Welcome, Guest
You have to register before you can post on our site.

Username
  

Password
  





Search Forums

(Advanced Search)

Forum Statistics
» Members: 2
» Latest member: YamanTunca
» Forum threads: 177
» Forum posts: 187

Full Statistics

Latest Threads
Tasavvuftaki Önemli Makam...
Forum: Tasavvvuf
Last Post: YamanTunca
08-06-2026, 01:13 PM
» Replies: 0
» Views: 19
Salavat-Yazili-Animasyonl...
Forum: GIF Resimler
Last Post: YamanTunca
06-25-2026, 03:29 AM
» Replies: 0
» Views: 61
Mini Turuncu Çiçek Resiml...
Forum: JPG Resimler
Last Post: YamanTunca
06-21-2026, 05:21 AM
» Replies: 0
» Views: 55
Mini Sarı Gül Resimleri ...
Forum: JPG Resimler
Last Post: YamanTunca
06-21-2026, 05:15 AM
» Replies: 0
» Views: 62
Raşidi Tarikatında Sabah ...
Forum: Raşidi Tarikatı
Last Post: YamanTunca
06-16-2026, 10:16 AM
» Replies: 0
» Views: 51
PNG Güzel Bayan Resimleri...
Forum: PNG Resimler
Last Post: YamanTunca
06-16-2026, 10:11 AM
» Replies: 0
» Views: 51
PNG Güzel Bayan Resimleri...
Forum: PNG Resimler
Last Post: YamanTunca
06-16-2026, 10:10 AM
» Replies: 0
» Views: 55
PNG Güzel Bayan Resimleri...
Forum: PNG Resimler
Last Post: YamanTunca
06-16-2026, 10:10 AM
» Replies: 0
» Views: 55
PNG Güzel Bayan Resimleri...
Forum: PNG Resimler
Last Post: YamanTunca
06-16-2026, 10:09 AM
» Replies: 0
» Views: 51
PNG Güzel Bayan Resimleri...
Forum: PNG Resimler
Last Post: YamanTunca
06-16-2026, 10:08 AM
» Replies: 0
» Views: 52

 
  Seninle Çoğalmak
Posted by: YamanTunca - 03-09-2026, 03:09 AM - Forum: Şiirler - No Replies

Seninle Çoğalmak

Yokluğun bir oda kadar dar,
Varlığın gökyüzü kadar sonsuz.
Ne tuhaf, sensizken eksik bir yanım,
Sen gelince tamamlanır bu yorgun yolcu.

Sabahları seninle uyanmak var ya,
İşte asıl güneş doğduğunda değil,
Gözlerini açar açmaz yanımda,
Başlıyor hayatın en güzel tarafı.

Bir kahve kokusunda saklısın bazen,
Bazen yağmur sonrası toprakta.
Her mevsimde ayrı bir renk,
Her zamanda ayrı bir telaşta.

Ellerini tuttuğumda duruyor zaman,
Suskunluğun bile bir şarkı bana.
Dokunsam tenine, bin şiir yazılır,
Anlatsam seni, bitmez bu sevda.

İşte bu yüzden en güzel yerimdesin,
Kimseler girmez o kapıdan.
Bir ömür az bile gelir bize,
Her gün yeniden severim seni,
Her gün yeniden doğarım gözlerinde...
Sonsuzluğa uzanan bu masalda,
Yazarı biz, kahramanı yine biz.


Rasit Tunca

Print this item

  Gözlerinin Şiiri
Posted by: YamanTunca - 03-09-2026, 03:07 AM - Forum: Şiirler - No Replies

Gözlerinin Şiiri

Ne bilsin başka gözler seni görmeyi,
Ne anlar senden bu şehir, bu yabancılar.
Sen, en derin mavisi denizlerin,
Sen, en sıcak rengi akşamların.

Bir tek bende saklıdır asıl adın,
Bir tek bana söyler gözlerin gerçeği.
Her bakışında yeniden doğduğum,
Her gülüşünde kaybolduğum gerçek.

Gelip geçen mevsimler değil artık,
Seninle başlıyor bahar, seninle yaz.
Dudaklarında dualarım saklı,
Gönlüm sana açılan en güzel avaz.

Ne yıldızlar anlatır seni bana ne ay,
Sen kendiliğinden bir ışıksın içimde.
Bir çocuk masumiyeti var gözlerinde,
Bir kadın sıcaklığı durur ellerinde.

İşte bu yüzden vazgeçilmezsin,
Bu yüzden bir ömür azdır sana.
Ne şairler anlatabilsin bu sevdayı,
Ne kitaplar sığdırabilsin sana.

Sen yüreğimin en güzel yerinde,
Her daim taptaze, her daim ilkbahar...
Ne olursa olsun bu ömrün sonunda,
Varsın olsun, yeter ki sen ol yanımda.


Rasit Tunca

Print this item

  Sadece Sana
Posted by: YamanTunca - 03-09-2026, 03:05 AM - Forum: Şiirler - No Replies

Sadece Sana

Bir sabah uyandım, dünya aynıydı,
Aynı gökyüzü, aynı kuş sesleri.
İçimde bir yerlerde bir şarkı başladı,
Ve anladım, o şarkı seni söylerdi.
Gözlerin bir şiir, okudukça sonsuz,
Her mısrasında kaybolduğum.
Ellerin bir liman, sığındığım huzur,
Sende bulduğum, hep aradığım.
Sıradan bir güne anlam katansın,
Gülüşünle aydınlanır en karanlık an.
İçimdeki fırtınada bir liman sensin,
Sana her varış, yeniden bir bahar, bir can.
Bazen bir yağmur damlası camda,
Bazen rüzgarda uçuşan bir yaprak.
Her şeyde seni görür gözlerim inatla,
Sensin bu kalbe işlenen tek durak.
Bilemezsin nasıl özlerim seni,
Yanımdayken bile hasretin düşer içime.
Bir ömür yetmez anlatmaya sevgimi,
Sen benim yazdığım en güzel şiirsin,
Sadece sana yazdığım, sadece sana...


