan sonra elleri geriye çekmek.
6. Parmaklarını açık bulundurmak.
7. Ellerini yerden kaldırınca birbirine vurarak silkelemek.
E) Teyemmüm Nasıl Yapılır
Kollar dirseklerin yukarısına kadar sıvanır. Ne için teyemmüm edilecekse ona niyet edilir. Parmaklar açık bir hâlde eller temiz bir toprağa veya toprak cinsinden bir şeyin üzerine konur. Eller önce ileri sürülür, sonra geriye çekilerek kaldırılır, yan yana getirilip birbirine hafifçe vurularak silkelenir ve ellerin içi ile yüzün tamamı bir kere mesh edilir.
Eller ikinci defa toprağa vurulduktan sonra, sol elin içi ile sağ kol, dirseklerle beraber, sağ elin içi ile de sol kol dirseklerle beraber bir kere mesh edilir.
Abdest ile gusül için yapılan teyemmüm aynıdır. Yani yapılış bakımından aralarında fark yoktur.
Bedeninin çoğu veya yarısı yara olan kimse gusül yerine teyemmüm eder. Bedenin çoğu sağlam olursa, sağlam yerler yıkanır, yaralı olan yerler mesh edilir.
Abdest organlarının (sayı olarak) çoğunda veya yarısında yara varsa teyemmüm eder. Çoğu sağlam olup azında yara varsa sağlam olanları yıkar, yaralı olanları mesh eder, teyemmüm yapmaz.
Abdest almaya gücü yetmeyen bir kimse, kendisine abdest aldıracak kişi bulamazsa teyemmüm eder.
Eli çolak olup suyu kullanamayan kimse yüzünü ve kollarını yere sürerek teyemmüm eder, namazını terk etmez. Kolları ve ayakları kesik olan kimse de yüzünü yere sürerek teyemmüm eder, yüzünde yara varsa teyemmüm etmeden namazını kılar.
Namaz vakti girmeden teyemmüm yapılabilir. Bir teyemmümle istenildiği kadar namaz kılınabilir.
F) Teyemmümü Bozan Şeyler
1. Abdesti bozan şeyler, teyemmümü de bozar.
2. Abdest veya gusül için yeterli suyun bulunması hâlinde —suyun kullanılması mümkün ise— teyemmüm bozulur.
Teyemmümle namaz kılan bir kimse, kullanabileceği suyu namazda iken görse namazı bozulur. Suyu, namazı kıldıktan sonra görürse namazı iade etmez.
Cünüplükten dolayı teyemmüm eden kimseden abdesti bozacak bir şey meydana gelse cünüp olmaz, sadece abdestsiz olur. Bu durumda eğer abdeste yetecek kadar su varsa abdest alır, su yoksa abdest yerine tekrar teyemmüm eder.
3. Teyemmüm yapmayı mubah kılan özürlerin ortadan kalkması ile de teyemmüm bozulur. Mesela, hastalanma korkusu ile suyu kullanamadığı için teyemmüm eden kimsenin özrü kalmayınca teyemmüm bozulur.
Kaynak
Diyanet islam ilmihali
|
|
|
| Gusül Nedir? Gusül Yapmayı Gerektiren Hâller Farzları Sünnetleri Gusül Nasıl Yapılır |
|
Posted by: YamanTunca - 03-09-2026, 02:50 AM - Forum: ibadetlerimiz
- No Replies
|
 |
Gusül Nedir? Gusül Yapmayı Gerektiren Hâller Farzları Sünnetleri Gusül Nasıl Yapılır
VII. GUSÜL
A) Gusül Nedir?
Gusül (Boy abdesti), bedenin her tarafını yıkamak demektir. Buna, “Tahâret-i Kübrâ = Büyük temizlik,” bu temizliğin yapılmasını gerektiren hâllere de “Hades-i Ekber = Büyük kirlilik” denir.
B) Gusül Yapmayı Gerektiren Hâller
Gusül yapmayı gerektiren hâller şunlardır:
1. Dokunmak, bakmak, düşünmek ve ihtilam olmak (rüyada cinsel ilişkide bulunmak) suretiyle şehvetle (cinsel arzu ile) gelen meninin dışarı çıkması ve ergenlik çağında olan erkek ve kadının cinsel ilişkide bulunması hâllerinde cünüplük meydana gelir ve yıkanmak farz olur.
Cinsel ilişkide bulunan erkek ve kadın, (bu ilişki çok az da olsa) meni gelmese bile her ikisi de cünüb olur ve gusül yapmaları gerekir. Meni, şehvetle gelen ve tenasül organı yoluyla dışarı çıkan beyaz ve koyu bir sıvıdır.
İhtilam olan veya cinsel ilişkide bulunan kimse, idrar yapmadan veya epeyce yürümeden yahut da uyumadan yıkanıp da sonra kendisinden meninin kalanı çıkarsa tekrar gusül yapması gerekir.
İdrar yaptıktan veya epeyce yürüdükten yahut da uyuduktan sonra yıkandığı takdirde kalan meninin sonradan şehvetsiz olarak çıkmasından dolayı tekrar yıkanması gerekmez.
Bir kimse, uykudan uyanınca ihtilam olduğunu (yani, rüyada cinsel ilişkide bulunduğunu) hatırlar ve üzerinde de yaşlık görürse kendisine gusül lazım gelir. Uykudan uyanınca ihtilam olduğunu hatırlamayan fakat üzerinde yaşlık gören kimsenin de gusül yapması lazımdır. İhtilam olduğu hâlde bir yaşlık yoksa yani dışarıya meni çıkmamışsa yıkanması gerekmez.
Yeni Müslüman olan bir kimsenin (cünüp ise) gusül yapması farzdır. Âdet hâlinde veya lohusa iken Müslüman olan bir kadının da âdet (aybaşı) veya lohusalık hâlleri sona erince gusül yapması gerekir.
Mezi: Tenasül organından şehvetsiz olarak çıkan beyaz ve ince bir sıvıdır. Mezinin gelmesi gusül yapmayı gerektirmez, fakat abdesti bozar.
Vedi: İdrarın peşinden tenasül organından çıkan koyu ve bulanık bir sıvıdır. Vedinin çıkmasından dolayı da gusül gerekmez.
2. Hayız akıntısı kesilince.
Yani kadınların âdet hâli (aybaşı) sona erince,
3. Nifas kanı kesilince. Yani çocuk doğuran kadının lohusalık hâli bitince, gusül yapmaları farz olur.
C) Guslün Farzları
Guslün farzları üçtür:
1. Ağza su alıp çalkalamak.
2. Buruna su çekip yıkamak.
3. Bütün vücudu yıkamak.
Gusülde suyun, saçların diplerine, sakal, bıyık ve kaşların altına ulaştırılması, göbek boşluğu ve kulakların iç kısmının da yıkanması gerekir. Küpe deliklerine de suyun ulaşması sağlanmalı, varsa, küpe hareket ettirilir, yoksa üzerinden yıkayarak küpe deliğine suyun ulaşması sağlanır. Küpe deliğine çöp sokulması gerekmez. Parmaklarda sık olan yüzük hareket ettirilerek altı yıkanır.
Dişlerin arasında kalan yemek artıkları çıkarılarak dişlerin arası temizlenir. Vücuda yapışmış olan ve suyun vücuda nüfuz etmesine engel olan şeyler giderilir.
D) Guslün Sünnetleri
1. Besmele ile başlamak.
2. Niyet etmek.
3. Besmele ile niyeti, guslün evvelinde, elleri yıkarken söylemek.
4. Ellerini yıkamak ve bedenin herhangi bir yerinde pislik varsa önceden onları gidermek.
5. Edep yerlerini (pislik olmasa bile) yıkamak.
6. Gusülden önce abdest almak.
7. Abdestte (yıkandığı yerde su birikiyorsa) ayakların yıkanmasını sonraya bırakmak, su birikmiyorsa ayakları da yıkamak.
8. Bedene üç defa su dökmek ve her döküşte suyu bedenin her tarafına ulaştırmak.
9. Su dökmeye baştan başlamak, sonra sağ omuza, daha sonra da sol omuza dökmek.
10. Suyu ilk döküşte bedeni ovmak.
11. Gusülde suyu israf etmemek, az da kullanmamak (Akarsuda yıkanırken israf söz konusu değildir.).
12. Yıkandıktan sonra bedeni havlu veya benzeri bir şeyle silmek.
13. Kimsenin görmeyeceği bir yerde yıkanmak.
E) Guslün Edepleri
Abdestte edep olan şeyler gusülde de edeptir. Ancak gusülde kıbleye dönülmez (Edep yerleri kapalı ise sakıncası yoktur.).
F) Guslün Mekruhları
Abdestte mekruh olan şeyler gusülde de mekruhtur. Fazla olarak gusülde dua okumak da mekruhtur.
G) Gusül Nasıl Yapılır
Önce Besmele okunarak “Niyet ettim cünüplükten temizlenmek için yıkanmaya” diye niyet edilir. Eller bileklere kadar yıkandıktan sonra bedenin herhangi bir yerinde pislik varsa onlar temizlenir, sonra edep yerleri yıkanır.
Bundan sonra yukarıda tarif edildiği üzere namaz abdesti gibi abdest alınır.
Abdest bitince evvela başa, sonra sağ omuza, sonra sol omuza, daha sonra da vücudun diğer taraflarına üçer defa su dökülerek vücut yıkanır. Her döküşte su bedenin her tarafına ulaştırılarak ovuşturulur. İğne ucu kadar kuru bir yer kalmamak üzere vücudun her tarafı üç defa iyice yıkanır.
Yıkanırken suyun, saçların diplerine, sakal, bıyık ve kaşların altına, göbek boşluğuna, kulakların iç kısmına ve küpe deliklerine ulaştırılması sağlanır.
Parmaklarda sık olan yüzükler yerinden oynatılarak altları yıkanır. Vücuda yapışmış olan ve suyun bedene ulaşmasına engel olan şeyler giderilir. Dişlerin arasında kalan yemek ve ekmek kırıntıları temizlenir.
Gusül yaparken dua okunmaz, edep yerleri örtülü değilse kıbleye dönülmez ve gereksiz yere konuşulmaz.
Farzlarına, sünnet ve edeplerine riayet edilerek yapılan gusül budur.
