<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0" xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/" xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/">
	<channel>
		<title><![CDATA[Yaman Board - Dini Genel Bilgiler]]></title>
		<link>http://yamanboard.w4f.eu/</link>
		<description><![CDATA[Yaman Board - http://yamanboard.w4f.eu]]></description>
		<pubDate>Wed, 13 May 2026 21:34:04 +0000</pubDate>
		<generator>MyBB</generator>
		<item>
			<title><![CDATA[Esmaül Hüsna nın Arapça ve Türkçe Yazılışı ve Anlamları]]></title>
			<link>http://yamanboard.w4f.eu/showthread.php?tid=38</link>
			<pubDate>Mon, 09 Mar 2026 03:32:46 +0100</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="http://yamanboard.w4f.eu/member.php?action=profile&uid=2">YamanTunca</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">http://yamanboard.w4f.eu/showthread.php?tid=38</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><img src="https://iili.io/qTU3YYJ.png" loading="lazy"  alt="[Image: qTU3YYJ.png]" class="mycode_img" /><br />
<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Esmaül Hüsna nın Arapça ve Türkçe Yazılışı ve Anlamları </span></span><br />
<br />
Esma-i Hüsna (Allah’ın En Güzel İsimleri)<br />
<br />
Esma-i hüsna, Yüce Allah’ın bütün isimleri için kullanılan bir terimdir.<br />
<br />
“Allah, kendisinden başka ilah olmayandır. En güzel isimler O’na mahsustur.”[2]<br />
<br />
 “...En güzel isimler O’nundur. Göklerde ve yerde olanlar O’nun şanını yüceltmektedirler. O, galiptir, hikmet sahibidir.”[3]<br />
<br />
Bu ayetlerde de ifade edildiği gibi en güzel isimler, Allah’a mahsustur. Çünkü bütün kemal ve mükemmelliğin sahibi O’dur. O’nun isimleri en yücelik ve mutlak üstünlük manası taşıyan kutsal kavramlardır. Allah’ın isimlerine esma-i ilahiyye de denilir.<br />
<br />
Allah Teâlâ’nın Kur’an’da ve sahih hadislerde geçen pek çok ismi vardır. Kul bu isimleri öğrenerek Allah’ı tanır, O’nu sever ve gerçek kul olur. O’nun sevmediği kötü huylardan arınarak, hoşnut olduğu iyi huylarla bezenir. Kur’an’da:          <br />
<br />
“En güzel isimler Allah’ındır. O halde O’na o güzel isimlerle dua edin...”[4] buyurularak esmâ-i hüsna ile dua ve niyazda bulunulması emredilmiştir. Mesela “Ey ayıpları örten Allahım! Dünya ve ahirette ayıp ve kusurlarımı ört, beni mahçup etme!”, bağışlanma ve af isteneceği zaman “Ey günahları bağışlayan, Ey kullarını affeden Allahım! Beni de affet ve günahlarımı bağışla!”, tevbe edileceği zaman “Ey tevbeleri kabul eden Allahım! Benim de tevbemi kabul et!” şeklinde içten ve samimi bir şekilde yapılan dualar Allah’ın izniyle geri çevrilmez, kabul edilir.<br />
<br />
Esmâ-i hüsnanın birden fazla olması, işaret ettiği zatın birden çok olmasını gerektirmez. Bütün isimler o tek zata delalet ederler.<br />
<br />
“De ki ister Allah deyin, ister Rahman deyin, hangisini deseniz olur. Hangisiyle çağırırsanız çağırın, nihayet en güzel isimler O’nundur.”[5]<br />
<br />
Peygamberimizin bir hadisinde belirtildiğine göre, Allah Teâlâ’nın Kur’an ve hadislerde geçen isimlerinden başka, gayb ilminde kendisine tahsis ettiği veya seçkin kullarına bildirdiği, isimleri de vardır: “(Allah’ım !) Sana ait olan her isimle senden dilerim. O isim ki onunla kendini adlandırdın. Veya kitabında vahyettin. Yahut yarattıklarından birine öğrettin. Yahut da yalnız Senin katında bulunan gayb ilminde onu zatına tahsis ettin.”[6]<br />
<br />
Allah'ın 99 ismi var mıdır? Esmâ-ül Hüsnâ ne demektir? Bu sorular, Allah'ı daha iyi tanımak ve O'na olan imanımızı güçlendirmek için önemlidir. Peygamber Efendimiz (s.a.s.) bir hadislerinde, Yüce Allah'ın 99 ismi'nden söz ederek, bu isimleri bilen, anlayan, yaşayan ve ezberleyen kimselerin cennete gireceğini müjdelemiştir (Buhârî, De‘avât, 68, [6410]; Müslim, Zikir, 5-6 [2677]).<br />
<br />
Burada önemli bir noktaya dikkat çekmek gerekir: Hadislerde geçen "saymak" (ihsâ) ve "ezberlemek" (hıfz) ifadeleri, sadece isimleri saymak veya ezberlemek anlamına gelmez. Asıl maksat, Allah'ı bu güzel isimleriyle tanımak, O'na bu isimlerin anlamlarına uygun şekilde iman etmek, ibadet etmek ve O'nun emirlerine itaat etmektir.<br />
<br />
Allah'ın isimleri 99 ile sınırlı değildir. Bu sayının hadiste zikredilmesinin sebebi, bu isimlerin Allah'ın en meşhur isimleri olmasıdır.<br />
<br />
Tirmizî ve İbn Mâce’nin rivâyet ettikleri hadiste, bu 99 isim (Esmâ-ül Hüsnâ) tek tek sayılmıştır (Tirmizî, De‘avât, 83 [3507]; İbn Mâce, Duâ, 10 [3861]). Şimdi, bu isimleri ve anlamlarını kısaca inceleyelim.<br />
<br />
Allah’ın isimleri konusundaki dayanak vahiy olduğu için, bu isimler insanlar tarafından değiştirilemez. Ayet ve hadisler Allah’ı nasıl isimlendirmiş ise, öyle isimlendirmek gerekir.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"> Ayetlerde ve hadislerde geçen esma-i hüsna şunlardır:</span></span><br />
<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">1- Allah </span>(<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">اَللَّهُ</span>)<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">:</span><br />
Allah Teâlâ, gördüğümüz görmediğimiz, bildiğimiz bilmediğimiz bütün âlemlerin sâhibi ve mâliki, kâinatın yegâne yaratıcısı, her türlü övgüye ve ibâdete lâyık olan yüceler yücesi Rabbimizin doksan dokuz isminin bütün özelliklerini kendinde toplayan en kapsamlı özel adıdır.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">2- er-Rahmân </span>(<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">اَلرَّحْمَنُ</span>)<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">:</span><br />
Rahmet ve merhamet; acıma, bağışlama, şefkat ve ihsân anlamlarına gelir. “Rahmân” ve “Rahîm” isimleri, “çok şefkat ve merhamet eden” anlamındadır.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">3- er-Rahîm </span>(اَل<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">رَّحِيمُ</span>)<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">:</span><br />
Rahîm; pek çok merhamet edici, verdiği nimetleri iyi kullananları daha büyük nimetler vermek suretiyle mükâfâtlandırıcı anlamındadır.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">4- el-Melik </span>(<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">اَلْمَلِكُ</span>)<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">:</span><br />
Melik; görülen ve görülmeyen bütün âlemlerin, bütün kâinatın tek sahibi ve mutlak surette tek hükümdârı demektir.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">5- el-Kuddûs </span>(<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">اَلْقُدُّوسُ</span>)<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">:</span><br />
Kuddûs; hatadan, gafletten, âcizlikten, her türlü eksiklikten uzak, bütün kemâl sıfatları üzerinde toplamış, bütün övgülerin üstünde olan demektir.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">6- es-Selâm </span>(<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">اَلسَّلاَمُ</span>)<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">:</span><br />
Selâm; her türlü eksiklikten, ayıptan, kusurdan, yaratılmışlara özgü değişim ve yok oluştan münezzeh ve sâlim olan; kullarını her türlü kötülüklerden, tehlikelerden selâmete çıkaran; Cennetteki kullarına selam veren demektir.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">7- el-Mü’min </span>(<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">اَلْمُؤْمِنُ</span>)<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">:</span><br />
Mü’min; güven veren, va’dine güvenilen; inananları korku ve endişeden güvende kılan; müminlerin imân ve samimiyetini tasdik eden; mûcizeler vermek suretiyle Peygamberlerinin doğruluğunu ispatlayan; kendisine sığınanları koruyan, emniyetle rahatlandıran demektir.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">8- el-Müheymin </span>(<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">اَلْمُهَيْمِنُ</span>)<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">:</span><br />
Müheymin; kâinatın bütün işlerini gözetleyip yöneten; bütün yaratıklarını gözetip koruyan; korkulardan emin kılan demektir.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">9- el-Azîz </span>(<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">اَلْعَزِيزُ</span>)<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">:</span><br />
Azîz; yenilmesi mümkün olmayan gâlip; dengi ve benzeri bulunmayacak şekilde değerli ve şerefli; güçlü ve yenilmez demektir.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">10- el-Cebbâr </span>(<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">اَلْجَبَّارُ</span>)<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">:</span><br />
Cebbâr; dilediğini her durumda gerçekleştiren; istediğini zorla yaptırmaya muktedir olan; yaratılmışların halini iyileştiren; parçalanmış, dağılmış ve bozulmuş olanı düzeltip onaran; her şeyi tasarrufu altına alan demektir.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">11- el-Mütekebbir </span>(<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">اَلْمُتَكِّرُ</span>)<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">:</span><br />
Mütekebbir; her zaman ve her yerde büyüklüğünü gösteren; zât ve sıfatlarının mâhiyeti bilinemeyecek kadar ulu, yaratılmışların sıfatlarından yüce olan; azgın ve zâlim insanları mutlak gücüne boyun eğmek zorunda bırakan demektir.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">12- el-Hâlik </span>(<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">اَلْخَالِقُ</span>)<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">:</span><br />
Hâlık; her şeyi yaratan, yoktan var eden demektir.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">13- el-Bâri’ </span>(<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">اَلْبَارِئُ</span>)<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">:</span><br />
Bâri’; bir örneği ve maddesi olmaksızın yaratan; evrenin bütün parçalarını âhenkli ve düzenli olarak meydana getiren demektir.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">14- el-Musavvir </span>(<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">اَلْمُصَوِّرُ</span>)<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">:</span><br />
Musavvir; varlıkları çeşitli şekillerde yaratan; yarattığı her varlığa ayrı bir şekil ve özellik veren demektir.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">15- el-Gaffâr </span>(<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">اَلْغَفَّارُ</span>)<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">:</span><br />
Gaffâr; daima affeden; kullarının günahlarını örten, ayıp ve kusurlarını bağışlayan; tekrarlanan günahları bağışlayan; mağfireti, bağışlaması sonsuz olan demektir.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">16- el-Kahhâr </span>(<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">اَلْقَهَّارُ</span>)<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">:</span><br />
Kahhâr; yenilmeyen yegane gâlip demektir.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">17- el-Vehhâb </span>(<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">اَلْوَهَّابُ</span>)<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">:</span><br />
Vehhâb; karşılık beklemeden bol bol veren; hibesi ve lütfu çok olan demektir.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">18- er-Rezzâk </span>(<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">اَلرَّزَّاقُ</span>)<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">:</span><br />
Rezzâk; bedenlerin ve ruhların gıdasını, bütün yaratıklarının rızkını yaratıp veren demektir.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">19- el-Fettâh </span>(<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">اَلْفَتَّاحُ</span>)<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">:</span><br />
Fettâh; iyilik kapılarını açan; hakemlik yapan; bütün anlaşmazlıklarda hakemlik yaparak mutlak adâleti gerçekleştiren; zulme uğrayanlara yardım eden; mü’min kullarını zafere ulaştıran; mü’minlere mânevî kapıları açıp kalplerden kederleri gideren; her derde çare bulan; her türlü engelleri kaldıran demektir.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">20- el-Alîm </span>(<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">اَلْعَلِيمُ</span>)<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">:</span><br />
Alîm; hakkıyla bilen demektir. Allah Teâlâ, zaman ve yer kaydı olmaksızın büyük küçük, gizli açık her şeyi bilendir.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">21- el-Kâbiz </span>(<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">اَلْقَابِضُ</span>)<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">:</span><br />
Kâbız; rızkı daraltan; canlıların ruhlarını alıp hayatlarına son veren demektir.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">22- el-Bâsit </span>(<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">اَلْبَاسِطُ</span>)<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">:</span><br />
Bâsıt; rızkı genişleten; ruhları bedenlerine dağıtan demektir.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">23- el-Hâfid </span>(<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">اَلْخَافِضُ</span>)<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">:</span><br />
Hâfıd; alçaltan; zillete düşüren; yukarıdan aşağıya indiren demektir.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">24- er-Râfi’ </span>(<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">اَلرَّافِعُ</span>)<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">:</span><br />
Râfi’; yücelten, yükselten, yukarı kaldıran, şeref veren demektir.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">25- el-Muizz </span>(<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">اَلْمُعِزُّ</span>)<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">:</span><br />
Muizz; üstün kılan, izzet ve şeref veren; mülkü dilediğine veren demektir.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">26- el-Müzill </span>(<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">اَلْمُذِلُّ</span>)<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">:</span><br />
Müzill; zillete düşüren, hor ve hakir kılan, rezil ve perişân eden, alçaltan demektir.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">27- es-Semî’ </span>(<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">اَلسَّمِيعُ</span>)<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">:</span><br />
Semî’; sonsuz işiten, her türlü kısıtlamadan yüce olarak gizli açık her şeyi işiten; işitilecek şeyler kendisine gizli kalmayan; dilek, dua ve yakarışları kabul eden demektir.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">28- el-Basîr </span>(<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">اَلْبَصِيرُ</span>)<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">:</span><br />
Basîr; sonsuz görücü; her şeyi gören, bilen; kendisinden hiç bir şey saklanamayan demektir.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">29- el-Hakem </span>(<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">اَلْحَكَمُ</span>)<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">:</span><br />
Hakem; hükmeden, hakkı yerine getiren; hüküm yetkisi kendisine ait olan; son hükmü verecek olan demektir.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">30- el-Adl </span>(<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">اَلْعَدْلُ</span>)<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">:</span><br />
Adl; mutlak adâlet sahibi, çok adâletli, asla zulmetmeyen; her şeyi yerli yerine koyan demektir.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">31- el-Latîf </span>(<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">اَللَّطِيفُ</span>)<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">:</span><br />
Latîf; yaratılmışların ihtiyaçlarını en ince ayrıntıya varıncaya kadar bilip sezilmez yollarla karşılayan; kullarına yumuşaklıkla, lütuf ve ihsânıyla muâmele eden demektir.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">32- el-Habîr </span>(<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">اَلْخَبِيرُ</span>)<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">:</span><br />
Habîr; her şeyi bilen, her şeyin iç yüzünden, gizli taraflarından haberdâr olan demektir.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">33- el-Halîm </span>(<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">اَلْحَلِيمُ</span>)<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">:</span><br />
Halîm; suçluların cezasını vermeye gücü yettiği halde cezalandırmayıp onlar hakkında yumuşak davranan, cezalarını geriye bırakan; acele ve kızgınlıkla muâmele etmeyen demektir.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">34- el-Azîm </span>(<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">اَلْعَظِيمُ</span>)<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">:</span><br />
Azîm; büyük, yüce, ulu demektir.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">35- el-Gafûr </span>(<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">اَلْغَفُورُ</span>)<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">:</span><br />
Gafûr; günahları bağışlayan; affeden demektir.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">36- eş-Şekûr </span>(<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">اَلشَّكُورُ</span>)<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">:</span><br />
Şekûr; az iyiliğe çok mükâfât veren; kendi rızası için yapılan iyilikleri fazlasıyla mükâfâtlandıran demektir.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">37- el-Aliyy </span>(<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">اَلْعَلِىُّ</span>)<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">:</span><br />
Aliyy; pek yüce, pek yüksek demektir.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">38- el-Kebîr </span>(<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">اَلْكَبِيرُ</span>)<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">:</span><br />
Kebîr; büyük ve ulu demektir.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">39- el-Hafîz </span>(<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">اَلْحَفِيظُ</span>)<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">:</span><br />
Hafîz; koruyup gözeten; kendisinden gizli hiç bir şey olmayan demektir.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">40- el-Mukît </span>(<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">اَلْمُقِيتُ</span>)<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">:</span><br />
Mukît; yaratılmışların her türlü gıdalarını yaratıp veren; her şeye gücü yeten ve koruyan demektir.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">41- el-Hasîb </span>(<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">اَلْحَسِيبُ</span>)<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">:</span><br />
Hasîb; kullarına yeten; onları hesaba çeken demektir.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">42- el-Celîl </span>(<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">اَلْجَلِيلُ</span>)<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">:</span><br />
Celîl; azamet ve ululuk sahibi demektir.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">43- el-Kerîm </span>(<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">اَلْكَرِيمُ</span>)<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">:</span><br />
Kerîm; ihsânı, in’âmı, lütfu, keremi bol olan, sonsuz cömert demektir.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">44- er-Rakîb </span>(<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">اَلرَّقِيبُ</span>)<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">:</span><br />
Rakîb; her şeyi gözetleyip denetleyen; kontrol eden demektir.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">45- el-Mucîb </span>(<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">اَلْمُجِيبُ</span>)<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">:</span><br />
Mucîb; kendine yalvaranların isteklerini veren; kullarının dileklerine ve dualarına karşılık veren demektir.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">46- el-Vâsi’ </span>(<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">اَلْوَاسِعُ</span>)<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">:</span><br />
Vâsi’; ilmi ve merhameti her şeyi kuşatan demektir.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">47- el-Hakîm </span>(<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">اَلْحَكِيمُ</span>)<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">:</span><br />
Hakîm; hikmet sahibi demektir. Allah Teâlâ, yaptığı her şeyi yerli yerince, eksiksiz ve tam yapar.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">48- el-Vedûd </span>(<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">اَلْوَدُودُ</span>)<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">:</span><br />
Vedûd; çok seven ve çok sevilen; sevilmeye lâyık olan demektir.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">49- el-Mecîd </span>(<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">اَلْمَجِيدُ</span>)<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">:</span><br />
Mecîd; şânı büyük, yüksek; lütuf ve ikrâmı bol demektir.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">50- el-Bâis </span>(<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">اَلْبَاعِثُ</span>)<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">:</span><br />
Bâis; ölüleri dirilten, Peygamber gönderen demektir.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">51- eş-Şehîd </span>(<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">اَلشَّهِيدُ</span>)<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">:</span><br />
Şehîd; her zaman, her yerde hazır olan; her şeye şâhit olan; kendisine hiç bir şey gizli olmayan demektir.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">52- el-Hakk </span>(<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">اَلْحَقُّ</span>)<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">:</span><br />
