| Welcome, Guest |
You have to register before you can post on our site.
|
| Latest Threads |
Tasavvuftaki Önemli Makam...
Forum: Tasavvvuf
Last Post: YamanTunca
08-06-2026, 01:13 PM
» Replies: 0
» Views: 14
|
Salavat-Yazili-Animasyonl...
Forum: GIF Resimler
Last Post: YamanTunca
06-25-2026, 03:29 AM
» Replies: 0
» Views: 58
|
Mini Turuncu Çiçek Resiml...
Forum: JPG Resimler
Last Post: YamanTunca
06-21-2026, 05:21 AM
» Replies: 0
» Views: 51
|
Mini Sarı Gül Resimleri ...
Forum: JPG Resimler
Last Post: YamanTunca
06-21-2026, 05:15 AM
» Replies: 0
» Views: 56
|
Raşidi Tarikatında Sabah ...
Forum: Raşidi Tarikatı
Last Post: YamanTunca
06-16-2026, 10:16 AM
» Replies: 0
» Views: 46
|
PNG Güzel Bayan Resimleri...
Forum: PNG Resimler
Last Post: YamanTunca
06-16-2026, 10:11 AM
» Replies: 0
» Views: 46
|
PNG Güzel Bayan Resimleri...
Forum: PNG Resimler
Last Post: YamanTunca
06-16-2026, 10:10 AM
» Replies: 0
» Views: 50
|
PNG Güzel Bayan Resimleri...
Forum: PNG Resimler
Last Post: YamanTunca
06-16-2026, 10:10 AM
» Replies: 0
» Views: 51
|
PNG Güzel Bayan Resimleri...
Forum: PNG Resimler
Last Post: YamanTunca
06-16-2026, 10:09 AM
» Replies: 0
» Views: 45
|
PNG Güzel Bayan Resimleri...
Forum: PNG Resimler
Last Post: YamanTunca
06-16-2026, 10:08 AM
» Replies: 0
» Views: 47
|
|
|
| Tasaavufda Tasarruf Nedir ve Allah`ın insan`a Verdiği Tasarruf Yetkisi Nedir? |
|
Posted by: YamanTunca - 03-08-2026, 09:02 PM - Forum: Tasavvvuf
- No Replies
|
 |
Tasaavufda Tasarruf Nedir ve Allah`ın insan`a Verdiği Tasarruf Yetkisi Nedir?
Tasavvufta "tasarruf" kavramı, kelime anlamı olarak "serbestçe kullanma, yetki sahibi olma, çekip çevirme" gibi manalara gelir. Tasavvufi bağlamda ise bu kavram daha derin ve özel anlamlar taşır.
Kur'an Ayetleri Işığında Tasarruf:
Casiye Suresi'nin 12-13. ayetlerinde geçen "Allah, denizi sizin emrinize verdi ki gemiler O'nun emriyle onda yüzsün ve lütfundan arayasınız diye. Umulur ki şükredersiniz. Göklerde ve yerde olanların hepsini kendi katından (bir lütuf olarak) sizin hizmetinize vermiştir. Şüphesiz bunda düşünen bir toplum için ibretler vardır." buyrukları, Allah'ın kainatı insanın istifadesine sunduğunu açıkça ifade eder. Bu, Allah'ın insanlığa bahşettiği bir izin ve yetki çerçevesindeki bir tasarruftur. İnsan, aklı, ilmi ve Allah'ın koyduğu sınırlar dahilinde bu kainatı kullanma, ondan faydalanma ve onu şekillendirme imkanına sahiptir. Bu tasarruf, mülkiyet anlamında mutlak bir tasarruf değildir, zira asıl malik Allah'tır. İnsan, emanetçi sıfatıyla bu kainatta tasarrufta bulunur ve bu tasarrufundan dolayı sorumludur.
Şeyhin Müridi Üzerindeki Tasarrufu:
Bir şeyhin müridlerini "tasarruf altında tutması" ifadesi, Kur'an'daki kainatın insana musahhar kılınmasıyla aynı anlamda bir hükmetme veya mülkiyet ilişkisi değildir. Tasavvufta şeyhin müridi üzerindeki tasarrufu daha çok manevi bir rehberlik, terbiye ve himaye anlamını taşır. Bu tasarruf şu şekillerde tezahür edebilir:
Kalbi Yönlendirme (Teveccüh): Şeyh, manevi enerjisi ve duasıyla müridinin kalbini Allah'a yönlendirmeye çalışır. Bu, müridin manevi ilerlemesi için önemli bir etkendir.
Nefis Terbiyesi: Şeyh, müridinin nefsini kötü huylardan arındırması, ahlaki olgunluğa erişmesi için yol gösterir, nasihat eder ve manevi egzersizler (zikir, riyazat vb.) önerir.
Manevi Destek (Himmet): Şeyhin Allah'a yakınlığı vesilesiyle müridine manevi yardım ve destek ulaşabilir. Bu, müridin karşılaştığı zorluklarla başa çıkmasına yardımcı olabilir.
İrşad ve Rehberlik: Şeyh, müridine tasavvuf yolunun inceliklerini öğretir, doğru anlayışa ulaşmasına yardımcı olur ve karşılaşabileceği tehlikelere karşı uyarır.
Şeyhin Uzaktayken Müridini Görmesi ve Manevi Hükmü:
Tasavvufi anlayışa göre, kalpler arasındaki bağ ve manevi enerji mekan ve zaman sınırlarını aşabilir. Bu nedenle, bazı şeyhler, Allah'ın izniyle, uzaktaki müridlerinin manevi hallerini sezebilir, onların ihtiyaçlarını hissedebilir ve onlara manevi destek gönderebilirler. Bu "görme" fiziksel gözle görme şeklinde değil, kalbi bir müşahede, bir tür manevi idrak olarak anlaşılmalıdır.
Şeyhin müridi üzerinde manevi yollardan hükmetmesi ise, zorlayıcı, iradeyi yok sayan bir tahakküm anlamına gelmez. Bu daha çok manevi bir nüfuz, kalbi bir etkileme ve irşadi bir yönlendirme şeklindedir. Şeyhin manevi gücü, müridin kalbine ilhamlar, düşünceler ve duygular yoluyla etki edebilir, onu doğru yola sevk edebilir. Ancak bu etki, müridin kendi iradesini tamamen ortadan kaldırmaz. Mürid, yine kendi seçimiyle bu etkiye uyup uymamakta serbesttir.
Özetle:
Tasavvufta tasarruf, Allah'ın kainatı insana istifade için sunması gibi bir izin ve yetki çerçevesinde anlaşılır.
Şeyhin müridi üzerindeki tasarrufu, manevi rehberlik, terbiye ve himaye anlamlarını taşır, mülkiyet veya zorlayıcı bir hükümranlık değildir.
Şeyhin uzaktayken müridini "görmesi" kalbi bir müşahede, manevi hükmü ise kalbi bir etkileme ve irşadi bir yönlendirme olarak kabul edilir. Bu durum, Allah'ın izni ve manevi bağların gücüyle mümkün olabilir.
Ancak bu konular, tasavvufun derin ve hassas meseleleridir ve farklı tarikatlarda ve anlayışlarda çeşitli yorumlara sahip olabilir. Bu nedenle, bu bilgileri bir rehber niteliğinde kabul etmek ve daha derinlemesine bilgi için ehil kişilere başvurmak önemlidir.
Tasavvufta tasarruf, bir mürşidin manevi yetkisiyle müridlerini terbiye etmesi, onları ruhani olarak yönlendirmesi ve koruması anlamına gelir. Bu kavram, Allah'ın evren üzerindeki mutlak hâkimiyetiyle ilişkilendirilir.
Câsiye Suresi 45/12-13 ve İnsanın Tasarrufu
Ayetlerde şöyle buyrulur:
"Allah, göklerdeki ve yerdeki her şeyi sizin emrinize verendir. Şüphesiz bunda düşünen bir toplum için ibretler vardır." (Câsiye, 45:13)
Bu ayetler, Allah'ın kâinatı insanın hizmetine sunduğunu ve ona bir çeşit tasarruf yetkisi verdiğini gösterir. Ancak bu yetki, mutlak değil, sorumluluk ve şükürle sınırlıdır. İnsan, bu nimetleri Allah'ın rızası doğrultusunda kullanmalıdır.
Şeyhin Müridler Üzerindeki Tasarrufu
Tasavvufta şeyhin tasarrufu, manevi bir rehberlik ve terbiye sürecidir. Bunun dayanağı şu şekilde açıklanır:
Allah'ın İznine Dayalıdır
Şeyh, kendi başına bir güce sahip değildir. Tasarrufu, Allah'ın izni ve lütfuyla gerçekleşir.
"Allah’ın dilediğine verdiği bir lütuftur." (Hadid, 57:21)
Manevi Eğitim ve Ruhani Terbiye
Şeyh, müridin kalbini kötülüklerden arındırır, onu ahlaki olarak yetiştirir.
"Mürşid, müridin kalbine Allah'ın izniyle tasarruf eder." (İmam Gazali)
Vesilelik ve Rabıta
Mürid, şeyhine bağlanarak (rabıta) onun manevi feyzinden istifade eder.
Bu, tıpkı bir öğrencinin hocasından ilim alması gibi manevi bir intisaptır.
Koruma ve Yardım
Şeyh, müridini manevi tehlikelere karşı korur, dualarla destekler.
Ancak bu, şeyhin gaybı bildiği anlamına gelmez; sadece Allah'ın lütfuyla olur.
Tasarrufun Sınırları
Şeyh, asla ilah değildir; sadece bir rehberdir.
Mürid, şeyhi Allah'a ulaşmada bir vesile olarak görmelidir.
Tasarruf, körü körüne itaat değil, şuurla bağlanmayı gerektirir.
Sonuç
Allah, kâinatı insanın hizmetine sunmuştur; şeyh de müridini manevi olarak yetiştirir. Ancak her tasarruf, Allah'ın izni ve rızasıyla gerçekleşir. Bu nedenle tasavvuftaki tasarruf anlayışı, sorumluluk, edep ve tevhid inancı çerçevesinde değerlendirilmelidir.
Bir Şeyh uzaktayken de müridini görebilir mi? manevi yollardan ona hükmedebilir mi?
Tasavvufta şeyhin müridi üzerindeki manevi tasarrufu, fizikî mesafeyle sınırlı değildir. Birçok sufî geleneğinde, şeyhin ruhanî nüfuzunun zaman ve mekân aşan bir boyutta olduğu kabul edilir. Ancak bu durum, doğru anlaşılması gereken ince bir konudur.
1. Şeyh, Müridini Uzaktan "Görebilir" mi?
Manevi Keşif (Kashf) ve Firâset:
Tasavvufta "keşf" (kalp gözüyle hakikati görmek) ve "firâset" (ilahi ilhamla doğruyu sezmek) kavramları vardır.
Olgun bir şeyh, Allah'ın lütfuyla müridinin manevi halini (kalp durumunu, sıkıntılarını, imtihanlarını) hissedebilir. Bu, fizikî gözle görmek değil, ruhanî bir idraktir.
Örneğin, bazı velîlerin, uzaktaki müridinin sıkıntıda olduğunu bilip ona dua ettiği rivayet edilir.
Rabıta Yoluyla İrtibat:
Mürid, şeyhine rabıta (kalben bağlanma) yaparak onun manevi feyzinden istifade eder.
Şeyh de müridinin bu bağlılığına ruhanî bir cevap verebilir. Bu, bir nevi kalpler arası iletişim olarak düşünülebilir.
2. Şeyh, Uzaktan Müridine "Hükmedebilir" mi?
Tasarruf, Zorlama Değil İnayettir:
Şeyh, müridine "emir vermekle" onu fizikî olarak kontrol edemez. Ancak mürid, şeyhine tam bir teslimiyetle bağlanmışsa, onun manevi etkisi altına girer.
Bu, "hükmetmek" değil, rehberlik etmektir.
Manevi Etki Nasıl Olur?
Şeyh, müridinin kalbine dua ve niyazla tesir edebilir.
Örneğin, bir mürid yanlış yola saparsa, şeyhinin duası onu koruyabilir veya içine bir huzursuzluk düşerek tövbe etmesine vesile olabilir.
Bu, "Allah'ın izniyle" gerçekleşen bir durumdur; şeyh kendi gücüyle değil, vesilelik makamıyla hareket eder.
3. Bunun Dayanağı Nedir? Kur'an ve Sünnette Var mı?
Kalplerin Birbirine İlhamı:
Hadislerde, "Müminin ferasetinden sakının, çünkü o Allah'ın nuruyla bakar." (Tirmizî) buyrulur. Bu, manevi sezginin mümkün olduğunu gösterir.
Ayrıca, velîlerin kerameti İslam inancında kabul edilen bir konudur.
Allah'ın Velî Kullarına İmdadı:
"Allah’ın velî kulları için korku yoktur, onlar mahzun da olmayacaklardır." (Yunus, 10:62)
Bu ayet, Allah'ın velî kullarını özel bir himayeye aldığını ve onların da müridlerine bu himayeden pay verebileceğini gösterir.
4. Sınırlar ve Uyarılar
Şeyh İlah Değildir:
Hiçbir şeyh, müridinin hayatını doğrudan kontrol edemez. Bu, şirke girer.
Tasarruf, Allah'ın izniyle ve sadece manevi terbiye amaçlıdır.
Körü Körüne İtaat Yoktur:
Mürid, şeyhin her dediğini yapmak zorunda değildir. Dinin sınırları aşılmamalıdır.
"Allah’a isyanda kula itaat yoktur." (Hadis)
Sonuç
Evet, tasavvufta şeyh, müridini manevi olarak uzaktan hissedebilir, ona dua ve kalp yoluyla tesir edebilir. Ancak bu, fizikî bir kontrol değil, ruhanî bir bağ ve ilahî bir lütuftur. Mürid, şeyhini bir vesile bilmeli, asıl gücün Allah'tan geldiğini unutmamalıdır.
Tasavvufta Tasarruf Yetkisi Nedir?
Kâinâtın Hâlık’ı ve Mâlik’i olan Allah Teâlâ, kendi varlığını bilmesi, ibâdet ve tâatte bulunması ve yeryüzünü îmar etmesi için mahlûkâtın en şereflisi olarak insanı kendisine halîfe tâyin etti. Âyet-i kerîmede bu gerçek:
“Hatırla ki Rabbin meleklere: «–Ben yeryüzünde bir halîfe yaratacağım.» buyurmuştu…” (el-Bakara, 30) şeklinde beyân edilmiştir.
Burada insanın “halîfe” kılınması şu mânâlara gelmektedir:
“Kendi irâdemden, kudret ve sıfatımdan ona bâzı salâhiyetler vereceğim; o Bana izâfeten, Bana vekâleten mahlûkâtım üzerinde birtakım tasarruflara sâhip olacak; Ben’im nâmıma ahkâmımı icrâ edecek; o bu hususta asil olmayacak; kendi zâtı ve şahsı adına asâleten ahkâmı icrâ edecek değil, ancak Ben’im bir nâibim ve vekîlim olacak. İrâdesiyle Ben’im irâdelerimi, Ben’im emirlerimi, Ben’im kanunlarımı tatbike memur bulunacak. Sonra onun arkasından gelenler ve ona halef olarak aynı vazîfeyi icrâ edecek olanlar bulunacak, «O (yüce Allah) sizi yeryüzünde halîfeler kıldı.» (el-En’âm, 165) sırrı zâhir olacak.” (Elmalılı, Hak Dini, I, 299-300)
Tasarruf, iki Türlüdür
Biri ilâhî yardımla tabiî şartları aşarak insanlar üzerinde birtakım olağanüstü işlere muvaffak olmaktır. Gerçek ve yegâne tasarruf sâhibi Allah’tır. Ancak Cenâb-ı Hakk bâzı kullarını bu tasarrufa mazhar kılabilir. Tasarrufun ikincisi nefsin hayâl gücüyle îzâh edilen türüdür. Bu bir cem-i himmet ve konsantrasyondur. Bu tür bir tasarruf gücü, insanda idmanla geliştiren sportmenlik kâbiliyeti gibidir. Bâzı insanlar böyle bir kâbiliyetle yaratılır. Bu kâbiliyet riyâzat ile gelişir. Bu tasarruf gücü ulvî maksadlar için kullanılırsa faydalıdır. Fakat kötü emeller için kullanılacak olursa makbûl olmaz.
Bu tür bir tasarruf gücü, dînî yüceliklerden sayılmaz, Allah nezdinde yakınlığa delîl olmaz. Tasarrufun birinci türü bir bakıma vehbî olduğu için murâd-ı ilâhîye göre ölümden sonra da devam edebilir. Ancak kesbî olan ve insanların birtakım temrinlerle geliştirdikleri tasarruf gücü ise hayât ile sınırlı olmalıdır.
Tasavvufa göre tasarruf, Allah'ın velî kullarına (şeyh, mürşid, kutup vb.) lütfettiği manevi yetki ve etki alanıdır. Bu yetki, şeyhin müridlerini terbiye etmesi, onlara ruhani rehberlik yapması ve bazı durumlarda gaybî yollarla yardımda bulunabilmesi anlamına gelir. Ancak bu yetki, mutlak değil, Allah'ın izni ve takdiriyle sınırlıdır.
1. Tasarruf Yetkisinin Kaynağı
Allah'ın İzniyle Gerçekleşir:
Hiçbir şeyh veya velî, kendi başına tasarruf sahibi değildir. Bu yetki, "Allah'ın velî kullarına bir ikramı" olarak kabul edilir.
"Allah’ın velî kulları öyle kimselerdir ki, onlar ne ticaret ne de alışverişin kendilerini Allah’ı anmaktan alıkoyamadığı kimselerdir." (Nur, 24:37)
Keramet ve İlâhî Lütufla İlişkilidir:
Tasarruf, velîlerin kerametlerinden biridir. Keramet, Allah'ın sevdiği kullarına verdiği olağanüstü hallerdir (peygamber mucizesi değildir).