Gusül yapması gereken bir kimse, ağzına ve burnuna su alıp iyice yıkadıktan sonra akar bir suya, denize veya büyük bir havuza girerek vücudunun her tarafını ıslatırsa gusül yapmış olur.
H) Gusül Çeşitleri
Gusül üç çeşittir:
1. Farz olan gusül: Yukarıda anlatıldığı gibi a) Erkek ve kadının cünüp olması; b) Kadınların âdet (aybaşı) hâlinin bitmesi; c) Çocuk doğuran kadınların lohusalıklarının sona ermesi hâllerinde gusül yapmak farzdır.
2. Sünnet olan gusül: Gusül yapmanın farz olduğu hâller olmaksızın şu durumlarda gusül yapmak sünnettir: a) Cuma namazı için; b) Bayram namazları için; c) Hac ve Umre için ihrama girerken; d) Hac vazifesini yapan kimsenin zeval vaktinden sonra Arafat’ta.
3. Mendub olan gusül: Baygınlıktan, çılgınlıktan ve sarhoşluktan ayılan, ölü yıkayan, günahından tevbe eden, temiz iken (önceden gusül yapmış olarak) Müslümanlığı kabul eden, yoldan gelen, bir topluluğa giden, yeni elbise giyen, yağmur duasına çıkan, Berat ve Kadir gecelerine kavuşan kimselerin gusül yapmaları da mendubdur.
I) Cünüb Olan Kimsenin Yapması Haram Olan Şeyler
1. Namaz kılmak.
2. Kur’an okumak.
Cünüb olan kimse Kur’an okuyamaz. Ancak dua niyetiyle dua ayetlerini okuyabilir. Şükretmek maksadıyla “Elhamdülillah” diyebilir. Yemekte veya başka bir şeye başlarken “Besmele” söyleyebilir. Kelime-i Tevhid’i okuyabilir. Cünüb olan kimse, ellerini ve ağzını yıkadıktan sonra yiyip içebilir. Ellerini ve ağzını yıkamadan yiyip içmesi mekruhtur.
3. Kur’an’a el sürmek.
Cünüp olan kimse, Kur’an-ı Kerim’e el süremediği gibi, ayet yazılı bir kâğıdı veya üzerinde Kur’an’dan bir parça yazılı olan parayı da tutamaz.
Fakat Kur’an’dan ayrı bir kap veya kılıf ile Kur’an’a dokunabilir, ayet yazılı parayı kese ile tutabilir. Cünüp kişinin, elini sürmeden Kur’an’a bakmasında bir sakınca yoktur.
4. Camiye girmek.
Zorunlu bir durum olmadıkça cünüp kimse camiye giremez. Düşman, yırtıcı hayvan ve soğuktan korunmak veya başka yerde bulunmadığı hâlde camide olan sudan almak gibi, zorunlu durumlarda camiye girebilir. Ancak camiye girmek için teyemmüm yapılması uygun olur.
5. Kâbe’yi tavaf etmek.
Cünüp olan kimse Kâbe’yi tavaf edemez. Tavaf edebilmek için gusül yapmış olması ve abdestli bulunması gerekir.
İ) Kadınların Özel Hâlleri
Kadınlara ait özel hâller üç çeşittir:
1. Hayız (Âdet hâli)
Kadınlar ergenlik çağına gelince hayız görmeye başlar. “Hayız, bir hastalık veya lohusalık durumu olmaksızın rahimden gelen kandır. Buna, “âdet hâli” denir.
Kadınlar en erken dokuz yaşında âdet görmeye başlayabilirler. Dokuz yaşına giren ve âdet görmeye başlayan bir kız ergenlik (buluğ) çağına girmiş olur.
Âdet hâli genellikle elli beş yaşında sona erer. Elli beş yaşından sonra gelen kan hayız kanı değildir.
Âdet hâlinin en azı geceleri ile beraber üç gün (72 saat), en çoğu geceleri ile beraber on gündür (240 saat). Üç günden az gelen kan ile ayhalinin en çoğu olan on günden fazla devam eden kan, ayhali kanı değil, istihazedir. Yani özürdür. Bununla ilgili bilgi istihaze kısmında verilecektir. Âdet hâli kadından kadına değişir. Her ayın belirli günlerinde gelen âdet kanı, bazen de değişir. Âdet günlerinde gelen kanın devamlı olması şart değildir. Akıntı ara sıra kesilse bile, bu süreler de âdet hâlinden sayılır.
Kadından, âdet (aybaşı) günlerinde kırmızı, sarı ve bulanık renklerde gelen yaşlıkların hepsi aybaşı kanıdır. Gelen yaşlığın rengi bembeyaz hâle gelince, aybaşı kanı kesilmiş demektir.
Aybaşı bittikten sonra onu takip eden temizliğin (yani iki ayhali arasındaki temizliğin) en kısa süresi on beş gündür. Temizlik süresinin en uzunu hakkında belirli bir sınır yoktur. Bu temizlik bazen yıllarca sürebilir.
Ayhali ve lohusalıkla ilgili birçok dinî hüküm bulunduğundan, kadınların ve yeni yetişen kızların bu konuya dikkat etmeleri ve yeterli bilgiye sahip olmaları büyük önem taşımaktadır.
Kadın ilk defa ayhali olunca, ergenlik çağına girmiş olur. Üç günden az olmamak ve on günü de geçmemek üzere kendisinden kaç gün kan gelmiş ise bu süre onun “ayhali”dir.
Mesela, kendisinden ilk defa kan gelmeye başlayan bir kızın kanı yedi gün devam edip, ondan sonra 23 gün temiz olsa, onun ayhali yedi gün olarak belirlenmiş olur. Bu durumda, kendisinden kan gelmeye başlayınca namazı ve orucu bırakır.
Bir kız ilk defa ayhali olsa da kan hiç kesilmeden devam etse, bu kızın her ayın on günü ayhali, yirmi günü de temizlik süresi kabul edilir.
Kadın her zaman aynı durumda olmaz. Çeşitli tesirlerle bünyesinde meydana gelen değişiklikler sebebiyle ayhali süresi bazen artıp eksilebilir. Bazen de ay içinde belirli olan yeri değişerek önceki aylara göre daha önce veya daha sonra meydana gelebilir.
Önceden ayhali süresi beş gün olan bir kadın, daha sonraki ayda beşinci günün bitiminde temizlenmeyip kendisinden altıncı, yedinci, sekizinci, dokuzuncu ve onuncu günlerde de kan gelmeye devam etse, bu durum on günü geçmediği takdirde önceki beş günden sonraki akıntılar da ayhalinden sayılır. Yani kaç gün kan gelmişse ayhali süresi o kadardır.
Eğer önceki aylarda ayhali süresi beş gün olan kadının kan akıntısı on günü geçerse, mesela, 12 gün olursa onun ayhali yine beş gündür. Beş günden fazla olan yedi günlük süre istihaze, yani özür sayılır. Bu günlerde kılınmayan namazların kaza edilmesi gerekir. Namaz vaktinde (o namazı kılmadan) kadın ayhali olsa o vaktin namazı kendisinden düşmüş olur.
Ayhalinden temizlenen bir kadının, gusül yapıp namaz kılacak kadar bir zamanı varsa, o vaktin namazını kaza etmesi lazımdır. Gusül yapıp namaz kılacak kadar zaman yoksa o namazı kaza etmesi gerekmez.
Kan üç günden az bir sürede kesilirse, bu, ayhali olmaz. Kendisinden ilk defa kan gelmeye başlayan genç bir kız, namazı ve orucu bırakır. Eğer kan üç günden önce kesilirse ayhali olmadığı anlaşılır ve kılmadığı namazları kaza eder, oruçlarını da tutar. Ayhali on günden önce kesilirse, kadın yıkanmadıkça onunla cinsel ilişkide bulunmak caiz olmaz. Kadın hemen yıkanmayıp, aradan gusül yapıp iftitah tekbiri alacak kadar bir zaman geçerse cinsel ilişkide bulunmak helal olur.
Ayhali on gün devam ettikten sonra kesilirse, yıkanmadan onunla cinsel ilişkide bulunmak caizdir.
Eğer ayhali, üç günden fazla sürer fakat kadının bilinen ayhali süresini doldurmadan kesilirse, kadın yıkansa bile eski ayhali süresini doldurmadıkça onunla cinsel ilişkide bulunmak helal olmaz.
Ayhali ve lohusalık hâllerinde oruç tutamayan bir kadının, yemeyip içmeyip oruçlu gibi durması doğru değildir. Temiz iken niyet edip, oruca başlayan bir kadın, imsakten sonra gündüzün herhangi bir saatinde ayhali veya lohusa olsa orucu bozulur. O günü akşama kadar oruçlu geçirmesi caiz değildir. Oruçlu gibi yemeden ve içmeden durması uygun değildir. Ancak açıktan değil, gizli olarak yemesi lazımdır. Ayhali olan bir kadın gündüz temizlense, yani ayhali sona erse, günün geri kalanını akşama kadar yemeden, içmeden geçirmesi uygun olur.
Bir kadın kendisine borç olan iki ay keffaret orucunu tutarken ayhali olsa, o günlerde oruç tutamaz. Fakat ayhali biter bitmez ara vermeden hemen kaldığı yerden keffaret orucuna devam eder ve bu şekilde oruçlarını birbirine ekleyerek hesap edip 60 günü tamamlar. Eğer ayhali günlerinden temizlendikten sonra hemen oruca devam etmeyip bir veya iki gün ara verirse keffaret bozulmuş olur ve keffaret orucuna yeniden başlaması gerekir. Çünkü keffaret orucunu ara vermeden tutmak lazımdır.
Ayhali olan kadının edep yerine pamuk veya bir bez koyması ve âdet kanının kötü kokusunu gidermek maksadıyla güzel koku sürünmesi sünnettir. Ayhali ve lohusalık devam ederken geceleyin edep yerine konulan bez üzerinde sabahleyin akıntının tamamen beyaz renkte olduğu görülürse pamuğu koyduğu vakitten itibaren lohusalık veya ayhalininin sona erdiğine hükmedilir ve kılınmayan yatsı namazının kaza edilmesi gerekir.