Hak; varlığı gerçek olan, varlığı hiç değişmeden duran; varlığı ve ilâhlığı kesin olan, hükmünün gereğini yerine getiren demektir.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">53- el-Vekîl </span>(<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">اَلْوَكِيلُ</span>)<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">:</span><br />
Vekîl; işlerini kendisine bırakanların işlerini en mükemmel bir şekilde yapan; kendisine güvenilip dayanılan demektir.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">54- el-Kaviyy </span>(<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">اَلْقَوِىُّ</span>)<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">:</span><br />
Kaviyy; pek güçlü; gücü her şeye yeten demektir.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">55- el-Metîn </span>(<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">اَلْمَتِينُ</span>)<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">:</span><br />
Metîn; sonsuz kudrete sahip; son derece güçlü, kuvvetli; dayanıklı, sağlam demektir.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">56- el-Veliyy </span>(<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">اَلْوَلِىُّ</span>)<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">:</span><br />
Veliyy; dost ve yardımcı demektir.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">57- el-Hamîd </span>(<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">اَلْحَمِيدُ</span>)<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">:</span><br />
Hamîd; övülmeye lâyık olan demektir.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">58- el-Muhsî </span>(<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">اَلْمُحْصِي</span>)<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">:</span><br />
Muhsî; sonsuz ilmiyle her şeyin sayısını bilen, her yapılanı bir bir sayan demektir.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">59- el-Mübdi’ </span>(<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">اَلْمُبْدِئُ</span>)<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">:</span><br />
Mübdi’; yaratıkları maddesiz ve örneksiz olarak ilk baştan yaratan demektir.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">60- el-Muîd </span>(<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">اَلْمُعِيدُ</span>)<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">:</span><br />
Muîd; yaratılmışları öldürdükten, yok ettikten sonra tekrar yaratan; öldükten sonra dirilten demektir.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">61- el-Muhyî </span>(<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">اَلْمُحْيِي</span>)<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">:</span><br />
Muhyî; can veren, yaşatan demektir.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">62- el-Mümît </span>(<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">اَلْمُمِيتُ</span>)<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">:</span><br />
Mümît; öldüren, canlının hayatına son veren demektir.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">63- el-Hayy </span>(<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">اَلْحَىُّ</span>)<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">:</span><br />
Hayy; diri, canlı olan; ölmek şânından olmayan demektir.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">64- el-Kayyûm </span>(<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">اَلْقَيُّومُ</span>)<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">:</span><br />
Kayyûm; her şeyin varlığı kendisine bağlı olan; kâinatı idare eden demektir.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">65- el-Vâcid </span>(<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">اَلْوَاجِدُ</span>)<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">:</span><br />
Vâcid; istediğini istediği zaman bulan; hiç bir şeye muhtaç olmayan demektir.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">66- el-Mâcid </span>(<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">اَلْمَاجِدُ</span>)<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">:</span><br />
Mâcid; şânı ve kadri büyük; kerem ve cömertliği bol demektir.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">67- el-Vâhid </span>(<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">الْواَحِدُ</span>)<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">:</span><br />
Vâhid; bir olan, tek olan; zâtında, sıfatlarında, isimlerinde ve fiillerinde asla ortağı, dengi ve benzeri bulunmayan demektir.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">68- es-Samed </span>(<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">اَلصَّمَدُ</span>)<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">:</span><br />
Samed; her şeyin kendisine muhtaç olduğu, kendisinin hiç bir şeye muhtaç olmadığı; ihtiyaçların giderilmesi ve ızdırapların dindirilmesi için baş vurulacak tek merci demektir.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">69- el-Kâdir </span>(<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">اَلْقَادِرُ</span>)<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">:</span><br />
Kâdir; her şeye gücü yeten; kudret sahibi demektir.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">70- el-Muktedir </span>(<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">اَلْمُقْتَدِرُ</span>)<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">:</span><br />
Muktedir; tam bir kudret sahibi; her şeye gücü yeten demektir.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">71- el-Mukaddim </span>(<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">اَلْمُقَدِّمُ</span>)<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">:</span><br />
Mukaddim; istediğini öne alan, ileri geçiren demektir.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">72- el-Muahhir </span>(<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">اَلْمُؤَخِّرُ</span>)<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">:</span><br />
Muahhir; istediğini geri koyan, arkaya bırakan demektir.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">73- el-Evvel </span>(<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">اَلأَوَّلُ</span>)<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">:</span><br />
Evvel; ilk; varlığının başlangıcı olmayan demektir.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">74- el-Âhir </span>(<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">اَلآخِرُ</span>)<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">:</span><br />
Âhir; varlığının sonu olmayan demektir.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">75- ez-Zâhir </span>(<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">اَلظَّاهِرُ</span>)<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">:</span><br />
Zâhir; varlığı apaçık demektir.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">76- el-Bâtın </span>(<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">اَلْباَطِنُ</span>)<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">:</span><br />
Bâtın; zâtının görülmesi ve mâhiyetinin bilinmesi açısından gizli demektir.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">77- el-Vâlî </span>(<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">اَلْوَالِي</span>)<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">:</span><br />
Vâlî; kâinatın tek hâkimi, yöneticisi demektir.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">78- el-Müteâlî </span>(<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">اَلْمُتَعَالِي</span>)<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"> :</span><br />
Müteâlî; izzet, şeref ve hükümranlık bakımından en yüce demektir.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">79- el-Berr </span>(<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">اَلْبَرُّ</span>)<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">:</span><br />
Berr; iyiliği çok olan; va’dini yerine getiren demektir.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">80- et-Tevvâb </span>(<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">اَلتَّوَّابُ</span>)<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">:</span><br />
Tevvâb; tövbe eden kullarının tövbelerini kabul eden ve tövbede muvaffak kılan demektir.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">81- el-Müntekim </span>(<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">اَلْمُنْتَقِمُ</span>)<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">:</span><br />
Müntekim; suçlulara, adâleti ile hak ettikleri cezayı veren demektir.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">82- el-Afüvv </span>(<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">اَلْعَفُوُّ</span>)<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">:</span><br />
Afüv; hiç bir sorumluluk kalmayacak şekilde günahları affeden demektir.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">83- er-Raûf </span>(<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">اَلرَّؤُفُ</span>)<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">:</span><br />
Raûf; çok şefkatli ve merhametli demektir.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">84- Mâlikü’l-Mülk </span>(<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">مَالِكُ</span> <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">الْمُلْكِ</span>)<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">:</span><br />
Mâlikü’l-mülk; mülkün gerçek sahibi; bütün varlık âleminin tek hâkimi demektir.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">85- Zü’l-Celâli ve’l-İkrâm </span>(<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">ذُو</span> <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">الْجَلاَلِ</span> <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">وَ</span> <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">الْاِكْرَامِ</span>)<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">:</span><br />
Zü’l-celâli ve’l-ikrâm; ululuk ve ikrâm sahibi demektir.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">86- el-Muksit (اَلْمُقْسِطُ):</span><br />
Muksit; adâlet sahibi; bütün işlerini denk, birbirine uygun ve yerli yerinde yapan demektir.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">87- el-Câmi’ </span>(<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">اَلْجَامِعُ</span>)<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">:</span><br />
Câmi’; istediğini istediği zaman istediği yerde toplayan demektir.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">88- el-Ğaniyy </span>(<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">اَلْغَنِىُّ</span>)<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">:</span><br />
Ğaniyy; çok zengin olan; hiç bir şeye muhtaç olmayan demektir.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">89- el-Muğnî </span>(<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">اَلْمُغْنِي</span>)<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">:</span><br />
Muğnî; istediğini zengin eden demektir.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">90- el-Mâni’ </span>(<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">اَلْمَانِعُ</span>)<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">:</span><br />
Mâni’; dilemediği şeylerin gerçekleşmesine izin vermeyen; kötü şeylere engel olan demektir.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">91- ed-Dârr </span>(<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">اِلضَّارُّ</span>)<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">:</span><br />
Dârr; zarar veren; elem ve zarar verici şeyleri yaratan demektir.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">92- en-Nâfi’ </span>(<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">اَلنَّافِعُ</span>)<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">:</span><br />
Nâfi’; fayda veren; dilediği kuluna hayırlı ve faydalı olanı veren demektir.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">93- en-Nûr </span>(<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">اَلنُّورُ</span>)<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">:</span><br />
Nûr; nurlandıran, ışık veren, nur kaynağı; âlemleri nurlandıran; istediği simalara, zihinlere ve gönüllere nur yağdıran demektir.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">94- el-Hâdî </span>(<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">اَلْهَادِي</span>)<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">:</span><br />
Hâdî; hidâyeti yaratan; istediği kulunu muradına erdiren, hayırlı yollara muvaffak kılan demektir.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">95- el-Bedî’ </span>(<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">اَلْبَدِيعُ</span>)<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">:</span><br />
Bedî’; varlıkları, eşi, benzeri ve örneği olmaksızın, sanatkârane bir şekilde yaratan demektir.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">96- el-Bâkî </span>(<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">اَلْبَاقِي</span>)<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">:</span><br />
Bâkî; ebedî olan; varlığının sonu olmayan demektir.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">97- el-Vâris </span>(<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">اَلْوَارِثُ</span>)<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">:</span><br />
Vâris; varlığının sonu olmayan demektir. Allah Teâlâ, yaratılmış bütün varlıkları yok ettikten sonra bâkî kalan, mülkün gerçek sahibidir.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">98- er-Reşîd </span>(<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">اَلرَّشِيدُ</span>)<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">:</span><br />
Reşîd; irşad eden; doğru yolu gösteren demektir.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">99- es-Sabûr </span>(<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">اَلصَّبُورُ</span>)<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">:</span><br />
Sabûr; çok sabırlı demektir.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Dipnotlar:</span></span><br />
<br />
[1] Konu ile ilgili hadisler için bkz. Ebû Davud, Vitr, 23; Tirmizî, Daavât, 64, 65, 100; Nesâi, Shcv, 58; İbn Mâce, Duâ, 9, 10.<br />
[2] Taha sûresi, 8. ayet<br />
[3]Haşr sûresi, 24. ayet<br />
[4]A’râf sûresi, 180. ayet <br />
[5] İsrâ sûresi, 110. ayet<br />
[6]Ahmed b. Hanbel, Müsned, 1, 391.</span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><img src="https://iili.io/qTU3YYJ.png" loading="lazy"  alt="[Image: qTU3YYJ.png]" class="mycode_img" /><br />
<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Esmaül Hüsna nın Arapça ve Türkçe Yazılışı ve Anlamları </span></span><br />
<br />
Esma-i Hüsna (Allah’ın En Güzel İsimleri)<br />
<br />
Esma-i hüsna, Yüce Allah’ın bütün isimleri için kullanılan bir terimdir.<br />
<br />
“Allah, kendisinden başka ilah olmayandır. En güzel isimler O’na mahsustur.”[2]<br />
<br />
 “...En güzel isimler O’nundur. Göklerde ve yerde olanlar O’nun şanını yüceltmektedirler. O, galiptir, hikmet sahibidir.”[3]<br />
<br />
Bu ayetlerde de ifade edildiği gibi en güzel isimler, Allah’a mahsustur. Çünkü bütün kemal ve mükemmelliğin sahibi O’dur. O’nun isimleri en yücelik ve mutlak üstünlük manası taşıyan kutsal kavramlardır. Allah’ın isimlerine esma-i ilahiyye de denilir.<br />
<br />
Allah Teâlâ’nın Kur’an’da ve sahih hadislerde geçen pek çok ismi vardır. Kul bu isimleri öğrenerek Allah’ı tanır, O’nu sever ve gerçek kul olur. O’nun sevmediği kötü huylardan arınarak, hoşnut olduğu iyi huylarla bezenir. Kur’an’da:          <br />
<br />
“En güzel isimler Allah’ındır. O halde O’na o güzel isimlerle dua edin...”[4] buyurularak esmâ-i hüsna ile dua ve niyazda bulunulması emredilmiştir. Mesela “Ey ayıpları örten Allahım! Dünya ve ahirette ayıp ve kusurlarımı ört, beni mahçup etme!”, bağışlanma ve af isteneceği zaman “Ey günahları bağışlayan, Ey kullarını affeden Allahım! Beni de affet ve günahlarımı bağışla!”, tevbe edileceği zaman “Ey tevbeleri kabul eden Allahım! Benim de tevbemi kabul et!” şeklinde içten ve samimi bir şekilde yapılan dualar Allah’ın izniyle geri çevrilmez, kabul edilir.<br />
<br />
Esmâ-i hüsnanın birden fazla olması, işaret ettiği zatın birden çok olmasını gerektirmez. Bütün isimler o tek zata delalet ederler.<br />
<br />
“De ki ister Allah deyin, ister Rahman deyin, hangisini deseniz olur. Hangisiyle çağırırsanız çağırın, nihayet en güzel isimler O’nundur.”[5]<br />
<br />
Peygamberimizin bir hadisinde belirtildiğine göre, Allah Teâlâ’nın Kur’an ve hadislerde geçen isimlerinden başka, gayb ilminde kendisine tahsis ettiği veya seçkin kullarına bildirdiği, isimleri de vardır: “(Allah’ım !) Sana ait olan her isimle senden dilerim. O isim ki onunla kendini adlandırdın. Veya kitabında vahyettin. Yahut yarattıklarından birine öğrettin. Yahut da yalnız Senin katında bulunan gayb ilminde onu zatına tahsis ettin.”[6]<br />
<br />
Allah'ın 99 ismi var mıdır? Esmâ-ül Hüsnâ ne demektir? Bu sorular, Allah'ı daha iyi tanımak ve O'na olan imanımızı güçlendirmek için önemlidir. Peygamber Efendimiz (s.a.s.) bir hadislerinde, Yüce Allah'ın 99 ismi'nden söz ederek, bu isimleri bilen, anlayan, yaşayan ve ezberleyen kimselerin cennete gireceğini müjdelemiştir (Buhârî, De‘avât, 68, [6410]; Müslim, Zikir, 5-6 [2677]).<br />
<br />
Burada önemli bir noktaya dikkat çekmek gerekir: Hadislerde geçen "saymak" (ihsâ) ve "ezberlemek" (hıfz) ifadeleri, sadece isimleri saymak veya ezberlemek anlamına gelmez. Asıl maksat, Allah'ı bu güzel isimleriyle tanımak, O'na bu isimlerin anlamlarına uygun şekilde iman etmek, ibadet etmek ve O'nun emirlerine itaat etmektir.<br />
<br />
Allah'ın isimleri 99 ile sınırlı değildir. Bu sayının hadiste zikredilmesinin sebebi, bu isimlerin Allah'ın en meşhur isimleri olmasıdır.<br />
<br />
Tirmizî ve İbn Mâce’nin rivâyet ettikleri hadiste, bu 99 isim (Esmâ-ül Hüsnâ) tek tek sayılmıştır (Tirmizî, De‘avât, 83 [3507]; İbn Mâce, Duâ, 10 [3861]). Şimdi, bu isimleri ve anlamlarını kısaca inceleyelim.<br />
<br />
Allah’ın isimleri konusundaki dayanak vahiy olduğu için, bu isimler insanlar tarafından değiştirilemez. Ayet ve hadisler Allah’ı nasıl isimlendirmiş ise, öyle isimlendirmek gerekir.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"> Ayetlerde ve hadislerde geçen esma-i hüsna şunlardır:</span></span><br />
<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">1- Allah </span>(<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">اَللَّهُ</span>)<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">:</span><br />
Allah Teâlâ, gördüğümüz görmediğimiz, bildiğimiz bilmediğimiz bütün âlemlerin sâhibi ve mâliki, kâinatın yegâne yaratıcısı, her türlü övgüye ve ibâdete lâyık olan yüceler yücesi Rabbimizin doksan dokuz isminin bütün özelliklerini kendinde toplayan en kapsamlı özel adıdır.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">2- er-Rahmân </span>(<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">اَلرَّحْمَنُ</span>)<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">:</span><br />
Rahmet ve merhamet; acıma, bağışlama, şefkat ve ihsân anlamlarına gelir. “Rahmân” ve “Rahîm” isimleri, “çok şefkat ve merhamet eden” anlamındadır.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">3- er-Rahîm </span>(اَل<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">رَّحِيمُ</span>)<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">:</span><br />
Rahîm; pek çok merhamet edici, verdiği nimetleri iyi kullananları daha büyük nimetler vermek suretiyle mükâfâtlandırıcı anlamındadır.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">4- el-Melik </span>(<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">اَلْمَلِكُ</span>)<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">:</span><br />
Melik; görülen ve görülmeyen bütün âlemlerin, bütün kâinatın tek sahibi ve mutlak surette tek hükümdârı demektir.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">5- el-Kuddûs </span>(<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">اَلْقُدُّوسُ</span>)<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">:</span><br />
Kuddûs; hatadan, gafletten, âcizlikten, her türlü eksiklikten uzak, bütün kemâl sıfatları üzerinde toplamış, bütün övgülerin üstünde olan demektir.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">6- es-Selâm </span>(<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">اَلسَّلاَمُ</span>)<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">:</span><br />
Selâm; her türlü eksiklikten, ayıptan, kusurdan, yaratılmışlara özgü değişim ve yok oluştan münezzeh ve sâlim olan; kullarını her türlü kötülüklerden, tehlikelerden selâmete çıkaran; Cennetteki kullarına selam veren demektir.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">7- el-Mü’min </span>(<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">اَلْمُؤْمِنُ</span>)<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">:</span><br />
Mü’min; güven veren, va’dine güvenilen; inananları korku ve endişeden güvende kılan; müminlerin imân ve samimiyetini tasdik eden; mûcizeler vermek suretiyle Peygamberlerinin doğruluğunu ispatlayan; kendisine sığınanları koruyan, emniyetle rahatlandıran demektir.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">8- el-Müheymin </span>(<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">اَلْمُهَيْمِنُ</span>)<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">:</span><br />
Müheymin; kâinatın bütün işlerini gözetleyip yöneten; bütün yaratıklarını gözetip koruyan; korkulardan emin kılan demektir.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">9- el-Azîz </span>(<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">اَلْعَزِيزُ</span>)<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">:</span><br />