2. Tasarruf Yetkisi Nasıl İşler?
A) Müridin Terbiyesi ve Manevi Eğitim
Şeyh, müridinin kalbini kötülüklerden arındırır, nefsini terbiye eder.
"Mürşid, müridin kalbine Allah’ın izniyle tasarruf eder." (İmam Gazâlî)
B) Gaybî Yardım ve İlham
Şeyh, fiziken uzakta olsa bile müridinin manevi durumunu hissedebilir.
Örnek: Bazı velîlerin, uzaktaki müridinin sıkıntıda olduğunu bilip ona dua ettiği nakledilir.
C) Ruhanî Himaye ve Koruma
Mürid, şeyhinin manevi himayesi altında olduğuna inanır. Bu, şeyhin duası ve manevi nüfuzuyla gerçekleşir.
"Evliyanın himmeti, müridine bir kalkandır." (Tasavvufî öğreti)
3. Tasarrufun Sınırları
Allah'ın İrade ve Takdirine Bağlıdır:
Şeyh, sadece bir vesiledir; asıl güç Allah'ındır.
"De ki: Allah’ın dilemesi dışında ben kendime bile bir fayda veya zarar veremem." (A’raf, 7:188)
Müridin İradesi ve Teslimiyeti Önemlidir:
Tasarruf, müridin samimiyeti ve bağlılığı ölçüsünde etki gösterir.
"Mürid, şeyhine ne kadar teslim olursa, feyiz o kadar artar."
Dinî Hükümlerin Dışına Çıkamaz:
Şeyh, asla haramı helal, helali haram kılamaz.
"Allah’a isyanda kula itaat yoktur." (Hadis)
4. Yanlış Anlaşılan Yönleri
Şeyh "Gaybı Bilmez", Sadece Allah'ın Bildirdiği Kadarını Bilir:
"Gaybın anahtarları Allah’ın yanındadır; onları O’ndan başkası bilmez." (En’am, 6:59)
Şeyh İlâh Değildir, Sadece Bir Rehberdir:
Tasavvufta şeyh, müridi Allah’a götüren bir yol göstericidir, kendisine tapılacak bir varlık değildir.
Sonuç: Tasarruf, İlahî İzinle Sınırlı Bir Rehberliktir
Tasavvuftaki tasarruf yetkisi, Allah'ın velî kullarına bahşettiği manevi bir lütuftur. Şeyh, bu yetkiyi müridini terbiye etmek ve Allah yolunda ilerletmek için kullanır. Ancak bu, mutlak bir güç değil, dinin sınırları içinde kalan bir rehberlik sistemidir.
"Hakikî mürşid, seni kendine değil, Allah’a götürendir."
Tasavvufta "tasarruf yetkisi", Allah'ın bazı özel kullarına (evliya) bahşettiğine inanılan manevi bir etkileme ve yönlendirme gücü olarak tanımlanır. Bu yetki, zahiri (görünen) sebeplerin ötesinde, manevi yollarla varlıklar ve olaylar üzerinde etkide bulunabilme kapasitesini ifade eder.
Tasarruf Yetkisinin Anlamları:
Olağanüstü İşler Yapabilme: Tasarruf sahibi olduğuna inanılan kişiler, keramet olarak adlandırılan, normalde gerçekleşmesi mümkün olmayan bazı olaylara vesile olabilirler. Bu, bir nesneyi hareket ettirme, hastayı iyileştirme gibi çeşitli şekillerde tezahür edebilir.
Kalpleri Etkileme ve Yönlendirme (Teveccüh): Şeyhlerin müridlerinin kalplerini Allah'a yönlendirme, onların manevi ilerlemelerine yardımcı olma yeteneği olarak kabul edilir. Bu, müridin iç dünyasında huzur, muhabbet gibi olumlu değişikliklere yol açabilir.
Manevi Himaye ve Yardım (Himmet): Şeyhin veya velinin, manevi enerjisi ve duasıyla, zor durumda olanlara yardım etmesi, sıkıntılarını gidermesi şeklinde anlaşılır.
İrşad ve Terbiye: Şeyhin, müridini manevi yolda doğru bir şekilde yönlendirme, nefsini terbiye etmesine yardımcı olma gücü olarak da yorumlanır.
Tasarruf Yetkisinin Kaynağı ve Sınırları:
Tasavvufi anlayışa göre, tasarruf yetkisinin asıl sahibi Allah Teala'dır. Bu yetki, Allah'ın lütfu ve izniyle, O'na yakın olan, nefislerini terbiye etmiş ve Allah'ın rızasını kazanmış kullarına bahşedilir. Bu nedenle, tasarruf sahibi olduğuna inanılan kişiler, bu yetkiyi kendi güçleriyle değil, Allah'ın izniyle kullandıklarına inanırlar.
Önemli Hususlar:
Asıl Fail Allah'tır: Tasavvufta, tasarrufun zahirde kul eliyle gerçekleşse bile, gerçek failin Allah olduğuna inanmak esastır. Aksi takdirde bu, şirke yol açabilecek bir sapma olarak görülür.
Veli Olmanın Şartı Değildir: Tasarruf sahibi olmak, veli olmanın zorunlu bir şartı değildir. Veli olmanın temel ölçütleri zühd, takva ve Peygamber Efendimiz'e (s.a.v.) sünnetine uymaktır.
İmtihan Vesilesi Olabilir: Tasarruf yetkisi, bazı durumlarda hem tasarruf sahibi olan kişi hem de ona inananlar için bir imtihan vesilesi olabilir. Bu yetkinin doğru ve hikmetli bir şekilde kullanılması önemlidir.
Sonuç:
Tasavvufta tasarruf yetkisi, Allah'ın seçkin kullarına bahşettiğine inanılan, manevi etkileme ve yönlendirme gücüdür. Bu yetki, kerametler, kalbi yönlendirme, manevi yardım ve irşad gibi çeşitli şekillerde tezahür edebilir. Ancak bu yetkinin asıl sahibinin Allah olduğu ve bu yetkinin O'nun izniyle kullanıldığına inanmak temel bir prensiptir.
“Tasarruf” Nedir?
“Tasarruf” olayı ne?..
“Tasarruf” dediğimiz şey, görevli velîlerin yapılar üzerinde onları diledikleri tarza yönlendirme özelliğidir.
“Tasarruf” kelimesi ile kastedilen şey, genelde anlamı iyi bilinmediği için “nüfuz” ile karıştırılarak aynı şeymiş gibi anlaşılır... Nasıl ki, “Fetih” ve “Keşif” iki ayrı özellikse, “nüfuz” ve “tasarruf” diye de iki ayrı özellik vardır.
Bütün velîlerde ortak olan özellik, “nüfuz”dur. Yani, “kişisel güç”!..
Beyin gücü veya ruh gücü dediğimiz olay!... Herhangi bir olayı veya herhangi bir meseleyi çözmek için karşısındakine bir şey verebilmek için, kendi “nüfuz”unu kullanır.
Yani, bu demektir ki, kendi beyin gücünü kullanarak, karşısındakinin beyninde belli bir kapasite açılımı yapar. Yani ona feyiz verir. Bu kapasite açılımının neticesinde de onda belli bir idrak oluşturur. İşte bu olay “nüfuz” kullanmadır...
Ancak ne var ki, o kişinin daha sonra belli çalışmalarla bu beyin kapasitesini takviye etmesi ve artırması şarttır. Yoksa, belli bir süre sonra orada kapanma, gerileme olur.
“Tasarruf” ise, herhangi bir velînin görevi gereği olarak, kendi emrine verilmiş melekleri veya cinleri kullanarak herhangi bir olayı oluşturmasıdır... Görevi gereği, emrindeki melek veya cinleri kullanarak o olayı oluşturması, “tasarruf” denen şeydir.
Tasarruf eden bu tasarrufunun farkındadır, değil mi, diye sorulursa...
Farkındadır tabii!.. Farkında olmadan yapıyorsa, o tasarruf değildir!
Zaten, görevli velîler, genellikle tasarruf sahibidirler ve farkındadırlar yaptıklarının...
Onun dışındakiler, yani görev dışındaki olaylar, kişisel nüfuz olayıdır!.. Onlar, göreve taalluk etmez!.. Yani, bir velînin, çevresindeki belli kişilere yardımcı olmak gayesi ile kendi beyin gücünü kullanmasıdır “nüfuz” olayı ki, bunu tekrar belirtiyorum “tasarruf”la hiçbir alâkası yoktur!..
Peki, 124 bin velî için de geçerli mi bu? 124 bin velî için de “nüfuz” dediğimiz, “kişisel nüfuz” dediğimiz olay, geçerlidir.
Başka bir soru; 124 bin velî de tasarruf sahibi olduğunu bilir mi? Tasarruf sahibi değil!.. Nüfuz sahibi!.. Karıştırmayın!..
Tasarruf, sadece görevli velîlere has bir olaydır.
Tasarruf
"Tasarruf" sözlükte; yetkiyi kullanarak iş yapma, sahip olma, kullanma, idare etme, serbest davranma, çekip çevirme gibi anlamlara gelir. Tasavvuf terimi olarak ise olağanüstü yollardan iş yapmak ve tesir etmek, insanlara ve eşyaya hükmetmek, Allah’ın eşyayı ve bütün varlıkları genelde tüm insanlara, özelde ise peygamber ve veli kullarına boyun eğdirmesi gibi anlamlar taşır.
Mutlak Tasarruf
İslam âlimlerinin ortak görüşüne göre, varlık üzerinde mutlak tasarruf hakkı yalnızca Allah’a aittir. Mutlak tasarruf iki şekilde anlaşılabilir:
Cenab-ı Hak, hiçbir aracıya veya yardımcıya ihtiyaç duymadan, sınırsız bir şekilde yarattığı varlık üzerinde dilediği tasarrufu yapabilir. İradesi tecelli ederse bunu gerçekleştirmeye kadirdir ve kimse engel olamaz. Ancak –haşâ– ölçüsüz davranmaz, zira O adalet, hikmet gibi sıfatlara sahiptir ve iradesi bu sıfatlara uygun olarak tecelli eder.
İnsanın fiilleri de dâhil olmak üzere her türlü tasarrufun gerçek sahibi Allah’tır. Ancak Allah, bu tasarrufu melekler ve insanlar gibi vasıtalar aracılığıyla gerçekleştirir.
Örnekler:
"Onları siz öldürmediniz, fakat Allah öldürdü. Attığın zaman sen atmadın, Allah attı." (Enfal, 8/17)
"Sen sevdiğini hidayete erdiremezsin, fakat Allah dilediğini doğru yola iletir." (Kasas, 28/56)
Bütün varlıklar arasında yalnızca insana (ve kısmen cinlere), sorumluluğun temelini oluşturan bir irade, meyil ve "kesb" yeteneği verilmiştir. Âlimler bu ikinci tür tasarruf konusunda farklı görüşler belirtmiş olsalar da, Mutezile dışındaki tüm ekoller, Allah’tan başka hiçbir varlığın mutlak tasarruf sahibi (örneğin fiilinin yaratıcısı) olamayacağında ittifak etmişlerdir.
Tasavvuf ehli bu durumu, maşayla sobadan ateş alan bir adamın haline benzetir: "Ateşi alan maşa mıdır yoksa adam mı?" Bu misalde gerçek fail Allah, insan ise maşa hükmündedir.
İnsanların çoğu bu hakikatin farkında olmadığı için kendilerini mutlak tasarruf sahibi zanneder. Ancak nefis terbiyesiyle kemale eren ve irfan seviyesine ulaşan kişi böyle düşünmez. Bir kudsî hadiste belirtildiği gibi, o kimse artık Allah’ın "işiten kulağı, gören gözü, tutan eli ve yürüyen ayağı" olduğunu idrak eder ve meyil düzeyindeki iradesini de O’na teslim eder.
İnsanın Tasarrufu
Giriş paragrafında da belirtildiği gibi, Allah (cc) yarattığı varlıklar arasında insanı kendisine halife olarak seçmiş ve bütün varlığı onun emrine vererek, belirlediği esaslar çerçevesinde tasarruf yetkisi bahşetmiştir. Zira "insan, şu kâinat ağacının en son ve en kapsamlı meyvesi; Hakikat-ı Muhammediye (sav) cihetiyle çekirdek-i aslîsi; kâinat Kur'an'ının âyet-i kübrası ve ism-i azamı taşıyan âyetü'l-kürsîsi; kâinat sarayının en mükerrem misafiri ve o saraydaki diğer sakinler üzerinde tasarrufa yetkili en faal memurudur."
Allah şöyle buyurur:
"Allah, emriyle denizde gemilerin akıp gitmesi, O'nun lütfundan (rızkınızı) aramanız ve şükretmeniz için denizi sizin hizmetinize verendir. Göklerde ve yerde ne varsa hepsini kendi katından (bir lütuf olarak) size âmâde kılmıştır." (Câsiye, 45/12-13)
Elmalılı'nın Tefsiri:
"Emriyle gemilerin akıp gitmesi için –sizin menfaatinize olsa da sizin emrinizle değil, O'nun emriyle– denizi musahhar kıldı. 'Emir'den maksat, iradesi ve ona delalet eden tabii kanunlardır. Bu, hem geminin suyla olan hacim ilişkisini, hem hareket ettirici kuvvetler arasındaki dengeyi, hem de çevre şartlarının uygunluğunu kapsar. Yoksa insanlar, Allah'ın koyduğu kanunları uygulamadan sırf kendi istekleriyle denizde tasarruf edemezler."
İnsanın Tasarruf Yetkisinin Sınırları
Allah'ın kâinata yerleştirdiği –insanoğlunun henüz keşfedemediği– tabiat kanunlarını uygulayan her insan, belirli sınırlar içinde yere, göğe ve içindekilere hükmedebilir. Bilim ve teknolojinin ilerlemesiyle yıldızlararası seyahatler, kara deliklerin aşılması veya maddenin farklı boyutlarının keşfi gibi gelişmeler, insanlığın karşılaşacağı yeni tabiat kanunlarını şimdiden kestiremeyeceğimiz gibi; ruh dünyasına yönelik araştırmalar derinleştikçe de ne tür hakikatlerle yüzleşeceğimiz meçhuldür. Kur'an'da bu durum şöyle ifade edilir:
"Onlara delillerimizi hem âfâkta (dış evrende) hem kendi nefislerinde göstereceğiz; ta ki Kur'an'ın mutlak hakikat olduğu onlar için de ayan beyan ortaya çıksın." (Fussilet, 41/53)
Bu, insana verilen bir imtiyazdır ve onun yeryüzündeki hilafet sıfatından kaynaklanır.
Olağanüstü Tasarruflar
Bazı seçkin kişiler –başta peygamberler olmak üzere– tabiat kanunlarını aşan (Batılıların supernatural activity dediği) özel bir tasarruf yetkisine sahiptir. Örneğin Hz. Süleyman (as):
"Rüzgârı onun emrine verdik; istediği yere onunla kolayca giderdi. Her türlü bina ustası ve dalgıç şeytanları da zincirlere vurulmuş halde onun hizmetine sunduk." (Sâd, 38/36-38)
Diğer peygamberlerden de benzer tasarruflar nakledilir. Hz. Muhammed (sav), namazda kendisine musallat olan bir ifriti yakalayıp mescidin direğine bağlamayı düşünmüş, ancak Hz. Süleyman'ın "Allah'ım, bana benden sonra kimseye nasip olmayacak bir mülk ver" (Sâd, 38/35) duasını hatırlayarak vazgeçmiştir.
İbn Arabî'nin Yorumu:
"Bu hadise gösteriyor ki, Resulullah (sav) dileseydi cinlere hükmedebilirdi. Ancak Süleyman (as)'ın duasına hürmeten bundan imtina etti. Bu durum, o duayla çelişmez; zira Süleyman'ın mülkü mutsaktı, başkalarının özel tasarruflarını engellemez."
Tasavvufta Hilafet ve Tasarruf
Abdülkerim el-Cilî'ye göre:
"Halife, temsil ettiği varlığın tüm sıfatlarını taşır. Allah mutlak tasarruf sahibiyse, O'nun halifesi olan veli de bu yetkiye sahip olmalıdır. Tasarruf edemeyen halife, hakiki halife değildir. Mutlak hilafet, İnsan-ı Kâmil olan Muhammedî Hakikat'indir. Nebi ve velilerin hilafeti ise bu hakikatin suretine mazhar olmalarındandır."
Tasarrufun Oluş Şekli
Verilen örneklerden de anlaşılacağı gibi, tasarruf değişik şekil ve vasıtalarla cereyan etmektedir. Tasavvuf ehli bu konuda şu açıklamayı yapar:
“Tasarruf; cem’iyet-i kalb (kalp konsantrasyonu), himmet, ervah-ı felekiyyenin muaveneti (astronomik dengeler ve semavî varlıkların yardımı), havass-ı umûr-ı tabiiyye (tabii şartlar, kanunlar ve özellikler), esma-i ilahiyye (Allah’ın isimleri okunarak) ve bizzat emir ile meydana gelir.”
Buradan şu neticeler çıkarılabilir:
Emir ile yapılan tasarruf: Buna mucize denir ve sadece peygamberler eliyle meydana gelir. “Rüzgâr, onun emriyle istediği yere tatlı tatlı eserdi.” (Sâd, 38/36) ayeti buna işaret etmektedir. En üstün ve kâmil tasarruf ve teshir budur.