Rasit Tunca

Print this item

  Kalbimin Gizli Bahçesi
Posted by: YamanTunca - 03-09-2026, 03:02 AM - Forum: Şiirler - No Replies

Kalbimin Gizli Bahçesi

Gözlerin, gecenin en sıcak karanlığı,
İçimi ısıtan bir köz saklı sessizce.
Adın, dilimde unutulmayan bir dua,
Her hecesi, ruhuma işleyen bir iz.

Sen gülümsediğinde, zaman duruyor sanki,
Dünya, sadece bir fon, sen ise tablonun ta kendisi.
Ellerin, en derin yalnızlığıma uzanan köprü,
Dokunuşun, yaralarıma merhem, sözlerimden daha önce.

Bazen bir martı kanadında gelirsin aklıma,
Bazen yağmur damlasında, bazen eski bir şarkıda.
Seni düşünmek, kalbimin en güzel alışkanlığı,
Bir nehir gibi akıyor sevgim, usulca ve durmadan.

Ve biliyorum, belki sözcükler yetmez sana,
Ama işte bu son mısralar da senin olsun.
Çünkü sen, yazdığım her şiirin ilhamı,
Ve aşkım, seninle var olan sessiz bir devrim.


Rasit Tunca

Print this item

  Seninle Bir Ömür
Posted by: YamanTunca - 03-09-2026, 03:01 AM - Forum: Şiirler - No Replies

Seninle Bir Ömür

Sen bir sabah meltesi, uyanışımda ilk nefes,
Sokağa düşen güneş, penceremdeki cemre,
Adını her fısıldayışımda yeniden doğar zaman,
Sen benim sessiz devrimim, en huzurlu devrem.

Avuçlarımda tutsam, kuş misali ürker misin?
Bilmem, ama bakışın bile yetiyor yangınıma,
Bir bardak çayın dumanında bile arar oldum,
Gülüşünü, o en sıcak, en samimi buğusunu.

Dünya bazen çok yorar, biliyorum,
Ama gel, seninle bir çatı katı hayal edelim,
Rüzgâr çalsın perdeleri, kitaplar açık kalsın,
Biz sadece bakışarak anlayalım her şeyi.

Ve öyle kalalım, iki çınar gibi kök salmış,
Yapraklarımız birbirine değerek yaşlanmış,
Sen benim en güzel sabrım, en derin nefesim,
Ömrümün her mevsimi, bir tek seninle yeşermiş.

Rasit Tunca

Print this item

  Sana Hasret
Posted by: YamanTunca - 03-09-2026, 03:01 AM - Forum: Şiirler - No Replies

Sana Hasret

Sen bir bahar akşamısın, narin ve derin,
Gözlerin mavi hülyada bir çift yıldız,
Gülüşün sessiz bir şarkı, en tatlı ezgin,
İçimde sakladığım en sıcak deniz.

Ellerin tuttuğu her an zamana inat,
Bir ömür durur sanki, bir nefes arası,
Sesin rüzgarda uyanan ilk yaprak gibi,
Usulca dokunurken en tenha yanıma.

Senden artık her mevsim bir renk taşır içim,
Kış bile ısınırken senin adınla,
Sen yoksan eğer, yıldızlar söner gecelerde,
Sen varsan, en karanlık an aydınlığa döner.

Bırak, bu şiir sadece senin olsun,
Sessizce okunduğun her heceyi duyar gibi,
Çünkü sen, kalbimin yazdığı ilk ve son,
En güzel mısrasısın, bitmeyen aşkımın.

Rasit Tunca

Print this item

  Mazlumların Duası ve Doğru Yol
Posted by: YamanTunca - 03-09-2026, 02:59 AM - Forum: Vaaz&Nasihat - No Replies

Mazlumların Duası ve Doğru Yol

"Sen ve beraberindekiler gemiye yerleştiğinde: 'Bizi o zalimler topluluğundan kurtaran Allah'a hamdolsun' de."
Sadakallahul Azîm. (Mü'minûn Suresi, 28)

Allahümme salli ala Muhammedin ve ala âli Muhammed.

Aziz Müminler,

Bugün sizlerle, insanlık tarihi boyunca mazlumların sığındığı en büyük kalkandan bahsedeceğiz: Dua. Rabbimiz, Mü'minûn Suresi'nde Hz. Nuh'un duasını bizlere örnek olarak sunuyor. Tufanın ortasında, gemiye sığınan inananlar, zalimlerin elinden kurtuluşun şükrünü böyle ifade ediyorlardı. Bu, sadece bir şükür değil, aynı zamanda bir duruştur: Zalime boyun eğmeyişin, hakka teslim oluşun ifadesidir.

Yolculuğumuza başlıyoruz. Rabbimiz katında insanların en hayırlıları, Peygamber Efendimiz'den (s.a.v.) sonra Onun izini takip eden sahabeler, sonra onları takip edenler (tabiîn), sonra onları takip edenler (tebe-i tabiîn) ve kıyamete kadar bu altın zinciri devam ettiren gerçek müminlerdir.

Bu bir yolculuktur ve yolculukta hedefe ulaşmak için bir rehbere, bir kılavuza ihtiyaç vardır. Mesela, Başağaçlı bir kardeşimiz Almanya'nın Münih şehrine gitmek istediğinde, yola çıkarken hemen Münih'i hedeflemez. Önce ilçe merkezine, sonra bir sonraki büyük şehre, sonra İstanbul'a, oradan Edirne'ye, sonra sınır ötesine, derken adım adım gider. Navigasyon cihazı bile size en kestirme yolu gösterse de, varacağınız yer için bir rota belirlemeniz gerekir. İşte manevi yolculuk da böyledir.