Azîz; yenilmesi mümkün olmayan gâlip; dengi ve benzeri bulunmayacak şekilde değerli ve şerefli; güçlü ve yenilmez demektir.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">10- el-Cebbâr </span>(<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">اَلْجَبَّارُ</span>)<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">:</span><br />
Cebbâr; dilediğini her durumda gerçekleştiren; istediğini zorla yaptırmaya muktedir olan; yaratılmışların halini iyileştiren; parçalanmış, dağılmış ve bozulmuş olanı düzeltip onaran; her şeyi tasarrufu altına alan demektir.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">11- el-Mütekebbir </span>(<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">اَلْمُتَكِّرُ</span>)<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">:</span><br />
Mütekebbir; her zaman ve her yerde büyüklüğünü gösteren; zât ve sıfatlarının mâhiyeti bilinemeyecek kadar ulu, yaratılmışların sıfatlarından yüce olan; azgın ve zâlim insanları mutlak gücüne boyun eğmek zorunda bırakan demektir.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">12- el-Hâlik </span>(<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">اَلْخَالِقُ</span>)<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">:</span><br />
Hâlık; her şeyi yaratan, yoktan var eden demektir.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">13- el-Bâri’ </span>(<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">اَلْبَارِئُ</span>)<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">:</span><br />
Bâri’; bir örneği ve maddesi olmaksızın yaratan; evrenin bütün parçalarını âhenkli ve düzenli olarak meydana getiren demektir.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">14- el-Musavvir </span>(<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">اَلْمُصَوِّرُ</span>)<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">:</span><br />
Musavvir; varlıkları çeşitli şekillerde yaratan; yarattığı her varlığa ayrı bir şekil ve özellik veren demektir.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">15- el-Gaffâr </span>(<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">اَلْغَفَّارُ</span>)<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">:</span><br />
Gaffâr; daima affeden; kullarının günahlarını örten, ayıp ve kusurlarını bağışlayan; tekrarlanan günahları bağışlayan; mağfireti, bağışlaması sonsuz olan demektir.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">16- el-Kahhâr </span>(<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">اَلْقَهَّارُ</span>)<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">:</span><br />
Kahhâr; yenilmeyen yegane gâlip demektir.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">17- el-Vehhâb </span>(<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">اَلْوَهَّابُ</span>)<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">:</span><br />
Vehhâb; karşılık beklemeden bol bol veren; hibesi ve lütfu çok olan demektir.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">18- er-Rezzâk </span>(<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">اَلرَّزَّاقُ</span>)<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">:</span><br />
Rezzâk; bedenlerin ve ruhların gıdasını, bütün yaratıklarının rızkını yaratıp veren demektir.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">19- el-Fettâh </span>(<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">اَلْفَتَّاحُ</span>)<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">:</span><br />
Fettâh; iyilik kapılarını açan; hakemlik yapan; bütün anlaşmazlıklarda hakemlik yaparak mutlak adâleti gerçekleştiren; zulme uğrayanlara yardım eden; mü’min kullarını zafere ulaştıran; mü’minlere mânevî kapıları açıp kalplerden kederleri gideren; her derde çare bulan; her türlü engelleri kaldıran demektir.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">20- el-Alîm </span>(<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">اَلْعَلِيمُ</span>)<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">:</span><br />
Alîm; hakkıyla bilen demektir. Allah Teâlâ, zaman ve yer kaydı olmaksızın büyük küçük, gizli açık her şeyi bilendir.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">21- el-Kâbiz </span>(<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">اَلْقَابِضُ</span>)<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">:</span><br />
Kâbız; rızkı daraltan; canlıların ruhlarını alıp hayatlarına son veren demektir.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">22- el-Bâsit </span>(<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">اَلْبَاسِطُ</span>)<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">:</span><br />
Bâsıt; rızkı genişleten; ruhları bedenlerine dağıtan demektir.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">23- el-Hâfid </span>(<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">اَلْخَافِضُ</span>)<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">:</span><br />
Hâfıd; alçaltan; zillete düşüren; yukarıdan aşağıya indiren demektir.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">24- er-Râfi’ </span>(<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">اَلرَّافِعُ</span>)<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">:</span><br />
Râfi’; yücelten, yükselten, yukarı kaldıran, şeref veren demektir.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">25- el-Muizz </span>(<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">اَلْمُعِزُّ</span>)<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">:</span><br />
Muizz; üstün kılan, izzet ve şeref veren; mülkü dilediğine veren demektir.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">26- el-Müzill </span>(<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">اَلْمُذِلُّ</span>)<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">:</span><br />
Müzill; zillete düşüren, hor ve hakir kılan, rezil ve perişân eden, alçaltan demektir.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">27- es-Semî’ </span>(<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">اَلسَّمِيعُ</span>)<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">:</span><br />
Semî’; sonsuz işiten, her türlü kısıtlamadan yüce olarak gizli açık her şeyi işiten; işitilecek şeyler kendisine gizli kalmayan; dilek, dua ve yakarışları kabul eden demektir.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">28- el-Basîr </span>(<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">اَلْبَصِيرُ</span>)<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">:</span><br />
Basîr; sonsuz görücü; her şeyi gören, bilen; kendisinden hiç bir şey saklanamayan demektir.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">29- el-Hakem </span>(<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">اَلْحَكَمُ</span>)<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">:</span><br />
Hakem; hükmeden, hakkı yerine getiren; hüküm yetkisi kendisine ait olan; son hükmü verecek olan demektir.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">30- el-Adl </span>(<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">اَلْعَدْلُ</span>)<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">:</span><br />
Adl; mutlak adâlet sahibi, çok adâletli, asla zulmetmeyen; her şeyi yerli yerine koyan demektir.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">31- el-Latîf </span>(<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">اَللَّطِيفُ</span>)<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">:</span><br />
Latîf; yaratılmışların ihtiyaçlarını en ince ayrıntıya varıncaya kadar bilip sezilmez yollarla karşılayan; kullarına yumuşaklıkla, lütuf ve ihsânıyla muâmele eden demektir.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">32- el-Habîr </span>(<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">اَلْخَبِيرُ</span>)<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">:</span><br />
Habîr; her şeyi bilen, her şeyin iç yüzünden, gizli taraflarından haberdâr olan demektir.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">33- el-Halîm </span>(<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">اَلْحَلِيمُ</span>)<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">:</span><br />
Halîm; suçluların cezasını vermeye gücü yettiği halde cezalandırmayıp onlar hakkında yumuşak davranan, cezalarını geriye bırakan; acele ve kızgınlıkla muâmele etmeyen demektir.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">34- el-Azîm </span>(<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">اَلْعَظِيمُ</span>)<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">:</span><br />
Azîm; büyük, yüce, ulu demektir.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">35- el-Gafûr </span>(<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">اَلْغَفُورُ</span>)<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">:</span><br />
Gafûr; günahları bağışlayan; affeden demektir.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">36- eş-Şekûr </span>(<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">اَلشَّكُورُ</span>)<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">:</span><br />
Şekûr; az iyiliğe çok mükâfât veren; kendi rızası için yapılan iyilikleri fazlasıyla mükâfâtlandıran demektir.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">37- el-Aliyy </span>(<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">اَلْعَلِىُّ</span>)<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">:</span><br />
Aliyy; pek yüce, pek yüksek demektir.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">38- el-Kebîr </span>(<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">اَلْكَبِيرُ</span>)<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">:</span><br />
Kebîr; büyük ve ulu demektir.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">39- el-Hafîz </span>(<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">اَلْحَفِيظُ</span>)<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">:</span><br />
Hafîz; koruyup gözeten; kendisinden gizli hiç bir şey olmayan demektir.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">40- el-Mukît </span>(<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">اَلْمُقِيتُ</span>)<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">:</span><br />
Mukît; yaratılmışların her türlü gıdalarını yaratıp veren; her şeye gücü yeten ve koruyan demektir.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">41- el-Hasîb </span>(<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">اَلْحَسِيبُ</span>)<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">:</span><br />
Hasîb; kullarına yeten; onları hesaba çeken demektir.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">42- el-Celîl </span>(<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">اَلْجَلِيلُ</span>)<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">:</span><br />
Celîl; azamet ve ululuk sahibi demektir.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">43- el-Kerîm </span>(<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">اَلْكَرِيمُ</span>)<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">:</span><br />
Kerîm; ihsânı, in’âmı, lütfu, keremi bol olan, sonsuz cömert demektir.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">44- er-Rakîb </span>(<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">اَلرَّقِيبُ</span>)<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">:</span><br />
Rakîb; her şeyi gözetleyip denetleyen; kontrol eden demektir.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">45- el-Mucîb </span>(<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">اَلْمُجِيبُ</span>)<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">:</span><br />
Mucîb; kendine yalvaranların isteklerini veren; kullarının dileklerine ve dualarına karşılık veren demektir.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">46- el-Vâsi’ </span>(<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">اَلْوَاسِعُ</span>)<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">:</span><br />
Vâsi’; ilmi ve merhameti her şeyi kuşatan demektir.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">47- el-Hakîm </span>(<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">اَلْحَكِيمُ</span>)<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">:</span><br />
Hakîm; hikmet sahibi demektir. Allah Teâlâ, yaptığı her şeyi yerli yerince, eksiksiz ve tam yapar.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">48- el-Vedûd </span>(<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">اَلْوَدُودُ</span>)<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">:</span><br />
Vedûd; çok seven ve çok sevilen; sevilmeye lâyık olan demektir.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">49- el-Mecîd </span>(<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">اَلْمَجِيدُ</span>)<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">:</span><br />
Mecîd; şânı büyük, yüksek; lütuf ve ikrâmı bol demektir.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">50- el-Bâis </span>(<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">اَلْبَاعِثُ</span>)<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">:</span><br />
Bâis; ölüleri dirilten, Peygamber gönderen demektir.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">51- eş-Şehîd </span>(<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">اَلشَّهِيدُ</span>)<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">:</span><br />
Şehîd; her zaman, her yerde hazır olan; her şeye şâhit olan; kendisine hiç bir şey gizli olmayan demektir.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">52- el-Hakk </span>(<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">اَلْحَقُّ</span>)<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">:</span><br />
Hak; varlığı gerçek olan, varlığı hiç değişmeden duran; varlığı ve ilâhlığı kesin olan, hükmünün gereğini yerine getiren demektir.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">53- el-Vekîl </span>(<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">اَلْوَكِيلُ</span>)<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">:</span><br />
Vekîl; işlerini kendisine bırakanların işlerini en mükemmel bir şekilde yapan; kendisine güvenilip dayanılan demektir.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">54- el-Kaviyy </span>(<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">اَلْقَوِىُّ</span>)<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">:</span><br />
Kaviyy; pek güçlü; gücü her şeye yeten demektir.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">55- el-Metîn </span>(<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">اَلْمَتِينُ</span>)<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">:</span><br />
Metîn; sonsuz kudrete sahip; son derece güçlü, kuvvetli; dayanıklı, sağlam demektir.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">56- el-Veliyy </span>(<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">اَلْوَلِىُّ</span>)<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">:</span><br />
Veliyy; dost ve yardımcı demektir.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">57- el-Hamîd </span>(<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">اَلْحَمِيدُ</span>)<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">:</span><br />
Hamîd; övülmeye lâyık olan demektir.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">58- el-Muhsî </span>(<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">اَلْمُحْصِي</span>)<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">:</span><br />
Muhsî; sonsuz ilmiyle her şeyin sayısını bilen, her yapılanı bir bir sayan demektir.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">59- el-Mübdi’ </span>(<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">اَلْمُبْدِئُ</span>)<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">:</span><br />
Mübdi’; yaratıkları maddesiz ve örneksiz olarak ilk baştan yaratan demektir.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">60- el-Muîd </span>(<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">اَلْمُعِيدُ</span>)<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">:</span><br />
Muîd; yaratılmışları öldürdükten, yok ettikten sonra tekrar yaratan; öldükten sonra dirilten demektir.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">61- el-Muhyî </span>(<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">اَلْمُحْيِي</span>)<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">:</span><br />
Muhyî; can veren, yaşatan demektir.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">62- el-Mümît </span>(<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">اَلْمُمِيتُ</span>)<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">:</span><br />
Mümît; öldüren, canlının hayatına son veren demektir.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">63- el-Hayy </span>(<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">اَلْحَىُّ</span>)<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">:</span><br />
Hayy; diri, canlı olan; ölmek şânından olmayan demektir.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">64- el-Kayyûm </span>(<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">اَلْقَيُّومُ</span>)<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">:</span><br />
Kayyûm; her şeyin varlığı kendisine bağlı olan; kâinatı idare eden demektir.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">65- el-Vâcid </span>(<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">اَلْوَاجِدُ</span>)<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">:</span><br />
Vâcid; istediğini istediği zaman bulan; hiç bir şeye muhtaç olmayan demektir.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">66- el-Mâcid </span>(<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">اَلْمَاجِدُ</span>)<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">:</span><br />
Mâcid; şânı ve kadri büyük; kerem ve cömertliği bol demektir.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">67- el-Vâhid </span>(<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">الْواَحِدُ</span>)<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">:</span><br />
Vâhid; bir olan, tek olan; zâtında, sıfatlarında, isimlerinde ve fiillerinde asla ortağı, dengi ve benzeri bulunmayan demektir.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">68- es-Samed </span>(<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">اَلصَّمَدُ</span>)<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">:</span><br />
Samed; her şeyin kendisine muhtaç olduğu, kendisinin hiç bir şeye muhtaç olmadığı; ihtiyaçların giderilmesi ve ızdırapların dindirilmesi için baş vurulacak tek merci demektir.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">69- el-Kâdir </span>(<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">اَلْقَادِرُ</span>)<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">:</span><br />
Kâdir; her şeye gücü yeten; kudret sahibi demektir.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">70- el-Muktedir </span>(<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">اَلْمُقْتَدِرُ</span>)<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">:</span><br />
Muktedir; tam bir kudret sahibi; her şeye gücü yeten demektir.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">71- el-Mukaddim </span>(<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">اَلْمُقَدِّمُ</span>)<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">:</span><br />
Mukaddim; istediğini öne alan, ileri geçiren demektir.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">72- el-Muahhir </span>(<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">اَلْمُؤَخِّرُ</span>)<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">:</span><br />
Muahhir; istediğini geri koyan, arkaya bırakan demektir.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">73- el-Evvel </span>(<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">اَلأَوَّلُ</span>)<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">:</span><br />
Evvel; ilk; varlığının başlangıcı olmayan demektir.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">74- el-Âhir </span>(<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">اَلآخِرُ</span>)<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">:</span><br />
Âhir; varlığının sonu olmayan demektir.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">75- ez-Zâhir </span>(<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">اَلظَّاهِرُ</span>)<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">:</span><br />
Zâhir; varlığı apaçık demektir.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">76- el-Bâtın </span>(<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">اَلْباَطِنُ</span>)<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">:</span><br />
Bâtın; zâtının görülmesi ve mâhiyetinin bilinmesi açısından gizli demektir.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">77- el-Vâlî </span>(<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">اَلْوَالِي</span>)<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">:</span><br />
Vâlî; kâinatın tek hâkimi, yöneticisi demektir.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">78- el-Müteâlî </span>(<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">اَلْمُتَعَالِي</span>)<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"> :</span><br />
Müteâlî; izzet, şeref ve hükümranlık bakımından en yüce demektir.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">79- el-Berr </span>(<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">اَلْبَرُّ</span>)<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">:</span><br />
Berr; iyiliği çok olan; va’dini yerine getiren demektir.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">80- et-Tevvâb </span>(<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">اَلتَّوَّابُ</span>)<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">:</span><br />