Emir dışında sayılan diğer yollarla yapılan tasarruf: Bunu dört gruba ayırmak mümkündür:
a. Allah dostlarının eliyle meydana gelen kerâmet: Bu da yine Allah’ın izni, dilemesi ve yardımı ile olur. Mucize ile yakın benzerlik gösterir. Sadece emre dayanmadığı gibi, sadece nefsin egzersizle geliştirilen bazı güçleriyle de meydana gelmez.
b. Allah düşmanlarının eliyle meydana gelen istidrac.
c. Yogi, sihirbaz, medyum vb. adlarla anılan kişiler eliyle meydana gelen olaylar: Bir kısmı göz boyama ve el çabukluğuna dayandığı için harikulade sayılmayan bazı değişik davranış ve olaylardır.
d. Bilimsel ve teknolojik gelişmeler yoluyla meydana gelen icatlar: Herkesin anlayamayıp, işin uzmanları tarafından anlaşılan hususlardır. “Evet, (Kur’an) mucizat-ı enbiyayı zikretmesiyle fen ve sanat-ı beşeriyyenin nihayet hududunu çiziyor. En ileri gayatına parmak basıyor. En nihayet hedeflerini tayin ediyor. Beşerin arkasına dest-i teşviki vurup o gayeye sevk ediyor.” ifadesi, insanoğlunun kıyamete yakın bir dönemde bilimsel metotlarla mucizeye yakın bir seviyede kâinatta tasarruf edebileceğini zımnen belirtmektedir.
Himmet ve Tasarruf
Himmet; azim, enerji, istek, meyil, şevk gibi anlamlara gelir. Terim olarak, kulun bir şeyi elde etmek için kalbinin bütün gücü ile Hakk’a yönelmesine; ermiş kişilerin maksadı hasıl eden, iş bitiren ve dilediklerini yerine getiren manevî gücüne himmet denir.
Himmet kavramı, erken dönemlerden itibaren tasavvuf kültüründe yerini almış ve dikkat, yoğunlaşma, ilgi, yöneliş gibi anlamların yanı sıra manevî/kalbî bir güç olarak da görülmüştür. Nitekim yaklaşık Hicrî 250’de vefat eden Ebû Abdullah b. Cellâ, “Himmeti bütün varlığın üstüne çıkan kişi, varlığı var edeni bulur. Himmeti ile başka bir şeye yönelen kişiden Hakk vazgeçer. Zira kendisine ortak koşulmasından hoşlanmaz.” diyerek bu noktaya dikkat çekmiştir. İbrahim Kassâr (ö. 316 H.), “Her insanın değeri himmeti ölçüsündedir. Himmeti dünya ise bir değeri yoktur, himmeti Allah rızası ise ona değer biçilmez.” sözleriyle himmetin önemini dile getirmiştir.
Günümüzde yaygınlık kazanan Uzak Doğu kökenli akımların üzerinde durduğu zihin/bilinç konsantrasyonu, himmetin bir noktaya veya işe yoğunlaşması şeklinde yorumlanabilir. Bu durum, himmetin çok daha önceden insanlık tarafından bilindiğine işaret etmektedir.
Verilen anlamların yanı sıra, daha sonraki dönemlerde himmetin anlamı üç yönde genişleme göstermiştir:
Yardım ve manevî destek anlamında himmet: Yaygın bir şekilde, yardım etme, yönlendirme, kalbi kötü duygu, düşünce ve meyillerden temizleme, manen yükseltme, kalbe feyiz verme gibi anlamlarda kullanılmıştır. Bu anlamıyla şeyhten müride himmet eli (şeyhin manevî gücü ve onda bulunan manevî enerji) uzatılır. Gerek maddeten darda kaldığı zaman, gerekse manen engellerle karşılaştığı veya yükselmesi gerektiği zaman bu himmet müridin yardımına yetişir. “Medet ya şeyh, medet ya gavs!” gibi çağrılar, bu himmet anlayışının ifadesidir. Mürşidin himmeti olmadan bazı müridlerin yetişmesi, yani kalplerinin önce tasfiye edilip sonra feyizle dolması neredeyse mümkün değildir. Ancak bu himmet her mürşitte aynı seviyede olmadığı gibi, her müride de aynı derecede himmet edilemez. Zira, teşbihte hata olmasın, himmet yüksek gerilim hattı gibidir ve her mürid bunu kaldıramaz. Onun için mürid yetiştirmede en son başvurulan yöntemlerden biri olarak görülmüştür.
Müridin himmeti: Müridin teveccüh ve nazarıyla birlikte, bütün himmetini şeyhine, verilen derse ve ihvana hizmete yönlendirmesi, onun manen yükselmesinin temel şartıdır. Bu anlamda himmet, müridin mâsivâ ile irtibatını koparıp Hakk’a yönelmesini sağlayan enerji ve güç olarak anlaşılır.
İbn Arabî’ye (ö. 638/1240) göre himmet: O, himmete yeni anlamlar yüklemiş ve onu, özellikle insan-ı kâmilde (yetkin insan) var olan olağanüstü ilahî bir güç olarak açıklamıştır. Buna Toshihiko İzutsu’nun ifadesiyle “yoğunlaştırılmış ilahî enerji” demek de mümkündür. Burada himmet iki anlamda kullanılmıştır:
Geçici olarak yaratma gücü,
Bilgi edinme metodu ve gücü.
"Geçici Olarak Yaratma"
Bir ârif isterse, bütün ruhani enerjisini üzerine yoğunlaştırmak suretiyle herhangi bir nesneye etki edebilir; hatta halen mevcut olmayan bir nesneyi dahi varlığa büründürebilir. Yani bir ârif, herhangi bir şeyi kendi iradesine mahkûm edebilir. Zira onda teshir (etkileme) kudreti bulunmaktadır.
İbn Arabî’nin konuyla ilgili ifadeleri şöyledir:
“Her insan, bu dış âlemde değil de yalnız kendi hayalinde var olabilen şeyi vehim ve hayal gücüyle (kendi zihninde) yaratır. Ârif ise bunu himmetiyle zihninin dışında da yaratır. Fakat ârifin himmeti, o şeyin varlığını ancak bu himmet devam ettiği sürece korur. Yaratılmış olan şeyin korunması ona ağır gelmez. Ama bu yarattığı şeyin korunması hususunda ârifi ne zaman bir gaflet basacak olsa, o zaman bu yarattığı şey de yok olup gider.”
İbn Arabî üzerinde yıllarca çalışan El-Afifî, onun bu konudaki görüşlerini şöyle özetlemektedir:
“Hayatının ilk yıllarında İbn Arabî, himmeti, vukuunda Allah’ın şeyleri yarattığı bir sebep şeklinde izah eder. Yoksa himmetin kendisi yaratıcı değildir. Himmeti aynı şekilde hipnotik bir kudret ya da kendine telkin gibi bir şey olarak görür. Daha sonra İbn Arabî himmeti küllileştirmiş ve onu âlemdeki her hareket ve değişikliğin nedeni olan gizli bir kudret saymıştır.”
Afifî, İbn Arabî’nin şerhlerinden de yararlanarak, başka bir yerde himmetle ilgili şu açıklamayı yapmaktadır:
“Sûfîlerdeki yaratma kuvvetini iki şekilde anlamak mümkündür:
a. Fenâ hali diye isimlendirdikleri özel bir halde sûfî, haricî âlemde istediği herhangi bir şeyi yaratabilir ve meydana getirebilir. Şu anlamda ki, Allah, sûfîlerin istediği bu şeyi onun vasıtasıyla yaratır. Bu durumda fiil, Hakk’ın fiilidir; fakat beşerî sıfatlarından fani olup ilahî sıfatlarla baki olan ve onlar ile tahakkuk eden ârifin vasıtasıyla gerçekleşmektedir. Bu nazariyeye göre ârifin payı, Allah katındaki yaratma kuvvetini izhar etmede vasıta olmaktan ibarettir.
Bu yorum, Eş’arîler’in kulun fiillerini yaratması görüşüne benzediği gibi, Malebranche’ın insan fiillerinin ve diğer fiillerin meydana gelişi hakkındaki teorisine de benzemektedir. Bu teori, çağdaş felsefede ‘şartlar’ veya ‘vesilecilik’ nazariyesi olarak bilinmektedir. Bunun anlamı şudur: Bütün fiiller gerçekte Allah’a aittir, fakat bu fiiller belirli şartlar –insanla ilgili veya insan dışında– gerçekleştiğinde zuhur eder. Bu durumda, fiili bu şartların yarattığı zannedilir; gerçekte ise onu yaratan sadece Allah’tır.
İbn Arabî’nin nazariyesinde bu özelliğin ârife tahsis edilmesi ise şöyle açıklanabilir: İnsana ait yaratma, cem’-i himmete muhtaçtır; cem’-i himmet, en ulvî ve en saf hallerinde insanın ruhî kuvvetleriyle yaratmak veya değiştirmek istediği şeye bütünüyle yönelmesidir. Bu da ancak ‘ârif’ veya ‘insan-ı kâmil’ için mümkün olabilir.
b. Ârifin yaratmasını anlamanın ikinci yönü ise, müellifin ‘hazarât-ı hams’ı açıklama sadedindeki izahıdır. Burada aynı zamanda ârifin yaratılmış şeyleri nasıl koruyacağı da açıklanmaktadır. Buna göre var olan her şey, beş mertebenin biri veya birkaçında var olmaktadır… Bu mertebeler, bazı açılardan Platonik ‘feyizler’e benzer ve bunlar aşağıya doğru düzenlenmiştir. Şöyle ki, herhangi bir mertebeye kendi üstündeki mertebede bulunan şeyler yansıdığı gibi, kendisinde bulunan şeyler de bir altındaki mertebeye yansır. Bazen eşyanın sadece ulvî mertebelerde varlığı bulunur, aşağı mertebelerde varlığı bulunmaz; bazen de herhangi bir şeyin bütün mertebelerde varlığı bulunabilir. ‘Ârif himmetiyle herhangi bir şeyi yaratır’ cümlesinin anlamı, ârifin daha üst bir âlemde bilfiil varlığı olan bir şeyi his âleminde izhar etmesi demektir; yoksa daha önce var olmayan bir şeyi varlığa çıkarması değildir. O halde ârif, himmetini herhangi bir mertebede eşyanın suretinde yoğunlaştırmakla, o şeyi mahsus bir suret içinde haricî varlık alanına çıkarabilir; herhangi bir şeyin suretini herhangi bir ulvî mertebede korumakla da, süflî mertebelerde onun suretini korumuş olur. Bunun aksi de doğrudur.”
Fusûs Şârihi Ahmed Avni Konuk ise bu yaratma işini şöyle açıklamaktadır:
“Himmetin mânâsı budur ki, ârif huzûr-i kalb ile hatırını ve kuvvetini toplayıp, vehmiyle ve fikriyle kendi nefsini, halk ve takdir edeceği şeyin icadına musallat kılar. Ve o şey dahi mahall-i himmet olan kalbin haricinde gölge gibi mevcut olur. Ve bu keyfiyet-i halk, ârifte kuvve-i kudsiyye ve nisbet-i ilâhiyye bulunduğu içindir. Ârifin gayrı olan avâm, kalplerinde tahayyül ve vehm ile bir şeyi ihdas etseler bile, ruhlarında kuvve-i kudsiyye olmadığından o suver-i muhayyeleye vücûd-i hissî verip hariçte izhar etmeğe muktedir değillerdir.”
Sadeleştirilerek metnin özeti şöyle verilebilir:
İnsanlar bazı şeyleri hayal ederler; ârif olan ise hayal ettiği şeyi himmet gücüyle dış dünyada da görünür hale getirir. Himmet, bu şeyin ruhu mesabesindedir; diğer insanların hayalleri ise sadece zihinlerinde kalır.
Bilgi Edinme
Izutsu, İbn Arabî’nin himmete yüklediği ikinci anlamı şöyle açıklamaktadır:
“Pratikteki veçhesi bakımından eşyanın teshir altına alınması demek olan himmet, bilgi edinmeye yönelik veçhesi bakımından, varlığın esrarına nüfûz etme ama aklın hükümran olduğu bölgenin ötesinde kalan bir kudret olma özelliğine sahiptir. Bu bakımdan İbn Arabî’nin Fusûs’unun bir pasajında, varlığın gerçek hakikatinin ancak himmetle teçhiz edilmiş bir kul tarafından bilinebileceğini beyan etmesinin de çok anlamlı olduğunu söyleyelim. Himmet aslî olarak, bir ârifin bütün ruhanî güçlerini belirli bir noktaya teksif etmesinden ve bu güçlerin yoğunlaştığı kalbinin de belirli bir istikamete yönlendirilmesinden ibarettir.”
İrfan ve Tasarruf İlişkisi
Genelde sûfîler, velayet makamıyla tahakkuk edip kurbiyet makamına ulaşan âriflerin, himmetlerini istedikleri şeye yöneltip tasarruf edebildiklerini ifade ederler. Ancak başta İbn Arabî olmak üzere bazıları, marifetin seviyesine göre tasarrufun ters orantılı olarak değiştiğini söylerler. Bu durum hem tasarrufun cereyan şekli, hem Allah’la münasebet, hem de insan iradesi ve ihtiyarı ile ilgilidir. Konuyu maddeler hâlinde şu şekilde ele almak mümkündür:
“Bir şeyde himmetle tasarruf etmek için kuvve-i zâhire ve bâtınenin heyet-i mecmuasını o şeye huzur-ı tam ile ve teveccüh-ı küllî ile yöneltmeli ve o şeyin gayrısına kalpte ittisâ olmamalı, yani başka şeye gönül müteveccih olmamalı. İşte himmet böyle bir cemiyetle müessir olur. Marifet ise ârifi bu cemiyetten ayırır; zira himmetini sarf edeceği şeye külliyetle teveccüh edip onu kalbine idhal etmekle, marifet-i Hakk’ı kalbinden çıkarmak lâzım gelir. Binaenaleyh marifeti tamamlayan ârif, tasarruftan ârî ve gayet acz ü zaaf ile zâhir olur.”
Ârifin tasarrufa kâdir olamamasının diğer nedeni de şudur: Ârifin acizlik ve eksikliğinin farkında olması, elindeki eşyada tasarruf etme kudretinin ona ait olmadığını ve kendisini Hakk’ın elinde bir araç olduğunu idrak etmesi, kalbinde bu cemiyetin sağlanmasına engeldir. Bu gerçekleşmeyince de tasarruf edemez.
“Muvahhid-i müstağrak o kimsedir ki, derya onda tasarruf eder ve onun derya üzerinde bir tasarrufu yoktur. Yüzen kimse ile gark olan kimsenin her ikisi de deryadadırlar, fakat müstağrakı su götürür ve mahmûldür; yüzen kimse ise kendi kuvvetinin hâmilidir ve kendi ihtiyarı iledir. Binaenaleyh müstağraktan sâdır olan her bir hareket ve her bir fiil ve kavil o sudan hâsıl olur, kendisinden değildir. Onun vücudu ortada bir bahanedir. Meselâ duvardan bir sadâ işitirsen, bilirsin ki duvardan değildir, duvarı söyleten bir kimse vardır. İşte evliya da böyledir; ölümden önce ölmüşler ve duvar hükmüne girmişlerdir, onlarda bir kıl ucu kadar varlık kalmamıştır. Hakk’ın kudret elinde bir kalkan gibidirler ve kalkanın hareketi kendinden değildir. İşte ‘ene’l-Hakk’ın’ anlamı budur.”
“Nasıl ki insan, diğer insanların mutasarrıf olduğu şeyi terk edince onların muhabbetini kazanır, aynen öyle de, Allah’ın tasarrufunda olan kendi nefsini ve kendinden zâhir olan fiilleri kendi nefsine izafe etmeyip Hakk’a terk ettiği vakit, O’nun yanında da böyle olur. Yani emr-i tasarrufta Hakk’a iştirakten vazgeçtiği için Hak Teâlâ ona muhabbet eder. Kendi nefsini ve fiillerini tecelliyât-ı Hakk’tan ibaret bildiği ve bu marifetle kesreti nefyetmiş olduğu için tevhid üzerinde râsid olur.”
Ârif, ubûdiyet makamında tahakkuk etmiştir; kendiliğinden tasarruf etmez. Efendisi (Allah) ne derse onu yapar. İradesini, Efendisi’nin iradesinde fânî kılmıştır. Mutlak irade sahibi O’dur. Onun için ârif, kendisinde hissettiği ârızî iradeyi kullanmanın Allah karşısında cehalet ve edebe aykırı olduğunu bilerek tasarrufu gerçek sahibine bırakır ve mutlak acziyet hâline döner. Bu, İbn Arabî’nin, “Allah sizi zayıflıktan yarattı, sonra size zayıflığın ardından kuvvet verdi, sonra kuvvetin ardından tekrar zayıflık ve ihtiyarlık verdi.” (Rûm, 30/54) âyetine verdiği felsefî-sûfî yorumdur.
Vahdet-i vücûd anlayışına göre, varlık birdir. Dolayısıyla ârif, kimin veya neyin üzerinde tasarruf edecektir? Zira O’nun vücudundan başka varlık göremez. Ârifin bu marifet ve müşahedesi onu tasarruftan alıkoyar.
Âriflerin tasarruftan el çekmelerinin başka bir sebebi daha vardır: Onlar, varlıktaki her şeyin ezelde sabit olduğu hâle göre zuhûr ettiğini idrak ederler. Başka bir ifadeyle onlar, olayların ezelde takdir edilip belirlendiğini ve kudret elinin yazmış olduğu bir tek kelimeyi ortadan kaldırabilecek hiçbir varlığın bulunmadığını idrak ederler. O hâlde, neyde ve niçin tasarruf edeceklerdir?
Yukarıda verilen bilgilerden şu sonucu çıkarmak mümkündür: Bu konuda iki makam bulunmaktadır: Birincisi bekâ, yani tasarruf makamıdır. İkincisi ise fenâ, yani tasarrufu terk makamıdır.