Bizler, Âdem Aleyhisselam'dan bugüne uzanan bir yolun yolcusuyuz. Hepimizin babası Âdem'dir. Ama Âdem'den sonra yol gösteren yıldızlar, peygamberler gelmiştir. Ahir zaman peygamberi Muhammed Mustafa (s.a.v.) gelmiş, O'ndan sonra ashabı, sonra tabiîn, sonra tebe-i tabiîn ve onlardan sonra da evliyaullah bu yolu aydınlatmaya devam etmiştir. Bu manevi silsile, bizim için birer kılavuzdur. Peygamberimize ulaşmadan Allah'a varmak, sahabelerin izinden gitmeden Peygamberimizi anlamak mümkün değildir. Bu yolun rehberlerini tanımak, onların izinden gitmek, hedefe ulaşmanın olmazsa olmazıdır.

Rabbimiz, tavuktan yumurtayı, yumurtadan tavuğu çıkarandır. Yumurta olmadan tavuk olmayacağı gibi, tavuk olmadan da yumurta olmaz. Bu, bir varoluş kanunudur. Manevi hayatımızda da böyledir. Rehbersiz, kılavuzsuz bu yol nasıl gidilir? Peygamber Efendimiz (s.a.v.) ahir zamanda gelecek olan Mehdi'yi müjdelememiş midir? Biz bu haberi duymadık mı? Öyleyse, bu çağda fitnelerin kasıp kavurduğu bir dünyada, zamânın imamına, rehberine sımsıkı sarılmak gerekir.

Bugün maalesef kardeş kardeşin kanını döker hale gelmiştir. Oysa cihad, sadece savaşmak, kâfir öldürmek değildir. Cihad, Allah yolunda canla, malla, dille, kalple gayret göstermektir. Eğer cihad sadece savaş olsaydı, Hz. Nuh bin sene boyunca kavminin içinde kalıp da niçin savaşmadı? O, sadece tebliğ etti, davet etti, sabretti. En sonunda da "Rabbim, beni bu zalimlerden kurtar" diye dua etti. Peygamber Efendimiz (s.a.v.) ne buyuruyor: "Dua, mü'minin silahıdır."

Öyleyse ey insanoğlu! Daha Allah'a tevekkülün tam değilken, hemen kılıca, tanka, tüfeğe sarılıyorsun. Birbirinizin boğazını kesmeyi insanlık ve din zannediyorsun. Oysa Allah yaratırken herkese bir irade vermiş. Sen nasıl bir dine inanmayı seçtiysen, başkası da kendi inancını seçmiş. Senin iki gözün varsa onun da var; senin ayağın varsa onun da var. O halde bir başkasının inancına, yaşam tarzına müdahale etmek sana düşmez.

Allah'ın koyduğu tabiat kanunlarına bir bakın. Yeryüzünde her yer demir olsaydı ekmek yapacak buğday yetişmezdi. Her yer altın olsaydı yine hayat olmazdı. Her yer su olsaydı, Nuh Tufanı'nda olduğu gibi hayat biterdi. Rabbimiz, hayat tamamen bitmesin diye Hz. Nuh'a gemiyi yaptırıp her canlıdan birer çift koymasını emretti. İşte bu, Allah'ın dengesidir, rahmetidir.

Peki, sen kim oluyorsun da bu coğrafyada yaşayan insanları ayırıyorsun? Bu topraklarda Türk'ü de var, Laz'ı da var, Kürt'ü de var, Çerkes'i de var. Biz, bu coğrafyayı vatan bilen, "Türkiyeliyiz" diyen bir topluluğuz. Hz. İsa'nın ümmeti de Allah'ın kullarıdır, Hz. Musa'nın ümmeti de. Onlara zarar vermeye kalkmak, peygamberlere saygısızlıktır. Düşünün bir gün Hz. İsa gelip dese ki: "Ey Muhammed ümmeti! Bunlar benim ümmetimdi, niye onlara zulmettiniz?" O zaman ne cevap vereceğiz?

Unutmayalım, akıllı insan elini yaktığı sobaya bir daha elini sürmez. İnsanlık, zalimlerin elinde defalarca yandı. Peki neden hâlâ aynı hataları tekrarlıyoruz? Allah zalimlere cehennem olduğunu bildirmiyor mu? Hz. Muhammed (s.a.v.) de, Hz. İsa (a.s.) da aynı şeyi söylemedi mi? Öyleyse bu inat niye?

Suyun değerini susayan bilir. Vatanın değerini ise vatansız kalanlar bilir. Bizlere emanet edilen bu vatan topraklarının kıymetini bilelim. Dünyada en değerli şey ne altındır ne petroldür. En değerli şey sudur ve ekmektir. Elbisen kirlenir suyla yıkarsın, abdest alırsın suyla, tarlanı sularsın suyla. Altınla hiçbirini yapamazsın. Rabbimiz, rahmetini suya, gazabını da ateşe koymuştur.

Kur'an'da en çok zikredilen isim, Allah lafzından sonra Rahman ve Rahim'dir. Rahman ve Rahim, merhamet eden, bağışlayan demektir. Nasıl ki anne ve baba, çocuklarını koruyup gözetler, hatalarına göz yumarsa, Allah da kullarına karşı öyle merhametlidir. Oysa şimdi dünyada merhamet kalmamış gibi. Herkes silahına sarılmış, birbirini tehdit ediyor. Ey insanlık! Gelin, "Allah Gafur'dur, Rahim'dir" deyin ve silahlarınızı indirin.

Diyebilirler ki "Kur'an'da Allah yolunda cihad edenler ölmez, diridir." Evet doğru. Peki cihad sadece silahla mı olur? Bir adam her gün sabah namazına kalkmak için uykuyla savaşsa, uykuyu yense ve bu gayretle ölse, o da su yolunda kırılan testi gibidir. O kişi cihad üzere ölmüştür ve ecrini alacaktır. Bir başkası, günaha davet eden güzel bir kadınla karşılaşsa, nefsiyle cihad edip günahtan kaçınsa ve o halde ölse, Hz. Yusuf gibi güzel bir surete bürünerek haşrolunur. Bir diğeri, eline fırsat geçtiği halde harama el uzatmamak için elini tutsa, bu da bir cihattır. Gördüğünüz gibi cihad, nefse, şeytana, kötülüğe karşı her an verilen mücadeledir. Öyle durup dururken insan öldürmek, terör estirmek asla cihad değildir. Rabbimiz Furkan Suresi'nde "Onlar haksız yere cana kıymazlar" buyuruyor. Haksız yere cana kıyanlar, bunun hesabını vereceklerdir.