Tevvâb; tövbe eden kullarının tövbelerini kabul eden ve tövbede muvaffak kılan demektir.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">81- el-Müntekim </span>(<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">اَلْمُنْتَقِمُ</span>)<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">:</span><br />
Müntekim; suçlulara, adâleti ile hak ettikleri cezayı veren demektir.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">82- el-Afüvv </span>(<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">اَلْعَفُوُّ</span>)<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">:</span><br />
Afüv; hiç bir sorumluluk kalmayacak şekilde günahları affeden demektir.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">83- er-Raûf </span>(<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">اَلرَّؤُفُ</span>)<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">:</span><br />
Raûf; çok şefkatli ve merhametli demektir.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">84- Mâlikü’l-Mülk </span>(<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">مَالِكُ</span> <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">الْمُلْكِ</span>)<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">:</span><br />
Mâlikü’l-mülk; mülkün gerçek sahibi; bütün varlık âleminin tek hâkimi demektir.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">85- Zü’l-Celâli ve’l-İkrâm </span>(<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">ذُو</span> <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">الْجَلاَلِ</span> <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">وَ</span> <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">الْاِكْرَامِ</span>)<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">:</span><br />
Zü’l-celâli ve’l-ikrâm; ululuk ve ikrâm sahibi demektir.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">86- el-Muksit (اَلْمُقْسِطُ):</span><br />
Muksit; adâlet sahibi; bütün işlerini denk, birbirine uygun ve yerli yerinde yapan demektir.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">87- el-Câmi’ </span>(<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">اَلْجَامِعُ</span>)<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">:</span><br />
Câmi’; istediğini istediği zaman istediği yerde toplayan demektir.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">88- el-Ğaniyy </span>(<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">اَلْغَنِىُّ</span>)<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">:</span><br />
Ğaniyy; çok zengin olan; hiç bir şeye muhtaç olmayan demektir.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">89- el-Muğnî </span>(<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">اَلْمُغْنِي</span>)<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">:</span><br />
Muğnî; istediğini zengin eden demektir.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">90- el-Mâni’ </span>(<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">اَلْمَانِعُ</span>)<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">:</span><br />
Mâni’; dilemediği şeylerin gerçekleşmesine izin vermeyen; kötü şeylere engel olan demektir.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">91- ed-Dârr </span>(<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">اِلضَّارُّ</span>)<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">:</span><br />
Dârr; zarar veren; elem ve zarar verici şeyleri yaratan demektir.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">92- en-Nâfi’ </span>(<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">اَلنَّافِعُ</span>)<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">:</span><br />
Nâfi’; fayda veren; dilediği kuluna hayırlı ve faydalı olanı veren demektir.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">93- en-Nûr </span>(<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">اَلنُّورُ</span>)<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">:</span><br />
Nûr; nurlandıran, ışık veren, nur kaynağı; âlemleri nurlandıran; istediği simalara, zihinlere ve gönüllere nur yağdıran demektir.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">94- el-Hâdî </span>(<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">اَلْهَادِي</span>)<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">:</span><br />
Hâdî; hidâyeti yaratan; istediği kulunu muradına erdiren, hayırlı yollara muvaffak kılan demektir.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">95- el-Bedî’ </span>(<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">اَلْبَدِيعُ</span>)<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">:</span><br />
Bedî’; varlıkları, eşi, benzeri ve örneği olmaksızın, sanatkârane bir şekilde yaratan demektir.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">96- el-Bâkî </span>(<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">اَلْبَاقِي</span>)<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">:</span><br />
Bâkî; ebedî olan; varlığının sonu olmayan demektir.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">97- el-Vâris </span>(<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">اَلْوَارِثُ</span>)<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">:</span><br />
Vâris; varlığının sonu olmayan demektir. Allah Teâlâ, yaratılmış bütün varlıkları yok ettikten sonra bâkî kalan, mülkün gerçek sahibidir.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">98- er-Reşîd </span>(<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">اَلرَّشِيدُ</span>)<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">:</span><br />
Reşîd; irşad eden; doğru yolu gösteren demektir.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">99- es-Sabûr </span>(<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">اَلصَّبُورُ</span>)<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">:</span><br />
Sabûr; çok sabırlı demektir.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Dipnotlar:</span></span><br />
<br />
[1] Konu ile ilgili hadisler için bkz. Ebû Davud, Vitr, 23; Tirmizî, Daavât, 64, 65, 100; Nesâi, Shcv, 58; İbn Mâce, Duâ, 9, 10.<br />
[2] Taha sûresi, 8. ayet<br />
[3]Haşr sûresi, 24. ayet<br />
[4]A’râf sûresi, 180. ayet <br />
[5] İsrâ sûresi, 110. ayet<br />
[6]Ahmed b. Hanbel, Müsned, 1, 391.</span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Iman Nedir?]]></title>
			<link>http://yamanboard.w4f.eu/showthread.php?tid=37</link>
			<pubDate>Mon, 09 Mar 2026 03:26:06 +0100</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="http://yamanboard.w4f.eu/member.php?action=profile&uid=2">YamanTunca</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">http://yamanboard.w4f.eu/showthread.php?tid=37</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #ff0000;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">A) İMANIN TANIMI</span></span><br />
<br />
a) İmanın sözlük anlamı; bir şeye kesin olarak inanmaktır.<br />
<br />
b) İmanın dînî terim olarak tanımı; Allah ın varlığına, birliğine ondan başka ilâh olmadığına ve Hz. Muhammet (sav) in Onun kulu ve elçisi olduğuna yürekten inanmak (tasdik) ve dil ile söylemektir (ikrar).<br />
<br />
<br />
<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">B) İNANILMASI GEREKEN ŞEYLER BAKIMINDAN İMANIN KISIMLARI</span></span><br />
<br />
<br />
1- İcmalî iman : Bu, imanın özü ve en kısasıdır. Bu da "Kelime-i şahadet" ile özetlenmiştir:<br />
<br />
Anlamı: "Ben şahitlik ederim ki, Allah tan başka ilah yoktur; yine şahitlik ederim ki, Hazret-i Muhammet Onun kulu ve peygamberidir".<br />
<br />
Bu, imanin ilk derecesi, Islâm ın ilk basamağı ve temel direğidir. Allah ın varlığını ve birliğini, Hz. Muhammet (sav)´in Allah ın peygamberi olduğunu yürekten tasdik etmek demek, onun haber verdiği şeylerin hepsinin doğru olduğuna inanmak demektir. Ancak, Hz. Muhammet (sav) in haber verdiği ve tebliğ ettiği şeylerin hepsine birden iman ettiğinden, inanılacak şeyleri ayrı ayrı söylemediğinden dolayı buna "icmali veya toptan iman" denmektedir.<br />
<br />
Bir kimseye mümin diyebilmek için o kimsenin icmalî imanı "Kelime-i şahadeti" kalbi ile tasdik dili ile söylemesi gerekir. Bir insan için birinci farz budur.<br />
<br />
<br />
2- Tafsîlî iman: İcmâlî imandan sonra dinin diğer hükümlerini ve iman edilmesi gerekli olan şeylerin her birini ayrı ayrı öğrenip onlara da iman etmek farz olur. Tafsîlî iman, imanın en geniş şeklidir. İman esaslarının hepsini içine alır.[1]<br />
<br />
--------------------<br />
[1] Buna ayrıca "tahkiki iman" da denir. Çünkü tafsili iman eden kişi aslında iman edilecek konuları tahkik edip araştırarak bunu yapmaktadır.<br />
<br />
<br />
<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">C) İMANIN ŞARTLARI</span></span><br />
<br />
<br />
İmanın şartları altıdır:<br />
<br />
1- Allah ın varlığına ve birliğine,<br />
2- Meleklerine,<br />
3- Kitaplarına,<br />
4- Peygamberlerine,<br />
5- Ahiret gününe,<br />
6- Kadere, hayır ve şerrin Allah tan olduğuna inanmaktır.<br />
<br />
<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color"><br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">D) İMAN BAKIMINDAN İNSANLAR</span></span><br />
<br />
<br />
İman bakımından insanlar üçe ayrılırlar:<br />
<br />
1. Mümin: İslâm dininin iman ve itikat esaslarını gerçekten kalben tasdik edip dili ile söyleyen(ikrar eden) kimsedir. Bunların yaptığı bu işe iman denir.<br />
<br />
2. Kâfir: İslâm dininin iman esaslarına inanmayan Hz. Muhammet (sav) in peygamberliğini kabul etmeyen kimsedir. Bunların yaptığı bu işe küfür denir.<br />
<br />
3. Münafık: Müslümanların arasında inandığını söylediği halde kalbi ile İslâm dininin iman esaslarına inanmayan kimsedir. Bunların yaptığı bu işe nifak denir. Dışı mümin, içi kâfir olanlardır.Konuştuklarında yalan söylerler, söz verdiklerinde tutmazlar, emanete hainlik ederler.<br />
<br />
<br />
<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">E) İNANMA İHTİYACI VE ALLAH A İMAN</span></span><br />
<br />
<br />
İnsan, beden ve ruhtan oluşan bir varlıktır. Yeme, içme, nefes alıp verme gibi olaylar bedenimizle; inanmak, sevinmek, mutlu olmak gibi olaylar da ruhumuzla ilgilidir. İnsanı diğer yaratıklardan ayıran başlıca özellik, işte budur. İnsan, beden ve ruh yapısıyla bir bütündür.<br />
<br />
İnsan ruh yapısının en belirgin özelliği inanmaktır. Yeryüzünde, günümüze kadar inanma ihtiyacı duymamış bir topluluk yoktur. Bunu, insanlığın kültür, sanat ve geleneklerinde görmekteyiz.<br />
<br />
İnanç, maddi hayatımızla da ilişkili bir güçtür. İnsanın zorluklara ve güçlüklere karşı dayanıklı olmasını sağlar. İnsana çalışma, yaşama ve başarma gücü verir. İnsan, hayata inançla başlar ve onunla değer kazanır. Çünkü inancı olan kişi, bu inancının gereği olarak kendisine ve birlikte yaşadığı insanlara faydalı olur. İnanç, insanı yeni bilgiler kazanmağa götürür. Kişi,inancını kuvvetlendirmek için pek çok şeyleri öğrenmek, öğrendiklerini düşünüp değerlendirmek ve böylece hayatını düzene sokmak durumundadır. İyiyi, kötüyü, güzeli ve çirkini böylece ayırt edebilenler, ahlâk ve davranış yönünden de kişilik kazanırlar.<br />
<br />
Demek ki inanç, insanın yaratılışı gereği olan tabiî bir olaydır. Bütün insanların buna ihtiyacı vardır.<br />
<br />
Çevremizde gördüğümüz ve göremediğimiz yüz binlerce varlık vardır.Yeryüzünde çeşit çeşit insanlar, irili ufaklı pek çok hayvanlar, renk renk çiçek ve bitkiler görürüz. Gökyüzünde de ay, güneş ve sayısız yıldızlar yer alır. Bunların hepsini gözümüzün önüne getirip düşünürsek kendiliğinden var olmadığını, bütün bunları yoktan var eden bir yaratıcının bulunduğunu anlarız. Evrende hiç bir şey kendiliğinden, kendi kendine var olmuş değildir. İşte her şeyi yaratan bu yaratıcı, Allah tır. Gözlerimizle Onu görmesek bile evrenin bu eşsiz düzeni bize Onun varlığını göstermektedir. İslâm dininde, bütün evreni ve her şeyi yaratan bu varlığa "Allah" denir. Biz Allah ın varlığına ve birliğine gönülden inanırız.</span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #ff0000;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">A) İMANIN TANIMI</span></span><br />
<br />
a) İmanın sözlük anlamı; bir şeye kesin olarak inanmaktır.<br />
<br />
b) İmanın dînî terim olarak tanımı; Allah ın varlığına, birliğine ondan başka ilâh olmadığına ve Hz. Muhammet (sav) in Onun kulu ve elçisi olduğuna yürekten inanmak (tasdik) ve dil ile söylemektir (ikrar).<br />
<br />
<br />
<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">B) İNANILMASI GEREKEN ŞEYLER BAKIMINDAN İMANIN KISIMLARI</span></span><br />
<br />
<br />
1- İcmalî iman : Bu, imanın özü ve en kısasıdır. Bu da "Kelime-i şahadet" ile özetlenmiştir:<br />
<br />
Anlamı: "Ben şahitlik ederim ki, Allah tan başka ilah yoktur; yine şahitlik ederim ki, Hazret-i Muhammet Onun kulu ve peygamberidir".<br />
<br />
Bu, imanin ilk derecesi, Islâm ın ilk basamağı ve temel direğidir. Allah ın varlığını ve birliğini, Hz. Muhammet (sav)´in Allah ın peygamberi olduğunu yürekten tasdik etmek demek, onun haber verdiği şeylerin hepsinin doğru olduğuna inanmak demektir. Ancak, Hz. Muhammet (sav) in haber verdiği ve tebliğ ettiği şeylerin hepsine birden iman ettiğinden, inanılacak şeyleri ayrı ayrı söylemediğinden dolayı buna "icmali veya toptan iman" denmektedir.<br />
<br />
Bir kimseye mümin diyebilmek için o kimsenin icmalî imanı "Kelime-i şahadeti" kalbi ile tasdik dili ile söylemesi gerekir. Bir insan için birinci farz budur.<br />
<br />
<br />
2- Tafsîlî iman: İcmâlî imandan sonra dinin diğer hükümlerini ve iman edilmesi gerekli olan şeylerin her birini ayrı ayrı öğrenip onlara da iman etmek farz olur. Tafsîlî iman, imanın en geniş şeklidir. İman esaslarının hepsini içine alır.[1]<br />
<br />
--------------------<br />
[1] Buna ayrıca "tahkiki iman" da denir. Çünkü tafsili iman eden kişi aslında iman edilecek konuları tahkik edip araştırarak bunu yapmaktadır.<br />
<br />
<br />
<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">C) İMANIN ŞARTLARI</span></span><br />
<br />
<br />
İmanın şartları altıdır:<br />
<br />
1- Allah ın varlığına ve birliğine,<br />
2- Meleklerine,<br />
3- Kitaplarına,<br />
4- Peygamberlerine,<br />
5- Ahiret gününe,<br />
6- Kadere, hayır ve şerrin Allah tan olduğuna inanmaktır.<br />
<br />
<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color"><br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">D) İMAN BAKIMINDAN İNSANLAR</span></span><br />
<br />
<br />
İman bakımından insanlar üçe ayrılırlar:<br />
<br />
1. Mümin: İslâm dininin iman ve itikat esaslarını gerçekten kalben tasdik edip dili ile söyleyen(ikrar eden) kimsedir. Bunların yaptığı bu işe iman denir.<br />
<br />
2. Kâfir: İslâm dininin iman esaslarına inanmayan Hz. Muhammet (sav) in peygamberliğini kabul etmeyen kimsedir. Bunların yaptığı bu işe küfür denir.<br />
<br />
3. Münafık: Müslümanların arasında inandığını söylediği halde kalbi ile İslâm dininin iman esaslarına inanmayan kimsedir. Bunların yaptığı bu işe nifak denir. Dışı mümin, içi kâfir olanlardır.Konuştuklarında yalan söylerler, söz verdiklerinde tutmazlar, emanete hainlik ederler.<br />
<br />
<br />
<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">E) İNANMA İHTİYACI VE ALLAH A İMAN</span></span><br />
<br />
<br />
İnsan, beden ve ruhtan oluşan bir varlıktır. Yeme, içme, nefes alıp verme gibi olaylar bedenimizle; inanmak, sevinmek, mutlu olmak gibi olaylar da ruhumuzla ilgilidir. İnsanı diğer yaratıklardan ayıran başlıca özellik, işte budur. İnsan, beden ve ruh yapısıyla bir bütündür.<br />
<br />
İnsan ruh yapısının en belirgin özelliği inanmaktır. Yeryüzünde, günümüze kadar inanma ihtiyacı duymamış bir topluluk yoktur. Bunu, insanlığın kültür, sanat ve geleneklerinde görmekteyiz.<br />
<br />
İnanç, maddi hayatımızla da ilişkili bir güçtür. İnsanın zorluklara ve güçlüklere karşı dayanıklı olmasını sağlar. İnsana çalışma, yaşama ve başarma gücü verir. İnsan, hayata inançla başlar ve onunla değer kazanır. Çünkü inancı olan kişi, bu inancının gereği olarak kendisine ve birlikte yaşadığı insanlara faydalı olur. İnanç, insanı yeni bilgiler kazanmağa götürür. Kişi,inancını kuvvetlendirmek için pek çok şeyleri öğrenmek, öğrendiklerini düşünüp değerlendirmek ve böylece hayatını düzene sokmak durumundadır. İyiyi, kötüyü, güzeli ve çirkini böylece ayırt edebilenler, ahlâk ve davranış yönünden de kişilik kazanırlar.<br />
<br />
Demek ki inanç, insanın yaratılışı gereği olan tabiî bir olaydır. Bütün insanların buna ihtiyacı vardır.<br />
<br />
Çevremizde gördüğümüz ve göremediğimiz yüz binlerce varlık vardır.Yeryüzünde çeşit çeşit insanlar, irili ufaklı pek çok hayvanlar, renk renk çiçek ve bitkiler görürüz. Gökyüzünde de ay, güneş ve sayısız yıldızlar yer alır. Bunların hepsini gözümüzün önüne getirip düşünürsek kendiliğinden var olmadığını, bütün bunları yoktan var eden bir yaratıcının bulunduğunu anlarız. Evrende hiç bir şey kendiliğinden, kendi kendine var olmuş değildir. İşte her şeyi yaratan bu yaratıcı, Allah tır. Gözlerimizle Onu görmesek bile evrenin bu eşsiz düzeni bize Onun varlığını göstermektedir. İslâm dininde, bütün evreni ve her şeyi yaratan bu varlığa "Allah" denir. Biz Allah ın varlığına ve birliğine gönülden inanırız.</span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Allah´a Iman]]></title>
			<link>http://yamanboard.w4f.eu/showthread.php?tid=36</link>
			<pubDate>Mon, 09 Mar 2026 03:23:46 +0100</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="http://yamanboard.w4f.eu/member.php?action=profile&uid=2">YamanTunca</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">http://yamanboard.w4f.eu/showthread.php?tid=36</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #ff0000;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">A) ALLAH VARDIR</span></span><br />
<br />
Günümüzde insanlar kendi yaptıkları füzelerle aya gidip geliyorlar, uzayda inceleme ve araştırmalar yapıyorlar. İnceleme, araştırma aletlerini uydular halinde yörüngelerine yerleştirerek bu uçsuz bucaksız evren hakkında yeni bilgiler ediniyorlar. Bu uyduların aracılığıyla her türlü haberleşmeği gerçekleştiriyorlar. Biz evimizde oturup telefonla Almanya, Amerika, Avustralya gibi uzak, yakın, ülke ve kıtalardaki yakınlarımızla konuşabiliyoruz. Evdeki televizyonumuzla dünyanın her yerinde olup biten her şeyi anında görüp öğreniyoruz. Diğer taraftan gözle görülmeyecek kadar küçük varlıkları da mikroskop denilen, küçük canlıları milyonlarca defa büyüten aletlerle inceleyerek bunlar hakkında pek çok bilgiler elde ediyoruz. Bütün bu araştırma ve bilgiler sayesinde insanlar daha mutlu ve sağlıklı bir hayata sahip olabiliyorlar. Bilgilerimiz arttıkça her şeyi içine alan bu evrenin büyüklüğünü, sarsılmaz düzenini her geçen gün, düne göre daha iyi anlıyoruz.<br />
<br />
Demek ki evren hakkındaki meraklarımız da artmağa devam edecektir. Bununla beraber evren hakkındaki meraklarımız da her gün artacaktır. Öyle ise bu evrende görüp öğrendiğimiz hassas düzen kimin eseridir Etrafımızda bulunan her şey, kullanıp yararlandığımız her türlü eşya kendiliğinden meydana gelmemiştir. Her şeyin bir yaratıcısı, meydana getireni vardır. Sınıfınızdaki tahtada bir yazı ve çizilmiş bir resim gördüğünüz zaman bunu yazanı ve çizeni araştırırsınız. Bu yazı ve resmin kendiliğinden çizildiğini söyleyemezsiniz. Öyle ise her şeyin bir yapıcısı, var edip ortaya getireni vardır. Yediğimiz ekmek, okuduğumuz kitap kendiliğinden bu hale gelmemiştir. İşte evrendeki her şeyin meydana gelip var olması, kusursuz bir hareket içinde bulunmaları, aksamayan bir düzenle varlıklarını sürdürmeleri kime aittir "Gökleri ve yerin sırları Allah a aittir." (Şûra Sûresi, 12. âyet.)<br />
<br />
Biz yüce Allah ın varlığına, bir tek oluşuna ve Kur an-ı Keriminde geçen bütün sıfatlarına her türlü şüphe ve tereddütten uzak olarak kesin bir şekilde inanıyoruz.<br />
<br />
<br />
<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">B) ALLAH´IN SIFATLARI</span></span><br />
<br />
<br />
Yüce Rabbımız Kur an-ı Keriminde kendisini daha iyi anlayıp kavrayabilmemiz için bir takım sıfatlarla nitelendiğini bize haber vermiştir. Bu sıfatları daha iyi değerlendirebilmek için üç kısımda ele almamız gerekir.<br />
<br />
<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color"><br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">I. Allah ın Zâtî Sıfatları</span></span><br />
<br />
Bu sıfatlar yalnızca Allah a mahsus olan, başka varliklarda bulunmayan sifatlardir. Bunlari şöyle siralayabiliriz:<br />
<br />
1- Vücûd: Allah ın var olması demektir. Onun varlığı kendindendir, var olması kendi zâtının varlığı gereğidir. Diğer varlıklar gibi kendisini var edecek bir başkasına ihtiyacı yoktur. Zaten başkasına muhtaç olan ilâh olamaz. Allah ın varlığı her şeyden öncedir. Halbuki etrafımızda gördüğümüz bütün varlıklar sonradan meydana gelmiştir. Sonradan var olanlar, adından anlaşılacağı üzere bir başkası tarafından var edilmişlerdir; yani bunlar var olabilmeleri için Allah ın kendilerini var etmesine muhtaçtırlar. Yüce Allah kendisinden olan bu varlığını devam ettirmek için de hiç bir yere ihtiyaç duymaz. Onun yok olduğu hiçbir an düşünülemez.<br />
<br />
2- Kıdem: Allah ın varlığının ezelî olması, başlangıcının evvelinin, öncesinin olmaması demektir. Hiçbir şey yok iken, bu evren yaratılmadan önce de O vardı. Allah ın varlığı şu anda, önceki tarihlerde başlamıştır demek asla doğru olmaz. Böyle bir tarih vermek ancak sonradan olan varlıklar için söz konusudur; çünkü onlar önce yok iken sonradan varolmuşlardır. "O, her şeyden öncedir; kendisinden sonraya hiçbir şeyin kalmayacağı sondur; varlığı apaçıktır; gerçek mahiyeti insan için gizlidir. O her şeyi bilir." (Hadid Sûresi: 3. âyet.)<br />
<br />