Tasarruf–Şirk İlişkisi
Tasarruf, cezbedici ve nefsin hoşuna giden bir olaydır. Onun için, sadece tasarruf etmek yani eşya ve olaylara söz geçirmek ve yönlendirmek amacıyla tasarruf metodunu ve pratiklerini uygulamaya kalkışmanın yanlışlığına, hatta şirk olduğuna şu ifadelerle dikkat çekilmiştir:
“Havas ile iştigal ve bu vasıta ile Allah’ın yaratıkları üzerinde tasarruf, Allah dostlarının nazarında şirktir; zira kâinatta mutasarrıf ancak Hak’tır. Onun için kulun tasarrufa kalkışması Hakk’ın tasarrufuna iştirak sayılır. Bilhassa sülûk ehli için böyle bir gaye ile Allah’ın isimlerine devam etmek, onu yolda bırakır.”
Mutasavvıf olmamakla birlikte tasavvufî konularda geniş bilgiler veren İbn Haldun da bu konuya değinmekte, tasarrufun bir yönüyle sihre benzediğine dikkat çekmekte, ancak onu şu ifadelerle ayırmaktadır:
“Âlemde tasarruf etme ve gaybı bilme nevinden olmak üzere mutasavvıflar için hâsıl olan hususlar, bizzat değil, bilârızdır (Allah tarafından, onlar istemeden, dolaylı olarak verilir). Bu durum işin başında kastedilmiş değildir. Çünkü bu husus kastedilmiş olarak ona yönelmek, Allah’tan başkasına yönelmek olur. Bu ise eşyada tasarruf etmeyi ve gaybı bilmeyi gaye etmekten başka bir şey değildir. Bu da şirk olur. Sûfîlerden biri, ‘İrfan sahibi olmak için irfanı tercih eden, ikinci bir ilâha kâil olmuş olur’ demiştir. Onun için sûfîler teveccühleriyle Mabud’u kasdederler, O’ndan başka hiçbir şeyi gaye edinmezler. Bu esnada onlara bir şey hâsıl olsa, bizzat değil, bilârız hâsıl olur. Onların çoğu da önlerine böyle bir şey çıksa, ondan kaçar ve değer vermez.”
Ancak, gaye yapılmadan tasarruf etmenin mubah olduğu ve seçkin bazı mutasavvıflar tarafından da başvurulduğu bilinen bir gerçektir. Onun için tasarrufta dikkat edilmesi gereken bazı hususları kayıt altına alan âlimler şu noktalara dikkat çekmişlerdir:
Amaç ve araç mubah olmalıdır.
Dıştan ve içten bu tasarruf dolayısıyla kibir ve kendini beğenme hâli oluşmamalıdır. Tedbir olarak bu sırada sürekli dua etmelidir.
Tasarrufla gereğinden fazla uğraşmamalıdır. Zira böyle hâlleri olan kişi tehlikededir. Fitnelerin en büyüğü ise avam halkın bunu kemâlât zannetmeleridir. Bu durum ancak zaruret olursa başvurulabilir. Onun için bazı büyükler, “Eğer hiçbir zikir müride etki etmezse, o zaman şeyhi teveccüh yapsın” demişlerdir.35
Ölümden Sonra Tasarruf
Genel olarak tasavvuf ehli, ruhun bedenden ayrıldıktan sonra daha serbest ve etkin bir şekilde hareket imkânına kavuştuğunu düşünür ve bu anlayışın bir neticesi olarak bazı kişilerin ölümlerinden sonra da tasarruf edebileceklerini söylerler. Şu dörtlük bu anlayışı özetlemektedir:
İki alemde tasarruf ehlidir ruh-i veli,
Deme ki bu mürdedir, bunda nice derman ola,
Ruh şemşir-i Huda’dır, ten gılaftır ona,
Dahi a’la kâr eder bir tiğ ki uryan ola.
(Lâedri)
Şu ayırıma da dikkat çekilmiştir: Peygamber ve veli kulların tasarrufu, bir nevi vehbî olduğundan, ölümden sonra da devam edebilir. Ancak bir nevi kesbî olan diğer tasarruf şekilleri ölümden sonra devam edemez. Kelam ağırlıklı eserler kaleme almasına rağmen Bediüzzaman Said Nursî (ö. 1960) de ölümden sonra velilerin tasarruf edebileceğine şu örneği vererek katılmaktadır:
“Hazret-i Mevlâna Hindistan’dan Tarîk-ı Nakşî’yi getirdiği vakit, Bağdat dairesi Şah-ı Geylânî’nin ba’de’l-memat hayatta olduğu gibi taht-ı tasarrufunda idi. Hazret-i Mevlâna’nın (Hâlid-i Bağdâdî) mânen tasarrufu -bidâyeten- câ-yi kabul göremedi. Şah-ı Nakşibend ile İmam-ı Rabbânî’nin ruhaniyetleri Bağdat’a gelip Şah-ı Geylânî’nin ziyaretine giderek rica etmişler ki; ‘Mevlâna Hâlid senin evlâdındır, kabul et!’ Şah-ı Geylânî, onların iltimaslarını kabul ederek Mevlâna Hâlid’i kabul etmiş. Ondan sonra Mevlâna Hâlid birden parlamış. Bu vâkıa; ehl-i keşifçe vâki ve meşhud olmuştur. O hâdise-i ruhaniyeyi, o zaman ehl-i velâyetin bir kısmı müşahede etmiş, bazıları da rüya ile görmüşler.”
Ölümlerinden sonra tasarruf sahibi olan kişilere şu isimler örnek verilmektedir: Akîlü’l-Münbecî (ö. ?), Ebü’l-Hasan Harakânî (ö. 425/1034), Abdülkâdir-i Geylânî (ö. 562/1166), Şeyhü’l-Harrânî (ö. 581/1185) ve İmâm-ı Rabbânî (ö. 1034/1624).
————————————–
DİPNOTLAR
* Prof. Dr. , Yüzüncü Yıl Üniv. İlahiyat Fakültesi.
1 İnsanın Allah’ın halifesi olduğu ile ilgili bir çok ayet vardır. Misal olarak şu ayetlere bakılabi-lir: Bakara, 2/30; En’am, 6/165; Neml, 27/62; Yunus, 10/14.
2 Geniş bilgi için bk. İbn Haldun, Mukaddime, haz.: S. Uludağ, İstanbul 1988, c. I, ss. 358-360, 392-399; Elmalılı Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, İstanbul, ts., c. VIII, s. 5403.
3 Cevheri, es-Sıhah, c. V, s. 2019.
4 Asım Efendi, Kamus Tercümesi, yy, ts., c. III, s. 548.
5 Bk. Sadettin Taftazânî, Şerhu’l-Akâid, s. 61.
6 Şu kaynaklara bakılabilir: S. Uludağ, Tasavvuf Terimleri Sözlüğü, s. 365; Münavî, Feyzu’l-kadir, c. IV, s. 280; Abdurrahman es-Sülemi, Ariflerin Yolu, çev.: Süleyman Ateş, Ankara 1981, s. 11; Sühreverdi, Avarifu’l-Maarif, çev.: İ. Gündüz, H. K. Yılmaz, İstanbul 1990, s. 158; E. Cebecioğlu, Tasavvuf Terimler ve Deyimleri Sözlüğü, s. 717; E. A. et-Tahanevî, Hadislerle Tasav¬vuf, haz.: Z. Davudî, A.Yıldırım, İstanbul 1995, s. 239. Müridin nazar ve teveccühü için de şu kaynaklara bakılabilir: Esat Sahib, Nûru’l-hidaye ve’l-irfan fi sırrı’r-rabıta ve’t-teveccüh ve hatm-i Hacegân, Kahire 1311h.; A.Z. Gümüşhanevî, Camiu’l-Usûl, Mısır 1319h.; İrfan Gündüz, Gümüşhanevî Ahmed Ziyauddin ve Halidiye Tarikatı, İstanbul 1994.
7 Buharî, Rikak, 38.
8 B. S. Nursî, Şualar, s. 218; a.mlf, Tarihçe-i Hayat, s. 309; a.mlf, Asa-yı Musa, s. 36.
9 Elmalılı, Hak Dini Kur’an Dili, İstanbul, ts., c. VI, s. 4312.
10 Cinler Hz. Süleyman (s)’a ister istemez itaat ediyorlardı. Demek ki, onları itaate kodlayacak bir şifre vardı. Nebide bu bir mucize idi… Bizde maharet ve ledünniyata açılma olabilir. O şifre elde edildiğinde, cinler muti birer nefer haline gelebilirler. İhtimal, geleceğin insanını en çok uğraştıracak konulardan biri, bu şifreyi elde etme olacaktır. Belki de yıldız savaşları asıl o zaman başlayacaktır.
11 Buharî, Salât, 75, Enbiya, 40; Müslim, Mesacid, 39; Müsned, II, 298.
12 İbn Arabî, Fususu’l-Hikem, (A. A. Konuk şerhiyle birlikte), c. III, s. 219. Ayrıca bk. E. Afifî, Fusûsu’l-Hikem Okumaları İçin Anahtar, İstanbul 2000, s. 340.
13 Geniş bilgi ve kaynaklar için bk. A. Kartal, Abdülkerim Cilî, Hayatı, Eserleri, Tasavvuf Felsefesi, İstanbul 2003, ss. 260-262.
14 Aynı eser, s. 261.
15 İbn Arabî, Fususu’l-Hikem, (A. A. Konuk şerhiyle birlikte), c. III, ss. 246-247; İbn Haldun, Mu¬kaddime, haz.: S. Uludağ, c. I, s. 392; c. II, s. 1199; Afifî, Fusûsu’l-Hikem Okumaları İçin Anahtar, s. 340.
16 B. S. Nursî, Sözler, s. 254.
17 S. Uludağ, Tasavvuf Terimleri Sözlüğü, s. 227; E. Cebecioğlu, Tasavvuf Terimler ve Deyimleri Söz¬lüğü, s. 363.
18 Abdurrahman es-Sülemî, Tabakatu’s-Sûfiyye, s. 179.
19 Sülemî, age, 319. Ayrıca bk. H. el-Muhasibî, er-Riaye li Hukukillah: Kalb Hayatı, çev.: A. Yüce, İzmir 2000, s. 64.
20 T. İzutsu, İbn Arabî’nin Fusus’undaki Anahtar Kavramlar, çev.: Ahmet Yüksel Özemre, İstanbul 1998, s. 385.
21 İzutsu, age, s. 385. Ayrıca bk. İbn Arabî, Fususu’l-Hikem, (A. A. Konuk şerhiyle birlikte), c. II, s. 121.
22 İbn Arabî, Mevakiu’n-nucûm, s. 85’ten naklen Afifi, Muhyiddin İbn Arabi’de Tasavvuf Felsefesi, çev.: M. Dağ, İstanbul 1998, s. 246.
23 Afifî, Fusûsu’l-Hikem Okumaları İçin Anahtar, ss. 167-168, 264-268.
24 İbn Arabî, Fususu’l-Hikem, (A. A. Konuk şerhiyle birlikte), c. II, s. 122.
25 İzutsu, Anahtar Kavramlar, s. 391.
26 İbn Arabî, Fususu’l-Hikem, (A..A. Konuk şerhiyle birlikte), c. III, s. 63.
27 Afifî, Fusûsu’l-Hikem Okumaları İçin Anahtar, s. 264.
28 Mevlana , Fihi Ma Fih, çev.: A.A. Konuk, haz.: S. Eraydın, İstanbul 1994, s. 69.
29 İbn Arabî, Tedbirât-ı İlahiyye, çev. ve şerh.: A. A. Konuk, haz.: M. Tahralı, İstanbul 1992, s. 189; İbn Haldun, Mukaddime, haz.: S. Uludağ, c. II, s. 1117.
30 İbn Arabî, Fususu’l-Hikem, (A. A. Konuk şerhiyle birlikte), c. III, s. 59; Afifî, Fusûsu’l-Hikem Okumaları İçin Anahtar, s. 264.
31 Bk. İbn Arabî, aynı yer; Afifî, aynı yer.
32 Bk. Afifî, age, s. 264.
33 Mevlana , Fihi Ma Fih, s. 244.
34 İbn Haldun, Mukaddime, c. I, s. 392; c. II, s. 1199.
35 Tahanevî, Hadislerle Tasavvuf, s. 175.
36 Bk. Şa’ranî, Tabakat, Kahire 1954, c. I, s. 153.
37 Bk. H. K. Yılmaz, Soru ve Cevaplar, (el-Luma’ tercümesinin sonuna eklenen bölüm), İstanbul 1996, s. 529.
38 B. S. Nursî, Barla Lahikası, s. 165.
Rasit Tunca
Schrems,18.04.2025
Kaynaklar
Deepsek
Gemini
islamveihsan
Prof. Dr. Hasan Kamil Yılmaz, 300 Soruda Tasavvufi Hayat,
Ahmed Hulusi
Tasavvuf: İlmî ve Akademik Araştırma Dergisi, yıl: 6 [2005], sayı: 15, ss. 37-49.
|
|
|
| Feyz Nedir? Kalbe Gelen Feyzler Ne işe Yarar? insan Feyiz Geldiğini Nasıl Hisseder? |
|
Posted by: YamanTunca - 03-08-2026, 09:02 PM - Forum: Tasavvvuf
- No Replies
|
 |
Feyz Nedir? Kalbe Gelen Feyzler Ne işe Yarar? insan Kalbine Feyiz Geldiğini Nasıl Hisseder? Feyzin Nur ile Farkı Nedir?
Feyz: Kalbe İnen İlahi Nur
Feyz, İslam tasavvufunda sıkça kullanılan bir kavramdır. Sözlük anlamı "fazla suyun yatağından taşması, bir haberin yayılması, bir sırrın ifşa olması" gibi anlamlara gelir. Tasavvufta ise feyiz, Allah'ın kullarına lütfettiği bir nur, bir bereket, bir ilham ve bir bilgi anlamına gelir. Kalbe inen feyiz, insanın ruhunu aydınlatan, gönlünü ferahlatan ve maneviyatını yükselten bir tecrübedir. Bu makalede, feyzin ne olduğu, kalbe inen feyzin faydaları ve feyzin nur ile arasındaki farklar detaylı bir şekilde ele alınacaktır.
“Onlar, inananlar ve kalpleri Allah’ı anmakla huzura kavuşanlardır. Biliniz ki, kalpler ancak Allah’ı anmakla huzur bulur.”
(Ra’d, 13/28)
“O, ümmîlere, içlerinden, kendilerine ayetlerini okuyan, onları temizleyen, onlara kitabı ve hikmeti öğreten bir peygamber gönderendir. Hâlbuki onlar, bundan önce apaçık bir sapıklık içinde idiler.”
(Cuma, 62/2)
Kâfirlerle, fâsıklarla ve bid’at ehli ile karşılaşmak, onlarla beraber olmak, kalbde zulmet hâsıl eder, feyz gelmesine engel olur. Haram yiyen, büyüklerin ruhlarının gelmesinden mahrum kalır ve feyz alamaz. Yediği haram şeylerin çıkardığı manevî gazlar vücuttaki feyz yollarını tıkar, büyüklerin feyzi gelemez. Demek ki feyzin gelmesi için, haramlardan sakınmak, salihlerle beraber bulunmak ve dinin emrine uymak şarttır.
Feyz Nedir?
Feyz, Allah'ın sonsuz rahmetinden bir kesittir. Bu ilahi nur, kulun kalbine doğrudan veya bir veli yoluyla inebilir. Feyz, insanın kendi çabalarıyla elde edebileceği bir şey değildir, tamamen Allah'ın bir lütfudur. Feyz alan kişi, Allah'a daha yakın hisseder, kalbi huzurla dolar ve hayatına bir anlam katılır.
İmam Rabbani şöyle açıklar:
“Hak Sübhânehû Teâlâ Hazretleri’nin zatından gelen feyz iki türlüdür: Birincisi: Var etme, yaratma, rızıklandırma, yaşatma, öldürme gibi (maddi) feyizlerdir. İkincisi: İman, marifet ve peygamberlik ile velayetin diğer üstün mertebeleri ile ilgili olan (manevi) feyizlerdir.” (Mektubat, II, 287. m)
“Bilmen gerekir ki, Hak Sübhânehû’dan gelen evlat, mallar, hidayet ve olgunluk gibi feyizler avam ve havas, iyi ve kötü ayırt etmeksizin ve daimi surette gelmektedir. Bu feyizlerdeki farklılık kullardan kaynaklanmaktadır. Bazıları feyizleri kabul ederken diğerleri kabul etmemektedir. “Allah onlara zulmetmedi, fakat onlar kendi kendilerine zulmediyorlardı.’” (Müminun, 55-56) (Mektubat, c.I, 164)
İmam Rabbani kendisini ziyarete geldiği halde feyiz almaya meyli olmayan bir müridini şöyle uyarır:
“Bilmen gerekir ki; buraya kadar geldiniz, ayaklarınızı yordunuz ve çabucak ayrıldınız. Bir takım sohbet hukukunu yerine getirmeye bile fırsat bulamadınız. Buluşma ve beraber olmanın maksadı ya faydalı olmak ya da istifade etmektir. Eğer bu iki özellik mecliste bulunmazsa o meclisin bir değeri yoktur. Büyüklerden birinin huzuruna gelen kişi boş olarak gelmeli ki dolu olarak dönsün. Onların yanında acziyetini ve iflasını göstermeli ki onların şefkatine layık, feyizlerine müstahak olsun. Doymuş olarak gelip gitmenin manası yoktur. Çok dolu olmakta, müstağni olmakta azgınlıktan başka bir şey yoktur.” (Mektubat, c.I, 157.m)
Mevlana’ya göre hak dostlarının feyzinden mahrum olmanın en büyük sebebi salihlere karşı hürmetsizlik etmek, onlara gerekli ihtiramı terk etmektir. Bunun daha kötüsü ise dindarlara ve maneviyat önderlerine eziyet etmektir. Günümüzde pek çok güzel iş yapılmasına rağmen feyiz ehli insanların azlığının sebebi büyük ölçüde budur. Erken dönem sufilerinden Ebû Ali Sekafî (v.328) şöyle der: “Bir kimse âlimlerin sohbetinde bulunur fakat onlara hürmet etmezse, ilâhî feyz ve bereketlerden mahrum kalır ve âlimlerdeki nurlar kendinde görünmez.”