Bu haftanın duası, Hz. Nuh'un duası olsun:

"Elhamdü lillâhillezî neccânâ minel kavmiz zâlimîn" (Bizi zalimler topluluğundan kurtaran Allah'a hamdolsun.)

Bizim silahımız tanklar, tüfekler değil, dualarımızdır.

Rabbimiz, her birimize cihad edeceğimiz bir alan vermiştir. Herkes kendi nefsine uygun cihadı bulsun ve bu cihad üzere ölmeyi kendine düstur edinsin. Küçük cihad (nefse karşı verilen mücadele) bitmiştir, şimdi büyük cihad (nefsi terbiye etme mücadelesi) başlamıştır. Hedefimiz, ölmeyenler zümresine, yani şehitler zümresine katılmak olsun.

Rabbim, zalimlerin şerrinden bizleri muhafaza buyursun. Bizleri, Hz. Hüseyin gibi zalim karşısında boyun eğmeyenlerden, Hz. İsa gibi haksızlık karşısında susmayanlardan eylesin.

El-Fâtiha maas-salavât.

Schrems, 01.10.2013 Sali


Kar©glan
Başağaçlı Raşit Tunca

Original Kar©glan

Print this item

  Gıda Sahtekârlığı ve Toplumsal Çöküş
Posted by: YamanTunca - 03-09-2026, 02:58 AM - Forum: Vaaz&Nasihat - No Replies

Gıda Sahtekârlığı ve Toplumsal Çöküş

Euzubillahimineşşeytanirracim
Bismillahirrahmenirrahim

**"Onların çoğunu günah, düşmanlık ve haram yemekte yarışırken görürsün. Yaptıkları ne kadar kötüdür!
Rabbanîler ve âlimler onları, günah olan sözleri söylemekten ve haram yemekten menetselerdi ya! İşledikleri şeyler ne kadar kötüdür!"
Sadakallahul Azîm. (Mâide Suresi, 62-63)

Allahümme salli ala Muhammedin ve ala âli Muhammed.

Aziz Müminler,

Bugün sizlerle, içinde bulunduğumuz çağın en büyük ahlaki ve toplumsal sorunlarından biri hakkında konuşacağız: Yiyeceklerde yapılan sahtekârlık ve bunun insanlığın başına açtığı belalar. Yüce Rabbimiz, Mâide Suresi'nde bildirdiği gibi, insanların bir kısmının kötülükte, düşmanlıkta ve haram lokma yemekte yarıştığını haber veriyor. Bu ayetler, sadece geçmiş kavimlere değil, kıyamete kadar gelecek tüm insanlığa bir uyarıdır. Özellikle gıda konusundaki hileler, haram lokma, sahte üretim, Rabbimizin bizlere emanet ettiği bedenimizi ve dolayısıyla ruhumuzu ifsad etmektedir.

Yolculuğumuza başlıyoruz. Bu yolculuk, doğayı bozup yetmediği gibi, şimdi de laboratuvarlarda sahte et üretmeye kalkan modern bilim anlayışı hakkında olacak.

Hatırlayın, Hûd Aleyhisselam, Ad kavmine peygamber olarak gönderildiğinde, onları hakka davet etti. Onlar ise, "Sen de bizim gibi bir insansın, bizim yediğimizden yiyor, içtiğimizden içiyorsun. Getir bize azabı, eğer doğru sözlülerdensen!" dediler. Hûd Aleyhisselam da "Rabbim! Onların beni yalanlamalarına karşı bana yardım et!" diye dua etti. Rabbimiz duasını kabul etti ve kavmini korkunç bir kuraklıkla cezalandırdı. Üç yıl süren bu kıtlığın ardından çaresiz kalan Ad kavmi, Hûd Aleyhisselam'a gelerek yağmur duası istediler. Hûd Aleyhisselam dua edince, gökte iki bulut belirdi: biri beyaz, biri siyah. Onlara, "Hangisini dilerseniz seçin" dedi. Onlar da siyah bulutu, yağmur yüklü zannederek seçtiler. Oysa o bulut, Ad kavmini helak edecek olan azap rüzgârıydı. Hûd Aleyhisselam'ın işaretiyle o kara buluttan kopan korkunç bir kasırga, günlerce sürdü ve o azgın kavmi, yurtlarıyla birlikte tarumar edip yerle bir etti.

İşte Rabbimizin ayetlerinde geçen "Yaptıkları ne kadar kötüdür!" ifadesi, Allah'ın varlığına ve birliğine, özellikle de O'nun ölümden sonra dirilten (El-Bâis) sıfatına inanmayanların sonunun ne kadar kötü olduğunu bize haykırmaktadır.

Rabbimiz, yarattığı her varlığa bir baş, bir lider, bir yön verir. Bibere bir baş vermiş, kaleme bir baş vermiş, süpürgeye bir baş vermiştir. Peki, koca koca ümmetlere, milletlere bir baş vermez mi hiç? Elbette verir. İşte Hûd Aleyhisselam, Ad kavmine bir baş, bir rehber olarak gönderilmiştir. Ad kavminin helaki, işte bu rehbere uymamaları, kibirleri ve Allah'ın ayetlerini yalanlamaları yüzünden olmuştur. Ve onların en son kalıntıları, tarih boyunca hep azgınlıkta direnen toplulukların içinde varlığını sürdürmüştür.