3- Bekâ: Allah ın sonsuza deşin ebedî olarak varolması demektir. Allah ezelden beri varolduğu gibi sonraya doğru da, ebediyen varolacaktır. Onun için yokluk, yok olduğu an düşünülemez. Bu ancak sonradan bir başkası tarafından var edilenler için söylenebilir; çünkü onlar önce yok iken, sonradan varolmuşlardır. " Yeryüzünde bulunan her şey fânîdir, gelip geçici, yok olucudur. Ancak Yüce ve Cömert olan Rabb ımızın varlığı bâkîdir, ebedidir, son bulmaz." (Rahmân Sûresi: 26-27. âyetler.)<br />
<br />
4- Vahdaniyet: Allah ın bir ve tek olması demektir. O zâtında, sıfatlarında ve işlerinde bir olup eşi, benzeri ve ortağı olmayandır. İslâmiyet Allah ın tek oluşu inancı üzerine kurulmuş bir dindir ve bu özelliği ile diğer ilâhî dinlerle aynıdır. " Ey Muhammet deki: Allah bir tektir, O hiçbir yere muhtaç değildir. Doğurmamış ve doğmamıştır. Hiçbir şey Ona denk değildir." (İhlâs Suresi.)<br />
<br />
5- Kıyam Bi-nefsihi: Varlığının kendisinden olması demektir. O varlığı için bir iken Allah kendi zâtının gereği olarak vardı. Varolması varlığını devam ettirmesi için hiçbir şeye muhtaç değildir. Her şeyin yaratıcısı olan Allah dilerse onları var eder, varlıklarını devam ettirir, dilerse yok eder. " Allah, Ondan başka tanrı olmayan diri ve her an yaratıklarını gözetip duran, hiçbir şeye muhtaç olmayandır." (Al-i Imran Sûresi: 2. âyet.)<br />
<br />
6- Muhâlifetün li l - Havâdis: Sonradan olanlarla benzememek demektir. Allah sonradan varolan varlıkların hiçbirine benzemez. Biz Onu nasıl düşünürsek düşünelim, O bu düşündüklerimizden, hatır ve hayalimizden geçen şeylerin hepsinden başkadır ve hiçbirisine benzemez. "Onun benzeri hiçbir şey yoktur. O işitendir, görendir." (Şûra Sûresi: 11. âyet.)<br />
<br />
<br />
<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">II. Allah ın Sübûtî Sıfatları</span></span><br />
<br />
<br />
Bu göreceğimiz sıfatların benzerleri sınırlı ve vasıtalı olarak insanlara verilmiş olsa da, Allah ın kendisine has olan bu sıfatları sınırsızdır ve herhangi bir vasıtaya muhtaç değildir.<br />
<br />
1- Hayat: Allah ın diri ve canlı olması demektir. Allah ezelî ve ebedî olan hayat ile diri ve canlıdır. Onun için ölüm, uyku, dalgınlık, gaflet gibi şeyler asla düşünülemez; çünkü bu ve benzeri şeyler eksikliktir, güçsüzlüktür. O daima hayat sahibidir. " Ölümsüz, diri olan Allah a güven, Onu özenerek tesbih et." (Furkan Sûresi: 58. âyet.)<br />
<br />
2- İlim: Allah ın her şeyi bilmesi demektir. Evrendeki hiçbir şey Onun bilgisinin dışında değildir. Allah ın ilmi her şeyi kuşatmıştır. Onun ilmi ezelîdir, sınırsızdır, hiçbir şey Onun ilminin dışında meydana gelmez. İnsanların ilmi ise, sonradan kazanılan, belli ve sınırlı bir ilimdir. " Görüleni de görülmeyeni de bilen, yücelerin yücesi olan Allah a göre, aranızdan sözü gizleyen ile açığa vuran ve geceye bürünerek ( gecenin karanlığına ) gizlenip gündüz ortaya çıkan arasında fark yoktur." (Râd Sûresi: 9-10. âyetler.)<br />
<br />
" İçinizde olanı gizleseniz de açıklasanız da Allah onu bilir. Göklerde olanları da yerde olanları da bilir. Allah ın her şeye gücü yeter." (Al-i Imran Sûresi: 23. âyet.)<br />
<br />
3- İrade: Allah ın dilemesi, istemesi demektir. Allah, dilediği gibi hükmeder, istediğini yapar ve bunları yerine getirmek için hiçbir şeye muhtaç değildir. Hür serbest olarak dilediğini yapar, dilediğini yapmaz. Evrendeki her şey Onun bu sıfatı ile yaratılmakta ve meydana gelmektedir.<br />
<br />
"Bir şeyin olmasını istediğimiz zaman sözümüz sadece OL demektir ve o hemen oluverir." (Nahl Sûresi: 40. âyet.)<br />
<br />
4- Kudret: Allah ın gücü olması, istediği her şeyi yapabilmesi demektir. Allah ın evrende dilediği gibi hükmetmesi, tercihini kullanmaya gücünün, kudretinin yetmesi demektir. Allah ın sonsuz, bitmek, tükenmek bilmeyen kudreti ve gücü vardır. Onun ezelî olan güç ve kudretinin dışında kalan hiçbir şey yoktur. Dilerse bu evren gibi daha bir çok evrenler yaratmağa gücü yettiği gibi, yaratıkları bir anda yok etmeğe de gücü yeter. Yıldızlara, aya, güneşe bakarak bu gücün büyüklüğünü, sınırsızlığını, ebediliğini daha iyi kavrarız.<br />
<br />
"Şüphe yok ki Allah her şeyi yapmağa, her şeye güç yetirmeğe kâdirdir." (Bakara Sûresi: 20. âyet.)<br />
<br />
5- Semi: Allah ın her şeyi işitip duyması demektir. Onun işitmesine hiçbir şekilde sınır ve kısıtlama yoktur. İnsanlar belli şiddetteki sesleri işitebilirler. İşitmek için bir takım araçlara ve organlara sahip olmak gerekir. Arada hava olmasa, insanlar birbirlerini duyamazlar. Allah ın işitmesi doğrudan doğruyadır. Bu türlü araçlara, organlara ihtiyacı yoktur.<br />
<br />
"Şüphe yok ki Allah işitendir, bilendir." (Bakara Sûresi: 181. âyet.),<br />
<br />
"Bilin ki, Allah işitir ve bilir." (Bakara Sûresi: 244. âyet.)<br />
<br />
6- Basar: Yüce Allah ın her şeyi görüp gözetmesi olmak demektir. Onun görmesinden hiçbir şey uzak ve gizli değildir, göremeyeceği hiçbir şey ve yer yoktur. Onun görmesine uzaklık, yakınlık veya aşırı aydınlık gibi yaratıklarla ilgili şeylerin hiçbir şekilde etkisi olmaz. Her yerde olup biten her şeyi görür, bilir ve anında haberi olur.<br />
<br />
"Allah yaptıklarınızı hakkıyla görür." (Enfal Sûresi: 244. âyet.)<br />
<br />
7- Kelâm: Yüce Allah ın konuşması ve söylemesi olmak demektir. Allah ın konuşması, sese ve harflere ihtiyaç duymadan olur. Bu ezelî ve ebedî olan sıfatı ile peygamberlerine söylemiş emirler vermiş yasaklarını bildirmiştir. İşte böylece ilâhî kitaplar meydana gelmiştir. Yüce Allah ın konuşamaması, dilsiz olması asla düşünülemez.<br />
<br />
"Allah Musa ya da hitap ile konuştu." (Nisa Sûresi: 169. âyet.)<br />
<br />
8- Tekvin: Yüce Allah ın yoktan var edip yaratması demektir. şu evrende var olan ve varlığını devam ettirmekte olan her şeyi O, ezelî ve ebedî olan tekvin sıfatının gereği olarak yaratmıştır. Allah ın yaratmak, yaşatmak, rızkları vermek, bol bol nimetler ihsan etmek, ödüllendirmek, cezalandırmak, affetmek, öldürmek, diriltmek gibi bütün işleri bu sıfatının gereğidir.<br />
<br />
"Allah önce mahlûkatı yaratır, ölümden sonra onu tekrar diriltir. Sonunda Ona döneceksiniz." (Rûm Sûresi: 11. âyet.)<br />
<br />
<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color"><br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">III. Allah ın Fiilî Sıfatları</span></span><br />
<br />
<br />
Yüce Allah ın fiilî sıfatları pek çoktur; bunların hepsini saymak mümkün değildir. Ancak bunlara birkaç örnek vermekle yetinelim.<br />
<br />
Halk: Yaratmak demektir. Bütün varlıkları yaratan Hz. Allah tır. Hiçbir mahlukun herhangi bir şeyi yaratmağa gücü yoktur.<br />
<br />
İnşa: Yoktan var etmek demektir. Evrendeki tüm varlıkları yoktan var eden Yüce Allah tır. Yaratıklarınsa yoktan var etme gücü yoktur.<br />
<br />
İbda´: Yüce Allah´ın, aslı ve benzeri olmaksızın icat etmesi demektir.<br />
<br />
İhya: Yüce Allah ın diriltmesi demektir. Bir yaratığa can verip onu yaşama ulaştırmak, diriltmek ancak Allah a mahsustur.<br />
<br />
İmate: Yüce Allah ın öldürmesi, hayata son vermesi demektir. Bir yaratığa can veren Hz. Allah dilediği zamanda onun yaşamına da son verir.<br />
<br />
Terzîk: Yüce Allah ın rızk vermesi demektir. Allah (c.c.) Rab ol-masının gereği sayısız çeşit ve ihtiyaçta olan mahlukatın rızkını da yaratır. O, yaşamlarını devam ettirebilmeleri için muhtaç oldukları besinleri yoktan var edip onlara sunar.</span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #ff0000;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">A) ALLAH VARDIR</span></span><br />
<br />
Günümüzde insanlar kendi yaptıkları füzelerle aya gidip geliyorlar, uzayda inceleme ve araştırmalar yapıyorlar. İnceleme, araştırma aletlerini uydular halinde yörüngelerine yerleştirerek bu uçsuz bucaksız evren hakkında yeni bilgiler ediniyorlar. Bu uyduların aracılığıyla her türlü haberleşmeği gerçekleştiriyorlar. Biz evimizde oturup telefonla Almanya, Amerika, Avustralya gibi uzak, yakın, ülke ve kıtalardaki yakınlarımızla konuşabiliyoruz. Evdeki televizyonumuzla dünyanın her yerinde olup biten her şeyi anında görüp öğreniyoruz. Diğer taraftan gözle görülmeyecek kadar küçük varlıkları da mikroskop denilen, küçük canlıları milyonlarca defa büyüten aletlerle inceleyerek bunlar hakkında pek çok bilgiler elde ediyoruz. Bütün bu araştırma ve bilgiler sayesinde insanlar daha mutlu ve sağlıklı bir hayata sahip olabiliyorlar. Bilgilerimiz arttıkça her şeyi içine alan bu evrenin büyüklüğünü, sarsılmaz düzenini her geçen gün, düne göre daha iyi anlıyoruz.<br />
<br />
Demek ki evren hakkındaki meraklarımız da artmağa devam edecektir. Bununla beraber evren hakkındaki meraklarımız da her gün artacaktır. Öyle ise bu evrende görüp öğrendiğimiz hassas düzen kimin eseridir Etrafımızda bulunan her şey, kullanıp yararlandığımız her türlü eşya kendiliğinden meydana gelmemiştir. Her şeyin bir yaratıcısı, meydana getireni vardır. Sınıfınızdaki tahtada bir yazı ve çizilmiş bir resim gördüğünüz zaman bunu yazanı ve çizeni araştırırsınız. Bu yazı ve resmin kendiliğinden çizildiğini söyleyemezsiniz. Öyle ise her şeyin bir yapıcısı, var edip ortaya getireni vardır. Yediğimiz ekmek, okuduğumuz kitap kendiliğinden bu hale gelmemiştir. İşte evrendeki her şeyin meydana gelip var olması, kusursuz bir hareket içinde bulunmaları, aksamayan bir düzenle varlıklarını sürdürmeleri kime aittir "Gökleri ve yerin sırları Allah a aittir." (Şûra Sûresi, 12. âyet.)<br />
<br />
Biz yüce Allah ın varlığına, bir tek oluşuna ve Kur an-ı Keriminde geçen bütün sıfatlarına her türlü şüphe ve tereddütten uzak olarak kesin bir şekilde inanıyoruz.<br />
<br />
<br />
<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">B) ALLAH´IN SIFATLARI</span></span><br />
<br />
<br />
Yüce Rabbımız Kur an-ı Keriminde kendisini daha iyi anlayıp kavrayabilmemiz için bir takım sıfatlarla nitelendiğini bize haber vermiştir. Bu sıfatları daha iyi değerlendirebilmek için üç kısımda ele almamız gerekir.<br />
<br />
<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color"><br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">I. Allah ın Zâtî Sıfatları</span></span><br />
<br />
Bu sıfatlar yalnızca Allah a mahsus olan, başka varliklarda bulunmayan sifatlardir. Bunlari şöyle siralayabiliriz:<br />
<br />
1- Vücûd: Allah ın var olması demektir. Onun varlığı kendindendir, var olması kendi zâtının varlığı gereğidir. Diğer varlıklar gibi kendisini var edecek bir başkasına ihtiyacı yoktur. Zaten başkasına muhtaç olan ilâh olamaz. Allah ın varlığı her şeyden öncedir. Halbuki etrafımızda gördüğümüz bütün varlıklar sonradan meydana gelmiştir. Sonradan var olanlar, adından anlaşılacağı üzere bir başkası tarafından var edilmişlerdir; yani bunlar var olabilmeleri için Allah ın kendilerini var etmesine muhtaçtırlar. Yüce Allah kendisinden olan bu varlığını devam ettirmek için de hiç bir yere ihtiyaç duymaz. Onun yok olduğu hiçbir an düşünülemez.<br />
<br />
2- Kıdem: Allah ın varlığının ezelî olması, başlangıcının evvelinin, öncesinin olmaması demektir. Hiçbir şey yok iken, bu evren yaratılmadan önce de O vardı. Allah ın varlığı şu anda, önceki tarihlerde başlamıştır demek asla doğru olmaz. Böyle bir tarih vermek ancak sonradan olan varlıklar için söz konusudur; çünkü onlar önce yok iken sonradan varolmuşlardır. "O, her şeyden öncedir; kendisinden sonraya hiçbir şeyin kalmayacağı sondur; varlığı apaçıktır; gerçek mahiyeti insan için gizlidir. O her şeyi bilir." (Hadid Sûresi: 3. âyet.)<br />
<br />
3- Bekâ: Allah ın sonsuza deşin ebedî olarak varolması demektir. Allah ezelden beri varolduğu gibi sonraya doğru da, ebediyen varolacaktır. Onun için yokluk, yok olduğu an düşünülemez. Bu ancak sonradan bir başkası tarafından var edilenler için söylenebilir; çünkü onlar önce yok iken, sonradan varolmuşlardır. " Yeryüzünde bulunan her şey fânîdir, gelip geçici, yok olucudur. Ancak Yüce ve Cömert olan Rabb ımızın varlığı bâkîdir, ebedidir, son bulmaz." (Rahmân Sûresi: 26-27. âyetler.)<br />
<br />
4- Vahdaniyet: Allah ın bir ve tek olması demektir. O zâtında, sıfatlarında ve işlerinde bir olup eşi, benzeri ve ortağı olmayandır. İslâmiyet Allah ın tek oluşu inancı üzerine kurulmuş bir dindir ve bu özelliği ile diğer ilâhî dinlerle aynıdır. " Ey Muhammet deki: Allah bir tektir, O hiçbir yere muhtaç değildir. Doğurmamış ve doğmamıştır. Hiçbir şey Ona denk değildir." (İhlâs Suresi.)<br />
<br />
5- Kıyam Bi-nefsihi: Varlığının kendisinden olması demektir. O varlığı için bir iken Allah kendi zâtının gereği olarak vardı. Varolması varlığını devam ettirmesi için hiçbir şeye muhtaç değildir. Her şeyin yaratıcısı olan Allah dilerse onları var eder, varlıklarını devam ettirir, dilerse yok eder. " Allah, Ondan başka tanrı olmayan diri ve her an yaratıklarını gözetip duran, hiçbir şeye muhtaç olmayandır." (Al-i Imran Sûresi: 2. âyet.)<br />
<br />
6- Muhâlifetün li l - Havâdis: Sonradan olanlarla benzememek demektir. Allah sonradan varolan varlıkların hiçbirine benzemez. Biz Onu nasıl düşünürsek düşünelim, O bu düşündüklerimizden, hatır ve hayalimizden geçen şeylerin hepsinden başkadır ve hiçbirisine benzemez. "Onun benzeri hiçbir şey yoktur. O işitendir, görendir." (Şûra Sûresi: 11. âyet.)<br />
<br />
<br />
<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">II. Allah ın Sübûtî Sıfatları</span></span><br />
<br />
<br />
Bu göreceğimiz sıfatların benzerleri sınırlı ve vasıtalı olarak insanlara verilmiş olsa da, Allah ın kendisine has olan bu sıfatları sınırsızdır ve herhangi bir vasıtaya muhtaç değildir.<br />
<br />
1- Hayat: Allah ın diri ve canlı olması demektir. Allah ezelî ve ebedî olan hayat ile diri ve canlıdır. Onun için ölüm, uyku, dalgınlık, gaflet gibi şeyler asla düşünülemez; çünkü bu ve benzeri şeyler eksikliktir, güçsüzlüktür. O daima hayat sahibidir. " Ölümsüz, diri olan Allah a güven, Onu özenerek tesbih et." (Furkan Sûresi: 58. âyet.)<br />
<br />
2- İlim: Allah ın her şeyi bilmesi demektir. Evrendeki hiçbir şey Onun bilgisinin dışında değildir. Allah ın ilmi her şeyi kuşatmıştır. Onun ilmi ezelîdir, sınırsızdır, hiçbir şey Onun ilminin dışında meydana gelmez. İnsanların ilmi ise, sonradan kazanılan, belli ve sınırlı bir ilimdir. " Görüleni de görülmeyeni de bilen, yücelerin yücesi olan Allah a göre, aranızdan sözü gizleyen ile açığa vuran ve geceye bürünerek ( gecenin karanlığına ) gizlenip gündüz ortaya çıkan arasında fark yoktur." (Râd Sûresi: 9-10. âyetler.)<br />
<br />
" İçinizde olanı gizleseniz de açıklasanız da Allah onu bilir. Göklerde olanları da yerde olanları da bilir. Allah ın her şeye gücü yeter." (Al-i Imran Sûresi: 23. âyet.)<br />
<br />
3- İrade: Allah ın dilemesi, istemesi demektir. Allah, dilediği gibi hükmeder, istediğini yapar ve bunları yerine getirmek için hiçbir şeye muhtaç değildir. Hür serbest olarak dilediğini yapar, dilediğini yapmaz. Evrendeki her şey Onun bu sıfatı ile yaratılmakta ve meydana gelmektedir.<br />
<br />
"Bir şeyin olmasını istediğimiz zaman sözümüz sadece OL demektir ve o hemen oluverir." (Nahl Sûresi: 40. âyet.)<br />
<br />
4- Kudret: Allah ın gücü olması, istediği her şeyi yapabilmesi demektir. Allah ın evrende dilediği gibi hükmetmesi, tercihini kullanmaya gücünün, kudretinin yetmesi demektir. Allah ın sonsuz, bitmek, tükenmek bilmeyen kudreti ve gücü vardır. Onun ezelî olan güç ve kudretinin dışında kalan hiçbir şey yoktur. Dilerse bu evren gibi daha bir çok evrenler yaratmağa gücü yettiği gibi, yaratıkları bir anda yok etmeğe de gücü yeter. Yıldızlara, aya, güneşe bakarak bu gücün büyüklüğünü, sınırsızlığını, ebediliğini daha iyi kavrarız.<br />
<br />
"Şüphe yok ki Allah her şeyi yapmağa, her şeye güç yetirmeğe kâdirdir." (Bakara Sûresi: 20. âyet.)<br />
<br />
5- Semi: Allah ın her şeyi işitip duyması demektir. Onun işitmesine hiçbir şekilde sınır ve kısıtlama yoktur. İnsanlar belli şiddetteki sesleri işitebilirler. İşitmek için bir takım araçlara ve organlara sahip olmak gerekir. Arada hava olmasa, insanlar birbirlerini duyamazlar. Allah ın işitmesi doğrudan doğruyadır. Bu türlü araçlara, organlara ihtiyacı yoktur.<br />
<br />
"Şüphe yok ki Allah işitendir, bilendir." (Bakara Sûresi: 181. âyet.),<br />
<br />
"Bilin ki, Allah işitir ve bilir." (Bakara Sûresi: 244. âyet.)<br />
<br />
6- Basar: Yüce Allah ın her şeyi görüp gözetmesi olmak demektir. Onun görmesinden hiçbir şey uzak ve gizli değildir, göremeyeceği hiçbir şey ve yer yoktur. Onun görmesine uzaklık, yakınlık veya aşırı aydınlık gibi yaratıklarla ilgili şeylerin hiçbir şekilde etkisi olmaz. Her yerde olup biten her şeyi görür, bilir ve anında haberi olur.<br />
<br />
"Allah yaptıklarınızı hakkıyla görür." (Enfal Sûresi: 244. âyet.)<br />
<br />
7- Kelâm: Yüce Allah ın konuşması ve söylemesi olmak demektir. Allah ın konuşması, sese ve harflere ihtiyaç duymadan olur. Bu ezelî ve ebedî olan sıfatı ile peygamberlerine söylemiş emirler vermiş yasaklarını bildirmiştir. İşte böylece ilâhî kitaplar meydana gelmiştir. Yüce Allah ın konuşamaması, dilsiz olması asla düşünülemez.<br />
<br />
"Allah Musa ya da hitap ile konuştu." (Nisa Sûresi: 169. âyet.)<br />
<br />
8- Tekvin: Yüce Allah ın yoktan var edip yaratması demektir. şu evrende var olan ve varlığını devam ettirmekte olan her şeyi O, ezelî ve ebedî olan tekvin sıfatının gereği olarak yaratmıştır. Allah ın yaratmak, yaşatmak, rızkları vermek, bol bol nimetler ihsan etmek, ödüllendirmek, cezalandırmak, affetmek, öldürmek, diriltmek gibi bütün işleri bu sıfatının gereğidir.<br />
<br />
"Allah önce mahlûkatı yaratır, ölümden sonra onu tekrar diriltir. Sonunda Ona döneceksiniz." (Rûm Sûresi: 11. âyet.)<br />
<br />
<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color"><br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">III. Allah ın Fiilî Sıfatları</span></span><br />
<br />
<br />
Yüce Allah ın fiilî sıfatları pek çoktur; bunların hepsini saymak mümkün değildir. Ancak bunlara birkaç örnek vermekle yetinelim.<br />
<br />
Halk: Yaratmak demektir. Bütün varlıkları yaratan Hz. Allah tır. Hiçbir mahlukun herhangi bir şeyi yaratmağa gücü yoktur.<br />
<br />
İnşa: Yoktan var etmek demektir. Evrendeki tüm varlıkları yoktan var eden Yüce Allah tır. Yaratıklarınsa yoktan var etme gücü yoktur.<br />
<br />
İbda´: Yüce Allah´ın, aslı ve benzeri olmaksızın icat etmesi demektir.<br />
<br />
İhya: Yüce Allah ın diriltmesi demektir. Bir yaratığa can verip onu yaşama ulaştırmak, diriltmek ancak Allah a mahsustur.<br />
<br />
İmate: Yüce Allah ın öldürmesi, hayata son vermesi demektir. Bir yaratığa can veren Hz. Allah dilediği zamanda onun yaşamına da son verir.<br />
<br />
Terzîk: Yüce Allah ın rızk vermesi demektir. Allah (c.c.) Rab ol-masının gereği sayısız çeşit ve ihtiyaçta olan mahlukatın rızkını da yaratır. O, yaşamlarını devam ettirebilmeleri için muhtaç oldukları besinleri yoktan var edip onlara sunar.</span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Meleklere iman]]></title>
			<link>http://yamanboard.w4f.eu/showthread.php?tid=35</link>
			<pubDate>Mon, 09 Mar 2026 03:23:14 +0100</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="http://yamanboard.w4f.eu/member.php?action=profile&uid=2">YamanTunca</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">http://yamanboard.w4f.eu/showthread.php?tid=35</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #ff0000;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">A) MELEKLERİN TARİFİ</span></span><br />
<br />
Melekler, gözle görülmeyen, yemeyen, içmeyen, çeşitli şekillere girebilen, günah işlemeyen, Allah ın nurdan yaratıklarıdır. Kur an-ı Kerîmde meleklerden çok bahsedilir. Biz bu âyet-i kerîmelerden birkaçını zikretmekle yetinelim:<br />
<br />
"... Onlar Allah ın şerefli kullarıdır. Allah ın sözünden önce söz söylemezler ve Onun emrine göre hareket ederler." (Enbiya Suresi: 26 - 27. ayetler)<br />
<br />
"O melekler ki Allah Teâlâya, kendilerine emrettikleri şeylerde asla âsî olmazlar, emir olundukları şeyleri yaparlar." ( Tahrim Suresi: 6. âyet ).<br />
<br />
<br />
<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">B) MELEKLERİN ÖZELLİKLERİ</span></span><br />
<br />
<br />
- Devamlı olarak Allah a ibadet ve itaatle meşgul olurlar,<br />
<br />
- Iyilik yaparlar, kötülük yapma kabiliyetleri yoktur,<br />
<br />
- Allah a asla isyan etmezler, karşi gelmezler,<br />
<br />
- Erkek ve dişileri yoktur,<br />
<br />
- Yemezler ve içmezler,<br />
<br />
- Uyumazlar, bizim gibi istirahata muhtaç degildirler,<br />
<br />
- Gözle görülmezler,<br />
<br />
- Evlenmek ihtiyaci onlarda yoktur.<br />
<br />
- Nurdan yaratilmişlardir.<br />
<br />
- Yorulmak, usanmak nedir bilmezler.<br />
<br />
- Gençlik, yaşlilik gibi durumlara onlarda rastlanmaz.<br />
<br />
- Bir anda en uzak mesafelere gidebilirler,<br />
<br />
- Kanatlari vardir; fakat bu özelliklerini, bizim bildigimiz kanatlarla karşilaştirmamiz dogru olmaz.<br />
<br />
- Yerlerde, göklerde, her yerde vardirlar ve her birinin kendisi ne ait vazifeleri vardir. Bu vazifeleri hakkiyla yaparlar.<br />
<br />
Biz melekleri göremeyiz; çünkü her şeyin varligi kendine göredir. Bizim göremedigimiz daha nice varliklar var! Ruhumuzu, aklimizi görebiliyor muyuz Ama ruhumuz vardir, ayni zamanda akilliyiz. Aklimizi göremiyoruz diye kendimizi akilsiz sanabilir miyiz Işte melekler de ruh gibi, akil gibi nûrânî bir varlıktır. Sağlam bir akıl bize nasıl doğru yolu gösterirse melekler de bizi hep iyiliğe yönelten kuvvetlerdir. Meleklerin varlığını bütün peygamberler ve ilâhî kitaplar haber vermişlerdir. İlâhî kitaplar peygamberlere melekler vasıtası ile gelmişlerdir. Bunun için, melekleri inkâr etmek aynı zamanda peygamberlerin peygamberliklerini ve ilâhî kitapları da inkâr demektir. Bu ise küfürdür. Böyle bir duruma düşmekten şiddetle kaçınmak lâzımdır.<br />
<br />
<br />
<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">C) MELEKLERİN ÇEŞİTLERİ</span></span><br />
<br />
<br />