Temiz olan bir kadın geceleyin edep yerine pamuk koyup sabahleyin üzerinde kan görse, kanı gördüğü vakitten itibaren ayhali başlamış olur. Bir kadın, ayhali olacağını hissetse fakat kan görünmese veya kanın gelmesi herhangi bir şeyle önlense, o kadın ayhali olmuş sayılmaz ve böyle bir durumda abdesti de bozulmaz. Ancak kendisinden ayhali kanı geldikten sonra kanın gelmesini herhangi bir şeyle önlerse ayhali hükmü devam eder.
2. Nifas (Lohusalık)
Doğum yaptıktan sonra kadının rahminden gelen kandır. Bu durumda olan kadına “lohusa” denir.
Kadın gebe kaldıktan sonra ayhali olmaz. Lohusalık hâli, çocuğun doğmasından itibaren en çok kırk gün devam eder. Eğer kırk günden fazla sürerse, fazla olanı istihazedir. Lohusalığın azının sınırı yoktur. Kırk günden önce de sona erebilir. Bu durumda olan kadın, gusül yaparak ibadetleri yerine getirir, kocası ile cinsel ilişkide bulunabilir, kırk günün tamamlanmasını beklemez.
Lohusalık günlerinde akıntı bir süre kesilip sonra devam etse, akıntının kesildiği bu günler de lohusalık hâlinden sayılır.
Vücudun el, ayak veya parmak gibi bazı yerleri belli olan bir düşük de doğum sayılır ve kadın bununla lohusa olur. Hiçbir organı belirmemiş olan düşükten sonra gelen kan üç gün devam eder ve ondan önce görülen ayhali ile düşükten sonra gelen kan arasında en az on beş gün temizlik süresi bulunursa düşükten sonra gelen kan ayhalidir. Eğer düşükten sonra gelen kan üç gün devam etmez veya bir önceki ayhali ile bunun arasında en az on beş günlük bir temizlik süresi bulunmazsa görülen bu kan istihazedir.
Çocuk doğurduktan sonra kendisinden kan gelmeyen bir kadın yıkanır ve ibadetlerine devam eder.
Lohusa olan kadından gelen kan kırk günü geçerse, eğer o kadının daha önce yaptığı doğumu takip eden lohusalık süresi, mesela, 30 gün ise son durumdaki lohusalığı da önceki gibi otuz gündür. Otuz günden itibaren devam edip kırk günü geçen kanlar istihaze, yani özür sayılır. Bu sebeple özürlü sayılan bu günlerde kılınmayan namazların kaza edilmesi gerekir.
Önceki lohusalık süresi 30 gün olan bir kadından, sonraki doğumda gelen kan 30 günden fazla devam etse, bu süre kırk günü geçmediği takdirde fazla olan günlerin hepsi lohusalıktır.
Önceden lohusalık görmemiş bir kadının lohusalık süresi de en çok kırk gün olur. Böyle ilk defa lohusa olan bir kadından gelen kan kırk günden fazla devam ederse bunun kırk günü lohusalık, fazlası ise özür kanı sayılır. Bu durumda olan bir kadın kırk günün bitiminde gusül yaparak özür sahipleri gibi namazını kılar. Kocası ile cinsel ilişkide bulunabilir. Gebe olan bir kadının çocuğu ameliyatla veya başka bir şekilde karnı yarılarak dünyaya gelse, eğer kan tenasül organı yoluyla gelirse lohusalık kanıdır. Başka bir yerden gelirse o kadın lohusa olmaz.
3. İstihaze
Bir damardan çıkıp tenasül organı yolu ile gelen kandır. Rahimden değil, bir hastalık sebebiyle damardan gelen bu kanın kokusu yoktur. Bu durum kadınlar için bir hastalık ve özürdür.
Kadından gelen kan üç günden eksik olursa bu, ayhali değil kadın için bir özür sayılır. Ayhali on günden fazla devam etmişse bu fazlalık ile lohusalığın kırk günden fazlası da istihazedir. Dokuz yaşından önce ve elli beş yaşından sonra gelen kan da böyledir.
Ayhali ve Lohusa Olan Kadınlara Haram Olan Şeyler
Ayhali ve lohusa olan kadınlar aşağıdaki şeyleri yapamazlar:
1. Namaz kılmak
Kadın bu durumlarda kılamadığı namazları kaza etmez. Namaz her gün tekrarlandığı için dinimiz kadınlara kolaylık göstermiştir. Peygamberimiz (sas.), kendisine ayhali hakkında soru soran bir kadına,
“Ayhali olduğun zaman namazı bırak, ayhali sona erince gusül yap ve namazını kıl.”92 buyurmuştur.
2. Oruç tutmak
Kadınlar bu hâllerde tutamadıkları oruçları daha sonra kaza ederler. Hz. Âişe (ra.) diyor ki:
“Peygamberimiz’in (sas.) zamanında biz ayhalinden temizlenince orucu kaza eder, namazı kaza etmezdik.”93
3. Kur’an okumak
Peygamberimiz (sas.) şöyle buyurmuştur:
لاَ تَقْرَاِ الْحَائِضُ وَلاَ الْجُنُبُ شَيْئًا مِنَ الْقُرْانِ
“Ayhali olan kadın ve cünüp olan kimse Kur’an’dan hiçbir şey okuyamaz.”94
Ancak, ayhali olan bir kadın öğretici, Kur’an okumak niyeti ile değil de öğretmek maksadıyla harf harf, kelime kelime Kur’an öğretebilir. Bu durumda olan kadın dua ayetlerini dua niyetiyle okuyabilir. Şükretmek maksadıyla “elhamdülillah” diyebilir. “Besmele” çekebilir, Allah’ı zikr ve tesbih edebilir.
4. Kur’an’a el sürmek
Ayhali ve lohusa olan bir kadın Kur’an’a el süremez.
Bu konuda Kur’an-ı Kerim’de,
َا يَمَسُّهُٓ اِلَّا الْمُطَهَّرُونَ
“Ona (Kur’an’a) ancak temizlenenler dokunabilir.”95 buyrulmuştur. Peygamberimiz de, “Kur’an’ı ancak temiz olan kimse tutabilir.”96 uyarısında bulunmuştur.
Müslüman olmayan bir kimseye isteği hâlinde hidayete ermesi ümidi ile Kur’an-ı Kerim ve dinî bilgiler öğretilebilir. Ancak, gusül yapmadıkça Kur’an’a el sürdürülmez.
Ayhali ve lohusa olan kadın, tefsirden başka dinî kitapları tutabilir. Giydiği elbisenin yeni ile Kur’an’ı tutmak mekruhtur. İçinde Kur’an-ı Kerim bulunan bir kutuyu taşımak caizdir.
Yüzüğün taşında Kur’an’dan bir parça veya Allah’ın isimlerinden biri yazılı olsa bu yüzük parmakta iken helaya girmek mekruh olur. Üzerinde Kur’an yazılı olan bir şey cebe konur veya bir şeye sarılı olursa mekruh olmaz. Bununla beraber bu gibi davranışlardan sakınmak daha uygundur.
Ayhali, lohusa ve cünüp olan kimsenin Kur’an’a bakması caizdir.
5. Camiye Girmek
Cami namaz kılınan kutsal bir mekândır. Ayhali veya lohusa olan kadın namaz kılamayacağı için ibadet maksadıyla camiye giremez. Ancak, düşman, yırtıcı hayvan ve soğuktan korunmak veya zorunlu ihtiyaçları için camiye girebilir.
6. Kâbe’yi tavaf etmek
Ayhali ve lohusa olan kadın Kâbe’yi tavaf edemez.
7. Cinsel İlişkide Bulunmak
Ayhali ve lohusa olan bir kadınla cinsel ilişkide bulunmak erkeğe haram olduğu gibi buna imkân hazırlamak ve rıza göstermek kadına da haramdır. Bu durumda cinsel ilişkide bulunan kimse büyük günah işlemiş olur ve bundan tevbe etmesi gerekir. Kur’an-ı Kerim’de bu konuda şöyle buyrulmuştur:
فَاعْتَزِلُوا النِّسَآءَ فِي الْمَحٖيضِ وَلَا تَقْرَبُوهُنَّ حَتّٰى يَطْهُرْنَ
“Ayhalinde olan kadınlardan uzak durun (onlarla cinsel ilişkide bulunmayın). Temizleninceye kadar onlara yaklaşmayın.”97
Ayhali esnasında cinsel ilişkide bulunmanın birçok kadın hastalıklarına sebep olduğu bugün tıbben de sabit olmuştur.
Kadının ayhali hakkında kocasına yanlış bilgi vermesi helal olmaz. Mesela, ayhali olduğu hâlde ilişkide bulunmasını sağlamak için kocasından bunu saklamak veya ayhali olmadığı hâlde kocasının isteğini önlemek için yalandan ayhali olduğunu söylemek helal değildir.
Ayhali ve lohusa olan kadınla yatılır. Göbeği ile dizkapağı arasında kalan kısmın dışında kendisine sarılmak ve öpmekte sakınca yoktur.
J) Özür Sahibi Olanların Durumu
Abdesti bozan şeyin bir namaz vakti kesilmeden devam etmesine “özür” denir.
İdrarın devamlı olarak gelmesi, burundan veya bir yaradan sürekli kan akması, bir hastalıktan dolayı göz, kulak ve memelerden gelen akıntı özür olduğu gibi, daha önce anlattığımız istihaze kanı da kadınlar için özürdür. Kendisinde böyle bir özür olan kimseye “özür sahibi” denir.
Bu özürlerden biri, abdest alıp namaz kılacak kadar bir süre ara vermeden namaz vaktinin evvelinden sonuna kadar devam eder ve ondan sonraki her namaz vaktinde de bu özür en az bir defa meydana gelirse, o kimse özür sahibi sayılır.
Eğer özür, bir namaz vakti içinde hiç meydana gelmezse özür ortadan kalkmış olur ve o kimse de özür sahibi olmaktan çıkar. Özür sahibi özrü devam ettiği sürece her namaz vakti abdest alır ve bu abdestle o namaz vakti içinde —başka bir şeyle abdesti bozulmadıkça— dilediği kadar farz ve nafile namazı kılabildiği gibi, kazaya kalmış namazları, cenaze ve bayram namazlarını da kılabilir ve Kur’an-ı Kerim’i tutabilir.