İmam Rabbani feyiz akışının fiziki olarak tam anlaşılamayacağını aslında bunun çok da önemli olmadığını ifade etmektedir. Belki de bu yüzden günümüzde rabıta, nazar gibi ruhani feyz yolları doğru anlaşılmadığı için pek çok çevre tarafından inkâr edilmektedir. Hâlbuki insanın bir şeyi anlayamaması onun var olmadığı manasına gelmez.
Sufilere göre feyiz akışının bir başka şartı da müridin sabırlı olması, acele etmemesidir. Şeriatı, tarikatı ve hakikati yaşayan bir mürşide telim olunduğunda er geç salik hedefe ulaşacaktır. İnsanın en büyük düşmanı olan Şeytan ise saliki yolundan uzaklaştırmak için ona şu şekilde vesvese verir: “Sana bu yolda feyiz yok, bak nice zamandır bu kapıdasın ama hala yerinde sayıyorsun.” Mevlana bu tür hislere kapılanlara şöyle hitap eder:
“Gülen nar bahçeyi güldürür. Erler sohbeti de seni erlerden eder. Katı taş ve mermer bile olsan, gönül sahibine erişirsen cevher olursun. Temizlerin muhabbetini ta canının içine dik. Gönlü hoş olanların muhabbetinden başka muhabbete gönül verme. Ümitsizlik diyarına gitme, ümitler var. Karanlığa varma güneşler var.” (Mesnevi, I, 721-24) Mevlana bu sözleri ile maneviyat âleminde ümitsizliğe yer olmadığını manevi feyizlerin sabredenlere bir gün aniden geleceğini ifade etmektedir.
Feyz, güneşin ışığı gibidir, her tarafa ışık saçar. O büyüklerden mutlaka feyz gelir. Bunu alıp almamak ise insanın elindedir. Hatta feyz göğüs hizasına kadar gelir, ama almak için bazı şartlar vardır:
1- Feyzin geldiğine inanmak.
2- Feyzin geldiği zatın büyüklüğüne inanmak.
3- Feyzin geldiği zatı sevmek yani onun bildirdiklerine uymak, itaat etmek.
4- Doğru iman sahibi olup, farzları yapmak, haramlardan sakınmak.
5- O zata karşı çok saygılı ve edepli olmak. Bu en önemlisi ve zor olanıdır, çünkü (Hiçbir bî-edeb, vâsıl-ı ilallah olamaz) buyuruluyor. Yani edebe riayet etmeyen, Cenab-ı Hakk’ın rızasına kavuşamaz, Allah dostu olamaz.
Feyz geldiği şu yollarla anlaşılır:
1- Feyz gelmişse, Allahü teâlâ, onu küfürden korur.
2- Haramlardan uzaklaştırır.
3- Dünyadan soğutur.
4- Büyükleri, salih kimseleri, ibadetleri sevdirir.
5- Ölümü sevdirir, ölüme karşı hasret duymaya başlar.
İşte bunlar varsa, feyz geliyor demektir. Feyz, insanı küfürden, günahlardan koruduğu gibi, evliyalığa kadar da götürür. Eğer haramlardan, günahlardan soğumuyorsak, dünya hırsı aynen devam ediyorsa, feyz alamıyoruz demektir.
Kalbe Gelen Feyzin Faydaları
Kalbe inen feyzin pek çok faydası vardır. Bunlardan bazıları şunlardır:
İman ve İhsanın Artması: Feyz alan kişi, Allah'a olan inancını daha da güçlendirir ve ibadetlerine daha fazla önem verir.
Kalbin Aydınlanması: Feyz, kalbi karanlıklardan arındırır ve ilahi nurla doldurur.
Bilgi ve Hikmetin Artması: Feyz alan kişi, Allah'ın sırlarını keşfeder ve hayatın anlamını daha iyi anlar.
Sabır ve Kararlılık: Feyz, insanlara sabır ve kararlılık verir, zorluklar karşısında yılmamalarını sağlar.
Sevgi ve Merhametin Artması: Feyz, insanın kalbini sevgi ve merhametle doldurur, çevresindeki insanlara karşı daha şefkatli olmasını sağlar.
Feyzin Nur ile Farkı
Feyz ve nur, sıklıkla birbirine yakın anlamlarda kullanılan kavramlardır. Ancak aralarında bazı nüanslar vardır.
Nur: Daha genel bir kavramdır ve Allah'ın her türlü tecellisini ifade eder. Işık, aydınlık, güzellik gibi anlamlara gelir.
Feyz: Nurun özel bir tecellisi olup, Allah'ın kullarına lütfettiği bir berekettir. Kalbe inen bir nur olarak da düşünülebilir.
Feyz, nurun kalbe inmesi ve kalbi aydınlatması şeklinde daha özel bir anlam taşır. Nur, evrensel bir kavramken, feyiz daha çok tasavvufi bir terimdir.
İnsan Kalbine Feyz Geldiğini Nasıl Hisseder?
Kalbe inen feyzi hissetmek kişiden kişiye değişebilir. Ancak genel olarak feyiz alan kişiler, aşağıdaki gibi hisler yaşarlar:
Kalpte bir sıcaklık ve huzur: Feyz alan kişi, kalbinde derin bir huzur ve mutluluk hisseder.
Gözlerde yaşarma: Feyz, insanı duygusal olarak etkileyebilir ve gözlerinden yaş gelmesine neden olabilir.
Hayata karşı daha olumlu bir bakış açısı: Feyz alan kişi, hayata daha umutla ve coşkuyla bakar.
İbadetlere daha fazla ilgi duyma: Feyz, insanı ibadete daha fazla teşvik eder.
Rüyalarda ilahi işaretler görme: Feyz, bazen rüyalarda ilahi işaretler olarak kendini gösterebilir.
Vefatlarından sonra da, tasarrufu devam eden evliya var mıdır?
Her velinin tasarrufu görülebilir. Ebu Abdullah el-Kureşi hazretleri buyuruyor ki:
(Vefatlarından sonra kabirde, kerametleri ve tasarrufları devam eden Evliyadan dördünü gördüm. Bunlar, Maruf-i Kerhi, Abdülkadir-i Geylani, Ukayl-i Münbeci ve Hayat bin Kays el-Harrani hazretleridir.)
Ben de bunlara Seyyid Abdülbaki Hazretlerini ekliyorum haala feyiz geliyor o'ndan ve abisi Muhammed Raşid'den.
Bazı Velilerin bazı özellikleri ön plana çıkar, mesela filan zat, çok cömert idi denir. Bu, diğerleri cömert değil anlamına gelmez. Bu da onun gibidir. Öldükten sonra kerametleri, tasarrufu çok görüldüğü ve çok meşhur olduğu için dördü söylenmiştir. Yoksa bu söz, diğer Evliyanın vefatından sonra tasarruf ve keramet sahibi olmadıklarını göstermez. Din kitaplarında buyuruluyor ki:
Veli, dünyada iken, kınındaki kılıç gibidir. Ölünce, kınından çıkan kılıç gibi olup, tasarrufu, tesiri kuvvetlenir. (Berika)
İnsan ölürken ruhunun ölmediğini âyet-i kerimeler ve hadis-i şerifler açıkça bildiriyor. Ruhun şuur sahibi olduğu, ziyaret edenleri ve onların yaptıklarını anladıkları da bildiriliyor. Velilerin ruhları, diri iken olduğu gibi, öldükten sonra da, yüksek mertebede olur. Allahü teâlâya manevi olarak yakındır. Evliyada, dünyada da, öldükten sonra da keramet vardır. Keramet sahibi olan ruhlardır. Ruh ise, insanın ölmesi ile ölmez. Kerameti yapan, yaratan, Allahü teâlâdır. Her şey, Onun kudreti ile olmaktadır. Her insan, Allahü teâlânın kudreti karşısında, diri iken de, ölü iken de hiçtir. Bunun için, Allahü teâlânın dostlarından biri vasıtası ile, bir kuluna ihsanda bulunması şaşılacak bir şey değildir. Diri olanlar vasıtası ile çok şey yaratıp verdiğini, herkes her zaman görmektedir. İnsan diri iken de, ölü iken de bir şey yaratamaz. Ancak Allahü teâlânın yaratmasına vasıta, sebep olmaktadır. (Mişkat)
Bir evliya yaşarken mi, yoksa vefat edince mi, daha çok feyz verir?
Abdülhak-ı Dehlevî hazretleri buyuruyor ki:
Vefat eden evliya zat, yaşayandan daha çok feyz verir, daha çok yardım eder.
(Mişkat tercümesi)
Akşemseddin-i Veli hazretleri buyuruyor ki:
Tasarruf ehlidir ruh-u veli, dü cihanda,
Deme bu ölüdür, nasıl derde derman ola!
Ruh şimşir-i Huda’dır ten kılıf olmuş ona,
Dahi alâ kâr eder, bir tığ ki, üryan ola.
(Mecmuat-ül cevahir)
Yani deniyor ki:
Evliyanın ruhu, iş yapar iki cihanda,
Deme, bu ölüdür, nasıl olur derde deva!
Ruhu, Hakk'ın kılıcı, vücut kılıftır ona,
Kınından çıkan kılıç tesirli olur daha.
İslam âlimleri buyuruyor ki:
Büyük âlim vefat edince, feyz vermesi kesilmez, hatta artar; fakat kalb hastalıklarına şifa olan bakışları ve sözleri devam etmediği için, bir insanın meyyit ile olan bağlılığı, diri ile olan gibi olamaz. Bunun için, vefat etmiş olan Evliyadan feyz almak az olur. Fena ve bekaya yükselen dirilerin, meyyit ile irtibatları, diri iken olduğu kadar değil ise de, çok olur ve bunlar meyyitten çok feyiz alırlar; fakat diri iken daha fazla alırlar; çünkü diriler, yanındakilerin İslamiyet’e uymasını sağlarlar. Bütün halleri ve sözleri ile kalblerine tesir ederek, muhabbetin artmasına, böylece daha çok feyz almalarına sebep olurlar. (İrşad-üt-talibin)
Vefat etmiş olan Velinin tasarrufu, feyz vermesi, daha fazla olduğu halde, ondan feyz almak daha zordur. Kabirdeki Veliden feyz almak da böyledir. Hayatta olan Evliyanın yanında edebe riayet etmek daha kolaydır. Fakat kabirde olunca, buna riayet etmek zor olur. Hayatta imiş gibi edepli olursa, yine çok feyz alır.
Evliya zatlardan feyz gelmesine mani olan şeyler nelerdir?
Feyz, nur demektir. Feyz gelince, kalb temizlenir. Okuduğunu anlamaya, ibadetlerin tadını duymaya, kusurlarını görmeye ve günahlardan sakınmaya başlar. Feyz geldiğinin alameti, günahtan sakınmak, feyzin kesildiğinin alametiyse, hiç üzülmeden günah işlemektir. Fâsıklarla karşılaşmak, onlarla beraber olmak, kalbde zulmet hâsıl eder, feyz gelmesine engel olur. Haram yiyen, büyüklerin ruhlarının gelmesinden mahrum kalır ve feyz alamaz. Yediği haram şeylerin çıkardığı manevi gazlar vücuttaki feyz yollarını tıkar, büyüklerin feyzi gelemez. Demek ki feyzin gelmesi için, haramlardan sakınmak, salihlerle beraber bulunmak ve dinin emrine uymak şarttır.
Sonuç
Feyz, Allah'ın kullarına lütfettiği büyük bir nimettir. Kalbe inen feyiz, insanın ruhunu aydınlatan, gönlünü ferahlatan ve hayatına anlam katan bir tecrübedir. Feyz alan kişi, Allah'a daha yakın hisseder, kalbi huzurla dolar ve hayatına bir anlam katılır. Feyz, insanın kendi çabalarıyla elde edebileceği bir şey değildir, tamamen Allah'ın bir lütfudur. Bu nedenle, feyzi elde etmek için Allah'a samimiyetle dua etmek ve O'na yakınlaşmaya çalışmak gerekir.
Not: Bu makale, feyiz konusuna genel bir bakış sunmaktadır. Feyz, derin ve geniş kapsamlı bir konudur. Bu konuda daha detaylı bilgi almak için tasavvuf kitaplarını inceleyebilir ve uzmanlara danışabilirsiniz.
Autor
Google Gemini ve Raşit Tunca
08.12.2024
|
|
|
| Tasavvufta Seyr-i Sülük Nedir? |
|
Posted by: YamanTunca - 03-08-2026, 09:01 PM - Forum: Tasavvvuf
- No Replies
|
 |
Tasavvufta Seyr-i Sülük Nedir?
Seyr-i sülük, tasavvufta kişinin Allah'a yaklaşmak ve kemale ermek için izlediği manevi yolculuktur. Bu yolculuk, şeriatın temel ilkelerine bağlı kalarak, nefsin arındırılması, ahlakın güzelleştirilmesi ve marifetin kazanılması gibi aşamalardan geçilir.
Seyr-i sülük kelimesi, Arapça kökenli olup "seyr" gezmek, dolaşmak anlamına gelirken "sülük" ise yola girmek, bir mesleğe başlamak anlamlarına gelir. Yani seyri sülük, manevi bir yolculukta ilerlemek demektir.
نَّا لِلّٰهِ وَاِنَّٓا اِلَيْهِ رَاجِعُونَۜ Biz Allah’tan Geldik, Allah’a Döneceğiz Ayetini Tasavvufdaki seyri sülük ile alakası
"İnnâ lillâhi ve innâ ileyhi râciûn" Ayetinin Seyr-i Sülük ile İlişkisi
"İnnâ lillâhi ve innâ ileyhi râciûn" (Biz Allah'tan geldik ve O'na döneceğiz) ayeti, İslam'ın temel inançlarından biri olan kader inancının bir ifadesidir. Bu ayet, insanın dünya hayatındaki tüm varoluşunun Allah'ın takdiri altında olduğunu ve son olarak O'na döneceğini belirtir.
Seyr-i sülük ise tasavvufta kişinin Allah'a yaklaşmak için izlediği manevi yolculuktur. Bu yolculukta kişi, nefsini terbiye eder, kötü sıfatlardan arınır ve Allah'ı tanımaya çalışır.
Bu iki kavramı bir araya getirdiğimizde şu sonuçları elde ederiz:
Varoluşun Anlamı: Seyr-i sülük yolunda ilerleyen bir insan, "İnnâ lillâhi ve innâ ileyhi râciûn" ayetiyle varoluşunun anlamını daha iyi kavrar. Dünya hayatının geçici olduğunu ve asıl amacının Allah'a ulaşmak olduğunu anlar.
Teslimiyet: Bu ayet, kişinin Allah'a teslimiyetini ifade eder. Seyr-i sülükte de teslimiyet önemli bir yer tutar. Çünkü insan, nefsinin isteklerini değil, Allah'ın emirlerini esas alarak hareket etmelidir.
Sabır ve Kararlılık: Hayatın iniş çıkışlarında sabırlı olmak ve Allah'a olan inancını kaybetmemek, hem ayetin hem de seyri sülük yolunun temel ilkelerindendir.
Ölümün Anlamı: Bu ayet, ölümü bir son değil, yeni bir başlangıç olarak görmeyi öğretir. Seyr-i sülükte de ölüm, dünya hayatından kurtulup Allah'a kavuşmanın bir yolu olarak görülür.
Seyr-i Sülük'te Bu Ayetin Rolü
Motivasyon: Bu ayet, seyri sülük yolunda ilerleyen kişiye sürekli bir motivasyon kaynağı olur. Çünkü kişi, dünya hayatının geçici olduğunu ve asıl amacının Allah'a ulaşmak olduğunu hatırlar.
Sabır ve Kararlılık: Zorluklarla karşılaştığında bu ayet, kişiye sabır ve kararlılık verir. Çünkü bilir ki, bütün zorlukların bir sonu vardır ve o Allah'a dönecektir.
Teslimiyet: Bu ayet, kişinin Allah'a teslimiyetini güçlendirir. Çünkü kişi, her şeyin Allah'ın takdiri olduğunu ve O'nun istediği şekilde olacağını anlar.
Sonuç olarak, "İnnâ lillâhi ve innâ ileyhi râciûn" ayeti, seyri sülük yolunda ilerleyen kişi için bir rehber gibidir. Bu ayet, kişinin hayatın anlamını kavramasına, Allah'a teslim olmasına ve zorluklarla sabırlı bir şekilde mücadele etmesine yardımcı olur.
Ebû Mûsâ el-Eş‘arî radıyallahu anh’den rivayet edildiğine göre Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:
“Bir kulun çocuğu vefat ettiği zaman Allah Teâlâ meleklerine:
- “Kulumun çocuğunu elinden aldınız öyle mi?” diye sorar. Onlar da:
- Evet, diye cevap verirler. Allah Teâlâ:
- “Kulumun gönül meyvesini mi kopardınız?” diye sorar. Melekler:
- Evet, diye cevap verirler. Allah Teâlâ tekrar:
- “O zaman kulum ne dedi?” diye sorar. Melekler:
- Sana hamdetti ve “innâ lillâh ve innâ ileyhi râciûn: Biz Allah’tan geldik, Allah’a döneceğiz” dedi, diye cevap verirler.