Meleklerin, yapmış oldukları iş ve emr olundukları vazifelere göre çok çeşitleri vardır. Fakat bunların en başında dört büyük melek vardır.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">1. Cebrâil Aleyhisselâm: </span></span>Cenab-ı Hak ile peygamberleri arasında elçilik vazifesi ile emr olunmuştur. Bütün peygamberlere Cenab-ı Hak vahyini bu melek ile bildirmiştir. Bütün meleklerin başı olarak Cebrâil ( a.s )dan Kur an da "Rûhu l - Kudüs, Rûhul Emîn" gibi şerefli isimlerle bahsedilir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">2. Mikâil Aleyhisselâm:</span></span> Yaratiklarin (mahlûkatın) rızklarına kâinatta meydana gelecek olaylara, tabiat olaylarını yönetmeğe;hastalık, şifa, rahmet, bereket ve benzeri şeylerin kullara ulaştırılması gibi vazifelerle emr olunmuştur.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">3. İsrafil Aleyhisselâm: </span></span>Kıyametin kopması için bir de tekrar diriliş için olmak üzere iki kere sûr üfürmekle vazifelidir. Kur an da şöyle bahsedilir:<br />
<br />
"Sûr üfürülünce, Allah ın dilediğinden başka göklerde ve yerde ne varsa hepsi öleceklerdir. Sonra sûr bir kere daha üfürülür. Onlar hemen ayağa kalkarak bekleşirler. " ( Zûmer Sûresi: 68. âyet ).<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">4. Azrail Aleyhisselâm: </span></span>Eceli gelenlerin, Allah ın izni ile ruhlarını almakla vazifelidir. Dilimizde buna " can almak " denir. Nitekim Kur an da da şöyle buyrulur:<br />
<br />
"...Size memur olan ölüm meleşi caninizi alacak, ondan sonra da Rabb inize döndürülüp götürüleceksiniz." ( Secde Sûresi: 11. âyet ).<br />
<br />
Bunlardan başka yapmiş olduklari vazifelere göre şu melekleri sayabiliriz:<br />
<br />
Suâl melekleri: Bunlar Münker ile Nekir adli meleklerdir. Ölü, mezara konup üzerine toprak atildiktan sonra bu melekler gelip "Rabb in kimdir Dinin nedir Kitabın nedir Peygamberin kimdir" sorularını sormakla vazifelidirler.<br />
<br />
Hafaza Melekleri: Bunlar insanları muhafaza eden meleklerdir.<br />
<br />
Kirâmen Kâtibîn: Bunlar insanların iyi ve kötü amellerini yazmağa memur meleklerdir. Öyle ki, bunlar insanların hayatının tamamını, gecesini gündüzünü filme alırcasına kaydederler.<br />
<br />
"Halbuki sizin üzerinizde bekçiler vardır. Bunlar şerefli kâtiplerdir. Sizin bu işlediklerinizi bilirler." ( Infitar Sûresi: âyet 10 - 12 ).<br />
<br />
Bunlardan başka "Hamele-i arş melekleri, cennet ve cehennemde görevli olan melekler" gibi daha pek çok çeşitli vazifeler gören melekler vardır. Bir de bazı melekler vardır ki, "Karûbiyyun veya Mukarrabûn" adını alırlar. Bunların vazifesi Allah a ibadettir. Yaratıldıkları gün ibadete başlamışlar, Allah ın dilediği güne kadar da ibadete devam edeceklerdir.<br />
<br />
<br />
<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">D) MELEKLERE İMANIN, FERT VE TOPLUM HAYATINDAKİ ETKİLERİ</span></span><br />
<br />
<br />
Müslümanlıkta itikat esaslarından her biri, bir amel ve hareketin temelidir. Bu nedenle iman esaslarının yaşanması gerekir. Melek inancı, tabiî olarak günlük hayatta insanı daima iyi işler yapmağa, doğru kararlar vermeğe ve dürüst olmağa yöneltir. Bir kere yaptığı iyiliklerin ve kötülüklerin "Kiramen Kâtibîn" melekleri tarafından tespit olunduğunu, kaydedildiğini, bilinçli olarak kavrayan insan, her halde amel defterine kötülük yazılmasını istemez. Attığı her adımın ilâhî bir gözetim altında olduğuna inanan insanların kıyamet gününde Rabb ına karşı kara yüzlü çıkmak istemez. İşte melek inancının temelinde insanı iyiliğe sürükleyen böyle itici bir kuvvet vardır. Meleklere inanan insan bilir ki, kendisini iyiliğe çağıran, meleğin sesidir. Kötülüğe çağıran ise, şeytanın sesidir. Cenab-ı Hak kullarına karşı o kadar merhametlidir ki, insana düşman olan şeytana mukabil insana yardımcı ve şeytanın hilelerine karşı onu koruyucu olarak sayısız melekler yaratmıştır. Bu melekler insanlara günlük hayatta daima "Salih ameller = iyi ve faydalı işler" yapmalarını ilham ederler. Nitekim Peygamber Efendimizin şu mübarek sözleri daima hatırlarımızdan çıkmasın:<br />
<br />
"O fiskosları yapan, aklını çelmeğe çalışan şeytandır. Ve gizli ses de onun bu sesidir. Bundan Allah a sığınmak gereklidir.<br />
<br />
Eğer içinden gelen ses, hak ve hayra çağırıyorsa bilsin ki o ses, melek tarafındandır, Allah tandır. Bundan ötürü Allah a hamdetsin ve o yolu tutsun!"<br />
<br />
Buna göre ahlâkî olgunluklar, rûhî yükselmeler ve iyilik sahibi olmalar, meleklere şuurlu olarak îman etmekle olur. Bunlara iman edilmedikçe ve bu imanin şefkatli sesini kalbimizde hissetmedikçe ahlâk güzelligine kavuşamayiz, rûhî yüksekliği elde edemeyiz.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><br />
<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color">E) CİNLERIN MAHİYETİ</span></span><br />
<br />
<br />
Rabb ımızın yaratmış olduğu gözle görülmeyen başka varlıklar daha vardır ki; bunların başında cinler gelir. Cin Allah Teâlânın tekliflerine muhatap olan ve insanların gözle göremedikleri varlılıklardır. Bunların Allah a iman edenleri bulunduğu gibi inkâr edenleri de vardır. Allah a ilk isyan eden "İblis = şeytan"ın da cinler taifesinden olduğu bilinmektedir.<br />
<br />
Cinler hava ile karışık alevli bir ateşten yaratılmışlardır. Cinler, çeşitli sûretlere girmeye ve zor işleri yapmağa güçleri olan varlıklardır. Kısa zamanda bir yerden başka bir yere gidebilme özellikleri vardır.<br />
<br />
Peygamberimiz (s.a.v.) hem insanlara hem cinlere peygamber olarak gönderilmiştir. Kuran ı cinlere de okuyarak Allah ın emirlerini onlara öğretmiştir.</span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #ff0000;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">A) MELEKLERİN TARİFİ</span></span><br />
<br />
Melekler, gözle görülmeyen, yemeyen, içmeyen, çeşitli şekillere girebilen, günah işlemeyen, Allah ın nurdan yaratıklarıdır. Kur an-ı Kerîmde meleklerden çok bahsedilir. Biz bu âyet-i kerîmelerden birkaçını zikretmekle yetinelim:<br />
<br />
"... Onlar Allah ın şerefli kullarıdır. Allah ın sözünden önce söz söylemezler ve Onun emrine göre hareket ederler." (Enbiya Suresi: 26 - 27. ayetler)<br />
<br />
"O melekler ki Allah Teâlâya, kendilerine emrettikleri şeylerde asla âsî olmazlar, emir olundukları şeyleri yaparlar." ( Tahrim Suresi: 6. âyet ).<br />
<br />
<br />
<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">B) MELEKLERİN ÖZELLİKLERİ</span></span><br />
<br />
<br />
- Devamlı olarak Allah a ibadet ve itaatle meşgul olurlar,<br />
<br />
- Iyilik yaparlar, kötülük yapma kabiliyetleri yoktur,<br />
<br />
- Allah a asla isyan etmezler, karşi gelmezler,<br />
<br />
- Erkek ve dişileri yoktur,<br />
<br />
- Yemezler ve içmezler,<br />
<br />
- Uyumazlar, bizim gibi istirahata muhtaç degildirler,<br />
<br />
- Gözle görülmezler,<br />
<br />
- Evlenmek ihtiyaci onlarda yoktur.<br />
<br />
- Nurdan yaratilmişlardir.<br />
<br />
- Yorulmak, usanmak nedir bilmezler.<br />
<br />
- Gençlik, yaşlilik gibi durumlara onlarda rastlanmaz.<br />
<br />
- Bir anda en uzak mesafelere gidebilirler,<br />
<br />
- Kanatlari vardir; fakat bu özelliklerini, bizim bildigimiz kanatlarla karşilaştirmamiz dogru olmaz.<br />
<br />
- Yerlerde, göklerde, her yerde vardirlar ve her birinin kendisi ne ait vazifeleri vardir. Bu vazifeleri hakkiyla yaparlar.<br />
<br />
Biz melekleri göremeyiz; çünkü her şeyin varligi kendine göredir. Bizim göremedigimiz daha nice varliklar var! Ruhumuzu, aklimizi görebiliyor muyuz Ama ruhumuz vardir, ayni zamanda akilliyiz. Aklimizi göremiyoruz diye kendimizi akilsiz sanabilir miyiz Işte melekler de ruh gibi, akil gibi nûrânî bir varlıktır. Sağlam bir akıl bize nasıl doğru yolu gösterirse melekler de bizi hep iyiliğe yönelten kuvvetlerdir. Meleklerin varlığını bütün peygamberler ve ilâhî kitaplar haber vermişlerdir. İlâhî kitaplar peygamberlere melekler vasıtası ile gelmişlerdir. Bunun için, melekleri inkâr etmek aynı zamanda peygamberlerin peygamberliklerini ve ilâhî kitapları da inkâr demektir. Bu ise küfürdür. Böyle bir duruma düşmekten şiddetle kaçınmak lâzımdır.<br />
<br />
<br />
<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">C) MELEKLERİN ÇEŞİTLERİ</span></span><br />
<br />
<br />
Meleklerin, yapmış oldukları iş ve emr olundukları vazifelere göre çok çeşitleri vardır. Fakat bunların en başında dört büyük melek vardır.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">1. Cebrâil Aleyhisselâm: </span></span>Cenab-ı Hak ile peygamberleri arasında elçilik vazifesi ile emr olunmuştur. Bütün peygamberlere Cenab-ı Hak vahyini bu melek ile bildirmiştir. Bütün meleklerin başı olarak Cebrâil ( a.s )dan Kur an da "Rûhu l - Kudüs, Rûhul Emîn" gibi şerefli isimlerle bahsedilir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">2. Mikâil Aleyhisselâm:</span></span> Yaratiklarin (mahlûkatın) rızklarına kâinatta meydana gelecek olaylara, tabiat olaylarını yönetmeğe;hastalık, şifa, rahmet, bereket ve benzeri şeylerin kullara ulaştırılması gibi vazifelerle emr olunmuştur.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">3. İsrafil Aleyhisselâm: </span></span>Kıyametin kopması için bir de tekrar diriliş için olmak üzere iki kere sûr üfürmekle vazifelidir. Kur an da şöyle bahsedilir:<br />
<br />
"Sûr üfürülünce, Allah ın dilediğinden başka göklerde ve yerde ne varsa hepsi öleceklerdir. Sonra sûr bir kere daha üfürülür. Onlar hemen ayağa kalkarak bekleşirler. " ( Zûmer Sûresi: 68. âyet ).<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">4. Azrail Aleyhisselâm: </span></span>Eceli gelenlerin, Allah ın izni ile ruhlarını almakla vazifelidir. Dilimizde buna " can almak " denir. Nitekim Kur an da da şöyle buyrulur:<br />
<br />
"...Size memur olan ölüm meleşi caninizi alacak, ondan sonra da Rabb inize döndürülüp götürüleceksiniz." ( Secde Sûresi: 11. âyet ).<br />
<br />
Bunlardan başka yapmiş olduklari vazifelere göre şu melekleri sayabiliriz:<br />
<br />
Suâl melekleri: Bunlar Münker ile Nekir adli meleklerdir. Ölü, mezara konup üzerine toprak atildiktan sonra bu melekler gelip "Rabb in kimdir Dinin nedir Kitabın nedir Peygamberin kimdir" sorularını sormakla vazifelidirler.<br />
<br />
Hafaza Melekleri: Bunlar insanları muhafaza eden meleklerdir.<br />
<br />
Kirâmen Kâtibîn: Bunlar insanların iyi ve kötü amellerini yazmağa memur meleklerdir. Öyle ki, bunlar insanların hayatının tamamını, gecesini gündüzünü filme alırcasına kaydederler.<br />
<br />
"Halbuki sizin üzerinizde bekçiler vardır. Bunlar şerefli kâtiplerdir. Sizin bu işlediklerinizi bilirler." ( Infitar Sûresi: âyet 10 - 12 ).<br />
<br />
Bunlardan başka "Hamele-i arş melekleri, cennet ve cehennemde görevli olan melekler" gibi daha pek çok çeşitli vazifeler gören melekler vardır. Bir de bazı melekler vardır ki, "Karûbiyyun veya Mukarrabûn" adını alırlar. Bunların vazifesi Allah a ibadettir. Yaratıldıkları gün ibadete başlamışlar, Allah ın dilediği güne kadar da ibadete devam edeceklerdir.<br />
<br />
<br />
<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">D) MELEKLERE İMANIN, FERT VE TOPLUM HAYATINDAKİ ETKİLERİ</span></span><br />
<br />
<br />
Müslümanlıkta itikat esaslarından her biri, bir amel ve hareketin temelidir. Bu nedenle iman esaslarının yaşanması gerekir. Melek inancı, tabiî olarak günlük hayatta insanı daima iyi işler yapmağa, doğru kararlar vermeğe ve dürüst olmağa yöneltir. Bir kere yaptığı iyiliklerin ve kötülüklerin "Kiramen Kâtibîn" melekleri tarafından tespit olunduğunu, kaydedildiğini, bilinçli olarak kavrayan insan, her halde amel defterine kötülük yazılmasını istemez. Attığı her adımın ilâhî bir gözetim altında olduğuna inanan insanların kıyamet gününde Rabb ına karşı kara yüzlü çıkmak istemez. İşte melek inancının temelinde insanı iyiliğe sürükleyen böyle itici bir kuvvet vardır. Meleklere inanan insan bilir ki, kendisini iyiliğe çağıran, meleğin sesidir. Kötülüğe çağıran ise, şeytanın sesidir. Cenab-ı Hak kullarına karşı o kadar merhametlidir ki, insana düşman olan şeytana mukabil insana yardımcı ve şeytanın hilelerine karşı onu koruyucu olarak sayısız melekler yaratmıştır. Bu melekler insanlara günlük hayatta daima "Salih ameller = iyi ve faydalı işler" yapmalarını ilham ederler. Nitekim Peygamber Efendimizin şu mübarek sözleri daima hatırlarımızdan çıkmasın:<br />
<br />
"O fiskosları yapan, aklını çelmeğe çalışan şeytandır. Ve gizli ses de onun bu sesidir. Bundan Allah a sığınmak gereklidir.<br />
<br />
Eğer içinden gelen ses, hak ve hayra çağırıyorsa bilsin ki o ses, melek tarafındandır, Allah tandır. Bundan ötürü Allah a hamdetsin ve o yolu tutsun!"<br />
<br />
Buna göre ahlâkî olgunluklar, rûhî yükselmeler ve iyilik sahibi olmalar, meleklere şuurlu olarak îman etmekle olur. Bunlara iman edilmedikçe ve bu imanin şefkatli sesini kalbimizde hissetmedikçe ahlâk güzelligine kavuşamayiz, rûhî yüksekliği elde edemeyiz.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><br />
<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color">E) CİNLERIN MAHİYETİ</span></span><br />
<br />
<br />
Rabb ımızın yaratmış olduğu gözle görülmeyen başka varlıklar daha vardır ki; bunların başında cinler gelir. Cin Allah Teâlânın tekliflerine muhatap olan ve insanların gözle göremedikleri varlılıklardır. Bunların Allah a iman edenleri bulunduğu gibi inkâr edenleri de vardır. Allah a ilk isyan eden "İblis = şeytan"ın da cinler taifesinden olduğu bilinmektedir.<br />
<br />
Cinler hava ile karışık alevli bir ateşten yaratılmışlardır. Cinler, çeşitli sûretlere girmeye ve zor işleri yapmağa güçleri olan varlıklardır. Kısa zamanda bir yerden başka bir yere gidebilme özellikleri vardır.<br />
<br />
Peygamberimiz (s.a.v.) hem insanlara hem cinlere peygamber olarak gönderilmiştir. Kuran ı cinlere de okuyarak Allah ın emirlerini onlara öğretmiştir.</span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Kitaplara Iman]]></title>
			<link>http://yamanboard.w4f.eu/showthread.php?tid=34</link>
			<pubDate>Mon, 09 Mar 2026 03:22:32 +0100</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="http://yamanboard.w4f.eu/member.php?action=profile&uid=2">YamanTunca</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">http://yamanboard.w4f.eu/showthread.php?tid=34</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #ff0000;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">A) KUTSAL KİTAPLAR</span></span><br />
<br />
İslâmiyetin iman esaslarından biri de kitaplara imandır. Kitaplara iman etmek her müslümana farzdır.<br />
<br />
Yüce Allah kullarına mutluluk ve saadet yollarını göstermek için içlerinden bazılarını peygamber seçmiş; onlardan bir kısmına melek vasıtası ile kitaplar indirmiş; yaşam kanunlarını koymuş, emirler ve yasaklar koymuş; iyiyi kötüyü, doğruyu eğriyi göstererek bunların sonuçları konusunda insanları aydınlatmıştır. Böylece insanlara her iki dünyada da mesut olmanın yolları gösterilmiştir. Bu ilâhî mesajların toplamına "İlâhî Kitaplar." veya "Semavî Kitaplar " denir.<br />
<br />
İlâhî kitaplar, insan cihazının bütün hassasiyetini, yapılış özelliklerini muhafaza ederek sürdürebileceği ideal yaşam biçimi, hayat kanunları ve işleyiş kurallarıdır. Yaratılmışların en şereflisi olan insanın, gerek yaratanına, gerekse birbirlerine ve başka varlıklara karşı nasıl hareket edeceklerini, nasıl davranacaklarını ilâhî kitaplar bildirirler. Bilinmesi, inanılması gereken meseleleri ve ibadetleri insanlar, sırf kendi akılları ile bulamazlar. Öldükten sonraki hayat, âhiret ahvali, iman esasları, ibadet çeşitleri ve şartları, kardeşlik ve yardımlaşma şekilleri v.b. pek çok konularda insanlar mukaddes kitaplara müracaat etmek zorunda kalmışlardır. Eğer Cenab-ı Hak ilâhî kitapları göndermeseydi insanlar büyük bir vahşet içine düşerler, denizin ortasında rotasını yitirmiş bir gemiye dönerlerdi.<br />
<br />
Ne yazık ki, Hz. Adem (a.s.)´den bizim Peygamberimize kadar gönderilen ilâhî kitaplar, peygamberlerine gönderildikleri şekilleri muhafaza edememişlerdir. Hiç değişikliğe uğramadan günümüze kadar ulaşabileni sadece Kur an-ı Kerîmdir.<br />
<br />
Biz kitaplara inanırken, onların Allah´ın gönderdiği ilk orijinal şekillerine inanırız. Onların hepsinin hak ve Allah tarafından olduklarına iman ederiz.<br />
<br />
<br />
<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">B) KİTAPLARIN ÇEŞİTLERİ</span></span><br />
<br />
<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color"><br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">a. Sayfa halinde gelenler: Bunlara suhuf(sayfalar) denir.</span></span><br />
<br />
10 sayfa Adem Aleyhisselâma<br />
50 sayfa Şit Aleyhisselâma<br />
30 sayfa İdris Aleyhisselâma<br />
10 sayfa İbrahim Aleyhisselâma gelmiştir<br />
<br />
<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">b. Dört büyük kitap:</span></span><br />
<br />
Tevrat: Musa Aleyhisselâma<br />
Zebûr: Dâvut Aleyhisselâma<br />
İncil: İsa Aleyhisselâma<br />
Kur an: Muhammed Aleyhisselâma gönderilmiştir.<br />
<br />
<br />
<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">C) KUR AN-I KERİM</span></span><br />
<br />
<br />
Kur anı Kerim son peygamber Hz. Muhammet (s.a.v.)e Allah tarafından Cebrail (a.s) aracılığı ile nazil olmuş mukaddes kitapların sonuncusudur. Kur an adı bizzat âyetlerde geçer. " Onlar hâlâ Kur anı gereği gibi düşünmeyecekler mi " ( Nisâ: 82 ).<br />
<br />
Kur an-ı Kerîm, Müslümanların mukaddes kitabıdır. Tevrat, Zebur ve İncil de olduğu gibi Kur an da herhangi bir tahrif olmamıştır. Kıyamete kadar da olmayacaktır. Çünkü Allah ( c.c.) Kur anın muhafaza olunacağını bizzat vaat etmiştir. "Kur anı biz inzal ettik, şüphesiz koruyucuları da biziz." (Hicr:9)<br />
<br />
a. Nazil Oluşu (Levh-i mahfuzdan yer yüzüne indirilişi)<br />
<br />
Kur an-ı Kerîm, âyet âyet, sûre sûre, ihtiyaçlara cevap olarak 23 senede vahiy yoluyla Hz. Peygambere gelmiş, vahiy kâtipleri tarafından yazılmış, yüzlerce hâfız tarafından ezberlenmiş tevatür yoluyla hiçbir değişikliğe ve eksikliğe uğramadan bize kadar gelmiştir.<br />
<br />
Bu mübarek kitap, Peygamberimize 40 yaşında iken nazil olmağa başlamıştır. Milâdî 610 yılının 27 Ramazanında Cebrail (a.s)ın "Oku" emrini getirmesiyle Kuran ın nüzulü başlamış ve 63 yaşında tamamlanmıştır.<br />
<br />
O lâfzı, manası, üslubu ve bütün yönleriyle Allah kelâmıdır. O, ebedî bir mucizedir. Hiçbir beşer sözüne benzemez.<br />
<br />
Kur an-ı Kerîm 114 suredir. Kur anın ayetleri hususunda ise âlimler farklı görüşler ileri sürmüşlerdir. Bu itibarî olup, esasta bir fark yoktur. Bazı âlimler sûre başlarındaki besmeleleri ve mukattaa harflerinden bir kısmını müstakil âyet saymışlardır. Bazıları da secâvendle ayrılmış olan âyetleri iki ayrı âyet saydıklarından âyet sayısı değişik rakamlarla ifade edilmiştir. Bu Kuran ın kendisinde bir eksiklik veya fazlalık değil, var olanın değişik sayımıdır.<br />
<br />
Ebu Amr ed-Dâni ye göre âyetlerin sayısı 6000 dir.<br />
İsmail b. Cafer e göre âyetlerin sayısı 6214 tür.<br />
Ehl-i Mekke ye göre âyetlerin sayısı 6219 dur.<br />
Ehl-i Kûfe ye göre âyetlerin sayısı 6236 dır<br />
Basralılara göre âyetlerin sayısı 6204 tür<br />
Şamlilara göre âyetlerin sayisi 6226 dır<br />
Zemahşerî´ye göre âyetlerin sayısı 6666 dır<br />
<br />
Kur anın kelimeleri: 77439, harfleri: 332015 tir.<br />
<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color"><br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">b. Toplanışı:</span></span><br />
<br />
Peygamberimize Kur an âyetleri ve sûreleri geldikçe Efendimiz (s.a.v) bunları yanında olan ashabına okurdu. Ashap hem duyduğu Kur an âyetlerini ezberler hem de bir tarafa yazarlardı. Ayrıca nazil olan âyetleri yazmakla vazifeli Müslümanlar vardır ki bunlara "vahiy kâtipleri" denirdi. Böylece Kur an-ı Kerîm, Peygamberimizin sağlığında çok sayıda Müslüman tarafından ezberlenmiş, yazılmış ve vahiy kâtipleri tarafından da yazı ile kaydedilmişti. Ancak ayrı ayrı olan sayfalar toplanmış değildi.<br />
<br />
Peygamberimizin vefatından sonra ilk halife Hz. Ebû Bekir zamanında Yemâme savaşlarında 70 kadar hafız şehit olmuştu. Hz. Ömer, Hz. Ebû Bekir e müracaat ederek bizzat Peygamberin sağlığında onun lisanından ezberlenmiş olanlar ölüp gitmeden Kuran ın kitap halinde bir araya getirilmesini teklif etti. Hz. Ebû Bekir bir süre düşünüp, istişare ettikten sonra vahiy kâtiplerinden Zeyd bin Sabit in başkanliginda bir komisyon kurarak titiz bir çalişma yapti. Böylece âyet ve sûreler Hz. Peygamberin, vahiy kâtiplerine bildirdiği tertip üzere bir araya getirildi.<br />
<br />
Kur an-ı Kerîm böylece toplanmıştır. Vefatına kadar Hz. Ebû Bekir de kalmış olup sonra ikinci halife Hz. Ömer e geçmiş, daha sonra Hz. Ömer in kızı ve Peygamberimizin eşi olan Hz. Hafsa ya geçmiştir. Titizlikle korunan bu nüsha kutsal bir emanet olarak Hz. Osman a intikal edince ilk nüsha esas olmak üzere adedi çoğaltılarak yediye çıkarılmış ve Müslümanların nüfuz bakımından çoğunlukla oturmakta olduğu büyük şehirlere gönderilmiştir. Bu çoğaltılan nüshalar da büyük bir şuur ve dikkatle muhafaza olunmuştur. Böylece Kur an bir yandan ezber (hıfz) yoluyla bir yandan da toplanıp yazılarak tevatüren (yalan söylemelerine imkân olmayan çok sayıda kalabalık tarafından günümüze kadar bir harf bile tahrif olunmadan) gelmiştir.<br />
<br />
Kuran a sevgi ve saygı duymak, gösterdiği yoldan gitmek, her müslümanın borcudur. Kur an yolu, saadet ve hak yoludur.<br />
<br />
<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">c. Özellikleri:</span></span><br />
<br />
Allah Teâlâ Kur an-ı Kerîm e bir takım özellikler vermiştir ki, başka hiçbir kitapta bulunmaz:<br />
<br />
Tarihî belgelere ait bütün şartları, içinde toplayan yegâne mukaddes kitap, Kuran dır.<br />
<br />
Lâfız ve manası ile beraberce Cenab-ı Hak tarafından vahy olunmuş olup bu konuda Cebrail (a.s) ve Muhammet (s.a.v) sadece vasıta olmuştur. Kur an, Allah Teâlâ nın ezelî kelâmıdır.<br />
<br />
Peygamberden zamanımıza kadar tevatür yoluyla nakledilmiş ve tevatür yüz binlerce, milyonlarca insan tarafından zamanımıza kadar devam ettirilmiştir.<br />
<br />
Kur an kolayca öğrenme özelliğine sahiptir.<br />
<br />
Kur an hem lâfız, hem mana bakımından mucizedir. İnsanda hayranlık uyandıran bir eşsizliğe sahiptir ve benzeri, insanlar tarafından yapılamayacaktır.<br />
<br />