Namaz vakti çıkınca özür sahibinin abdesti bozulur. Mesela, güneş doğunca sabah namazının vakti çıktığından özür sahibinin de abdesti bozulmuş olur. Namaz vaktinin girmesi ile abdest bozulmayacağından güneş doğduktan sonra bayram ve kuşluk namazları için abdest alan kimse bu abdestle öğle namazını kılabilir.
Özürlü kimseden akan kan, irin ve sidik çamaşırına dokunsa bunu yıkadığı takdirde, akıntı devamlı olduğundan dolayı yine pislenecekse çamaşırını yıkaması gerekmez. Tekrar dokunmayacaksa yıkaması lazımdır.
Kaynak
Diyanet islam ilmihali
|
|
|
| Namaz ve Önemi Namaz Vakitleri Namaz Çeşitleri Namazın Edepleri |
|
Posted by: YamanTunca - 03-09-2026, 02:46 AM - Forum: ibadetlerimiz
- Replies (4)
|
 |
Namaz ve Önemi Namaz Vakitleri Namaz Çeşitleri Namazın Edepleri
VIII. NAMAZ
A) Namaz ve Önemi
İlk görevimiz, Allah’ın varlığına ve birliğine, Hz. Muhammed’in (sas.) peygamberliğine inanmaktır. İmandan sonra farzların en önemlisi namazdır. Namaz, özel hareketler ve belirli okuyuşlarla yerine getirilen bir ibadettir. Beş vakit namaz, hicretten bir buçuk yıl önce Mi’rac gecesinde farz kılınmıştır.
Peygamber Efendimiz, “Namaz dinin direğidir.”98 buyurarak namazın dinimizde çok önemli bir ibadet olduğunu belirtmiştir.
Amellerin Allah’a en sevimli olanı namazdır. Namaz, Müminin miracıdır. Mümin namaz sayesinde Allah’ın huzuruna yükselerek onun manevi yakınlığına erer. İmanın göstergesi olan namaz, kalbi aydınlatan bir ışık, bunalan ruhları, sıkıntıya düşen gönülleri huzura kavuşturan manevi bir sığınaktır.
Namaz, insana daima Allah’ı hatırlatarak kalplere sorumluluk duygusunun yerleşmesini sağlar ve böylece kişinin günah işlemesini önler.
Bu konuda Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyrulmaktadır:
اُتْلُ مَآ اُو۫حِيَ اِلَيْكَ مِنَ الْكِتَابِ وَاَقِمِ الصَّلٰوةَۜ اِنَّ الصَّلٰوةَ تَنْهٰى عَنِ الْفَحْشَآءِ وَالْمُنْكَرِ
“Sana vahyolunan Kitabı oku, namazı dosdoğru kıl. Gerçekten namaz, hayâsızlıktan ve fenalıktan alıkoyar.”99
Namazını doğru ve şuurlu olarak kılan bir kimse zamanla kötülük yapmaktan vazgeçer. Esasen Allah katında makbul olan namaz, Mümini kötülüklerden uzaklaştıran namazdır. Namazını doğru kılan kimse, Allah’ın sevgisini ve hoşnutluğunu kazanır. İmanını kuvvetlendirir. Günah kirlerinden arınarak ebedi saadet yurdu olan
cennete girmeye layık temiz bir kul olur.
Peygamberimiz, “Sizden herhangi birinizin kapısı önünde bir nehir bulunsa ve o kimse bu nehirde günde beş defa yıkansa kendisinde kirden bir şey kalır mı?” diye sordu. Dinleyenler: “Hiçbir kir kalmaz Ya Resulallah” diye cevap verdiler. Bunun üzerine Peygamberimiz: “İşte beş vakit namaz da buna benzer, Allah, namazla günahları siler.”100 buyurdu.
Namazın temizlik ve vücut sağlığı bakımından insana pek çok faydalar sağladığı da bilinen bir gerçektir. Çünkü namaz kılan bir kimse, abdest almak zorundadır. Bu ise günde birkaç defa temizlenmek demektir.
Ayrıca namazın sahih olabilmesi için, beden, elbise ve namaz kılınan yerin de temiz olması şarttır.
Namaz belirli aralıklarla günde beş defa kılındığına göre, bu durum Müslümanın her zaman temiz olmasını gerektirmektedir.101
B) Namazın Farz Olmasının Şartları
Bir insana namazın farz olması için üç şartın bulunması lazımdır. Bunlar:
1. Müslüman olmak,
2. Ergenlik yaşına gelmiş olmak,
3. Akıllı olmak.
Ergenlik yaşına gelen ve akıllı olan her Müslüman, beş vakit namazı kılmakla yükümlüdür. Namazını kılan dünyada görevini yerine getirir, ahirette sevaba nail olur.
Namaz, Kitap, Sünnet ve İcma ile sabit muhkem bir farzdır. Namazı inkâr eden kâfir olur. İnandığı hâlde namazını kılmayan kimse kâfir olmaz, ancak görevini yapmamış ve günah işlemiş olur. Çocuklar yedi yaşından itibaren namaza alıştırılır. Baba ve annenin, yedi yaşına giren çocuklarına namaz kılmayı emretmeleri ve onları namaza alıştırmaları gerekir.
Bu konuda Peygamberimiz şöyle buyuruyor:
مُرُوا أَوْلاَدَكُمْ بِالصَّلاَةِ لِسَبْعٍ
“Çocuklarınıza yedi yaşına girdiklerinde namaz kılmalarını emredin.”102
C) Namaz Vakitleri
Günde beş farz namaz vardır. Bunlar, sabah, öğle, ikindi, akşam ve yatsı namazlarıdır. Bunların her birinin belirli vakitleri vardır. Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyruluyor:
اِنَّ الصَّلٰوةَ كَانَتْ عَلَى الْمُؤْمِنٖينَ كِتَابًا مَوْقُوتًا
“Şüphesiz namaz, Müminler üzerine belirli vakitlerde farz kılınmıştır.”103 Her namazın kendi vaktinde kılınması şarttır. Vakti girmeden önce bir namazı kılmak caiz olmadığı gibi, meşru bir özür olmaksızın namazı vaktinden sonraya bırakmak da büyük günahtır.
Sabah Namazının Vakti: Sabaha karşı tan yerinin ağarmaya başlamasından itibaren güneşin doğuşuna kadar olan zamandır. Doğu tarafında ufkun üzerinde yayılan aydınlığa gerçek aydınlık anlamına gelen “fecr-i sadık” denir. Sabah namazının vakti, işte bu aydınlığın ufuk üzerinde yayılması ile girmiş olur. Oruç için imsak vakti de bu zamandır. Bu aydınlıktan önce ufuk üzerinde dikey olarak görülüp daha sonra kaybolan aydınlığa yalancı aydınlık anlamında “fecr-i kazib” denilmektedir. Beliren bu aydınlık yerine, tekrar karanlık gelip sabahın girdiğini göstermediği için buna itibar edilmez.
Öğle Namazının Vakti: Güneşin tam tepemize gelip, gölge doğu tarafına doğru uzamaya başladığı vakitten itibaren —güneş tepe noktasında iken mevcut olan gölge hariç ki buna “fey’i zeval” denir (Her şeyin gölgesinin bir veya iki katı oluncaya kadar devam eden zamandır.). Öğle namazının vakti, Ebû Hanîfe’ye göre gölgenin —fey’i zeval hariç— iki katı kadar, İmam Ebû Yûsuf ile İmam Muhammed’e göre ise bir katı kadar olduğu zaman sona erer. Bunun yerine, yurdumuzda ve hemen bütün İslam ülkelerinde, takvimlerde ve ezanlarda İmameyn’in görüşü esas alınmaktadır. Bu durumda: Öğle namazını, gölgenin bir katı kadar olduğu zaman gelmeden önce, İkindi namazını da gölgenin iki katı olduktan sonra kılmak uygundur. Bununla beraber, her şeyin gölgesi —fey’i zeval hariç— iki katı oluncaya kadar öğle namazı kılınabileceği gibi, İmam Ebû Yûsuf ile İmam Muhammed’in görüşlerine göre gölge her şeyin bir katı olduktan sonra ikindi namazı kılınabilir.
İkindi Namazının Vakti: Öğle namazının vaktinin çıktığı zamandan, güneşin batışına kadar olan zamandır. Yani her şeyin gölgesi bir veya iki katı olunca öğle namazının vakti çıkar, ikindi namazının vakti girer ve güneş batıncaya kadar devam eder.
Akşam Namazının Vakti: Güneş battıktan sonra başlayıp, güneşin battığı taraftaki kızıllık veya ondan sonra gelen beyazlık kayboluncaya kadar devam eden zamandır. Akşam namazı vaktinin, kızıllığın kaybolmasına kadar devam etmesi, İmam Ebû Yûsuf ile İmam Muhammed’in ve diğer üç mezhep imamının görüşüdür. Kızıllıktan sonra gelen beyazlığın kaybolmasına kadar devam etmesi İmam-ı A’zam’ın görüşüdür.
Her iki görüşe göre de namaz kılınabilir.
Yatsı Namazının Vakti: Akşam namazının vakti çıktıktan sonra başlayıp sabah namazının vakti olan tan yerinin ağarmaya başlamasına kadar devam eden zamandır.
Vitir Namazının Vakti: Vitir namazının vakti de yatsının vaktidir. Ancak vitir, yatsı namazı kılındıktan sonra kılınır.
Cuma Namazının Vakti: Cuma’nın vakti öğle namazının vaktidir.
Beş vakit namazın her biri için belirli olan vakitlerin bir süresi vardır. Namaz, bu sürenin başlangıcından itibaren bitimine kadar istenilen zamanda kılınabilir. Bununla beraber her namazı vakti girince geciktirmeden kılmak daha faziletlidir.
Ancak Hanefi mezhebinde sabah namazını gün biraz ağardıktan sonra kılmak, öğle namazını yazın biraz geciktirerek kılmak, ikindi namazını, kış ve yaz güneşin ışığı değişmeyecek kadar geciktirmek müstehabdır. İkindi namazını güneşin ziyası gözleri kamaştırmayacak duruma gelinceye kadar geciktirmek ise tahrimen mekruhtur.