Unutmayalım ki, varlık âleminde O'ndan gayrı hiçbir şey yoktur. Her gördüğün, her duyduğun, her şey O'nun varlığının bir yansımasıdır. O, hem yaşatan hem öldürendir. Azrail Aleyhisselam da O'nun emrinde bir melektir. Ölümü yaratan da O'dur, hayatı veren de. O, Evvel'dir, Âhir'dir, Bâki'dir, yani ölümsüz olandır. Öldükten sonra diriltecek olan da (El-Bâis) yine O'dur.

Şimdi gelelim asıl meselemize. Günümüzde, Allah'ın yaratma kanunlarına (âdetullah) müdahale etmeye kalkan bir anlayış türemiştir. Bir takım bilim adamları, doğayı katledip yetmiyormuş gibi, şimdi de etin aslını, mayasını değiştirmeye, laboratuvarda canlıdan bağımsız et üretmeye kalkışmışlardır. Danasız sığır eti, tavuksuz tavuk eti, balıksız balık eti üretme peşindedirler.

Rabbimiz, her canlıyı bir baş (yaratılış gayesi ve lider) ile yaratmıştır. Bir hayvanı, eti için yaratmış, ona bir ruh, bir can vermiştir. Peki, bu ruhu, bu canı, bu başı olmayan, sadece hücreden üretilmiş bir et parçasını yediğimizde, o gıdanın bizim vücudumuza, ruhumuza etkisi ne olacaktır? Bu, tıpkı Ad kavminin, kendilerine gönderilen peygambere (başa) "Sen de bizim gibi bir insansın" diyerek isyan etmeleri gibidir. Onlar nasıl ki başsız kalmayı, rehbersiz kalmayı tercih edip helak oldularsa, bu çağın insanı da yediği gıdanın başını, yani onun yaratılış gayesini ve Rabbimizin ondaki hikmetini inkâr ederek aynı akıbete sürüklenmektedir.

"Bu bilimsel bir gelişme, neden yemeyelim?" diyenler olabilir. Mesele sadece yemek değil, mesela Allah'ın koyduğu sınırları tanımamaktır. Helal-haram hassasiyetini kaybetmektir. Bir şeyin helal olması için sadece içinde domuz eti olmaması yetmez; aynı zamanda o hayvanın usulüne uygun kesilmesi, duasının edilmesi, canına saygı gösterilmesi gerekir. Peki, bir petri kabında üretilen hücre yığınının nerede başı, nerede sonu, nerede ruhu vardır ki üzerine Besmele çekilsin? Bu, yaratılışı ve yaratıcıyı hiçe saymaktır.

İşte böyle bir anlayış, tıpkı Ad kavmine gelen azap bulutu gibi, insanlığın başına belalar yağdıracaktır. Günahlar ve isyanlar, nasıl ki demiri mıknatıs gibi kendine çeker ve belaları celbederse, haram lokma da aynı şekilde toplumların manevi mıknatısını bozarak onları felaketlere sürükler. Rabbimiz Şûrâ Suresi 30. ayette ne buyuruyor: "Başınıza gelen herhangi bir musibet, kendi ellerinizin işlediği (günahlar) yüzündendir."

Önce doğayı katlettiler, şimdi gıdanın kendisini katlediyorlar. Bu gidişle, Ad kavminin helakine sebep olan kasırgalar, Semud kavminin helakine sebep olan depremler ve sair felaketler, yeryüzünü bir bir sarmaya başlayacaktır. Yeryüzü sarsıldıkça sarsılacak, ta ki kıyamet kopana kadar.

Aziz Müminler! Helal lokma hassasiyetimizi yeniden kazanmalıyız. Yediğimizin nereden geldiğini, nasıl üretildiğini, gerçekten helal olup olmadığını sormalıyız. Dünyanın debdebesine kapılıp da nefsimizin her arzusunu yerine getirmek, bizi Ad ve Semud kavimlerinin akıbetine sürükleyebilir. Dinimizin bize verdiği şan ve şeref, dünyalık makamlarda değil, Allah'ın rızasını kazanmakta ve O'nun koyduğu sınırlara riayet etmektedir. Unutmayalım, asıl olan ana yemektir; tatlılar ise sadece birer ziynettir. Nasıl ki Cuma namazı ve bayram namazı mükellef olan her Müslümana farz ise, helal lokma peşinde koşmak da her an üzerimize farzdır.

Rabbimiz, bizleri ahir zaman fitnelerinden, haram lokmadan, gıda sahtekârlığıyla imtihan olmaktan muhafaza eylesin. Bizleri, her an Allah'ı zikreden, her nefeste O'nunla olan gerçek müminlerden eylesin. Bizleri, dünyanın geçici şan ve şöhretine aldanıp da ahiretini unutanlardan eylemesin.

Peygamber Efendimiz (s.a.v.) buyurmuşlardır: "Ashabımdan bir yerde vefat eden kimse, orada bulunanlara şefaatçi olur." İstanbul gibi mübarek şehirlerde yaşayan bizler, bu büyük şefaate nail olabilmek için, o güzel sahabelere layık olmaya çalışmalıyız. Onların izinden gitmeli, onların ahlakıyla ahlaklanmalıyız.

Allah'ım! Bizleri ve tüm inanan kardeşlerimizi, ahir zaman fitnelerinin belasından, görünen ve görünmeyen tüm felaketlerden muhafaza buyur. Bizlere helal ve tayyip rızıklar nasip eyle. Dualarımızı, tövbelerimizi kabul eyle.

El-Fâtiha maas-salavât.

17.10.2013 Persembe


Kar©glan
Başağaçlı Raşit Tunca

Original Kar©glan

Print this item

  KÜFÜR DENİZİNİ YARIP GEÇMEK
Posted by: YamanTunca - 03-09-2026, 02:57 AM - Forum: Vaaz&Nasihat - No Replies

KÜFÜR DENİZİNİ YARIP GEÇMEK

Eûzübillâhimineşşeytânirracîm
Bismillâhirrahmânirrahîm

Rabbi edhilnî mudhale sıdkın ve ahricnî muhrece sıdkın vec'al lî min ledünke sultânen nasîrâ.