O zaman Allah Teâlâ şöyle buyurur:
- “Kulum için cennette bir köşk yapın ve ona hamd köşkü adını verin.” (Tirmizî, Cenâiz 36)
Seyr-i Sülük'ün Aşamaları
Seyr-i sülük, genellikle şu aşamalardan oluşur:
Tevbe: Günahlardan pişman olmak ve Allah'a yönelmek.
Takva: Allah'ın emirlerine uymak ve yasaklarından kaçınmak.
Zikir: Allah'ı anmak ve O'na yakınlaşmak için yapılan ibadet.
Murakabe: Kalbi Allah'a yöneltmek ve O'nu düşünmek.
Fena fillah: Allah'ta fani olmak, yani varlığını Allah'ta eritmek.
Bekâ billah: Allah'ta bâki olmak, yani Allah ile birleşmek.
Bu aşamalar, her tasavvuf ekolünde farklı isimlerle ve farklı bir sırayla zikredilebilir. Ancak genel olarak amaç, insanın nefsini terbiye ederek, Allah'a ulaşmaktır.
Seyr-i Sülük'ün Önemi
Nefsin Terbiyesi: Seyr-i sülük, insanın nefsini terbiye ederek, kötü huylardan arınmasını sağlar.
Ahlakın Güzelleşmesi: Bu yolculuk, insanın ahlakını güzelleştirerek, daha iyi bir insan olmasını sağlar.
Allah'a Yaklaşma: Seyr-i sülük, insanı Allah'a yaklaştırır ve O'nun sevgisini kazanmasını sağlar.
Kâmil İnsan Olma: Seyr-i sülük, insanı kâmil insan olmaya götürür.
Seyr-i Sülük ve Mürşit
Seyr-i sülük yolunda ilerleyen kişiye "sâlik", bu yolda rehberlik eden kişiye ise "mürşit" denir. Mürşit, sâlike yol gösterir, onu yanlışlardan korur ve manevi gelişiminde ona yardımcı olur.
Özetle, seyri sülük, tasavvufta insanın kendisini Allah'a yaklaştırmak için yaptığı manevi bir yolculuktur. Bu yolculuk, şeriatın temel ilkelerine bağlı kalarak, nefsin arındırılması, ahlakın güzelleştirilmesi ve marifetin kazanılması gibi aşamalardan geçilir. Seyr-i sülük, insanın hem dünya hayatında hem de ahirette mutlu olmasını sağlar.
Ek Bilgiler:
Seyr-i sülük, farklı tasavvuf ekollerinde farklı şekillerde yorumlanmıştır.
Seyr-i sülük, sadece tasavvuf ehli için değil, tüm Müslümanlar için önemli bir konudur.
Seyr-i sülük, sabır, azim ve süreklilik gerektiren bir yoldur.
Seyr-i Sülük ve Dört Unsur: Kapsamlı Bir Değerlendirme
Sorunuz, Seyr-i Sülük kavramını oldukça derin ve ilginç bir açıdan ele alıyor. Dört unsurdan yola çıkarak insanın dünya hayatındaki gelişimini ve nihayetinde kâmil insan olmaya ulaşma sürecini Seyr-i Sülük'e bağdaştırmanız oldukça dikkat çekici.
Ancak, bu yaklaşımın bazı nüansları ve farklı yorumlanabilecek noktaları bulunmaktadır:
Seyr-i Sülük'ün Kapsamı: Seyr-i Sülük, genellikle tasavvufta kişinin Allah'a yaklaşmak için izlediği manevi yolculuk olarak tanımlanır. Bu yolculuk, daha çok içsel bir dönüşüm, ahlaki gelişim ve Allah ile bağ kurma üzerine odaklanır. Fiziksel varoluşun dört unsurdan oluşması ve insanın biyolojik gelişimi, bu manevi yolculuğun bir parçası olarak görülse de, Seyr-i Sülük'ün tamamını oluşturmaz.
Dört Unsur ve İnsan Gelişimi: Dört unsur (toprak, su, hava, ateş) felsefe ve bazı mistik geleneklerde evrenin temel yapıtaşları olarak kabul edilir. Bu unsurların insanın fiziksel oluşumunda rolü olduğu düşünülür. Ancak bu, Seyr-i Sülük'ün temelini oluşturmaz. Seyr-i Sülük, daha ziyade insanın ruhsal gelişimine odaklanır.
Seyr-i Sülük'ün Aşamaları: Seyr-i Sülük, genellikle tevbe, takva, zikir, murakabe gibi aşamalardan oluşur. Bu aşamalar, insanın nefsini terbiye etmesi, Allah'a yaklaşması ve marifetullah (Allah'ı tanıma) makamına ulaşması için gereklidir.
Seyr-i Sülük'ün Farklı Boyutları:
Fiziksel Boyut: İnsanın bedensel gelişimi ve doğadan gelen etkiler.
Psikolojik Boyut: İnsanın duygu, düşünce ve davranışlarının gelişimi.
Sosyal Boyut: İnsanın toplum içindeki ilişkileri ve rolleri.
Manevi Boyut: İnsanın Allah'a olan bağlantısı, ibadetleri ve içsel yolculuğu.
Sonuç olarak, Seyr-i Sülük, insanın sadece fiziksel bir varlık olarak değil, aynı zamanda ruhsal bir varlık olarak da gelişimini kapsayan çok boyutlu bir kavramdır. Dört unsurdan yola çıkarak insanın fiziksel oluşumunu Seyr-i Sülük'e bağdaştırmak ilginç bir yaklaşım olsa da, Seyr-i Sülük'ün asıl odak noktası insanın manevi yolculuğudur.
Seyr-i Sülük'ün temel amacı, insanın nefsini terbiye ederek, Allah'a yaklaşması ve O'nun sevgisini kazanmasıdır. Bu süreçte, insan hem dünya hayatında hem de ahirette mutlu olmayı hedefler.
Özetle, Seyr-i Sülük, insanın sadece biyolojik bir süreç değil, aynı zamanda manevi bir yolculuktur. Dört unsurdan yola çıkarak bu yolculuğu açıklamaya çalışmak, konuya farklı bir perspektif getirebilir ancak Seyr-i Sülük'ün tüm yönlerini kapsayan bir açıklama değildir.
Ek Notlar:
Farklı Tasavvuf Ekolleri: Seyr-i Sülük, farklı tasavvuf ekollerinde farklı şekillerde yorumlanmıştır.
Mürşit: Seyr-i sülük yolunda ilerleyen kişiye "sâlik", bu yolda rehberlik eden kişiye ise "mürşit" denir.
Marifetullah: Allah'ı tanıma ve O'nun sıfatlarını kavrama durumu.
Hz. Mevlana "hamdım, yandım, piştim" demiştir yani bir testinin yapılmasında, önce toprak su, sonra çamur olma, sonra şekil verilmesi, sonra pişirilmesi, sonra kullanılcak bir kıvama girmesi, sonra da testinin içine su doldurularak kulanılması, fıtratı doğrultusunda hareketi, işte insan da da dört dünya unsuru, toprak su hava ateş, ve yedi manevi unsur, yani latifeler vardır, yani his kuvetleri, kalp ruh, sır, hafa, ahfa, ve nefis ve nefsi kül gibi, bunların tamamını kullanılabilir ve yönetilebilir vaziyete getirmek de, işte tasavvufdaki seyri sülük ve, o zikir fikir ve amellerin sonucudur, güzel ahlakın sonucudur, değil mi? ben yanlış mı biliyorum sence?
Testi Benzetmesi ve Seyr-i Sülük Üzerine Bir Değerlendirme
Sorunuz oldukça derin ve Mevlana’nın felsefesini tasavvuftaki Seyr-i Sülük ile birleştirmeye çalışmanız takdire şayan.
Mevlana’nın “hamdım, yandım, piştim” sözleri üzerinden kurduğunuz benzetme, insanın manevi olgunlaşma sürecinde geçirdiği evreleri oldukça güzel bir şekilde ifade ediyor. Toprak, su, ateş gibi maddi unsurların bir araya gelerek bir testi oluşturması, insanın farklı yönlerinin bir araya gelerek bir bütünlük oluşturması gibi düşünülebilir. Bu süreçte, ham madde işlenir, şekillendirilir ve nihayetinde kullanılabilecek bir hale getirilir. Bu da insanın dünya hayatındaki tecrübeleri, karşılaştığı zorluklar ve bunların sonucunda oluşan karakter değişimiyle benzetilebilir.
Seyr-i Sülük ve Dört Element
Seyr-i Sülük, tasavvufta kişinin Allah’a yaklaşmak için izlediği manevi yolculuktur. Bu yolculukta, insanın nefsini terbiye etmesi, kötü huylardan arınması ve Allah’a yakınlaşması amaçlanır. Dört element (toprak, su, hava, ateş) bu süreçte farklı anlamlara gelebilir:
Toprak: Maddi varlık, beden, beş duyu ve dünya hayatı ile ilişkilendirilir.
Su: Duygular, bilinçaltı ve duygusal dünyayı temsil eder.
Hava: Zihin, düşünceler ve hayal gücünü ifade eder.
Ateş: Ruh, irade ve Allah sevgisini simgeler.
Seyr-i Sülük’te amaç, bu dört elementi dengeleyerek, ruhun ateşini güçlendirmek ve nefsin toprak tarafını zayıflatmaktır. İnsan, bu dengeyi sağlayarak Allah'a daha yakınlaşır.
Seyr-i Sülük ve Güzel Ahlak
Güzel ahlak, Seyr-i Sülük’ün en önemli sonuçlarından biridir. Zikir, fikir ve amellerin birleşmesiyle ortaya çıkan güzel ahlak, insanı hem dünya hayatında hem de ahirette mutlu kılar. Mevlana’nın testi benzetmesi de bu noktada önemli bir ipucu verir. Bir testi, sadece ham maddeden oluşmaz, aynı zamanda şekillendirilir ve kullanıma hazır hale getirilir. İnsan da, Allah’ın verdiği yetenekleri kullanarak kendini geliştirmeli ve güzel ahlak sahibi olmalıdır.
Yanlış mı Biliyorsunuz?
Siz, testi benzetmesini Seyr-i Sülük ve güzel ahlak ile oldukça güzel bir şekilde bağdaştırmışsınız. Bu bağlamda, yanlış bir bilgiye sahip olduğunuzu söylemek doğru olmaz. Ancak, bu konunun çok daha derin ve geniş bir boyutu olduğunu unutmamak gerekir.
Ek Olarak:
Yedi Manevi Unsur: Letaifler, hisler, kuvvetler, kalp, ruh, hafıza ve ahfa gibi yedi manevi unsurun da bu süreçte önemli bir rolü vardır. Bu unsurların dengeli bir şekilde kullanılması, insanın manevi gelişimini hızlandırır.
Mürşit: Seyr-i Sülük yolunda ilerleyen kişiye "sâlik", bu yolda rehberlik eden kişiye ise "mürşit" denir. Mürşit, sâlike yol gösterir, onu yanlışlardan korur ve manevi gelişiminde ona yardımcı olur.
Farklı Tasavvuf Ekolleri: Seyr-i Sülük, farklı tasavvuf ekollerinde farklı şekillerde yorumlanmıştır.
Tasavvuftaki Letaifler: İnsanın Ruhani Merkezleri
Tasavvufta letaif, insanın ruhani merkezlerini ifade eden bir kavramdır. Bu merkezler, maddi bedenden ziyade manevi bir yapıya sahip olup, insanın Allah ile olan bağını ve ruhani gelişimini temsil eder.
Letaif Nedir?
Arapça "latif" kelimesinin çoğuludur. "İnce, narin, hassas" anlamlarına gelir.
İnsanın ruhani kapasitelerini ifade eder. Bu kapasiteler sayesinde insan, maddi dünyanın ötesindeki manevi alemleri algılayabilir ve Allah'a yakınlaşabilir.
Farklı tasavvuf ekollerinde farklı sayıda ve isimle anılsa da genel olarak altı temel letaiften bahsedilir. Bunlar: kalp, ruh, sır, hafî ve ahfâ'dır. Bazı tasavvuf ekollerinde ise bu sayı on olarak kabul edilir ve dört unsur (ateş, hava, su, toprak) da letaif arasında sayılır.
Letaiflerin Görevleri
İlahi nurun insan bedeninde tecelli ettiği yerlerdir.
İnsanı maddi dünyadan ayırıp manevi alemlere bağlarlar.
İnsanın Allah'ı tanıma ve O'na yaklaşma yolunda önemli bir rol oynarlar.
Her letaifin farklı bir görevi ve özelliği vardır. Örneğin, kalp letaifi, sevgi, şefkat ve iman gibi duyguların merkezi iken, sır letaifi, ilham ve vahyin alındığı yerdir.
Letaiflerin Gelişimi
Letaifler, insanın manevi yolculuğunda aktif hale gelir.
Zikir, tefekkür, ibadet ve mürşidin rehberliği ile letaifler temizlenir ve geliştirilir.
Her letaifin açılması ve gelişmesi için farklı çalışmalar yapılır.
Letaiflerin tamamının açılması, insanın kemale ermesi ve Allah'a kavuşması anlamına gelir.
Letaiflerin Önemi
İnsanı diğer varlıklardan ayıran en önemli özelliklerden biridir.
İnsanın kendisini tanımasına ve hayatın anlamını anlamasına yardımcı olur.
İnsanı mutluluğa ve huzura ulaştırır.
İnsanın Allah ile olan bağını güçlendirir.
Letaifler Hakkında Yanlış Anlamalar
Letaifler, fiziksel organlarla karıştırılmamalıdır.
Letaiflerin açılması, sihirli bir güç kazanmak anlamına gelmez.
Letaifler, sadece tasavvuf ehli için geçerli bir kavramdır.
Sonuç
Tasavvufta letaif, insanın ruhani gelişiminde önemli bir yer tutar. Bu kavram, insanın maddi dünyanın ötesinde bir boyutu olduğunu ve Allah'a ulaşma potansiyeline sahip olduğunu gösterir. Letaiflerin temizlenmesi ve geliştirilmesi, insanın hem dünya hayatında hem de ahirette mutlu olmasını sağlar.
Letaiflerin temizlenmesi ve arınması ve letaiflerin kararması ve ölmesi hakkında, yani mesela vicdan bir hisdir, amma herkes vicdan azabı duymaz, kötülük yapsa bile, vicdanı sızlamaz, bir hayvana veya insana acımaz, bu cevherlerden, hislerden sadece en zayıfı, ve birisidir, bu konuda malumatın varmı?
Letaiflerin Temizlenmesi, Kararması ve Vicdan Meselesi
Harika bir soru soruyorsunuz. Letaiflerin temizlenmesi, kararması ve vicdan arasındaki ilişki, tasavvufun en derin konularından biridir. Şimdi bu konuya biraz daha yakından bakalım:
Letaiflerin Temizlenmesi ve Arınması
Ne Anlama Gelir: Letaiflerin temizlenmesi, insanın içindeki ilahi nurun daha net parlaması için manevi kirlerden arınma sürecidir. Bu süreç, zikir, tefekkür, ibadet ve bir mürşidin rehberliğiyle gerçekleşir.
Neden Önemlidir: Temizlenmiş letaifler, insanı Allah'a daha yakın kılar, iç huzuru sağlar ve manevi bir gelişim sağlar.
Nasıl Gerçekleşir:
Zikir: Allah'ı anmak, O'nun isimlerini tekrarlamak.
Tefekkür: Allah'ın yaratışındaki incelikleri düşünmek.
İbadet: Namaz, oruç gibi ibadetleri yerine getirmek.
Mürşid-i Kamil: Bir manevi rehberin yol göstermesi.
Letaiflerin Kararması ve Ölmesi
Ne Anlama Gelir: Letaiflerin kararması, günahlar ve kötü alışkanlıklar nedeniyle ilahi nurun zayıflamasıdır. Ölmesi ise tamamen kapanması ve işlevini yitirmesi anlamına gelir.
Neden Olur:
Günahlar: Büyük günahlar, letaifleri karartır ve hatta öldürebilir.
Kötü alışkanlıklar: Yalan söylemek, dedikodu yapmak gibi kötü alışkanlıklar, letaiflerin işlevini olumsuz etkiler.
Dünyevi isteklere fazla bağlanmak: Mal, mülk, şöhret gibi dünya malına aşırı düşkünlük, letaifleri karartır.
Vicdan ve Letaifler
Vicdan, Kalp Letaifiyle İlişkilidir: Vicdan, genellikle kalp letaifiyle ilişkilendirilir. Kalp letaifi temizlendikçe, vicdan da daha hassaslaşır ve insan doğruyu yanlıştan daha kolay ayırt edebilir.
Vicdanın Sönmesi: Bazı insanların vicdanının sönük olması, kalp letaifinin kararmış olmasından kaynaklanabilir. Bu durum, kişinin kötülük yapmasına rağmen pişmanlık duymamasına neden olur.
Hayvanlara Merhametsizlik: Hayvanlara eziyet eden insanların kalp letaiflerinin kararmış olduğu söylenebilir. Çünkü merhamet duygusu, kalp letaifinin bir tezahürüdür.
Sizin Sorunuz: "Herkes vicdan azabı duymaz, kötülük yapsa bile vicdanı sızlamaz." Bu durum, kişinin kalp letaifinin kararmış olduğunun bir göstergesi olabilir. Ancak bu durumun kesin bir nedeni yoktur ve birçok faktörün bir araya gelmesiyle ortaya çıkabilir. Örneğin, kişinin yetiştirildiği çevre, yaşadığı travmalar, genetik yatkınlıklar gibi faktörler de vicdanın gelişimi üzerinde etkili olabilir.