Akşam namazını, kış ve yaz geciktirmeden kılmak müstehabdır. Yatsı namazını gecenin üçte biri geçinceye kadar ertelemek de müstehabdır.
Namaz, camide cemaatle kılınıyorsa, vakit girince cemaatle kılınır, geciktirilmez.
Müzdelife’de bulunan hacıların, kurban bayramının birinci günü sabah namazını, —vacib olan Müzdelife vakfesi sebebiyle— gün ağarmadan erkenden kılmaları daha faziletlidir.
Sadece hacılara mahsus olmak üzere iki yerde namazlar birleştirilerek kılınır. Biri, Arafat’ta arefe günü öğle vaktinde, önce öğle namazı, peşinden de ikindi namazı bir ezan ve iki ikametle birlikte kılınır. İki farzın arası başka namazla ayrılmayacağından, öğlenin farzından sonra, öğlenin son sünneti ile ikindinin sünneti kılınmaz.
Burada ikindi vakti girmeden, ikindi namazı öğle vaktinde öğle namazı ile birlikte kılınmaktadır. Buna “Cem-i takdim” denilir.
İkincisi de arefe günü akşam namazı akşam vaktinde kılınmayıp Müzdelife’de yatsı vaktinde, bir ezan ve bir ikametle kılınır, yani sadece akşamın farzı için ikamet getirilir, yatsının farzında getirilmez. İki farzın arası ayrılmayacağı için akşamın sünneti ile yatsının ilk sünneti de kılınmaz. Burada akşam ile yatsı namazlarının birlikte kılınmasına da “Cem-i Te’hir” denilir.104
Bazı namaz vakitlerinin oluşmadığı yerler ile gece ve gündüzün çok uzun sürdüğü, mesela, altı ay gündüz, altı ay gece olan kutup bölgelerinde ise namazlar normal bölgelere göre hesap edilerek kılınır.105
“Vakti oluşmayan namazları (namazın sebebi bulunmadığı gerekçesi ile) kılmak gerekmez”, görüşünü savunanlar olmuşsa da, beş vakit namaz umumi olarak farz kılınmış, bölgeler arasında bir ayırım yapılmamıştır. Bu sebeple, normal olmayan yerlerde namaz vaktini gösteren işaret olmasa bile vakit mevcuttur ve dünyanın hangi bölgesinde bulunursa bulunsun Müslümanların beş vakit namazı kılmaları gerekir.
Namaz vaktini gösteren işaretin mevcut olmaması, namaz emrini ortadan kaldırmaz. Böyle bir durumda normal bölgelere göre hesap edilerek namaz vakitleri düzenlenir.
Normal olmayan bölgelerde namazların nasıl kılınacağı konusuna Peygamberimizin bir hadis-i şerifi ışık tutmakta ve nasıl hareket edileceği hususunda yol göstermektedir. Şöyle ki:
Peygamberimiz, bir gün Ashabına Deccal’dan söz ederken:
—Deccal yeryüzünde kırk gün kalacaktır. Bunun ilk günü bir yıl, ikinci günü bir ay, üçüncü günü de bir hafta uzunluğunda olacak. Diğerleri ise sizin normal günleriniz gibi olacaktır, buyurdu.
Orada bulunanlar:
—Ey Allah’ın Resulü, bir yıl kadar uzun günde, normal günün beş vakit namazını kılmamız, bize kâfi gelir mi, diye sorunca, Peygamberimiz:
—Hayır, kâfi gelmez, (normal günlerdeki ölçüye göre) takdir ediniz, buyurdu.106
Oruç ve zekât da, yine normal bölgelere göre hesap edilerek yerine getirilir.107
1. Namaz Kılmanın Mekruh Olduğu Vakitler
Namaz kılmanın mekruh olduğu vakitler vardır. Bunlara “mekruh vakitler” denir. Bazı vakitlerde hiçbir namaz kılınmaz. Bazı vakitlerde de kaza namazı kılınır, fakat nafile namaz kılınmaz.
2. Hiçbir Namaz Kılınmayan Vakitler
Bu vakitler üçtür:
1. Güneş doğarken, güneşin doğmaya başlamasından itibaren yaklaşık 40 dakika geçinceye kadar olan süre içinde,
2. Güneş zevalde iken, yani güneş tam tepe noktasına gelip de henüz batı tarafına geçmeden,
3. Güneş batarken, güneşin batma zamanından yaklaşık 40 dakika öncesinden güneş batana kadar.
Bu üç vakitte farz, vacib, nafile hiçbir namaz kılınamayacağı gibi geçmiş namazların kazası da kılınamaz. Sadece o günün ikindi namazının farzı kılınmamış ise güneş batarken de kılınabilir.
3. Nafile Namaz Kılınması Mekruh Olan Vakitler
1. Sabah namazının vakti girdikten sonra.
Bu vakitte sadece sabah namazının sünneti kılınır, başka nafile namaz kılmak mekruhtur.
2. Sabah namazı kılındıktan sonra.
Vakit olsa bile güneş doğup, kerahet vakti çıkıncaya kadar nafile namaz kılmak yine mekruhtur.
3. İkindinin farzı kılındıktan sonra,
4. Akşam namazının farzından önce,108
5. Bayram namazlarından önce (evde ve camide),
6. Bayram namazlarından sonra (camide),
7. Vaktin daralması sebebiyle farz için pek az bir zaman kalınca,
8. Farza başlamak üzere ikamet getirilirken (sabah namazının sünneti hariç),
9. Cuma günü hatibin hutbe okumak üzere minbere çıkışından itibaren cumanın farzı kılınıncaya kadar.
Bu esnada herhangi bir nafile namaz kılmak mekruh olduğu gibi cumanın ilk sünnetini kılmak da mekruhtur. Ancak hatip minbere çıkmadan önce cumanın sünnetine başlanmış ise namaz uzatılmadan tamamlanır.
10. Tuvalet için sıkıştığı vakitte.
11. Arzu ettiği bir yemek hazır olduğu zaman.
12. Hac zamanı Arafat’ta öğle ile ikindi namazları birlikte kılınırken iki farz arasındaki sünnetler, Müzdelife’de akşam ile yatsı namazları birlikte kılınırken yine iki farz arasındaki sünnetler kılınmaz.
D) Ezan ve İkamet
Ezan, sözlükte “herhangi bir şeyi bildirmek” anlamındadır.
Dinî terim olarak, namaz vakitlerini belirli sözlerle, özel bir şekilde bildirmektir.
Ezan
اَللّٰهُ اَكْبَرُ، اَللّٰهُ اَكْبَرُ، اَللّٰهُ اَكْبَرُ، اَللّٰهُ اَكْبَرُ
اَشْهَدُ اَنْ لَٓا اِلَهَ اِلاَّ اللّٰهِ، اَشْهَدُ اَنْ لَٓا اِلَهَ اِلاَّ اللّٰهِ
اَشْهَدُ اَنَّ مُحَمَّدًا رَسُولُ اللّٰه، اَشْهَدُ اَنَّ مُحَمَّدًا رَسُولُ اللّٰهِ
حَىَّ عَلَى الصَّلٰاةِ، حَىَّ عَلَى الصَّلٰاةِ
حَىَّ عَلَى الْفَلٰاحِ، حَىَّ عَلَى الْفَلٰاحِ
اَللّهُ اَكْبَرُ، اللّهُ اَكْبَرُ
لَا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ
Allâhu Ekber, Allâhu Ekber, Allâhu Ekber, Allâhu Ekber
Eşhedü en lâ ilâhe illellah, Eşhedü en lâ ilâhe illellah
Eşhedü enne Muhammeden Resulüllah, Eşhedü enne Muhammeden Resulüllah
Hayye ale’s-salâh, Hayye ale’s-salâh
Hayye ale’l-felâh, Hayye ale’l-felâh
Allâhu Ekber, Allâhu Ekber
Lâ ilâhe illellah
Sabah ezanında “Hayye ale’l-felâh”tan sonra iki defa “Namaz uykudan hayırlıdır.” manasında olan “اَلصَّلٰاةُ خَيْرٌ مِنَ النَّوْمِ = es-Salâtü hayrun mine’n-nevm” denilir.
İkamet de ezan gibidir. Ancak ikamette “Hayye ale’l-felâh”tan sonra iki defa “قَدْ قَامَةِ الصَّلٰاةُ = Kad kâmeti’s-salâh” denilir.
İkamet
اَللّٰهُ اَكْبَرُ، اَللّٰهُ اَكْبَرُ، اَللّٰهُ اَكْبَرُ، اَللّٰهُ اَكْبَرُ
اَشْهَدُ اَنْ لَٓا اِلَهَ اِلاَّ اللّٰهِ، اَشْهَدُ اَنْ لَٓا اِلَهَ اِلاَّ اللّٰهِ
اَشْهَدُ اَنَّ مُحَمَّدًا رَسُولُ اللّٰه، اَشْهَدُ اَنَّ مُحَمَّدًا رَسُولُ اللّٰهِ
حَىَّ عَلَى الصَّلٰاةِ، حَىَّ عَلَى الصَّلٰاةِ
حَىَّ عَلَى الْفَلٰاحِ، حَىَّ عَلَى الْفَلٰاحِ
قَدْ قَامَةِ الصَّلٰاةُ، قَدْ قَامَةِ الصَّلٰاةُ
اَللّٰهُ اَكْبَرُ، اَللّٰهُ اَكْبَرُ،
لَا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ
Allâhu Ekber, Allâhu Ekber, Allâhu Ekber, Allâhu Ekber
Eşhedü en lâ ilâhe illellah, Eşhedü en lâ ilâhe illellah
Eşhedü enne Muhammeden Resulüllah, Eşhedü enne Muhammeden Resulüllah
Hayye ale’s-salâh, Hayye ale’s-salâh
Hayye ale’l-felâh, Hayye ale’l-felâh
Kad kâmeti’s-salâh, Kad kâmeti’s-salâh
Allâhu Ekber, Allâhu Ekber
Lâ ilâhe illellah
Ezan, namaza davet, kurtuluşa çağrıdır. Dinin temeli olan Allah’ın birliğini ve Hz. Muhammed’in (sas.) peygamberliğini duyurmaktır. Ezan, Müslümanlığın şiarı, bir ülkede İslam varlığının sembolüdür.