Kuran ın bir başka özelliği ise dünyada başardığı büyük değişikliktir. O, (23) yirmi üç sene gibi kısa bir zamanda yüzyıllar boyunca kökleşip yerleşmiş olan putperestlik ve buna bağlı yüzlerce ahlaksızlığı ve yüz kızartıcı ahlâksız adetleri kökünden silip süpürmüştür. Kuran ın en mühim özelliklerinden biri insan ruhunda meydana getirdiği büyük tesir ve buna paralel olarak yaptığı inkılâptır.<br />
<br />
Kur an da çok kısa âyetlerde, çok büyük hakikatler dile getirilmiştir.<br />
<br />
Namazlarda zorunlu olarak, namaz dışında hükümlerini öğrenip anlamak gayesi ile sürekli olarak okunur.<br />
<br />
Kur an, başka kitaplar gibi belli bir millete ve belli bir zamanin ihtilaçlarini karşilamak üzere degil bütün zamanlarin ihtiyacini karşilamak üzere ve bütün insanliga gönderilmiştir.<br />
<br />
Hakiki mümin Allah Teâlânin bütün kitaplarina inanir ve Hak Teâlânin insanlara son kitabi olan Kur an-ı Kerîme sarılır, onun hükümlerine riayet etmeğe çalışır. Kuran ın üstünlüğüne dair Peygamberimizin hadis-i şerifleri çoktur. Peygamberimizin Kur an-ı: "... Allah ın metin bir ipi, açık bir nûru, hikmet dolu bir zikri ve sırat-ı müstakîmdir.. Alimler ona doymaz mattakiler ondan usanmaz, onun ilmini bilen ileri gider, onunla hükmeden adalet eder. Ona sıkı sarılan doğru yola hidayet bulur." hadisi ile ne güzel tanıtmıştır! İslâm âlimleri Kuran ın üstün özelliklerini tanıtmak için ciltler dolusu eserler yazmışlardır</span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #ff0000;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">A) KUTSAL KİTAPLAR</span></span><br />
<br />
İslâmiyetin iman esaslarından biri de kitaplara imandır. Kitaplara iman etmek her müslümana farzdır.<br />
<br />
Yüce Allah kullarına mutluluk ve saadet yollarını göstermek için içlerinden bazılarını peygamber seçmiş; onlardan bir kısmına melek vasıtası ile kitaplar indirmiş; yaşam kanunlarını koymuş, emirler ve yasaklar koymuş; iyiyi kötüyü, doğruyu eğriyi göstererek bunların sonuçları konusunda insanları aydınlatmıştır. Böylece insanlara her iki dünyada da mesut olmanın yolları gösterilmiştir. Bu ilâhî mesajların toplamına "İlâhî Kitaplar." veya "Semavî Kitaplar " denir.<br />
<br />
İlâhî kitaplar, insan cihazının bütün hassasiyetini, yapılış özelliklerini muhafaza ederek sürdürebileceği ideal yaşam biçimi, hayat kanunları ve işleyiş kurallarıdır. Yaratılmışların en şereflisi olan insanın, gerek yaratanına, gerekse birbirlerine ve başka varlıklara karşı nasıl hareket edeceklerini, nasıl davranacaklarını ilâhî kitaplar bildirirler. Bilinmesi, inanılması gereken meseleleri ve ibadetleri insanlar, sırf kendi akılları ile bulamazlar. Öldükten sonraki hayat, âhiret ahvali, iman esasları, ibadet çeşitleri ve şartları, kardeşlik ve yardımlaşma şekilleri v.b. pek çok konularda insanlar mukaddes kitaplara müracaat etmek zorunda kalmışlardır. Eğer Cenab-ı Hak ilâhî kitapları göndermeseydi insanlar büyük bir vahşet içine düşerler, denizin ortasında rotasını yitirmiş bir gemiye dönerlerdi.<br />
<br />
Ne yazık ki, Hz. Adem (a.s.)´den bizim Peygamberimize kadar gönderilen ilâhî kitaplar, peygamberlerine gönderildikleri şekilleri muhafaza edememişlerdir. Hiç değişikliğe uğramadan günümüze kadar ulaşabileni sadece Kur an-ı Kerîmdir.<br />
<br />
Biz kitaplara inanırken, onların Allah´ın gönderdiği ilk orijinal şekillerine inanırız. Onların hepsinin hak ve Allah tarafından olduklarına iman ederiz.<br />
<br />
<br />
<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">B) KİTAPLARIN ÇEŞİTLERİ</span></span><br />
<br />
<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color"><br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">a. Sayfa halinde gelenler: Bunlara suhuf(sayfalar) denir.</span></span><br />
<br />
10 sayfa Adem Aleyhisselâma<br />
50 sayfa Şit Aleyhisselâma<br />
30 sayfa İdris Aleyhisselâma<br />
10 sayfa İbrahim Aleyhisselâma gelmiştir<br />
<br />
<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">b. Dört büyük kitap:</span></span><br />
<br />
Tevrat: Musa Aleyhisselâma<br />
Zebûr: Dâvut Aleyhisselâma<br />
İncil: İsa Aleyhisselâma<br />
Kur an: Muhammed Aleyhisselâma gönderilmiştir.<br />
<br />
<br />
<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">C) KUR AN-I KERİM</span></span><br />
<br />
<br />
Kur anı Kerim son peygamber Hz. Muhammet (s.a.v.)e Allah tarafından Cebrail (a.s) aracılığı ile nazil olmuş mukaddes kitapların sonuncusudur. Kur an adı bizzat âyetlerde geçer. " Onlar hâlâ Kur anı gereği gibi düşünmeyecekler mi " ( Nisâ: 82 ).<br />
<br />
Kur an-ı Kerîm, Müslümanların mukaddes kitabıdır. Tevrat, Zebur ve İncil de olduğu gibi Kur an da herhangi bir tahrif olmamıştır. Kıyamete kadar da olmayacaktır. Çünkü Allah ( c.c.) Kur anın muhafaza olunacağını bizzat vaat etmiştir. "Kur anı biz inzal ettik, şüphesiz koruyucuları da biziz." (Hicr:9)<br />
<br />
a. Nazil Oluşu (Levh-i mahfuzdan yer yüzüne indirilişi)<br />
<br />
Kur an-ı Kerîm, âyet âyet, sûre sûre, ihtiyaçlara cevap olarak 23 senede vahiy yoluyla Hz. Peygambere gelmiş, vahiy kâtipleri tarafından yazılmış, yüzlerce hâfız tarafından ezberlenmiş tevatür yoluyla hiçbir değişikliğe ve eksikliğe uğramadan bize kadar gelmiştir.<br />
<br />
Bu mübarek kitap, Peygamberimize 40 yaşında iken nazil olmağa başlamıştır. Milâdî 610 yılının 27 Ramazanında Cebrail (a.s)ın "Oku" emrini getirmesiyle Kuran ın nüzulü başlamış ve 63 yaşında tamamlanmıştır.<br />
<br />
O lâfzı, manası, üslubu ve bütün yönleriyle Allah kelâmıdır. O, ebedî bir mucizedir. Hiçbir beşer sözüne benzemez.<br />
<br />
Kur an-ı Kerîm 114 suredir. Kur anın ayetleri hususunda ise âlimler farklı görüşler ileri sürmüşlerdir. Bu itibarî olup, esasta bir fark yoktur. Bazı âlimler sûre başlarındaki besmeleleri ve mukattaa harflerinden bir kısmını müstakil âyet saymışlardır. Bazıları da secâvendle ayrılmış olan âyetleri iki ayrı âyet saydıklarından âyet sayısı değişik rakamlarla ifade edilmiştir. Bu Kuran ın kendisinde bir eksiklik veya fazlalık değil, var olanın değişik sayımıdır.<br />
<br />
Ebu Amr ed-Dâni ye göre âyetlerin sayısı 6000 dir.<br />
İsmail b. Cafer e göre âyetlerin sayısı 6214 tür.<br />
Ehl-i Mekke ye göre âyetlerin sayısı 6219 dur.<br />
Ehl-i Kûfe ye göre âyetlerin sayısı 6236 dır<br />
Basralılara göre âyetlerin sayısı 6204 tür<br />
Şamlilara göre âyetlerin sayisi 6226 dır<br />
Zemahşerî´ye göre âyetlerin sayısı 6666 dır<br />
<br />
Kur anın kelimeleri: 77439, harfleri: 332015 tir.<br />
<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color"><br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">b. Toplanışı:</span></span><br />
<br />
Peygamberimize Kur an âyetleri ve sûreleri geldikçe Efendimiz (s.a.v) bunları yanında olan ashabına okurdu. Ashap hem duyduğu Kur an âyetlerini ezberler hem de bir tarafa yazarlardı. Ayrıca nazil olan âyetleri yazmakla vazifeli Müslümanlar vardır ki bunlara "vahiy kâtipleri" denirdi. Böylece Kur an-ı Kerîm, Peygamberimizin sağlığında çok sayıda Müslüman tarafından ezberlenmiş, yazılmış ve vahiy kâtipleri tarafından da yazı ile kaydedilmişti. Ancak ayrı ayrı olan sayfalar toplanmış değildi.<br />
<br />
Peygamberimizin vefatından sonra ilk halife Hz. Ebû Bekir zamanında Yemâme savaşlarında 70 kadar hafız şehit olmuştu. Hz. Ömer, Hz. Ebû Bekir e müracaat ederek bizzat Peygamberin sağlığında onun lisanından ezberlenmiş olanlar ölüp gitmeden Kuran ın kitap halinde bir araya getirilmesini teklif etti. Hz. Ebû Bekir bir süre düşünüp, istişare ettikten sonra vahiy kâtiplerinden Zeyd bin Sabit in başkanliginda bir komisyon kurarak titiz bir çalişma yapti. Böylece âyet ve sûreler Hz. Peygamberin, vahiy kâtiplerine bildirdiği tertip üzere bir araya getirildi.<br />
<br />
Kur an-ı Kerîm böylece toplanmıştır. Vefatına kadar Hz. Ebû Bekir de kalmış olup sonra ikinci halife Hz. Ömer e geçmiş, daha sonra Hz. Ömer in kızı ve Peygamberimizin eşi olan Hz. Hafsa ya geçmiştir. Titizlikle korunan bu nüsha kutsal bir emanet olarak Hz. Osman a intikal edince ilk nüsha esas olmak üzere adedi çoğaltılarak yediye çıkarılmış ve Müslümanların nüfuz bakımından çoğunlukla oturmakta olduğu büyük şehirlere gönderilmiştir. Bu çoğaltılan nüshalar da büyük bir şuur ve dikkatle muhafaza olunmuştur. Böylece Kur an bir yandan ezber (hıfz) yoluyla bir yandan da toplanıp yazılarak tevatüren (yalan söylemelerine imkân olmayan çok sayıda kalabalık tarafından günümüze kadar bir harf bile tahrif olunmadan) gelmiştir.<br />
<br />
Kuran a sevgi ve saygı duymak, gösterdiği yoldan gitmek, her müslümanın borcudur. Kur an yolu, saadet ve hak yoludur.<br />
<br />
<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">c. Özellikleri:</span></span><br />
<br />
Allah Teâlâ Kur an-ı Kerîm e bir takım özellikler vermiştir ki, başka hiçbir kitapta bulunmaz:<br />
<br />
Tarihî belgelere ait bütün şartları, içinde toplayan yegâne mukaddes kitap, Kuran dır.<br />
<br />
Lâfız ve manası ile beraberce Cenab-ı Hak tarafından vahy olunmuş olup bu konuda Cebrail (a.s) ve Muhammet (s.a.v) sadece vasıta olmuştur. Kur an, Allah Teâlâ nın ezelî kelâmıdır.<br />
<br />
Peygamberden zamanımıza kadar tevatür yoluyla nakledilmiş ve tevatür yüz binlerce, milyonlarca insan tarafından zamanımıza kadar devam ettirilmiştir.<br />
<br />
Kur an kolayca öğrenme özelliğine sahiptir.<br />
<br />
Kur an hem lâfız, hem mana bakımından mucizedir. İnsanda hayranlık uyandıran bir eşsizliğe sahiptir ve benzeri, insanlar tarafından yapılamayacaktır.<br />
<br />
Kuran ın bir başka özelliği ise dünyada başardığı büyük değişikliktir. O, (23) yirmi üç sene gibi kısa bir zamanda yüzyıllar boyunca kökleşip yerleşmiş olan putperestlik ve buna bağlı yüzlerce ahlaksızlığı ve yüz kızartıcı ahlâksız adetleri kökünden silip süpürmüştür. Kuran ın en mühim özelliklerinden biri insan ruhunda meydana getirdiği büyük tesir ve buna paralel olarak yaptığı inkılâptır.<br />
<br />
Kur an da çok kısa âyetlerde, çok büyük hakikatler dile getirilmiştir.<br />
<br />
Namazlarda zorunlu olarak, namaz dışında hükümlerini öğrenip anlamak gayesi ile sürekli olarak okunur.<br />
<br />
Kur an, başka kitaplar gibi belli bir millete ve belli bir zamanin ihtilaçlarini karşilamak üzere degil bütün zamanlarin ihtiyacini karşilamak üzere ve bütün insanliga gönderilmiştir.<br />
<br />
Hakiki mümin Allah Teâlânin bütün kitaplarina inanir ve Hak Teâlânin insanlara son kitabi olan Kur an-ı Kerîme sarılır, onun hükümlerine riayet etmeğe çalışır. Kuran ın üstünlüğüne dair Peygamberimizin hadis-i şerifleri çoktur. Peygamberimizin Kur an-ı: "... Allah ın metin bir ipi, açık bir nûru, hikmet dolu bir zikri ve sırat-ı müstakîmdir.. Alimler ona doymaz mattakiler ondan usanmaz, onun ilmini bilen ileri gider, onunla hükmeden adalet eder. Ona sıkı sarılan doğru yola hidayet bulur." hadisi ile ne güzel tanıtmıştır! İslâm âlimleri Kuran ın üstün özelliklerini tanıtmak için ciltler dolusu eserler yazmışlardır</span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Peygamberlere Iman]]></title>
			<link>http://yamanboard.w4f.eu/showthread.php?tid=33</link>
			<pubDate>Mon, 09 Mar 2026 03:21:49 +0100</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="http://yamanboard.w4f.eu/member.php?action=profile&uid=2">YamanTunca</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">http://yamanboard.w4f.eu/showthread.php?tid=33</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #ff0000;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">A) PEYGAMBER (RESÜL-NEBİ) KAVRAMI</span></span><br />
<br />
"Peygamber" kelimesi Farsça bir kelime olup, haber getiren anlamındadır. Dilimizdeki anlam, Yüce Allah ın, emir, yasak ve hükümlerini kullarına bildirip açıklamak üzere, insanlar arasından seçip görevlendirdiği elçi demektir.<br />
<br />
Kur an-ı Kerîmde peygamber kelimesinin yerine Resûl ve Nebî kelimeleri geçmektedir ki, elçi ve haber getiren anlamındadır. Dînî anlamları bakımından Resûl ile Nebî arasında fark vardır.<br />
<br />
Resûl, Allah tarafından kendisine kitap gönderilmiş peygamber demektir.<br />
<br />
Nebî, Allah tarafından kendisine kitap gönderilmemiş, fakat önceki peygamberlerin şeriatını tebliğ ile mükellef peygamber demektir. Nebîler de Cebrail aracılığı ile Allah tan vahiy almışlardır.<br />
<br />
İman esaslarından biri de peygamberlere inanmaktır. Peygamberler, Allah ın seçtiği, eğittiği ve yetiştirdiği insanlardır. İnsan kendi çabaları ile, eğitim ve öğretimi ile peygamberliği elde edemez. Allah, peygamberliği dilediğine verir. Onlar, Allah ile kullar arasında elçilerdir. Yüce Allah ın, kullarına hak yolu göstermek için gönderdiği ilk peygamber Hz. Adem (a.s), sonuncusu Hz. Muhammet (s.a.v) ve bu ikisi arasında gelip geçen peygamberlerin hepsinin hak olduğuna, Allah tarafından gönderildiğine inanmak farzdır.<br />
<br />
<br />
<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">B) İNSANLARIN PEYGAMBERLERE OLAN İHTİYACI</span></span><br />
<br />
<br />
İnsanlar kendi akıllarıyla Yüce Allah ın varlığını ve birliğini anlayıp kavrayabilirler. Fakat ona nasıl kulluk ve ibadet edileceğini, âhiretle ilgili işleri, oradaki ödül ve cezanın nasıl olacağını dosdoğru bilmezler. İşte insanların bu ihtilaçlarını karşılamak için Yüce Allah peygamberler göndermiştir. Onlara her şeyi bildirmiş ve onları insanlara doğru yolu göstermeleri için görevlendirmiştir.<br />
<br />
Allah kendisinin varlığını, bir tek oluşunu, ortağının bulunmadığını Ona bu dünyada gözlerin ulaşamayacağını unutan, Allah ı taşlardan, heykellerden, putlardan ibaret sanan o insanları uyarmak için peygamberler göndermiştir. Peygamberler de bu gerçekleri o insanlara açıkça haber vermişlerdir. Fakat insanların alıştıkları bu şeylerden ve düşüncelerden uzaklaşmaları, peygamberlere inanarak onların Allah tan getirdiği haberlere uymaları kolay olmamıştır. Bununla beraber çoğunluk peygamberlere inanmış ve onların gösterdiği doğru yolda yürümüştür. Doğru yolu göstermek için gönderilmiş olan peygamberler, ahlâkı güzelleştirmek ve olgunlaştırmak için de güzel bir örnek olmuşlardır.<br />
<br />
Peygamberlerin, biri Allah a karşi, digeri de insanlara karşi olmak üzere iki durumlari vardir. Peygamberlerin Allah la durumları Onun elçisi olmak ve vereceği emaneti yerine tam olarak ulaştırmaktır Peygamberler bu açıdan Allah a karşi sorumludurlar.<br />
<br />
Peygamberlerin insanlara karşi olan durumlari da, Allah ın emirlerini ve yasaklarını bildiren bir elçi oluşlarıdır. Onlar yalnız bildirmekle, açıklamakla ve örnek olmakla görevli birer elçidirler. Bu görevlerini tamamıyla yaptıkları zaman, insanlara karşı sorumluluklarını yerine getirmiş olurlar. Onlar Allah tarafından kendilerine bildirilen inanç esaslarını, ibadet şekillerini, güzel ve çirkin, faydalı ve zararlı, doğru ve yanlış, iyi ve kötü şeyleri ayrı ayrı anlatıp açıklamışlar ve Allah tan aldıkları hiçbir şeyi gizli tutmamışlardır.<br />
<br />
İnsanlar dünyada çalışmakla her şeye ulaşabilirler ve en yüksek mertebelere çıkabilirler, fakat peygamber olamazlar. Çünkü peygamberlik insanın kendi çalışma ve gayretine dayanan bir hüner değildir. Onu Yüce Allah dilediğine verir. Çalışıp çabalamakla peygamber olunmaz. Bu husus Kuran da " Allah peygamberliği kime vereceğini daha iyi bilir." ( En am : 124 ) âyeti ile açıklanmıştır.<br />
<br />
<br />
<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">C) VAHİY NEDİR</span></span><br />
<br />
<br />
Vahyin lügat manası: Vahiy, işaret etmek, yazı yazmak, yazılmış nâme ve kitâbe, elçi göndermek, ilham etmek ve gizlice söz söylemek manalarına gelir.<br />
<br />
Vahyin ıstılahı manası: Yüce Allah ın peygamberine dinî bir hükmü bildirmesi, onun kalbine nakşetmesidir.<br />
<br />
Vahyin geliş şekilleri: Vahiy Hz. Muhammet (s.a.v)e çeşitli tarz ve şekillerde gelmiştir. Bunların başlıcaları şunlardır:<br />
<br />
Vahyin en eski, yani ilk şekli Hz. Peygamber (s.a.v)in uyku halinde iken gördüğü sadık (gerçek) rüyalardır.<br />
<br />
Hz. Peygamber sonradan bir hakikat olarak zuhur edecek olan hadiseleri bu rubaları ile daha önceden görmüş oluyordu.<br />
<br />
Cebrail (a.s) görülmediği halde Hz. Peygambere çok net bir ses halinde gelen vahiydir. Bu çok net sesi Peygamberimiz çan sesine benzetmişti. Kendisine gelen vahyin en aşır şekli bu idi. Net ses bittiği zaman Hz. Peygamber Allah tarafından ve Cibrîl vasıtası ile bu şekilde vahy olunan sözleri aklında tutmuş oluyordu.<br />
<br />
Cebrail (a.s) tarafından Hz. Peygamberin kalbine nefes (üflemek) suretiyle yapılan vahiydir.<br />
<br />
Cebraillin insan sûretinde gelip, Peygamberimize vahiy getirmesidir. Hz. Peygambere en kolay gelen vahiy budur. Ekseriya "Dıhye" adındaki sahabî sûretine girerek gelirdi.<br />
<br />
Cebrail in Hz. Peygambere uyku halinde iken vahiy getirmesidir.<br />
<br />
Hz. Peygamberin uyanık bulunduğu sırada Cenab-ı Hak ile konuşma şeklinde vuku bulan vahidir.<br />
<br />
Vahiy meleğinin kendi aslî sûreti üzere görünerek tebliğde bulunmasıdır. Bu sûretle vahiy, Hz. Peygambere yalnız iki defa vaki olmuştur.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><br />
<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color">D) PEYGAMBERLERİN SIFATLARI</span></span><br />
<br />
<br />
Peygamberler bütün insanlar için takdir edilmiş olan her türlü iyi ve yüksek vasıflara sahiptirler. Nebîlik ve Resûllük şanına layık olmayan her türlü hallerden ve noksanlıklardan uzak bulunmuşlardır. Bu bakımdan peygamberler şu kemâl sıfatlarıyla vasıflandırılmıştır:<br />
<br />
1- İsmet: Peygamberlerin her türlü gizli, açık günahlardan ve bu günahlara delâlet edecek hareketlerden uzak olmalıdır. İsmetin zıddı olan ma siyet (günahkâr olmak) peygamberler için düşünülemez. Çünkü onlar ilâhî bir egitimden geçmişlerdir. Eger onlar günah işleyip de günahsiz oluşlarina aykiri harekette bulunmuş olsaydilar, bizim de o yolda hareket etmemiz lâzim gelirdi. Çünkü biz onlara ve onlarin girdikleri ilâhî emirlere uymakla memuruz. Halbuki Yüce Allah kullarina günah işlemeyi, günahkâr olmayi emretmez. Bu bakimdan peygamberlerden asla günah olan söz ve davranişlar çikmamiştir.<br />
<br />
2- Emanet: Peygamberler her bakimdan emin olup, kutsi, ilâhî vazifeleri hususunda ve diger işlerinde en dogru yolda bulunmalidir. Emanetin ziddi olan "hiyanet"ten uzaktirlar. Çünkü hâin olan bir kimse ilâhî sirlarin tecellî ettigi Nebîlik vazifesiyle şereflenemez.<br />
<br />
3- Sidk: Peygamberler her hususta yani gerek dinî hükümleri teblig ve gerek diger emirleri haber verme hususunda dogru sözlü olmalidir. Peygamberlerin yalan söylemeleri men edilmiştir.Çünkü yalan en büyük günah oldugundan "ismet" ve "emanet" sifatlariyla bir arada bulunmaz. Eger, peygamberler yalanci olsalardi, Yüce Allah yalancilari tasdik etmiş olurdu. Halbuki yalanciyi tasdik -bir çeşit yalancilik oldugundan- Allah ın ilâhî şanında tasavvur edilemez.<br />
<br />
4- Fetânet: Peygamberlerin fâtın, uyanık görüş ve zekâ kuvvetlerine sahip olmalarıdır. Onlar insanların en akıllısı, en zekîsidirler. Kendilerinde mutedil bir yaratılış, mutedil bir huy ve güzel bir hayat seyri tecelli etmiştir. Onların haklarında gaflet düşünülemez. Eğer en üstün fetânet ve zekaya sahip olmasaydılar ümmetlerine karşı delilleri ortaya koymaya kadir, onları ikna için güzelce mücadeleye muktedir olamazlardı. böyle bir hal ise risalet ve nübüvvetten kastedilmiş olan gayeye aykırıdır.<br />
<br />
5- Şeriatı tebliğ: Peygamberlerin Allah tarafından bildirilen şeyleri ümmetlerine tamamen tebliğ etmeleridir. Bunun zıddı olan "dînî emirleri gizlemek" peygamberlerde yoktur. Çünkü tebliğine memur oldukları bir hakikati gizleyip değiştirserlerdi vazifelerine hiyanet etmiş olurlardı. Halbuki hiyanetle vasıflanmış olmaları ilâhî bir eğitimle men edilmiştir.<br />
<br />
6- Adaletli olmak: Peygamberler her türlü işlerinde haktan ve adaletten ayrılmazlar. Hiçbir kimseye haksızlık yapmamışlardır. Adaletli olmanın zıddı olan "zalim olmak" peygamberler hakkında düşünülemez.<br />
<br />
7- Erkek olmak: Kadınların yaratılış icabı peygamberlik gibi aşırı ve mes uliyetli bir vazifeyi yapmaları mümkün olmadığından onlardan peygamber gelmemiştir. Gelmiş geçmiş bütün peygamberlerin erkeklerden seçildiğini Yüce Allah bize Kur an-ı Kerîmde açıklamıştır.<br />
<br />
<br />
<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">E) PEYGAMBERLERİN DERECELERİ</span></span><br />
<br />
<br />
Bütün peygamberler peygamber olmaları bakımından eşittirler, aralarında fark yoktur. Ancak, kavimleriyle olan mücadeleleri, onların bazılarını diğerlerine üstün kılmıştır. Nitekim Kur´an-ı Kerim´de Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:<br />
<br />
"İşte bu peygamberlerden bir kısmını diğerlerinden üstün kıldık. Onlardan Allah´ın kendilerine hitabettiği, derecelerle yükselttikleri vardır..." (Bakara / 253)<br />
<br />
Aralarında derece farklılıkları, birbirinden üstünlükleri olduğunu Allah´ın beyan ettiği peygamberlerin içinde "Ulu´l - Azm", azim sahibi peygamberler olduğunu yine Yüce Allah, kitabında şöyle açıklıyor:<br />
<br />
"Ey Muhammet! Peygamberlerden azim sahibi olanların sabrettiği gibi sen de sabret..." (Ahkaf /35)<br />
<br />
Ulu´l - Azm peygamberler, Hz. Nuh, Hz. İbrahim, Hz. Musa, Hz. Isa ve Muhammet (a.s.)dır.<br />
<br />
Kur´an-ı Kerimde şöyle ifade edilmiştir: "Hani biz peygamberlerden söz almıştık; sen (Muhammet (s.a.v.)den, Nuh´tan, İbrahim den, Musa´dan ve Meryem oğlu İsa dan da. (Evet) biz onlardan pek sağlam bir söz almıştık." (Ahzab /7)<br />
<br />
Kısaca bu peygamberleri tanıtalım:<br />
<br />
- Hz. Nuh (a.s): Hz. Nuh (a.s.) zamanında çoğalan insanlar Allah´ı tanımaz oldular. Putlara tapmağa başladılar. Hz. Nuh onları bir Allah a ibadete çağırdı. 950 sene yaşayan Nuh (a.s.) her türlü çağrı ve ikna metotlarını kullanarak kavmini hakka çağırdı. Ancak bu çağrıya kulak verenler bir gemiye sığabilecek kadar az bir topluluktu. Islahı kabil olmayan azgın ve sapık güruh ise helâkı hak etmişti. İlâhi bir emirle gemi yapıldı, inananlar o gemiye alındı. Bunlar arasında Ham, Sam, Yafes adında Hz. Nuh´un üç oğlu da vardı. İnanmayan ve puta tapanlar ise meşhur "Tufan" ile sulara gark olarak helâk oldular. Bu helâkten sadece Hz. Nuh a inananlar kurtuldu. Kur´an´da Hz. Nuh´tan şuara, Saffat ve Nuh surelerinde genişçe bahsedilir.<br />