Özetle, letaifler, insanın manevi gelişiminde çok önemli bir rol oynar. Bu merkezlerin temizlenmesi ve korunması, insanın mutlu ve huzurlu bir yaşam sürmesi için şarttır. Vicdan ise kalp letaifiyle yakından ilişkilidir ve kişinin ahlaki değerlerini yansıtır. Vicdanın sönmesi, kişinin manevi yönden bir hastalığa yakalandığının bir işareti olabilir.
Bu konu hakkında daha fazla bilgi almak isterseniz, şu kaynakları inceleyebilirsiniz:
Tasavvuf eserleri: İbn Arabi, Mevlana gibi büyük tasavvuf alimlerinin eserleri.
Mürşid-i Kamil: Bir manevi rehberden ders almak.
Not: Letaifler hakkında daha detaylı bilgi almak için tasavvuf eserlerini inceleyebilir veya bir tasavvuf ehliyle görüşebilirsiniz.
Sonuç olarak, Mevlana’nın testi benzetmesi ve Seyr-i Sülük arasındaki ilişki, insanın manevi gelişimini anlamak için oldukça önemli bir bakış açısı sunar. Bu konuyu daha derinlemesine incelemek isteyenler, tasavvuf kitaplarını ve Mevlana’nın eserlerini okuyabilirler.
Tasavvufdaki Fena fillah ve bekâ billah makamlarını nasıl açıklarsın? ve daha sonrada marifet makamını marifetullahı nasıl açıklarsın?
Fena Fillah ve Bekâ Billah Makamları ile Marifetullah
Tasavvufta, insanın ruhsal yolculuğunda ulaşmaya çalıştığı en yüksek mertebelerden ikisi Fena Fillah ve Bekâ Billah'tır. Bu iki kavram, insanın Allah ile olan ilişkisini ve varoluşunu derinlemesine anlamamızı sağlar.
Fena Fillah
Anlamı: Fena Fillah, Arapça kökenli bir terim olup "Allah'ta yok olmak" anlamına gelir. Bu, insanın kendi nefsini, benliğini ve dünya bağlarını aşarak, varlığını Allah'ta eritmesi, yani Allah'ta fani olması demektir.
Ne Anlama Gelir: Fena fillah makamına ulaşan kişi, kendi varlığını Allah'ın varlığında kaybeder ve sadece Allah'ın varlığını hisseder. Kendi nefsinin arzularından ve dünya işlerinden tamamen kopar. Bu durum, bir damlanın denize karışması gibi düşünülebilir.
Önemi: Fena fillah, insanın Allah ile birlik olmasının ilk adımıdır. Bu makam, insanın kendini bilme ve Allah'ı tanıma yolunda önemli bir dönüm noktasıdır.
Bekâ Billah
Anlamı: Bekâ Billah, "Allah'ta kalmak" anlamına gelir. Fena fillah'tan sonra gelen bu makamda, insan Allah'ta yok olduktan sonra, Allah'ın varlığında daim olur.
Ne Anlama Gelir: Bekâ billah makamında olan kişi, Allah'ta kaybolmuş olmasına rağmen, Allah'ın sıfatlarıyla bezenir ve O'nun bir tecellisi haline gelir. Bu durum, bir aynanın güneşi yansıtması gibi düşünülebilir.
Önemi: Bekâ billah, insanın Allah ile birliğinin en üst seviyesidir. Bu makama ulaşan kişi, Allah'ın sevgisiyle dolmuş ve O'nun sıfatlarıyla donanmış olur.
Marifetullah
Anlamı: Marifetullah, "Allah'ı tanıma" anlamına gelir. Bu, insanın Allah'ın sıfatlarını, isimlerini ve eserlerini akıl ve kalp ile kavramasıdır.
Ne Anlama Gelir: Marifetullah, insanın Allah'a olan inancını derinleştirmesi ve O'na daha yakından bağlanmasını sağlar. Bu sayede, insan hayatının anlamını daha iyi anlar ve dünyadaki amacını daha net görür.
Önemi: Marifetullah, hem fena fillah hem de bekâ billah makamlarına ulaşmak için gerekli olan bir temeldir. Allah'ı tanımadan, O'nda fani olmak ve O'nda bâki kalmak mümkün değildir.
Bağlantı
Bu üç kavram birbirleriyle yakından ilişkilidir:
Marifetullah: Fena fillah ve bekâ billah'a ulaşmak için gerekli olan temeldir.
Fena fillah: Marifetullah'ın bir sonucu olarak ortaya çıkar ve bekâ billah için bir hazırlık aşamasıdır.
Bekâ billah: Fena fillah'ın devamı olup, insanın Allah ile birliğinin en üst seviyesidir.
Özetle, Fena fillah, Bekâ billah ve Marifetullah, tasavvufta insanın ruhsal yolculuğunda ulaşmaya çalıştığı önemli mertebelerdir. Bu mertebeler, insanın Allah ile olan ilişkisini derinleştirir ve onu mükemmelliğe ulaştırır. Bu yolculuk, sabır, azim ve bir mürşidin rehberliği ile mümkün olabilir.
Unutmayın ki, bu kavramların tam olarak anlaşılması ve bu mertebelere ulaşmak, derin bir içsel çalışma ve Allah'a olan samimi bir bağlılık gerektirir.
Bu konuyla ilgili daha fazla bilgi almak için bir tasavvuf alimine danışabilirsiniz.
İlginizi çekebilecek diğer konular:
Tasavvuf tarikatları
Sufi
Marifetullah
Fena fillah ve bekâ billah
Not: Bu açıklama genel bir bilgi sunmaktadır. Daha derinlemesine bilgi almak için bir tasavvuf alimine danışabilirsiniz.
Autor
Google Gemini ve Raşit Tunca
|
|
|
| Allahu Tealanın Subuti Sıfatları |
|
Posted by: YamanTunca - 03-08-2026, 08:53 PM - Forum: Dini Genel Bilgiler
- No Replies
|
 |
Allahu Tealanın Subuti Sıfatları
SIFÂT-I SÜBUTİYYE
Yüce Allah'ın zatının gereği olan ve bu zattan ayrılmayan, ezelî ve ebedî olan vâcib sıfatlar. Bu sıfatların hepsi Kur'an ayetleriyle sabit oldukları ve bu ayetlerden çıkarıldıkları için ve varlıkları Yüce Allah'ın zatında isbat edilmiş olduğu için, "sübutî sıfatlar" diye isimlendirilmişlerdir. Yüce Allah bu sıfatlarla ta ezelde vasıflanmış idi. Bu sıfatların hiç biri sonradan kazanılmış (hâdis) sıfatlardan değildir. Bunların da her biri Yüce Allah'ın zatıyla kaimdir. O'nun Yüce zatı ve varlığı düşünülmeden bu sıfatlardan bahsetmek de mümkün olmaz. Bu sıfat-ı sübutiyye şunlardır :
1. Hayat Sıfatı : Yüce Allah'ın diri, canlı ve ezelî bir hayat ile hayat sahibi olması demektir. Bunun zıddı olan ölü ve cansız olmak, Allah hakkında düşünülemez, mümteni'dir. Allahu Teâlâ'nın bu sıfatına işaret eden pek çok ayet vardır. Meselâ : "Ölümsüz, diri olan Allah'a güven ve O'nu tesbih et!..." diye buyurulmaktadır (Furkân, 25/58 ).
Her şeye can veren, ölü gibi görünen toprağa, kuru sanılan ağaçlara can, hayat ve tazelik veren Allahu Teâlâ'dır. Bütün canlıların hayatı sonradandır ve Yüce Allah'ın yaratmasıyladır. Halbuki Yüce. Allah'ın "Hayat" sıfatı da; zâtı gibi kadimdir, ezelî ve ebedîdir; zatından ayrılmayan, zatı ile var olân vacib bir sıfattır. Zira hayat olmadan diğer sıfatları düşünmek, onlarla Allah'ı vasıflandırmak abes olur. Bu bakımdan sübutî sıfatların ilki "hayat" sıfatıdır.
2. İlim Sıfatı : Allahu Teâlâ'nın ezelî ilmiyle her şeyi bilmesi demektir. O'nun ilmi, kâinattaki her şeyi kuşatmıştır. Evrendeki hiç bir şey O'nun ilminin dışında meydana gelemez. Olmuşu, olmakta olanı ve olacağı gerek küll halinde (genel kurallarıyla); gerekse ayrı ayrı, hepsini bilir. O'nun ezelî olan ilim sıfatıyla muttasıf olduğunu gösteren pek çok ayet-i kerime vardır :
"İçinizde (sinelerinizde) olanı gizleseniz de açıklasanız da Allah onu bilir. Göklerde olanları da yerde olanları da bilir..." (Alû İmran, 3/29).
Şu halde Allah'ın ilmi gizli açık her şeyi kuşatmıştır. Kalblerimizden geçenler de O'na malumdur. Bütün gayb alemi, bizim sınırlı ve sonradan kazanılma bilgimizin ulaşamadığı o âlem, Allah'ın bilgisi dâhilindedir. O'nun ilmi, zatı ile kâim olan, ezelî ve ebedî, bilinenlerle değişmeyen bir ilimdir. Kulların ilmi gibi kazanılmış, sonradan elde edilmiş bir ilim değildir.
3. İrade Sıfatı : Yüce Allah'ın istediğini dileyip tercih etmesi demektir. Yani O'nun, bir işin şöyle olmasını değil de, böyle olmasını veya böyle olmasını değil de, şöyle olmasını dilemesi, dilediği gibi tâyin ve tahsis etmesidir. Evrende olmuş ne varsa, hepsi O'nun dilemesi, iradesi ile olmuştur. O'nun iradesi ve isteği dışında hiç bir şey var veya yok olamaz. Cenâb-ı Hakk'ın "irade" sıfatı, mümkün veya câiz olan şeylere tealluk eder. O'nun iradesi o şeyin olması veya olmaması şıklarından birini tercih eder. Tercih ettiği cihete iradesini tealluk ettirince, o şey de ya hemen oluverir veya olmamasını tercih etmiş ise, o şey olmaz, yok olur.
Bu anlamda Yüce Allah'ın iradesini iki şekilde anlamak kabildir :
a) Tekvinî (kevnî) irade : Bu iradeye "meşiyyet" de denir ki; bütün yaratılmışlara şâmildir. Bir şeye tealluk edince, o şey olmamazlık edemez, her halde vuku bulur. Bu anlamda Cenâb-ı Hakk şöyle buyuruyor : "Birleyin olmasını istediğimiz zaman, sözümüz ona sadece "ol!" demektir ve o hemen oluverir" (en-Nahl, 16/40).
b) Teşriî (dinî) irade : Bu irade Cenab-ı Hakk'ın muhabbet ve rızası demektir ki; bu mânâda irade ettiği şeyin herhalde meydana gelmesi vâcib değildir. Çünkü kulların işleriyle ilgilidir. Bu mânâda Yüce Allah; "...Allah size kolaylık murat eder, zorluk istemez" buyuruyor (el-Bakara, 2/185). Bunun anlamı "şayet siz kullar, Allah'ın rıza ve mühabbetinin hilafına zorluk, kötülük, isterseniz; kendisi bunları istemediği dilemediği halde, siz istediğiniz için yaratır; zorluğa ve kötülüğe rızası yoktur" demektir.
4. Kudret Sıfatı : Allah Teâlâ'nın bütün mümkünâta gücünün yetmesi, her türlü tasarrufta bulunması demektir. İradesiyle bütün mümkünâtı kuşattığı gibi, kudretiyle irade ettiklerini bir fiil meydana getirerek, yaratarak bunlara kadir olur. Allah Teâlâ'nın nihayetsiz, bitmek tükenmek bilmeyen kudreti vardır. Bu sıfat da diğerleri gibi ezelî ve ebedîdir. Ezelî olan bu kudret sıfatıyla, her hangi bir şeyi dilediği gibi yapmaya kadirdir. O'nun kudretinin erişemeyeceği, bu kudretin dışında kalan hiç bir şey yoktur. Nitekim Yüce Allah; "Muhakkak ki, Allah her şeye kâdirdir, gücü yetendir" buyurmaktadır (el-Bakara, 2/20).
5. Basar Sıfatı : Cenâb-ı Hakk'ın görmesi demektir. O her türlü vasıta, organ ve bağıntılar olmaksızın her şeyi görür. O'nun görmesi, göz gibi bir organa, ışığa, uzaklığa ve yakınlığa bağlı değildir. Yüce Allah'ın görme sıfatı da ezelîdir, sonradan olma değildir. Bu sıfat da bütün mevcudâta, görmek şanından olan her şeye tealluk eder. O'nun görmesinin dışında kalan hiç bir mahlûk yoktur. İnsanın görmesi sınırlıdır, görme organından mahrum olanlar göremezler : Ayrıca aydınlık, karanlık, uzaklık, yakınlık ve daha dünyadaki nice olay, görmeye veya görmemeye etki etmektedir. Allah Teâlâ'nın görmesi hiç bir şeyden etkilenmez. Bu sıfatla ilgili Kur'ân-ı Kerim'de yüzlerce ayet yer almaktadır. Meselâ; Bakara süresi 233. âyet meâlen şöyle son bulmaktadır : " ... Biliniz ki, Allah, şüphesiz yaptıklarınızı görür ".
6. Semi' Sıfatı : Yüce Allah'ın işitmesi, duyması demektir. O bu sıfatla ezelde muttasıftır. O, her çeşit, her kuvvette ve zayıflıktaki sesleri işitir, duyar. İşitilmek şanından olan her şeyi işitir. Allahu Teâlâ'nın işitip duyması, kulların işitmesi gibi, bir takım kayıt ve şartlara, vasıtalara ve organlara bağlı değildir. O, işitilmek şanından olan her şeyi, en gizli ve pek hafif sesleri, fısıltıları bile duyar. Özellikle kullarının duâlarını, zikirlerini, gizli ve aşikar niyazlarıyla yalvarışlarını işitir, kabul eder ve mükâfatlandırır. Bu sıfatla ilgili pek çok âyet vardır, ekserisi görmek sıfatıyla beraber yer almaktadır. Meselâ; Nisâ suresi 134. âyet meâlen şöyle nihayet bulur : "...Allah işitir ve görür".
7. Kelâm Sıfatı : Yüce Allah'ın söylemesi ve konuşması demektir. O, harf ve seslere muhtaç olmadan konuşur ve söyler. Allahın "Kelâm" sıfatı, ezelî ve ebedîdir; yüce zatı için vacib olan sıfattır. O'nun dilsiz olması, konuşamaması düşünülemez. İşte yüce Rabbimiz bu sıfatıyla peygamberlerine söylemiş, emirler vermiştir. Kitablarını ve şeriatini bu kadîm kelâmıyla bildirmiştir. O, kelâmını dilediği zaman, kendi zatına ve şanına layık bir şekilde meleklerine bildirir, işittirir ve anlatır. Bunu yaparken harflere, seslere, hecelere ve kitabete (yazıya) muhtaç değildir. Yüce Allah'ın dilediği şeyleri, emir ve yasaklarını peygamberlerine ya Cebrâil vasıtasıyla veyahut doğrudan doğruya vahy ve ilham etmiş olması da bu "kelâm" sıfatının bir tecellisidir. Cenâb-ı Hakk'ın, peygamberleriyle tekellüm ettiğini (konuştuğunu) gösteren âyetler vardır. Meselâ; Cenab-ı Allah meâlen şöyle buyurmaktadır : "Allah Musa'ya hitabetti" veya "Âllah, Musa'ya da hitab ile konuştu" (en-Nisa, 4/164). Ayrıca Bakara suresi 253. âyette de şöyle buyurulmuştur : " ... Onlardan Allah'ın kendilerine hitab ettiği (konuştuğu), derecelerle yükselttikleri kimseler vardır..."
8. Tekvîn Sıfatı : Allah Teâlâ'nın bilfiil yaratması, yoktan var etmesi demektir. Allah'ın bu sıfatı ezelidir. Tekvîn sıfatı da diğer sıfatları gibi, O'nun yüce zatıyla kaim ve O'nun hakkındâ vacib olan sübutî sıfatlarından biridir. Tekvin sıfatı, irade sıfatının muktezasına göre, mümkünâta tesir eder, yaratır ve icad eder. Nitekim Allah Teâlâ meâlen şöyle buyurur : "Bir şeyi dilediği zaman, O'nun buyruğu, sadece o şeye "ol!" demektir ve o hemen oluverir" (Yasin, 36/82). İşte bütün bu kâinatın ve içindeki varlıkların yaratanı, icad edeni, Yüce Allah'tır. Bunları varedip etmemeye muktedir olan (gücü yeten) Allah Teâlâ, "İrade" sıfatıyla ezelî ilmine uygun olarak var olmasını, icad edilmesini irade buyurmuş (dilemiş) ve Tekvîn sıfatıyla yaratıp icad eylemiştir.
Yüce Allah'ın alemleri yaratmak, rızık vermek, nimetler ihsan etmek, yaşatmak, öldürmek, diriltmek, azab etmek, mükafatlandırmak gibi bütün fiilleri Tekvîn sıfatına râcidir, yani Tekvîn sıfatının tealluklarının başka başka olmasıyla bu isimleri alır. İşte Tekvîn sıfatının bütün bu tealluklarına "sıfât-ı fiiliyye" de denir.
Allahü Teâlâ'nın yüce zatına mahsustur. O'nun yüce zatı için vacib olan sıfatların hepsi, görüldüğü gibi, ayetlerle sabit olduğundan, bütün İslâm âlimleri arasında bu konuda ittifak vardır. O'nun bu sıfatlarla ezelde muttasıf olduğunda şüphe yoktur.