Sadakallahü'l-Azîm.
(İsrâ Suresi, 80. Ayet:
"Rabbim! Beni doğru bir giriş ile girdir ve doğru bir çıkış ile çıkar. Katından bana yardım edici bir kuvvet ver.")

Allahümme salli alâ Muhammed.
Allahümme salli alâ Îsâ.
Allahümme salli alâ Mûsâ.
Allahümme salli alâ İbrâhîm.
Allahümme salli alâ Nûh.
Allahümme salli alâ Âdem ve Havvâ.

Îsâvî olurum, şarapta içerim.
Mûsevî olurum, denizi yarar geçerim.
Huccâc olurum, ateşi deler geçerim.
Nebevî olurum, dalgaları aşar geçerim.
Safevî olurum, cenneti koyar dünyaya geçerim.
Âdem olurum, dünyadan cennete geçerim.

Aziz Müminler,

Bugün sözümüz, hakikat denizlerinde yol bulmaktan, nefsin karanlık dalgalarını yarıp geçmekten olacak.

Bir kutsi hadiste Cenâb-ı Mevlâ'nın Hz. Ali'ye (k.v.) kimseye vermediği zühdü verdiği buyrulur. Peki nedir zühd? Zühd, hakikatte göğüs genişliğidir. Hz. Ali'nin göğsü ilimle, hikmetle, sabırla doluydu. İşte bu genişlik, zemzemden gelen bir feyiz ile Allah'ın lütfuydu.

Bağcılıkla uğraşanlar bilir: Asma çubuğu dediğimiz omaca, baharda uzayan dallarından birisi toprağa gömülür, ucu dışarıda bırakılır. Zamanla toprağa gömülen kısım kökleşir ve yeni bir asma olur, yeni üzümler verir. İşte İdris soyu, Yûsuf soyu, Hz. Ali soyu da böyledir. Bazen saklanır, toprağa gömülür, sonra dışarı sarkan ucundan yeni bir bağ olur, yeni nesiller yetişir. Mehdî (a.s.) de işte böyle bir Yûsufî, İdrîsî, Alî Muhammed soyudur. Onun çubuğu toprağa batırılmış, ucu dışarıda bırakılmıştır. Cebrail Aleyhisselam'ın cennetten çıkarken getirdiği ayva, nar ve üzüm işte bu soyu simgeler. Hasan ile Hüseyin'in birlikte yediği o üzüm, onların evladı olacak olan Mehdî'nin mübarek mayasıdır. Onun kemale ermiş hali, pekmez gibi tatlı ve değerlidir.

Atalar ne güzel söylemiş: "Sabır ile ham koruk helva olurmuş."

Mehdî'nin ham halini görenler, onun için "Bu daha koruktu, ekşiydi, hamdı" diyebilirler. Üzümü korukken koparan, ancak onu turşu yapıp yiyebilir. Ama sabredip onun kemal vaktini bekleyenler, onun pekmez gibi tatlı olduğunu görür ve tadına doyum olmaz. Onun içtiğini görenler, üzümün şarap olduğu günleri görenlerdir. Oysa Allah'ın üzümün şarap olacağından haberi yok muydu? Vardı elbette. Ama aslolan, onun koruk halini bilip sabretmek, sonra da pekmez halini idrak edebilmektir.

İşte "Îsâvî olurum, şarapta içerim" sözünün manası budur. İnsan ne yaptığının farkında olmalıdır. Yaptığı işin, ibadetin, taatin bilincinde olmalı, onun farzını, sünnetini, hakikatini bilmelidir.

Şimdi hac mevsimi geride kaldı. Hacca gidemeyenler için umre vakti girdi. Umre, ihrama girip Kâbe'yi tavaf ettikten sonra Safâ ile Merve arasında sa'y edip tıraş olmaktan ibarettir. Bir rivayette üç umre, bir hac sevabı kazandırır. Yedi tavaf bir umre sevabıdır. Yani Kâbe'yi yirmi bir defa tavaf eden, bir hac sevabı kazanır.

Tıpkı bilgisayar sistemindeki hesaplama birimleri gibi:
8 Bit 1 Byte eder.
1024 Byte 1 Kilo Byte (KB) eder.
1024 KB 1 Mega Byte (MB) eder.
1024 MB 1 Giga Byte (GB) eder.
1024 GB 1 Tera Byte (TB) eder.

İşte şimdi umre mevsimine girdik. Mekke'ye gidemeyenler için de bir müjde var: Geceyi ibadetle, teheccüdle, sohbetle, Kur'an okuyarak geçirip sabah namazını kıldıktan sonra kalkıp kuşluk namazını kılmak da kişiye bir umre sevabı kazandırır. Üç gece buna devam eden, bir hac sevabına nail olur.

Yine "Sübhânallâhi velhamdülillâhi ve lâ ilâhe illallâhu vallâhu ekber, ve lâ havle ve lâ kuvvete illâ billâhil aliyyil azîm" demek, Kâbe'yi bir defa tavaf etmek gibidir. Bunu yedi defa tekrar etmek bir umre, yirmi bir defa tekrar etmek ise bir hac sevabıdır.

İşte böylece bizler de, bulunduğumuz yerlerde, gönül Kâbe'mizi tavaf ederek, zikirle, ibadetle, hayırla o mübarek beldelere manen komşu olabiliriz.