İslam esaslarını duyuran, insanları kurtuluşa çağıran bu ses, gönülleri huzurla doldurur, ruhlara güven verir, imanın tazelenip güçlenmesini sağlar.
Ezan okuyana, “müezzin” denir. Böyle şerefli bir görev yapan müezzinin sesinin yetiştiği yere kadar ezanı duyan, insan, cin ve her şeyin müezzin için, kıyamet gününde şahitlik edeceğini ve her şeyin onun bağışlanmasını isteyeceğini Peygamber Efendimiz haber vermiştir. Hz. Ömer de, “Halifelik görevi üzerimde olmasaydı müezzinlik yapardım” demiştir.
Ezan sünnet-i müekkede olup hicretin birinci yılında meşru kılınmıştır. Beş vakit namaz ile cuma namazı için ezan okumak ve ikamet getirmek erkekler için sünnettir. Kadınlar için ezan ve ikamet gerekmez.
Ezan için namaz vaktinin girmesi şarttır. Vakit girmeden okunan ezanın vakit girdikten sonra iade edilmesi gerekir. Kaza namazları için de ezan okunur ve ikamet getirilir. Birkaç kaza namazı bir arada kılındığı takdirde, önce kılınan namaz için hem ezan okunur, hem de ikamet getirilir, sonraki namazlar için sadece ikamet yeterli olur.
Cumadan başka vakit namazları için iki defa ezan okunmayacağı gibi hiçbir farz namazı için de birden fazla ikamet meşru değildir.
Ezan okuyan kimsenin Müslüman, erkek ve akıllı olması şarttır. Bu sebeple Müslüman olmayan bir kimsenin ezanı sahih değildir. Kadının, mümeyyiz olmayan çocuğun, deli ve sarhoşun ezan okuması mekruhtur. Bunların okudukları ezan iade edilir. Mümeyyiz olan çocuğun ise ezan okuması caizdir.
Oturarak ezan okumak ve ikamet getirmek mekruhtur.
Ezan, yüksek sesle, kelimeler ağır ağır ve aralıklı olarak, ikamet ise ses yükseltilmeden kelimeler ard arda ve aralıksız olarak okunur.
Ezan ve ikamet ayakta ve kıbleye karşı okunur. Ezanın yüksek bir yerde okunması sünnettir. Ezan okuyan kimsenin sesini yükseltmek maksadıyla şehadet parmaklarının uçlarını kulaklarına sokması müstehabdır, ellerini kulaklarının üzerine koyması da caizdir. Ezanda “Hayye ale’s-salâh” derken vücut kıbleden dönmeden yüz sağa ve “Hayye ale’l-felâh” derken de yüz sola çevrilir, minarede ezan okunuyorsa şerefesinde dolaşılır. Ezanı abdestsiz okumak caiz ise de abdestli olarak okumak daha iyidir.
Müezzin, dinî emirleri yerine getiren, haramlardan sakınan, salih, iyi ahlaklı, namaz vakitlerini ve usûlüne göre ezan okumasını bilen kimse olmalıdır.
Ezan esnasında müezzinin konuşması, hatta verilen selamı alması mekruhtur. Ezanı işiten kimse durup dinler ve ezana icabet eder, yani müezzinin okuduğu cümleleri aynen tekrar eder. Ancak “Hayye ale’s-salâh” ve “Hayye ale’l-felâh” okunurken, “Lâ havle ve lâ kuvvete illâ billâh” denilir. Sabah ezanında “es-Salâtü hayrun mine’n-nevm” okunurken de “Sadakte ve berirte” denilir. Buna, ezana icabet denir.
Ezan bitince Peygamberimize salat ve selam getirildikten sonra şu dua okunur:
ٱَللّٰهُمَّ رَبَّ هٰذِهِ ٱلدَّعْوَةِ ٱلتَّآمَّةِ وَٱلصَّلاَةِ ٱلْقَآئِمَةِ اٰتِ مُحَمَّدًا ٱلْوَسِيلَةَ وَٱلْفَضِيلَةَ وَٱبْعَثْهُ مَقَامًا مَحْمُودًا ٱلَّذِى وَعَدْتَهُ اِنَّكَ لاَ تُخْلِفُ ٱلْمِيعَادَ
Okunuşu: “Allâhümme Rabbe hâzihi’d-da’veti’t-tâmmeti ve’s-Salâti’l-kâimeti âti Muhammeden el-vesîlete ve’l-fazîlete ve’b’ashü makâmen mahmuden ellezî vaadteh.
Anlamı: Ey eksiksiz davetin (ezanın) ve kılınmak üzere olan namazın Rabbi olan Allah! Muhammed’e (as.) vesile ve fazileti (cennette yüksek dereceyi) ihsan eyle ve kendisine vadettiğin Makam-ı Mahmud’a (en büyük şefaat makamına) onu ulaştır.”
Peygamber Efendimiz, “Ezan sonunda kim bu duayı okursa kıyamet gününde şefaatım ona helal olur.”109 buyurmuştur.
İkamet, namaz kılınan yerde okunur ve hemen namaza durulur. İkamet getirilen camiye giren kimse ayakta beklemez, oturur ve “Hayye ale’l-felâh” söylenirken namaza kalkar.
E) Namaz Çeşitleri
Namazlar, farz, vacib ve nafile olmak üzere başlıca üç çeşittir:
1. Farz Namazlar
Farz namazlar ikiye ayrılır:
a) Farz-ı ayn olan namazlar: Beş vaktin farzı ile cuma namazı farz-ı ayn olan namazlardır.
b) Farz-ı kifaye olan namaz: Cenaze namazından ibarettir.
2. Vacip Olan Namazlar
Vitir namazı ile Ramazan ve Kurban bayramı namazları vacib olan namazlardır.
3. Nafile Namazlar
Bunlar, farz ve vaciblerden başka olan namazlardır. Nafile namazlar da, Sünnet ve Müstehab namazlar olmak üzere iki kısımdır.
a) Sünnet Namazlar
a) Sabah namazının farzından önce iki rekât.
b) Öğle namazının farzından önce dört, farzdan sonra iki rekât.
c) İkindi namazının farzından önce dört rekât.
d) Akşam namazının farzından sonra iki rekât.
e) Yatsı namazının farzından önce dört, farzdan sonra iki rekât.
Sünnet namazlar da “Sünnet-i Müekkede” ve “Sünnet-i Gayr-i Müekkede” olmak üzere ikiye ayrılır:
Bunlardan sabah, öğle ve akşam namazlarının sünnetleri ile yatsı namazının son sünneti, “Sünnet-i Müekkede,” ikindinin sünneti ile yatsının farzından önceki sünneti “Sünnet-i Gayr-i Müekkede”dir.
b) Müstehab Olan Namazlar
Bunlar beş vakit namaza bağlı olmayıp diğer zamanlarda sevab kazanmak maksadıyla fazladan kılınan namazlardır. Bunlara “Mendub Namazlar” da denir. Teheccüd namazı, istihare namazı ve kuşluk namazı gibi.
Namazlar bir başka yönden de ikiye ayrılır:
1. Rükû ve secdeleri olmayan namaz: Bu, cenaze namazıdır.
2. Rükû ve secdeleri olan namazlar: Bunlar, farz, vacib ve nafile olan diğer namazlardır.
F) Namazın Farzları
Namazın farzları on ikidir. Bunların altısı namazın dışında olup önceden yapılması gereken farzlardır. Bunlara “Namazın Şartları” denir. Altısı da namazın içindedir. Bunlara da “Namazın rükünleri” denir. Namazın sahih olması için bu farzların yerine getirilmesi gerekir.
a) Namazın Şartları
1. Hadesten taharet: Cünüplük ve abdestsizliğe “Hades” denir. Namaz kılmak için hükmi pislik denen “hades”ten temizlik şarttır. (Gerekli hâllerde) gusül yapmak ve abdest almak “hades”ten temizlenmek demektir.
2. Necasetten taharet: Namaz kılacak kişinin, bedeninde, üzerindeki elbisede ve namaz kılacağı yerde (namaza engel olacak kadar) pislik varsa bunları temizlemektir.
3. Setr-i avret: Namaz kılacak kişinin vücudunda örtünmesi gereken yerleri örtmesi demektir.
Erkeklerde, örtünmesi farz olan yerler, göbek altından dizkapağına kadar olan kısmıdır (dizkapağı dâhil).
Kadınlarda, yüz, eller ve ayaklardan başka vücudun her tarafının örtünmesi farzdır.
Örtünmesi gereken organlardan birinin dörtte biri, bir rükün eda edecek kadar (üç tesbih miktarı) bir zaman açılsa namaz sahih olmaz. Organları belli eden dar elbise ile altta vücut görünmediği takdirde namaz kılmak kerahetle caizdir. Vücudun rengini gösteren ince elbise ile namaz kılınmaz.
4. İstikbal-i Kıble: Namazı kıbleye karşı dönerek kılmaktır. Kıble, Mekke’de “Kâbe” denilen kutsal binadır. Kâbe, Allah’ın emri ile Hz. İbrahim ve oğlu Hz. İsmail tarafından yapılmıştır.
Namazı, kıbleye dönerek kılmak şarttır. Mekke’de bulunan ve Kabe’yi gören kimse doğrudan doğruya Kâbe’nin kendisine yönelir. Kâbe’yi görmeyen kimse ise Kâbe’nin bulunduğu tarafa yönelerek namazını kılar. Kıbleye yönelen kişinin “döndüm Kâbe’ye” diyerek niyet etmesi gerekmez. Kıble esasen Kâbe’nin bulunduğu yerdir.
Hasta olan bir kimse, kıbleye dönmeye gücü yetmez ve kendisini kıbleye döndürecek kimse de bulunmaz veya hasta olmadığı hâlde bir düşmandan dolayı kıbleye dönmekten korkarsa gücü yettiği tarafa doğru kılar.
Kıblenin hangi tarafta olduğunu bilmeyen kimse, yanında bilen varsa kıbleyi sorup öğrenmesi gerekir. Yanında soracak kimse yoksa araştırarak namazını kılar. Kapıları çalıp kıbleyi sorması gerekmez. Namaz kıldıktan sonra kıblenin yanlış olduğunu öğrenirse namazı iade etmez.
Eğer namaz içinde kıblede hata ettiğini anlarsa, o anda kıbleye dönerek namazı tamamlar, namazı yeniden kılması gerekmez.