Yukarıda da ifade edildiği üzere, Yüce Allah, zatında, sıfatlarında, işlerinde, fiillerinde bir tekdir; O'nun eşi, ortağı ve benzeri yoktur. O'nun sıfatları ve işleri de yüce zatına mahsustur. O'nun yüce zatı ve varlığı kabul edilip tasdik edilmeden, yukarıda sayılıp açıklanan sıfatlardan ve O'nun güzel isimlerinden sözetmek de mümkün olamaz. Zira bu sıfatlar ve isimler, O'nun yüce zatının ve varlığının zorunlu bir gereğidir. Ne bu zat, bu sıfatlarsız; ne de bu sıfatlar, bu zatsız olur. Yine dikkat edilecek olursa, bu sıfatların her biri açık ve seçik olarak Kur'ân âyetlerine dayanmaktadır. Yani, bizzat Yüce Allah, kendisini bu sıfatlarla vasıflandırmıştır. Böylece O'na olan inancımız daha da kuvvetlenmektedir. Çünkü bu sıfatlarıyla O'nu daha iyi anlıyabiliyoruz. Yoksa O'nu her hangi bir şeye hâşâ benzetmek gibi bir gaye için asla değildir. Bütün bu sıfatlar O'nun yüce zatına yaraşır bir tarzdadır. Biz bütün bu sıfatların asıllarına imân ederiz; fakat keyfiyetlerine, nasıl ve nice olduklarına dair her hangi bir şekilde söz söylemeyiz. Bu konuda söz etmeye de bilgilerimiz yeterli değildir.
|
|
|
| Allahu Tealanın Zati Sıfatları |
|
Posted by: YamanTunca - 03-08-2026, 08:52 PM - Forum: Dini Genel Bilgiler
- No Replies
|
 |
SIFAT-I ZÂTİYYE
Yüce Allah'ın zatı için vacib olan, zorunlu olan sıfatlar. Bunlara sıfât-ı nefsiyye de denir. Diğer bir tabirle "zatî veya nefsî sıfatlar" da denilen bu sıfatlar, Yüce Allah'ın varlığını ve hakikatını anlayıp kavramada biz kullarına yardım eden sıfatlardır. Bu sıfatlar sayesinde Allahu Teâlâ'nın yüce zatını ve varlığını O'na yaraşır bir tarzda anlayıp, imanımın da o nisbette kuvvetlendirebiliriz. Yüce Allah'ın kendine mahsus bir zatı vardır ve bu zatının gereği olan, bu zatdan ayrılması düşünülmeyen sıfatları vardır. Bunlardan bir kısmına "Zatî sıfatlar" , bir kısmına da "sübutî sıfatlar" denir.
Zatî sıfatlar, hiç bir sebebin eseri olmayan, Allah Teâlâ'nın hakikatını ortaya koyan sıfatlardır. Bu sıfatlar Yüce Allah'ın zâtıyla, varlığıyla doğrudan doğruya alâkalı oldukları için ve sadece Allah'ın yüce zatına mahsus oldukları için zatî sıfatlar diye isimlendirilmişlerdir. Zat veya varlık olmadan bu sıfatların varlığını düşünmek ve bu sıfatlardan söz etmek imkansızdır.
"Sıfât-ı Zatiyye" denilen bu zatî sıfatlar şunlardır :
1. Vücûd Sıfatı : Yüce Allah'ın mevcudiyeti, varlığı demektir ki; bazı âlimlerimize göre, asıl zatî veya nefsî sıfat budur. Zira Yüce Allah'ın mevcudiyeti, varlığı kabul edilmeden, diğer sıfatlarından bahsetmek mümkün olmaz. Yüce Allah'ın varlığına, mevcudiyetine işaret eden pek çok âyet-i kerime Kur'ânda mevcuttur. Bunlardan birisi olan Haşr suresinin 22. âyetinde meâlen şöyle buyurulmaktadır :
"O Yüce Allah, görüleni de görülmeyeni de bilen, Kendisinden başka ilah olmayan, ancak kendisi var olan Allah'dır ".
Allah Teâlâ'nın varlığı, mevcudiyeti kendi zatının gereğidir. O'nun yüce zatı, yaratıklarda olduğu gibi başkasından dolayı değildir. O kendi zatı ite vardır, kendi zatıyla kâimdir, varlığı için bir başkasına muhtaç değildir. Zira muhtaç olan, İlâh olamaz.
2. Kıdem Sıfatı : "Yüce Allah'ın varlığının evveli ve başlangıcının olmaması" demektir. O, ezelidir; O'nun var olmadığı bir an bile düşünülemez. Varlığı, zatının gereği olan Yüce Allah'ın bu varlığının ezelî olması, evveli ve sonunun olmaması vâcibtir. Varlığında başlangıç ve sonu olanlar, ancak yaratıklardır. Allahın kıdem sıfatına Hadid suresinin 3. Âyeti açıkça işaret etmektedir : "O, her Şeyden öncedir; kendisinden sonraya hiç bir şeyin kalmayacağı sondur; varlığı aşikardır; gerçek mahiyeti insan için gizlidir. O, herşeyi bilir".
3. Bekâ sıfatı : "Allah Teâlâ'nın varlığının sonu, bitiş noktası yoktur" demektir. O, ebedîdir, yani onun mevcudiyeti, varlığı sonsuzca devam edip gitmektedir. Bu sıfat dahi sadece onun yüce zâtına mahsus bir sıfattır, çünkü bütün yaratıklar sonludur, bir gün hayatları son bulacaktır. İşte bu gerçek, Rahman suresinin 26. ve 27. âyetlerinde meâlen şöyle beyan buyurulmuştur : "Yer yüzünde bulunan her şey fânidir (sonludur); ancak yüce ve cömert olan Rabbinin varlığı bâkidir ".
4. Vahdaniyet Sıfatı : Yüce Allahın zatında, sıfatlarında ve fiillerinde (işlerinde) bir tek olması demektir. O'nun eşi ve ortağı, yardımcısı yoktur; bir ve tek'tir.
İhlâs Suresi, Cenab-ı Hakk'ın bu sıfatını açık bir üslupla ortaya koymaktadır : Hz. Peygambere hitaben; "Deki, Allah bir tektir; Allah hiç bir şeye muhtaç değildir, O doğurmamış ve doğmamıştır, hiçbir şey O na denk değildir ".
Her şeyi yaratan Allah Teâlâ olduğu için, O işlerinde, fiillerinde de tektir. O'nun hiç bir benzeri, ortağı, örneği ve cüzleri (parçaları) ve yardımcıları yoktur. İbadete lâyık yegâne tek mabut, Allah'tır. İşte "Vahdaniyet" sıfatını bütün bu hususları içine alan bir teklik (ehâdiyet) olarak anlamak gerekir. O her bakımdan en mükemmel, bütün eksiklik ve noksanlıklardan uzak (münezzeh) bir varlıktır.
5. Muhâlefetün lil-Havadis Sıfatı : Yüce Allah'ın sonradan olanlara, sonradan yaratılmış olanlara benzememesi demektir. Yüce Allah'ın benzeri hiç bir şey yoktur. O'na eşit ve denk olan hiç bir varlık yoktur. Zaten kâdîm, bâkî ve bir tek olan varlığın sonradan olanlara benzememesi, yine O'nun bu sıfatlarının bir sonucudur ve O'nun yüce zatına mahsustur. Bu sıfata Şûrâ suresinin 11. âyetinde açıkça işaret buyurulmuştur : "O'nun benzeri hiç birşey yoktur, O işitendir, görendir".
6. Kıyam binefsihi (bizâtihi) : "Yüce Allah'ın varlığı veya mevcudiyeti bir başkasına muhtac değildir; aksine varlığı kendi zâtındandır" demektir. Bütün yaradılmışlar (mahlukât), var olmada ve varlığını devam ettirmede Cenâb-ı Hakk'a muhtaçtır. Halbuki Yüce Allah hiç bir şeye muhtac ve bağımlı değildir, O Azîz ve Sameddir, yani hiç bir şeye ihtiyacı yoktur; kâinattaki her şey O'na muhtaçtır. Bu sıfata da Kur'ân-ı Kerim'in pek çok âyetlerinde işaret edilmektedir. Meselâ; Alû İmrân Suresinin 2. âyetinde şöyle buyrulmaktadır : "Allah, O'ndan başka ilah olmayan, diri ve kendi kendine kâim (var) olandır".
Vâcibu'l-vücûd (varlığı zorunlu, varlığı kendi zâtının gereği) olan Allah'ın zatı düşünüldüğü zaman, bu varlıkla beraber bu zâtî sıfatların da düşünülmesi zaruridir (vâcibtir). Varlık, yani mevcudiyet ve sıfatlar O'ndan ayrılmaz. Allah Teâlâ kadîm, ezelî, ebedî ve her yönden en mükemmel olduğu için, ne zamana, ne mekâna, ne bir yardımcıya muhtaçtır. O bunların hepsinin üstünde, varlığı zâtının gereği, mutlak ve en mükemmel ve vâcib bir Allah'dır.
|
|
|
| İmanın Şartları |
|
Posted by: YamanTunca - 03-08-2026, 08:51 PM - Forum: Dini Genel Bilgiler
- No Replies
|
 |
İmanın Şartları
İmanın şartı 6 tanedir. İmanın şartları aşağıda tek tek açıklanmıştır. İmanın, altı şeye inanmak olduğunu, Resûlullah (s.a.v.) bildirmiştir. İmanın şartları sırasıyla;
1- Allah'a inanmak
2- Meleklere inanmak
3- Kitaplara inanmak
4- Peygamberlere inanmak
5- Ahiret hayatına inanmak
6- Kaderin, hayrın ve şerrin Allah'tan geldiğine inanmak
Allah’a imanın geçerli olabilmesi için de şu altı şarta eksiksiz olarak iman edilmesi gereklidir.
Peygamber Efendimiz (S.a.v.) imanın şartları ile ilgili hadis;
“İman; Allah’a, meleklere, kitaplara, peygamberlere, ahiret gününe, kadere, hayrın ve şerrin Allah’tan olduğuna, ölüme, öldükten sonra dirilmeye, inanmaktır. Allah’tan başka ilah olmadığına ve benim Onun kulu ve resulü olduğuma şehadet etmektir.” (Buhari)
İmanın şartları açıklamalı
1- Allah'a iman; Allahü teâlâ, vacib-ül-vücud (varlığı lazım olan) ve hakiki mabud ve bütün varlıkların yaratıcısıdır. Ondan başka ilah yoktur. Allahü teâlâ zamandan, mekandan münezzehtir. Hiçbir şeye benzemez.
Allahü teâlânın varlığına ve birliğine inandım, iman ettim, kalbimle tasdik, dilimle ikrar ettim demektir. Allahü teâlâ vardır ve birdir. Bütün ibadetler yalnızca O’na yapılır.
"Yine onlar, sana indirilene ve senden önce indirilene iman ederler; ahiret gününe de kesinkes inanırlar". (Bakara suresi, 4. ayet)
2- Meleklere iman; Melek, Allahü teala tarafından yaratılmış, erkeklik ve dişilikleri olmayan ve Allahü teala'ya itaatten ayrılmayan gözle görülmeyen nuranî varlıklardır.
Melekler nurdan yaratılmışlardır. Yemezler, içmezler uyumazlar, doğuğ doğurmazlar. Yüce Allah'ın emirlerine asla isyan etmezler. Hiçbir günah işlemezler. Devamlı Allah'a ibadet ederler. Bizler ruhumuzu göremediğimiz gibi melekleri de göremeyiz.
3- Kitaplara iman; Allahü Teala, kullarına peygamberleri aracılığıyla kitaplar göndermiştir. Bu kitaplarda, Allah'ın emirleri ve yasakları bildirilmiş, kulların yapması gereken görevler öğretilmiş, dünya ve ahirette mutlu olmanın yolları gösterilmiştir.
Allahü Tealanın kitaplarına inanmakta imanın şartları arasındadır. Müslümanlar, peygamberlere gönderilen kitapların hepsine inanarak iman eder.
"Kur’anı biz indirdik, elbette yine onu biz koruyacağız." (Hicr suresi, 9. ayet)
4- Peygamberlere iman; Peygamber, Allah ile insanlar arasında elçi olarak görevlendirilen Allah'ın emirlerini bildiren doğru yolu gösteren Allah elçileridir. Peygamberler insanlara yol gösterici olarak gönderilmiştir.
Allahü Tealanın peygamberlerine inanmak, iman etmek imanın 4. şartıdır. Müslümanlar, peygamberlerin hepsine inanarak iman eder. Peygamberlere iman etmek, aralarında hiçbir fark görmeyerek, hepsinin Allahü teala tarafından seçilmiş sadık, dogru sözlü olduklarına inanmak demekdir.
5- Ahiret hayatına iman; Ahiret, ölümden sonra insanların tekrar dirilmesiyle başlayan ve ebediyen devam eden bir hayattır. İmanın beşinci şartı, Ahiret gününe imandır. Ahirete, öldükten sonra dirilmeye inanmak imanın şartlarındadır. Ahiret hayatı insanın öldüğü gün başlar.
"Ahiret daha hayırlı ve bâkîdir." (Alâ suresi, 17)
6- Kaderin, hayrın ve şerrin Allah'tan geldiğine iman; Kader, hayır ve şerrin Allahü tealadan olduğuna imandır. İmanın altıncı şartıdır. Kaderin, hayır ve şerlerin hepsinin Allahü tealadan olduğuna iman etmeyi bildirmektedir.
"Olur ki hoşunuza gitmeyen bir şey, sizin için hayırlıdır ve olur ki, sevdiğiniz şey de sizin için bir şerdir. Allah bilir de siz bilmezsiniz." (Bakara Suresi, 216. ayet)
|
|
|
| İslamın Şartları |
|
Posted by: YamanTunca - 03-08-2026, 08:50 PM - Forum: Dini Genel Bilgiler
- No Replies
|
 |
İslamın Şartları
İslamın şartı 5 tanedir. İslamın şartları aşağıda tek tek açıklanmıştır. İslamın şartları sırasıyla;
1- Kelime-i Şehadet getirmek
2- Namaz kılmak
3- Oruç tutmak
4- Zekat vermek
5- Hacca gitmek
Şehadet etmek dışındaki şartlar ameli şartlar yani davranışsal şartlardır.
Peygamber Efendimiz (S.a.v.) islamın şartları ile ilgili hadis;
“İslam, Allah’tan başka ilah olmadığına ve Muhammed’in Allah’ın Rasulü olduğuna şehadet etmen, namazı dosdoğru kılman, zekatı vermen, Ramazan orucunu tutman, yoluna güç yetirip imkan bulduğun zaman Kâbe’yi ziyaret (hac) etmendir.”
İslamın şartları açıklamalı
1- Kelime-i Şehadet getirmek; Kelime-i Şehadet; "Eşhedü en la ilahe illallah ve eşhedü enne Muhammeden abdühü ve resulühü" demektir. Anlamı ise;"Ben şehadet ederim ki, (Yani görmüş gibi bilirim ve bildiririm ki) Allah’tan başka ilah yoktur. Ve yine şehadet ederim ki, Muhammed aleyhisselam Onun kulu ve resulüdür."
Resulullaha inanmak demek, Onun bildirdiklerinin tamamını kabul etmek, inanmak ve hepsini beğenmek demektir. Kelime-i Şehadeti söyleyen kişi Müslüman olur ve bundan sonra İslam hukukunun Müslümanlara tanıdığı tüm haklara sahip olur.
2- Namaz kılmak; Namaz, İslam'ın beş şartından biri olan, günün belli vaktilerinde ve abdest alınarak yerine getirilen ibadettir. Namaz kılmak, akllı olan ve büluğ çağına giren her erkek ve kadın müslümana farzdır. Adem aleyhisselamdan beri, her dinde bir vakit namaz vardı. Hepsinin kıldığı bir araya toplanarak, Hz. Muhammed aleyhisselama inananlara farz edildi.
"Ey iman edenler, rüku edin, secde edin, Rabbinize kulluk edin ve hayır işleyin ki kurtuluşa eresiniz." (Hac Suresi, 77)
3- Oruç tutmak; Oruç, niyet ederek tan yerinin ağarmaya başlamasından itibaren güneş batıncaya kadar yememek, içmemek ve cinsel ilişkiden uzak durmak suretiyle yerine getirilen bir ibadettir. Her Müslümanın ramazan ayında fecrin başlamasından ki bu sabah namazından güneş batıncaya akşam namazına kadar yemeyi, içmeyi ve şehevi arzuları terk ederek oruç tutmaladır.
Oruç, yalnız aç ve susuz kalmak değildir. Bir hayvanı veya inanmayan bir kimseyi bir odaya hapsedip aç, susuz bırakmakla oruç tutturulmuş olmaz. Oruçtan maksat, sabır, şükür, nefis terbiyesidir.
4- Zekat vermek; Zekat, nisap miktarı yani borçlarını düştükten sonra alacaklarıyla beraber elinde 96 gram değerinde, para veya ticaret malı olanın kırkta birini zekat vermesi farzdır. Zekat maddi durumu iyi olan herkesin, her sene fakir veya muhtaçlara verilmesi gereken sadakadır. Meyve ve tarla mahsulünün de onda birini fakire vermek farzdır. Bu onda bir zekata da uşur denir.
"Zekat vermeyene Allahü teâlâ lanet eder." (Nesai)
5- Hacca gitmek; Hac, Müslümanların özel bir zamanda bir ibadeti yapmak kasdıyla Mekke'de bulunmasıdır. Mekke-i mükerreme şehrine gidip gelinceye kadar, geride bıraktığı çoluk çocuğunu geçindirmeye yetişecek maldan fazla kalan para ile oraya gidip gelebilecek kimsenin, ömründe bir kere, Kâbe-i şerifi tavaf etmesi ve Arafat’ta durması farzdır. Haccın vücub ve eda şartları vardır.
|
|
|
|