Biliyor musunuz, bir aile en geniş haliyle anne, baba, iki kaynana, iki kaynata ve en fazla iki çocuk ile 8 kişiden oluşur. Bu da 8 bit eder, yani bir aile, bir "byte"tır. 1024 ailenin olduğu yer, köylükten çıkıp şehir mesabesine ulaşır. 1024 şehir, en büyük bir devlettir. 96 gram altın gibi düşünün, 96 devlet ve millet bir dünya eder. Bundan bir ışık yılı mesafede ikinci bir dünya... Otuz dünyayı içine alan bir ana yıldız... Dört yılda bir şalt yar eden bir kutup yıldızı... İnsan elini açınca, orta parmağının ucundan başlayıp boğumlar sırasıyla 8 bit, 1024 byte, 1 MB eder. İnsan bir daire çizince her yöne olan uzaklığı aynıdır. İnsan ve Âdem, bütün sistemlere aynı mesafededir. Kâbe Amerika'ya ne kadar uzaksa, en batıdaki yıldıza da o kadar uzağız. Kâbe Avustralya'ya ne kadar uzaksa, en güneydeki yıldıza da o kadar uzağız.

Yeri ve göğü aşabiliyorsanız aşın, aşamıyorsanız size aştıracak bir güç vardır elbet.

Bir rivayete göre, kıyametten sonra hesap görüldükten sonra, en fakir cennetlik kişiye bir dünya verilecek. Zengin yıldızları düşünün, sisteminde binlerce gezegeni olan bir yıldız. İşte bizler de öldükten sonra, cennetlik isek, kendi yıldızımızın olduğu yere ulaşacağız. Cehennemlikler ise, dünyanın altına, karanlıklar diyarına doğru indirilecek.

Îsâ Aleyhisselam buyurdu ki: "Yapıcıların reddettikleri taş, köşenin başı oldu." Kâbe'nin köşesinde Hacerü'l-Esved vardır. O taş, Muhammed Mustafa'nın (s.a.v.) yıldızının taşıdır. Öyle bir yıldız sistemi ki ona bağlı binlerce gezegen ve yıldız vardır. O, hepsini güden bir çobandır. Halley kuyruklu yıldızından kopan bir parça olan Hacerü'l-Esved, işte Muhammed'in (s.a.v.) kâbe kavseynindeki o cennet yıldızından kopup gelen, bizi çoban gibi etrafımızda dönüp dolaşan bir rahmet nişanesidir.

Allah'ım, Muhammed Mustafa'ya, âline, ashabına, tâbiîne, tebeut-tâbiîne ve bütün müminlere, müminelere, müslimanlara salat ve selam eyle.

İşte Mûsâ Aleyhisselam ile ümmeti denize varınca durdular, kaldılar. Mûsâ'nın duası işte o an geldi:

Rabbi edhilnî mudhale sıdkın ve ahricnî muhrece sıdkın vec'al lî min ledünke sultânen nasîrâ.

Ey başına ahirzaman dumanları çökmüş, ahirzaman fitnelerine bulanmış insanlık! Bu küfür ve nefis denizini, bu karanlık dalgaları yarmak için hep birlikte Mûsâ ve ümmetinin duasını edelim:

Rabbi edhilnî mudhale sıdkın ve ahricnî muhrece sıdkın vec'al lî min ledünke sultânen nasîrâ.

Ümit olunur ki Rabbimiz başımızdaki dumanları dağıtır, bizi doğru girişle girdirir, doğru çıkışla çıkarır ve katından bize yardım edici bir kuvvet verir.

El-Fâtiha bi-hürmeti'l-Mehdî ve's-sâlihîn.

Karoglan
Başağaçlı Raşit Tunca
Schrems, 25.10.2013 Cuma

Print this item

  YÜCE DAĞ BAŞINDA YAĞAN KAR İDİM
Posted by: YamanTunca - 03-09-2026, 02:57 AM - Forum: Vaaz&Nasihat - No Replies

YÜCE DAĞ BAŞINDA YAĞAN KAR İDİM

Eûzübillâhimineşşeytânirracîm
Bismillâhirrahmânirrahîm

Ve mâ erselnâke illâ rahmeten li’l-âlemîn.

Sadakallahü’l-Azîm.
(Biz seni ancak âlemlere rahmet olarak gönderdik.)

Allahümme salli alâ Muhammed.
Allahümme salli alâ Ahmed.
Allahümme salli alâ Tâhâ.
Allahümme salli alâ Yâsin.
Allahümme salli alâ cemî’i’l-enbiyâi ve’l-mürselîn.
Allahümme salli alâ cemî’i’l-melâiketi ve’l-mukarrebîn.

Aziz Müminler,

Bugün sözümüz, dağlardan, tepelerden ve bunların manevi hayatımızdaki yerinden olacak. Zira her peygamberin, her Allah dostunun kabrinden cennete açılan bir kapı vardır. İsmail Aleyhisselam’ın kabri, Kâbe’nin yanındaki Hicr-i İsmail’dedir. Üzerinden geçilmesin diye çevrilen o mübarek yer, işte o kapının eşiğidir. Onun kabrinden cennete açılan kapı, Zilhicce’nin onuncu günü, Arefe günü, Hacer-i Esved tarafına değil de dışarıya doğru açılır ve gerçek hacılar cennete o kapıdan geçerler.

Bu böyledir. Ankara’da Hacı Bayram-ı Veli Hazretleri, Ankara’nın cennete açılan kapısıdır. Konya’da Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî, Konya’nın cennete bakan kapısıdır. Her Allah dostu, bulunduğu beldenin manevi direği, o beldenin gökyüzünde parlayan bir yıldızıdır. Tıpkı Peygamber Efendimiz’in (s.a.v.) Pazartesi günü doğup yine Pazartesi günü vefat etmesi gibi, onlar da doğar ve batarlar. İsa Aleyhisselam gibi batmayan güneşler de vardır ki onlar, Kâbe ve Mescid-i Nebevî ekseninde yer alırlar.