Kıbleyi bilmeyen kimse, yanında kıbleyi bilen birisi olduğu hâlde ona sormadan kendi araştırmasına göre namazını kılsa doğru ise namazı caizdir, kıbleye isabet etmemiş ise kıldığı namaz caiz değildir.
Kıble yönünde şüphe eden kimse, hiçbir araştırma yapmadan namaza başlasa da namaz içinde kıbleye isabet ettiğini anlarsa, namazını yeniden kılar. Kesin olmayan bir bilgiye dayanarak kesin hükme varılamaz. Namazı bitirdikten sonra isabet ettiğini anlarsa, namazı iade etmez.
5. Vakit: Namazları kendi vakitleri içinde kılmak şarttır. Vakti girmeden bir namazı kılmak caiz değildir.
6. Niyet: Hangi namazı kılacağını bilmek ve bu ibadeti Allah için yapmayı kalben dilemektir. Niyetin dil ile söylenmesi müstehabdır. Ayrıca hangi namazı kıldığını da niyet ederken belirtmesi lazımdır. “Niyet ettim Allah rızası için bugünkü öğle namazının farzını kılmaya” gibi. Cemaatle namaz kılan kimsenin imama uymaya da niyet etmesi gerekir. Niyette namazın kaç rekât olduğunu söylemeye gerek yoktur. Cemaat erkeklerden ibaret ise imamlık yapan kişinin, kendisine uyan kişilere imam olduğunu niyetinde belirtmesi gerekmez ise de, kendisine uyan kadınların namazlarının sahih olabilmesi için, imamın namaza niyet ederken kendisine uyanlara imam olduğuna da niyet etmesi lazımdır.
b) Namazın Rükünleri
1. İftitah Tekbiri: Namaza, Allâhu Ekber diyerek başlamaktır. Bu tekbire, “Tahrime” denir. İftitah tekbiri, Hanefilere göre rükün değil, namazın şartlarındandır. Ancak namazın rükünlerinden olan “Kıyam”a bitişik olduğu için rükünler arasında sayılmıştır.
İftitah tekbirinin sahih olabilmesi için bazı şartlara riayet edilmesi gerekir.
Bu şartlar:
a) Tekbir ile niyet arasına yemek, içmek ve söz söylemek gibi namaza aykırı bir şey girmemek,
b) Tekbiri ayakta almak, (Ancak ayakta duramayacak durumda olan kimse oturduğu yerde tekbir alır.)
c) Önce namaza niyet etmek, sonra tekbir almak,
d) Tekbiri kendi duyabileceği bir sesle söylemek,
e) “Allâhu Ekber” derken “Allah” kelimesinin başındaki “A”yı, “Ekber” kelimesinin “b”sini uzatmamak.
f) Cemaatle kılarken, imam tekbir aldıktan sonra tekbir almak (İmamdan önce tekbir alınırsa namaz caiz olmaz.).
2. Kıyam: Namazda ayakta durmak demektir. Farz ve vacib olan namazlarda kıyam, yani ayakta durmak farzdır. Ayakta durmaya gücü yetmeyene kıyam farz olmaz. Nafile namazlarda kıyam farz değildir.
Bir hasta, ayakta durmaya gücü yettiği hâlde rükû ve secdeye gücü yetmezse ayakta kılması gerekmez, namazı oturarak ima ile kılar. Ayakta namaz kılan kimse, namaz esnasında rahatsızlanırsa namazını oturarak tamamlar. Namazı oturarak kılmakta olan bir kimse, namaz esnasında iyileşip ayakta durmaya gücü yetecek hâle gelirse namazını ayakta tamamlar.
3. Kıraat: Namazda Kur’an okumaktır. Namazda kısa bir ayet de olsa Kur’an okumak farzdır.
Üç ve dört rekâtlı farz namazların ikişer rekâtında, iki rekâtlı farz namazlar ile vitir ve nafile namazların her rekâtında Kur’an okumak farzdır ve kıyamda iken okunur.
4. Rükû: Namazda, eller dizlere erişecek kadar eğilmek demektir. Kıraatten sonra eller, dizlere varacak kadar baş ve sırt düz bir vaziyette eğilir.
5. Sücud: Secdeye varmak demektir. Rükûdan sonra, ayaklar, dizler ve ellerle beraber alnını yere koymaya secde denir. Her rekâtta iki kere secde etmek farzdır.
Secdede alın yere konulup burun konulmaz ise secde caiz olur. Ancak özürsüz olarak burnun yere konmaması mekruhtur. Burun yere konulduğu hâlde bir özürden dolayı alın yere konmasa secde caizdir. Özürsüz olarak alın yere konmazsa böyle bir secde caiz değildir.
Secde edilen yer ayakların bulunduğu yerden yarım ziradan (on iki parmak) yüksek olursa bu yükseklikte olan yere secde etmek caiz olmaz. İki ayağın parmakları yere konmadıkça secde caiz değildir. Secde edilecek yerin sert olması gerekir.
Bu sebeple, atılmış yün, pamuk ve kar gibi şeylerin üzerine secde edildiği takdirde alın, yerin katılığını hissedip yerleşirse secde caiz olur. Yüz, bunların içinde kaybolup yerin katılığını hissetmez ve yerleşip karar bulmazsa böyle bir şey üzerine secde caiz olmaz. Çuval içinde olmayan buğday ve arpa gibi şeyler üzerine de secde edilmez. Eğer bunlar çuval içinde olursa bunların üzerine secde edilir.
6. Ka’de-i Ahîre: Namazın sonunda Ettehiyyâtü’yü okuyacak kadar (teşehhüd miktarı) oturmak demektir. Bu oturuş da namazın farzlarındandır.
G) Namazın Vacipleri
Vacipler, farzları, sünnetler, vacibleri, edepler de sünnetleri ikmal içindir. Böylece namaz zayi olmaktan korunmuş olur.
Vacibin hükmü: Vacibi yerine getiren sevab kazanır, kasten terk eden azabı hak etmiş olur. Unutarak veya yanılarak terk edenin namazı eksik olduğu için sehiv secdesi yapması gerekir. Vacibi kasten terk edenin namazı yeniden kılması gerekir. Yeniden kılmadığı takdirde namaz eksik olarak kılınmış olur.
Namazın Başlıca Vacipleri Şunlardır:
1. Namaza “Allâhu Ekber” sözü ile başlamak,
2. Namazda Fâtiha suresini okumak,
3. Fâtiha suresini farz namazların ilk iki rekâtında, vitir ve nafile namazların her rekâtında okumak.
4. Farz namazların ilk iki rekâtında, vitir ve nafile namazların her rekâtında sure veya ayet okumak (Zamm-ı Sure),
5. Fâtiha’yı sureden önce okumak,
6. Secdede alın ile beraber burunu da yere koymak,
7. İki secdeyi birbiri ardınca yapmak,
8. Üç ve dört rekâtlı namazların ikinci rekâtında Ettehiyyâtü okuyacak kadar oturmak. Buna “Kade-i Ûlâ = Birinci Oturuş” denir.
9. Birinci ve son oturuşlarda “Ettehiyyâtü”yü okumak.
10. Birinci oturuşta “Ettehiyyâtü”yü okuduktan sonra gecikmeden üçüncü rekâta kalkmak.
11. Vitir namazında Kunut tekbirini almak ve Kunut duasını okumak.
12. Bayram namazlarına mahsus olan fazla tekbirleri almak.
13. Cemaatle kılındığı zaman, sabah, akşam, yatsı, cuma ve bayram namazlarının birinci ve ikinci rekâtlarında, teravih namazı ile Ramazan’da teravihten sonra kılınan vitir namazının her rekâtında imamın Fâtiha ve sureyi açıktan okuması.
14. Öğle ve ikindi namazlarında bunları içinden okumak.
15. İmama uyan kişinin bu namazlarda Fâtiha ve sure okumayarak susması.
16. Ta’dili erkân: Yani ayakta iken dosdoğru, rükûda dümdüz olmak, (kadınlar biraz meyilli dururlar) rükûdan kalkınca iyice doğrulmak ve iki secde arasında tam oturmak.
17. Namazın sonunda selam vermek.
18. Namazda yanılırsa sehiv secdesi yapmak.
19. Namazda secde ayeti okursa secde etmek.
H) Namazın Sünnetleri
Sünnetin hükmü: Namazda sünneti terk etmek, namazı bozmaz, sehiv secdesi yapmayı da gerektirmez, ancak mekruh olur.
Namazın başlıca sünnetleri şunlardır:
1. Beş vakit namaz ile cuma namazı için ezan ve ikamet erkekler için sünnettir (kadınlara mekruhtur.).
2. Namazın iftitah tekbirinde, vitir namazının Kunut tekbirinde ve bayram namazlarının zevaid tekbirlerinde elleri kulakların hizasına kaldırmak (Kadınlar, parmak uçları omuz hizasına gelecek şekilde ellerini kaldırırlar.).
3. Eller kaldırıldığı sırada parmakları ne bitişik ne de fazla açık tutmamak, yani kendi hâlinde normal açıklıkta bulundurmak, ellerin ve parmakların içi kıbleye karşı gelmek.
4. İmama uyan kimsenin iftitah tekbiri, —imamı geçmemek üzere— imamın iftitah tekbirine yakın olmak.
5. Kıyamda elleri bağlamak (Erkekler, sağ elin avucu sol elin üzerinde ve sağ elin baş ve küçük parmakları sol elin bileğini kavramış olarak ellerini göbek altında bağlarlar.).
(Kadınlar: Sağ el, sol elin üzerinde olacak şekilde ellerini göğüs üstüne koyarlar. Erkekler gibi sağ elin parmakları ile sol elin bileğini kavramazlar.)
6. Kıyamda iki ayağın arasını dört parmak kadar açık bulundurmak.
7. Sübhâneke okumak.
8. “Eûzübillâhi mineşşeytanirracîm” demek.
9. Her rekâtta Fâtiha’dan önce “Bismillahirrahmanirrahim” demek.
10. Fâtiha’nın sonunda imamın ve ona uyanların “Âmin” demesi.
11. “Sübhâneke, Eûzü Besmele ve Âmin”i içinden okumak.