Geçenlerde lösemi hastalığı üzerine bir konferans verildi. Biz de bu vesileyle şunu hatırlattık: Her şeyin doğal olanı, Allah’ın doğaya koyduğu yasalara uygun olanıdır. Kan hücrelerini yenileyecek en kıymetli gıdalardan biri üzüm pekmezidir. Lösemi hastalarının sabah aç karnına ve akşam yatarken yarımşar ince bardak içecekleri üzüm pekmezi, karaciğerin kendini tamir etmesine ve sağlıklı kan yapmasına vesile olur. Lakin ilaç sanayisinin çıkarlarına dokunanlar, “Demir üzüm pekmezinden alınamaz, mutlaka hap veya iğne gerekir” diyerek insanları yanıltmaktadır. Oysa Allah, demiri üzümün içinde, onun da özünü çekirdeğinde bizlere sunmuştur. İnsanoğlu topraktan yaratılmıştır ve toprakta bulunan tüm maddeler onun bedeninde de vardır. Cenâb-ı Hakk’ın yarattığı doğal gıdalar, sayısız şifayı içinde barındırır. Mühim olan, helal ve temiz olana yönelmek, yaratılanın doğal dengesini korumaktır.

Hastalıkların şifasını da Rabbimiz yarattığı gıdalarda var etmiştir. Önemli olan, bu gıdaları doğal ve helal yollarla elde edip tüketmektir.

Gelelim asıl sözümüze: “Yüce Dağ Başında Yağan Kar İdim.”

Yıllar önce, imam-hatip ortaokulu üçüncü sınıftayken bir arkadaşımla Afyon’a, askerî okul sınavlarına gitmiştik. Fakat imam-hatipli olduğumuz için sınava alınmadık. Dönecektik ki arkadaşım Mehmet Emin, “Afyon Kalesi’ne çıkalım, buraya gelmişken” dedi. Birlikte çıktık o dik yokuşu, kale yolunu bilmeden tırmandık, zirveye vardık. Sonra arkadaşım sordu: “Afyon’a gittin mi?” “Gittim.” “Kaleye çıktın mı?” “Çıktım.” “Altındaki ormanlara baktın mı?” “Baktım.” Oysa kalenin altında orman yoktu. Meğer o dağ, Afyon’un babasının, Afyonluların suyunun dağıymış. Altındaki ormanlar derken, eteklerindeki evleri, insanları kast ediyormuş.

İşte herkesin bir dağı vardır. Peki Muhammed’in dağı neresidir? O iki çatallıdır: biri Sevr, biri Hira’dır. Mekke’ye gidip de Muhammed’in dağına tırmanmayan, bir başka deyişle manevi yolculuğunda o son tepeyi aşmayan, o yokuşu çıkmayan kimse, Muhammed olarak dünyaya gelemez. Neden mi? Çünkü o seyr-i sülûk yolunda, bedendeki hücreler insan tohumu oluncaya kadar nice merhaleler kat eder. Son yolculuk, o dağı tırmanıp aşmak, Muhammedî bir doğuşla dünyaya gelmektir.

Bir sır daha verelim: Bazı dağların başı karlıdır, ama Muhammed’in dağında kar olmaz. Hiç düşündünüz mü neden? Çünkü Muhammed (s.a.v.) annesinden sünnetli doğmuştur. Onun başında takke olmaz, sarığını kendi takar, dilerse takkesini de kendi takar. Alpler, Hristiyan diyarının dağlarıdır, hep karlıdır. Kilimanjaro da karlı bir dağdır. Karlı dağlar sünnetsizlerin, yani fıtratını muhafaza edememişlerin diyarını simgeler. Her doğan, Muhammed fıtratı üzere doğar; sonra anne babası onu başka dinlere, başka yollara yöneltir. İşte mesele, sünnetsize değil, sünnetli Muhammed’e varmak, ona tâbi olmaktır.

Türkler, Altaylar’dan, en yüce dağlardan inip gelen bir millettir. Bizler, Âdem ve Şît Aleyhimüsselam’ın soyundan, İbrahim milletindeniz. Urfa bizimdir, Adıyaman bizimdir, hacılarımız Mekke’ye, Medine’ye bizden gider. Biz Muhammed ümmetiyiz. Varın siz de bu sözümüzden ders alın, seyr-i sülûkünüzü tamam edip son dağı tırmanmayı kendinize gaye edinin. Muhakkak ki Uhud’daki o tepe, tıpkı Medine’deki Okçular Tepesi gibi, Mehdî’nin de tepesidir. Peygamber Efendimiz (s.a.v.) “Sakın Mehdî’yi yalnız bırakmayın, karda sürünerek de olsa ona varın, tâbi olun, o tepeyi terk etmeyin” buyurmuştur. Uhud Savaşı, aslında Mehdî’yi kurtarma savaşıdır.

Dağa tırmanmak, hilâl gözetlemek de sünnettir. Ramazan hilâlini, şehrin en yüksek yerine çıkıp gözetlemek mübarek bir sünnettir. Biz de işte Alpler’in ortasında bir tepede, gurbet ellerde hilâl gözetleyenlerdeniz. Vaktiyle Hira’da, Sevr’de gözetlenen o hilâl, şimdi nice müminin gönlünde doğmayı beklemektedir.

Kur’an-ı Kerim’in ilk âyetleri Hira’da, Ramazan ayında indi. Kadir Suresi’nde “Biz onu (Kur’an’ı) Kadir Gecesi’nde indirdik” buyrulur. İşte Ramazan ve Ramazan’da hilâl gözetlemek, yeni yılın ilk hilâlini gözetlemek, Medine’de Muhammed’i gözetlemek gibidir. Şehre bu gözle bakan, o şehrin sahibi, efendisi olur.

Zamanın sahibi Mehdî’dir. Onu bekleyenler, onu gözetleyenler de içinde bulundukları beldenin, gönül şehirlerinin efendileri olurlar.

Rabbimiz, mümin kullarını bu kainatta yerini görenlerden, yerinin kıymetini bilenlerden eylesin. Yurduna, dağına, şehrine sahip çıkanlardan, zamanın efendisi Mehdî’yi gözetleyenlerden eylesin.

El-Fâtiha bi-hürmeti’l-Mehdî ve’l-Muhammed.

Karoglan
Başağaçlı Raşit Tunca
Schrems, 04.11.2013 Pazartesi

Print this item