12. Sabah ve öğle namazlarında Fâtiha’dan sonra uzunca, ikindi ve yatsı namazlarında kısa, akşam namazında daha kısa sure okumak. Bu, misafir olmayanlar içindir. Yolcu olan veya vakti dar olan kimse dilediği ayet ve sureyi okur.
13. Rükûa varırken “Allâhu Ekber” demek.
14. Rükûda dizlerini ellerin parmakları açık olarak tutmak (Kadınlar parmaklarını açmaz ve dizlerini tutmazlar, sadece ellerini dizleri üzerine koyarlar.).
15. Rükûda dizlerini ve dirseklerini dik tutup bükmemek (Kadınlar rükûda dizlerini bükük bulundururlar.).
16. Rükûda arkasını dümdüz yapmak (Kadınlar arkalarını biraz meyilli bulundururlar.).
17. Başını, sırtı ile bir seviyede bulundurup yukarıya kaldırmamak ve aşağıya eğmemek.
18. Rükûda üç kere “Sübhâne Rabbiye’l-azîm” demek.
19. Rükûdan kalkarken “Semiallâhu limen hamideh” demek.
20. Rükûdan doğrulunca “Rabbenâ leke’l-hamd” demek.
21. Secdeye varırken yere, önce dizlerini, sonra ellerini, daha sonra alın ve burnunu koymak.
22. Secdeden kalkarken önce başını sonra ellerini daha sonra dizleri üzerine ellerini koyarak dizlerini yerden kaldırmak.
23. Secdelere varırken “Allâhu Ekber” demek.
24. Secdelerden kalkarken “Allâhu Ekber” demek.
25. Secdelerde yüzünü iki elleri arasına almak, eller yüzden geri ve uzakta olmayıp yüze yakın ve yüzün hizasında bulunmak, ellerin parmakları birbirine bitişik olduğu hâlde kıbleye karşı el ayası ile yere yapışık olmak.
26. Secdelerde üçer kere “Sübhâne Rabbiye’l-âlâ” demek.
27. Erkeklerin, secdede karnını uyluklarından, dirseklerini yanlarından ve kollarını yerden uzak tutması (Kadınlar, secdede kollarını yanlarına, karnını uyluklarına yapıştırıp yere doğru alçalırlar.).
28. İki secde arasında oturmak.
29. İki secde arasında, birinci oturuşta (Ka’de-i ûlâ) ve son oturuşta (Ka’de-i ahîre) elleri uylukları üzerine koymak.
30. Otururken sol ayağını yere yayıp üstüne oturmak ve sağ ayağını dikerek parmaklarını kıbleye karşı getirmek (Kadınlar, ayaklarını sağ tarafa yatık olarak çıkarıp sol kalçaları üzerine otururlar.).
31. Ettehiyyâtü’nün kelime-i şahadetinde sağ elinin şehadet parmağı ile işaret etmek.
İşaret: Kelime-i şehadette “Lâ ilâhe” derken sağ elin şehadet parmağını kaldırmak, “illellâh” derken de indirmek suretiyle olur.
32. Ettehiyyâtü’yü içinden okumak.
33. Üç ve dört rekâtlı farzların üçüncü ve dördüncü rekâtlarında Fâtiha okumak (İlk iki rekâtlarda Fâtiha okumak ise vacibdir.).
34. Son oturuşta “Ettehiyyâtü”den sonra “Allahümme salli, Allahümme barik” ve bunlardan sonra da dua okumak.
35. Selam verirken başını evvela sağa, sonra sola çevirmek.
36. Selamda “Esselâmü aleyküm ve Rahmetullah” demek.
37. İmam her iki tarafa selam verirken kendisine uyan cemaati ve hafaza meleklerini selamlamayı niyet etmek.
38. Cemaatle namaz kılınması hâlinde namaz sonunda selam verilirken bu selamı cemaat ve imama vermeye niyet etmek.
39. Tek başına kılan selamında melekleri niyet etmek.
40. İmam sol tarafa selam verirken sesini biraz alçaltmak.
41. İmama uyan kişinin selamı, imamın selamına yakın olmak.
42. İmama sonradan uyan kimse, yetişemediği rekâtları kılmak için imamın ikinci selamını beklemek.
I) Namazın Edepleri
Namazın Edepleri Şunlardır:
1. Erkekler iftitah tekbiri alırken ellerini yenlerinden çıkarmak.
2. Namaz kılan ayakta iken secde edeceği yere, rükûda ayaklarının üzerine, secdede burnun iki kanadına, otururken kucağa ve selam verirken omuz başlarına bakmak.
3. Gücü yettiği kadar öksürüğü gidermek. Eğer özürsüz olarak öksürür ve bundan harfler meydana gelirse namazı bozar. Geğirmek de öksürük gibidir.
4. Esnemek hâlinde ağzını dudakları ile tutmak, bu mümkün olmadığı takdirde sağ eli ile ağzını kapamak.
5. İkamet getirilirken “Hayye ale’l-felâh” denildiği zaman cemaat ve imamın namaz için ayağa kalkması.
6. “Kad kâmeti’s-salâh” denilirken imamın namaza başlaması (İkamet bittikten sonra imamın namaza başlamasında da bir sakınca yoktur.)
İ) Beş Vakit Namazın Kılınışı
1. Sabah Namazı
İkisi sünnet, ikisi de farz olmak üzere dört rekâttır. Önce sünneti, sonra da farzı kılınır.
a) Sabah Namazının Sünnetinin Kılınışı
Birinci Rekât
“Niyet ettim Allah rızası için bugünkü sabah namazının sünnetini kılmaya” diye niyet edilir ve “Allâhu Ekber” diyerek iftitah tekbiri alınıp eller bağlanır. Ayakta sırasıyla, Sübhâneke, Eûzü Besmele, Fâtiha ve bir sure okuduktan sonra “Allâhu Ekber” diyerek rükûa varılır ve üç kere “Sübhâne Rabbiye’l-azîm” denilir. “Semiallâhü limen hamideh” diyerek kalkılır ve ayakta “Rabbenâ leke’l-hamd” denilir. “Allâhu Ekber” diyerek secdeye varılır ve üç kere “Sübhâne Rabbiye’l-âlâ” denilir. “Allâhu Ekber” diyerek secdeden kalkılıp oturulur. “Sübhânellâh” diyecek kadar bekledikten sonra yine “Allâhu Ekber” diyerek secdeye varılır ve üç kere “Sübhâne Rabbiye’l-âla” denilir.”Allâhu Ekber” diyerek ayağa (ikinci rekâta) kalkılır ve eller bağlanır.
İkinci Rekât
Ayakta sırasıyla: Besmele, Fâtiha ve bir sure okunur. “Allâhu Ekber” diyerek rükûa varılır ve üç kere “Sübhâne Rabbiye’l-azîm” denilir. “Semiallâhü limen hamideh” diyerek kalkılır ve ayakta “Rabbenâ leke’l-hamd” denilir. “Allâhu Ekber” diyerek secdeye varılır ve üç kere “Sübhâne Rabbiye’l-âlâ” söylenir. “Allâhu Ekber” diyerek secdeden kalkılıp oturulur. Yine “Allâhu Ekber” diyerek ikinci defa secdeye varılır ve üç kere “Sübhâne Rabbiye’l-âlâ” denilir. “Allâhu Ekber” diyerek oturulur. Oturuşta sırasıyla: Ettehiyyâtü, Allâhümme Salli, Allâhümme Bârik, Rabbenâ Âtinâ... duaları okunur. Önce başı sağa çevirerek “Esselâmü aleyküm ve rahmetullâh” denir. Sonra başı sola çevirerek “Esselâmü aleyküm ve rahmetullâh” denir.
b) Sabah Namazının Farzının Kılınışı
Sabah namazının farzı da sabahın iki rekât sünneti gibi kılınır. Ancak sünnetten farkı, farza niyet edilmesi ve erkeklerin ikamet getirmesidir.
Birinci Rekât
İkamet getirilir (Erkekler için)
“Niyet ettim Allah rızası için bugünkü sabah namazının farzını kılmaya” diye niyet edilir ve “Allâhu Ekber” diyerek iftitah tekbiri alınıp eller bağlanır. Ayakta sırasıyla, Sübhâneke, Eûzü Besmele, Fâtiha ve bir sure okuduktan sonra “Allâhu Ekber” diyerek rükûa varılır ve üç kere “Sübhâne Rabbiye’l-azîm” denilir. “Semiallâhü limen hamideh” diyerek kalkılır ve ayakta “Rabbenâ leke’l-hamd” denilir. “Allâhu Ekber” diyerek secdeye varılır ve üç kere “Sübhâne Rabbiye’l-âlâ” denilir. “Allâhu Ekber” diyerek secdeden kalkılıp oturulur. Yine “Allâhu Ekber” diyerek ikinci defa secdeye varılır ve üç kere “Sübhâne Rabbiye’l-âlâ” denilir. “Allâhu Ekber” diyerek ayağa (ikinci rekâta) kalkılır ve eller bağlanır.
İkinci Rekât
Ayakta sırasıyla: Besmele, Fâtiha ve bir sure okunur. “Allâhu Ekber” diyerek rükûa varılır ve üç kere “Sübhâne Rabbiye’l-azîm” denilir. “Semiallâhü limen hamideh” diyerek kalkılır ve ayakta “Rabbenâ leke’l-hamd” denilir. “Allâhu Ekber” diyerek secdeye varılır ve üç kere “Sübhâne Rabbiye’l-âlâ” söylenir. “Allâhu Ekber” diyerek secdeden kalkılıp oturulur. Yine “Allâhu Ekber” diyerek ikinci defa secdeye varılır ve üç kere “Sübhâne Rabbiye’l-âlâ” denilir. “Allâhu Ekber” diyerek oturulur. Oturuşta sırasıyla: Ettehiyyâtü, Allâhümme Salli, Allâhümme Bârik, Rabbenâ Âtinâ... duaları okunur. Önce başı sağa çevirerek “Esselâmü aleyküm ve rahmetullâh” denir. Sonra başı sola çevirerek “Esselâmü aleyküm ve rahmetullâh” denir.
2. Öğle Namazı
Öğle namazı, dördü ilk sünnet, dördü farz ve ikisi de son sünnet olmak üzere on rekâttır.
|
|
|
|