<br />
- Hz. Ibrahim (a.s.): Hz. Ibrahim, Nuh (a.s.)dan sonra "Ulu´l -Azm" peygamberlerin ikincisidir. Kâbe´nin banisi, Peygamber (s.a.v.)in büyük dedesidir. Peygamberimizden 2500-2600 yil kadar önce Nemrut zamaninda putperest Babillilere gönderildi. Kendisine on sayfalik bir kitap verildi. Nemrutla mücadelede bulundu, putlarla savaşti, ateşe atildi. Halilullah (Allah ın sevgilisi) olan Hz. İbrahim e bütün semavi dinler tazimde bulunur. Kur´an´da Al-i Imran, Bakara, Saffat, Ibrahim ve şuara surelerinde Hz. Ibrahim degişik yönleriyle anlatilmaktadir.<br />
<br />
- Hz. Musa (a.s.): Peygamberimizden 1900-2000 yil kadar önce, Israilogullarina peygamber olarak gönderildi. Fir´avn´la mücadelesi, Kur´an´da genişçe anlatilir. Kendisine müstakil bir kitap olarak Tevrat gönderilmiştir. Kur´an´da özellikle Bakara, şuara, Taha, Neml, Kasas ve Kehf surelerinde Hz. Musa (a.s.)dan söz edilir.<br />
<br />
- Hz. Isa (a.s): Israilogullarindan olan Hz. Isa (a.s), Hz. Meryem in oğludur. Babasız dünyaya gelişi bir mucizedir. Beşikteyken konuşmuş, 30 yaşındayken Israiloğullarına peygamber olmuş ve 33 yaşındayken semaya urûc etmiştir. Kendisine müstakil bir kitap olarak İncil gönderilmiştir. Peygamberimizden 600 yıl kadar önce yaşamıştır.<br />
<br />
- Hz. Muhammed (s.a.v.): Bütün peygamberlerin sonuncusu olan Peygamberimiz (s.a.v.), yaşadığı asırdan kıyamete kadar gelecek bütün insanlara ve cinlere peygamber olarak gönderildi. Milâdi 571´de doğdu, 610´da peygamber oldu, 632´de vefat etti. Böylece 23 sene peygamberliği süresince ilâhi emaneti büyük bir titizlikle ümmetine tebliğ etti. İlâhi kitap Kur´an-ı Kerim kendisine bir defada değil olaylar ve hadiseler gerektirdikçe gönderildi.<br />
<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color"><br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">F) MUCİZELER VE DİĞER HARİKALAR</span></span><br />
<br />
a. Mucize: Âciz bırakan, yapılması, meydana getirilmesi insan gücünün üstünde olan şey demektir.<br />
<br />
Terim olarak mucize: Peygamberlik iddiasında bulunan kişinin, iddiasını te´yid ve tasdik için Allah´ın onun elinde gösterdiği alışılmış tabiat kanunları ve normal olaylar üstü, harikulâde bir hadisedir.<br />
<br />
Mucizenin asıl sahibi Allah tır. Elçisinin doğruluşunu ispat için mucizeyi tasdik aracı olarak onun elinde gösterir.<br />
<br />
b. Harika: Alışılmış olmayan, yaran, kesen anlamlarına gelir. Harika olayda, normali kesen olağanüstülük söz konusudur. Alışılmış olmamak harikanın niteliğidir. "Hariku´l - âde" deyiminde, her zaman vuku bulmayan, bilinenin dışındalık mutlaka vardır.<br />
<br />
Bununla birlikte, mucize ile harika arasında bükük farklar vardır. Bunları şu şekilde özetleyebiliriz:<br />
<br />
c. Mucizenin şartları:<br />
<br />
1- Mucize ancak peygamber olan zattan sadır olur. Mucizede peygamberin meydan okuması vardır.Yalan yere peygamberlik iddia edenlerin mucize göstermeleri imkânsızdır. Bu da onun yalancı peygamber olduğunu ortaya koyar. Mucizeler Allah ın elçilerini tasdiki olduğundan, Allah ancak gerçek peygamberleri tasdik eder, yalancıları tasdik etmez.<br />
<br />
2- Mucize, peygamberlik iddiasında bulunan zatın davasına uygun ve amacına münasip tarzda zuhur eder. Herhangi bir şekilde taklit edilemez, aynısı şu veya bu şekilde yapılamaz.<br />
<br />
3- Mucize istek üzerine vuku bulur ve "Bu mucizenin bir benzerini getiriniz." denir. Ama hiç kimse buna güç yetiremez. Kur´an mucizesi bunu en güzel örneğidir.<br />
<br />
4- Mucize gösteren nebi, en yüksek ahlâk ve fazilet esaslarınla mevsuftur. Kendi şahsi çıkarı mucizede asla görülmez. Mucizeyi davası uğruna kullanır. Her yönden ahlâk ve fazilet örneği olan nebinin, bizzat hayatı ve davranışları mucizedir. Bunun en güzel örneği Hz. Muhammet (s.a.v)in hayatı ve davranışları olan sünnettir.<br />
<br />
d. Harikanın çeşitleri:<br />
<br />
Mucizeden başka olan harika olaylar, çeşitli şekillerde ve şahıslarda ortaya çıkar. Bunların başlıcaları şunlardır:<br />
<br />
1- Irhasat: Peygamberlik öncesi peygamber olacaklarda görülen harika olaylardır. Peygamberliğe hazırlık döneminde cereyan eden bu olaylar, peygamber olacağının ön habercisidir. Peygamber (s.a.v.)e bazı ağaçların ve taşların selâm vermesi, Hz. Isa (a.s)ın beşikte iken konuşması irhasata örnektir.<br />
<br />
2- Keramet: Allah´ın veli kullarından sadır olan harikulâde hallerdir. Veliler, Allah´ın emirlerine uyan ve yasaklarından titizlikle kaçınan, Peygamber Efendimizin sünnetine tabi olan, ibadet ve taatta üstün züht ve takva sahibi olan Allah dostu saf ve samimi müminlerdir. Keramet bu gibi veli kullardan sadır olur. Evliyanın kerameti haktır. Keramet mucize gibi istenildiği anda değil, kendiliğinden Allah tarafından verilir.<br />
<br />
3- Meûnet: Bazı müminlerde ortaya çıkan harikalardır. Bunlarda bir iddia söz konusu değildir. Bazı saf Müslümanların geçimlerinin kolay olması, belâ ve sıkıntılara düşmemesi, ilâhi yardıma mazhar olması bu türdendir.<br />
<br />
4- Istidrac: Küfür ve günahı açık olan kişilerde görülen ve onların isteklerine uygun olarak ortaya çıkan harikalardır. Bunlar ancak Allah´ın fırsat vermesiyle mümkün olur. Yoksa istidrac sahibinin elinde bir şey yoktur. İlâhi hikmet gereği bu kişilere bu tür imkân verilir. Zalim ve günahkâr kişilerin başarıları istidrac türünden harikalardır. şeytanın, kıyamete kadar kendisine müsaade edilmesi; Firavunun 400 sene gibi uzun bir zaman yaşayıp baş ağrısı bile görmemesi; Nemrut ve benzerlerinin uzun seneler yeryüzünde saltanat sürüp arzu ve isteklerine erişmeleri ve bütün dünya nimetlerine kavuşmaları, hep bu kimseler için birer istidraçtır.<br />
<br />
5- İhanet: Küfrü ve günahı açık olan kişilerin elinde ve onların isteklerine aykırı olarak cereyan eden harikalardır. Yalancı peygamber Müsellemetü´l - Kezzap suyu azalmış bir kuyuya suyunu çoğaltmak maksadıyla tükürmüş; fakat kuyunun mevcut suyu da kurumuştu. Allah (c.c.) bu tip kimseleri, davasında yalancı çıkartmak ve aşağılamak maksadıyla isteklerinin tersine harikalar yaratmıştır. Buna aynı zamanda "Hızlan" da denir.<br />
<br />
Sihir ve büyü ise bu harika olaylardan sayılmaz. Sihir ve büyü de Allah´ın izni dahilinde meydana gelir. Belirli bir tekniği ve bilgiyi gerektiren sihir ve büyü dinen haram kılınmış, en büyük günahlardan sayılmıştır.<br />
<br />
<br />
<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">G) PEYGAMBERLERİN BİLDİRDİKLERİ DİNLERDE BİR OLAN ESASLAR</span></span><br />
<br />
<br />
Peygamberlerin getirdikleri dinlere "Hak din" veya "Semavî din" denir. Hak dinin bir takım mümeyyiz vasıfları vardır:<br />
<br />
- Hak din, bir peygamberin Allah tan vahiy suretiyle alıp insanlara bildirdiği hükümler ve kanunlar şeklinde oluşur.<br />
<br />
- Hak din, kâinata mutlak olarak hakim olan bir Allah a îman ve Ona kulluk etme esasına dayanır.<br />
<br />
- Hak din, uhrevî mesuliyeti (ahiret hayatını) kabulü ve buna imanı emreder.<br />
<br />
- Hak din, nübüvvete (peygamberlik müessesine) iman esasına dayanır.<br />
<br />
- Hak din, mukaddes bir kitaba dayanır.<br />
<br />
- Hak din, meleklere imanı (manevî varlıkların var olduğunu kabul etmeyi) emreder.<br />
<br />
- Hak dinde ibadet sadece Yüce Allah a tazîm ve Ona samimiyetle bağlanmak kastiyle yapılır.<br />
<br />
- Hak dinde akla ve müspet ilme aykırı bir hüküm bulunmaz.<br />
<br />
- Hak din, sosyal hayatta eşitliği, kardeşlik ve adaleti kökleştirmek ve her türlü imtiyazı ortadan kaldırmayı amaç edinir.<br />
<br />
- Hak dinde, dînin genel kanunları, bir cemiyetin kurulmasını ve bu cemiyetin en mükemmel bir nizam üzere devam etmesini hedef olarak kabul eder.<br />
<br />
<br />
<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">H) KUR AN DA ADI GEÇEN PEYGAMBERLER</span></span><br />
<br />
<br />
Vahiy meleği vasıtasıyla Yüce Allah tarafından gönderilen ilâhî emirleri ve yasakları insanlara bildirmekle vazifeli kimselere Kur an-ı Kerîm in dilinde "Nebî, resûl, beşir ve nezîr" adlari verilir. Bunlar her bakimdan üstün ve seçkin kimselerdir. Peygamberler günah işlemezler, yalan söylemezler, emanete hiyanet etmezler, Allah tan aldıkları emirleri olduğu gibi insanlara bildirirler. Çok zekî, uyanık ve mantıklı kimselerdir. Peygamberlerin bir kısmı bir kavme, bir bölgeye, bazıları da bütün âleme ve insanlığa gönderilmiştir. Bunların ne kadar oldukları bildirilmemiştir; sayılarını ancak Allah bilir. Kur an-ı Kerîmde peygamberlerin sadece bir kısmından bahsedilir. Onlar da şunlardır:<br />
<br />
1. Hz. Adem (a.s)<br />
2. Hz. Idris (a.s)<br />
3. Hz. Nuh (a.s.)<br />
4. Hz. Hûd (a.s)<br />
5. Hz. Salih (a.s)<br />
6. Hz. Ibrahim (a.s)<br />
7. Hz. Ismail (a.s)<br />
8. Hz. Lût (a.s)<br />
9. Hz. Ishak (a.s)<br />
10. Hz. Yakûb (a.s)<br />
11. Hz. Yusuf (a.s)<br />
12. Hz. Eyyûb (a.s)<br />
13. Hz. şuayb (a.s)<br />
14. Hz. Musa (a.s)<br />
15. Hz. Harun (a.s)<br />
16. Hz. Davut (a.s)<br />
17. Hz. Süleyman (a.s)<br />
18. Hz. Zülkifl (a.s)<br />
19. Hz. İlyas (a.s)<br />
20. Hz. El- Yesâ (a.s)<br />
21. Hz. Yunus (a.s)<br />
22. Hz. Zekeriya (a.s)<br />
23. Hz. Yahya (a.s)<br />
24. Hz. Isa (a.s)<br />
25. Hz. Muhammet (s.a.v)<br />
<br />
Bunlardan başka Kur an-ı Kerîmde isimleri geçen fakat peygamber olup olmadıkları hakkında kesin bilgi olmayanlar vardır ki; bunlar da şunlardır:<br />
<br />
- Üzeyir<br />
- Lokman<br />
- Zü lkarneyn.<br />
<br />
İslâm dininin inanç esaslarında Allah ın peygamberlerinden hiçbirisi diğerinden ayrılmaz. Hepsi peygamber olarak kabul edilir, her peygamberin getirdiği ve tebliğ ettiği dînin hak din olduğu benimsenir. Çünkü İslâm dininin îman esasına göre; gerçek din, semavî din tektir ve Allah tarafından elçiler aracılığı ile gönderilir.<br />
<br />
<br />
<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">I ) HZ. MUHAMMED (S.A.V.) IN SON PEYGAMBER OLUŞU</span></span><br />
<br />
Yüce Allah Hz. Adem ile başlayan peygamberler zincirini Hz. Muhammed (s.a.v) ile sona erdirmiştir. Artik başka din, başka peygamber gelmeyecek; kiyamete kadar bütün dünyada Islâmiyet geçerli olacaktir.<br />
<br />
Allah (c.c) Peygamber (s.a.v)i bütün insanliga peygamber gönderdigini şu ayetlerinde belirtiyor:<br />
<br />
"De ki: Ey insanlar, ben sizin hepinize, göklerin ve yerin sahibi Allah ın elçisiyim." (A raf:158.)<br />
<br />
"Biz seni ancak bütün insanlara müjdeleyici ve uyarıcı olarak gönderdik." (Sebe: 28.)<br />
<br />
Yüce Allah ımız Islâmiyetin son din olduğunu da şu âyetinde haber veriyor:<br />
<br />
"... Bugün size dininizi ikmal ettim, üzerinize nimetimi tamamladım ve sizin için din olarak İslâm ı beğendim." (Maide: 3.)<br />
<br />
Yine Rabb imiz kutsal kitabında Peygamberimiz (s.a.v)in son peygamber olduğunu ve Ondan başka peygamber gelmeyeceğini şu âyetiyle ilân ediyor:<br />
<br />
"Muhammed, sizin adamlarınızdan hiçbirinin babası değildir. Fakat Allah ın Resûlü ve peygamberlerin sonuncusudur." (Ahzab: 40.)</span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #ff0000;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">A) PEYGAMBER (RESÜL-NEBİ) KAVRAMI</span></span><br />
<br />
"Peygamber" kelimesi Farsça bir kelime olup, haber getiren anlamındadır. Dilimizdeki anlam, Yüce Allah ın, emir, yasak ve hükümlerini kullarına bildirip açıklamak üzere, insanlar arasından seçip görevlendirdiği elçi demektir.<br />
<br />
Kur an-ı Kerîmde peygamber kelimesinin yerine Resûl ve Nebî kelimeleri geçmektedir ki, elçi ve haber getiren anlamındadır. Dînî anlamları bakımından Resûl ile Nebî arasında fark vardır.<br />
<br />
Resûl, Allah tarafından kendisine kitap gönderilmiş peygamber demektir.<br />
<br />
Nebî, Allah tarafından kendisine kitap gönderilmemiş, fakat önceki peygamberlerin şeriatını tebliğ ile mükellef peygamber demektir. Nebîler de Cebrail aracılığı ile Allah tan vahiy almışlardır.<br />
<br />
İman esaslarından biri de peygamberlere inanmaktır. Peygamberler, Allah ın seçtiği, eğittiği ve yetiştirdiği insanlardır. İnsan kendi çabaları ile, eğitim ve öğretimi ile peygamberliği elde edemez. Allah, peygamberliği dilediğine verir. Onlar, Allah ile kullar arasında elçilerdir. Yüce Allah ın, kullarına hak yolu göstermek için gönderdiği ilk peygamber Hz. Adem (a.s), sonuncusu Hz. Muhammet (s.a.v) ve bu ikisi arasında gelip geçen peygamberlerin hepsinin hak olduğuna, Allah tarafından gönderildiğine inanmak farzdır.<br />
<br />
<br />
<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">B) İNSANLARIN PEYGAMBERLERE OLAN İHTİYACI</span></span><br />
<br />
<br />
İnsanlar kendi akıllarıyla Yüce Allah ın varlığını ve birliğini anlayıp kavrayabilirler. Fakat ona nasıl kulluk ve ibadet edileceğini, âhiretle ilgili işleri, oradaki ödül ve cezanın nasıl olacağını dosdoğru bilmezler. İşte insanların bu ihtilaçlarını karşılamak için Yüce Allah peygamberler göndermiştir. Onlara her şeyi bildirmiş ve onları insanlara doğru yolu göstermeleri için görevlendirmiştir.<br />
<br />
Allah kendisinin varlığını, bir tek oluşunu, ortağının bulunmadığını Ona bu dünyada gözlerin ulaşamayacağını unutan, Allah ı taşlardan, heykellerden, putlardan ibaret sanan o insanları uyarmak için peygamberler göndermiştir. Peygamberler de bu gerçekleri o insanlara açıkça haber vermişlerdir. Fakat insanların alıştıkları bu şeylerden ve düşüncelerden uzaklaşmaları, peygamberlere inanarak onların Allah tan getirdiği haberlere uymaları kolay olmamıştır. Bununla beraber çoğunluk peygamberlere inanmış ve onların gösterdiği doğru yolda yürümüştür. Doğru yolu göstermek için gönderilmiş olan peygamberler, ahlâkı güzelleştirmek ve olgunlaştırmak için de güzel bir örnek olmuşlardır.<br />
<br />
Peygamberlerin, biri Allah a karşi, digeri de insanlara karşi olmak üzere iki durumlari vardir. Peygamberlerin Allah la durumları Onun elçisi olmak ve vereceği emaneti yerine tam olarak ulaştırmaktır Peygamberler bu açıdan Allah a karşi sorumludurlar.<br />
<br />
Peygamberlerin insanlara karşi olan durumlari da, Allah ın emirlerini ve yasaklarını bildiren bir elçi oluşlarıdır. Onlar yalnız bildirmekle, açıklamakla ve örnek olmakla görevli birer elçidirler. Bu görevlerini tamamıyla yaptıkları zaman, insanlara karşı sorumluluklarını yerine getirmiş olurlar. Onlar Allah tarafından kendilerine bildirilen inanç esaslarını, ibadet şekillerini, güzel ve çirkin, faydalı ve zararlı, doğru ve yanlış, iyi ve kötü şeyleri ayrı ayrı anlatıp açıklamışlar ve Allah tan aldıkları hiçbir şeyi gizli tutmamışlardır.<br />
<br />
İnsanlar dünyada çalışmakla her şeye ulaşabilirler ve en yüksek mertebelere çıkabilirler, fakat peygamber olamazlar. Çünkü peygamberlik insanın kendi çalışma ve gayretine dayanan bir hüner değildir. Onu Yüce Allah dilediğine verir. Çalışıp çabalamakla peygamber olunmaz. Bu husus Kuran da " Allah peygamberliği kime vereceğini daha iyi bilir." ( En am : 124 ) âyeti ile açıklanmıştır.<br />
<br />
<br />
<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">C) VAHİY NEDİR</span></span><br />
<br />
<br />
Vahyin lügat manası: Vahiy, işaret etmek, yazı yazmak, yazılmış nâme ve kitâbe, elçi göndermek, ilham etmek ve gizlice söz söylemek manalarına gelir.<br />
<br />
Vahyin ıstılahı manası: Yüce Allah ın peygamberine dinî bir hükmü bildirmesi, onun kalbine nakşetmesidir.<br />
<br />
Vahyin geliş şekilleri: Vahiy Hz. Muhammet (s.a.v)e çeşitli tarz ve şekillerde gelmiştir. Bunların başlıcaları şunlardır:<br />
<br />
Vahyin en eski, yani ilk şekli Hz. Peygamber (s.a.v)in uyku halinde iken gördüğü sadık (gerçek) rüyalardır.<br />
<br />
Hz. Peygamber sonradan bir hakikat olarak zuhur edecek olan hadiseleri bu rubaları ile daha önceden görmüş oluyordu.<br />
<br />
Cebrail (a.s) görülmediği halde Hz. Peygambere çok net bir ses halinde gelen vahiydir. Bu çok net sesi Peygamberimiz çan sesine benzetmişti. Kendisine gelen vahyin en aşır şekli bu idi. Net ses bittiği zaman Hz. Peygamber Allah tarafından ve Cibrîl vasıtası ile bu şekilde vahy olunan sözleri aklında tutmuş oluyordu.<br />
<br />
Cebrail (a.s) tarafından Hz. Peygamberin kalbine nefes (üflemek) suretiyle yapılan vahiydir.<br />
<br />
Cebraillin insan sûretinde gelip, Peygamberimize vahiy getirmesidir. Hz. Peygambere en kolay gelen vahiy budur. Ekseriya "Dıhye" adındaki sahabî sûretine girerek gelirdi.<br />
<br />
Cebrail in Hz. Peygambere uyku halinde iken vahiy getirmesidir.<br />
<br />
Hz. Peygamberin uyanık bulunduğu sırada Cenab-ı Hak ile konuşma şeklinde vuku bulan vahidir.<br />
<br />
Vahiy meleğinin kendi aslî sûreti üzere görünerek tebliğde bulunmasıdır. Bu sûretle vahiy, Hz. Peygambere yalnız iki defa vaki olmuştur.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><br />
<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color">D) PEYGAMBERLERİN SIFATLARI</span></span><br />
<br />
<br />
Peygamberler bütün insanlar için takdir edilmiş olan her türlü iyi ve yüksek vasıflara sahiptirler. Nebîlik ve Resûllük şanına layık olmayan her türlü hallerden ve noksanlıklardan uzak bulunmuşlardır. Bu bakımdan peygamberler şu kemâl sıfatlarıyla vasıflandırılmıştır:<br />
<br />
1- İsmet: Peygamberlerin her türlü gizli, açık günahlardan ve bu günahlara delâlet edecek hareketlerden uzak olmalıdır. İsmetin zıddı olan ma siyet (günahkâr olmak) peygamberler için düşünülemez. Çünkü onlar ilâhî bir egitimden geçmişlerdir. Eger onlar günah işleyip de günahsiz oluşlarina aykiri harekette bulunmuş olsaydilar, bizim de o yolda hareket etmemiz lâzim gelirdi. Çünkü biz onlara ve onlarin girdikleri ilâhî emirlere uymakla memuruz. Halbuki Yüce Allah kullarina günah işlemeyi, günahkâr olmayi emretmez. Bu bakimdan peygamberlerden asla günah olan söz ve davranişlar çikmamiştir.<br />
<br />
2- Emanet: Peygamberler her bakimdan emin olup, kutsi, ilâhî vazifeleri hususunda ve diger işlerinde en dogru yolda bulunmalidir. Emanetin ziddi olan "hiyanet"ten uzaktirlar. Çünkü hâin olan bir kimse ilâhî sirlarin tecellî ettigi Nebîlik vazifesiyle şereflenemez.<br />
<br />
3- Sidk: Peygamberler her hususta yani gerek dinî hükümleri teblig ve gerek diger emirleri haber verme hususunda dogru sözlü olmalidir. Peygamberlerin yalan söylemeleri men edilmiştir.Çünkü yalan en büyük günah oldugundan "ismet" ve "emanet" sifatlariyla bir arada bulunmaz. Eger, peygamberler yalanci olsalardi, Yüce Allah yalancilari tasdik etmiş olurdu. Halbuki yalanciyi tasdik -bir çeşit yalancilik oldugundan- Allah ın ilâhî şanında tasavvur edilemez.<br />
<br />
4- Fetânet: Peygamberlerin fâtın, uyanık görüş ve zekâ kuvvetlerine sahip olmalarıdır. Onlar insanların en akıllısı, en zekîsidirler. Kendilerinde mutedil bir yaratılış, mutedil bir huy ve güzel bir hayat seyri tecelli etmiştir. Onların haklarında gaflet düşünülemez. Eğer en üstün fetânet ve zekaya sahip olmasaydılar ümmetlerine karşı delilleri ortaya koymaya kadir, onları ikna için güzelce mücadeleye muktedir olamazlardı. böyle bir hal ise risalet ve nübüvvetten kastedilmiş olan gayeye aykırıdır.<br />
<br />
5- Şeriatı tebliğ: Peygamberlerin Allah tarafından bildirilen şeyleri ümmetlerine tamamen tebliğ etmeleridir. Bunun zıddı olan "dînî emirleri gizlemek" peygamberlerde yoktur. Çünkü tebliğine memur oldukları bir hakikati gizleyip değiştirserlerdi vazifelerine hiyanet etmiş olurlardı. Halbuki hiyanetle vasıflanmış olmaları ilâhî bir eğitimle men edilmiştir.<br />
<br />
6- Adaletli olmak: Peygamberler her türlü işlerinde haktan ve adaletten ayrılmazlar. Hiçbir kimseye haksızlık yapmamışlardır. Adaletli olmanın zıddı olan "zalim olmak" peygamberler hakkında düşünülemez.<br />
<br />
7- Erkek olmak: Kadınların yaratılış icabı peygamberlik gibi aşırı ve mes uliyetli bir vazifeyi yapmaları mümkün olmadığından onlardan peygamber gelmemiştir. Gelmiş geçmiş bütün peygamberlerin erkeklerden seçildiğini Yüce Allah bize Kur an-ı Kerîmde açıklamıştır.<br />
<br />
<br />
<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">E) PEYGAMBERLERİN DERECELERİ</span></span><br />
<br />
<br />
Bütün peygamberler peygamber olmaları bakımından eşittirler, aralarında fark yoktur. Ancak, kavimleriyle olan mücadeleleri, onların bazılarını diğerlerine üstün kılmıştır. Nitekim Kur´an-ı Kerim´de Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:<br />
<br />
"İşte bu peygamberlerden bir kısmını diğerlerinden üstün kıldık. Onlardan Allah´ın kendilerine hitabettiği, derecelerle yükselttikleri vardır..." (Bakara / 253)<br />
<br />
Aralarında derece farklılıkları, birbirinden üstünlükleri olduğunu Allah´ın beyan ettiği peygamberlerin içinde "Ulu´l - Azm", azim sahibi peygamberler olduğunu yine Yüce Allah, kitabında şöyle açıklıyor:<br />
<br />
"Ey Muhammet! Peygamberlerden azim sahibi olanların sabrettiği gibi sen de sabret..." (Ahkaf /35)<br />
<br />
Ulu´l - Azm peygamberler, Hz. Nuh, Hz. İbrahim, Hz. Musa, Hz. Isa ve Muhammet (a.s.)dır.<br />
<br />
Kur´an-ı Kerimde şöyle ifade edilmiştir: "Hani biz peygamberlerden söz almıştık; sen (Muhammet (s.a.v.)den, Nuh´tan, İbrahim den, Musa´dan ve Meryem oğlu İsa dan da. (Evet) biz onlardan pek sağlam bir söz almıştık." (Ahzab /7)<br />
<br />
Kısaca bu peygamberleri tanıtalım:<br />
<br />
- Hz. Nuh (a.s): Hz. Nuh (a.s.) zamanında çoğalan insanlar Allah´ı tanımaz oldular. Putlara tapmağa başladılar. Hz. Nuh onları bir Allah a ibadete çağırdı. 950 sene yaşayan Nuh (a.s.) her türlü çağrı ve ikna metotlarını kullanarak kavmini hakka çağırdı. Ancak bu çağrıya kulak verenler bir gemiye sığabilecek kadar az bir topluluktu. Islahı kabil olmayan azgın ve sapık güruh ise helâkı hak etmişti. İlâhi bir emirle gemi yapıldı, inananlar o gemiye alındı. Bunlar arasında Ham, Sam, Yafes adında Hz. Nuh´un üç oğlu da vardı. İnanmayan ve puta tapanlar ise meşhur "Tufan" ile sulara gark olarak helâk oldular. Bu helâkten sadece Hz. Nuh a inananlar kurtuldu. Kur´an´da Hz. Nuh´tan şuara, Saffat ve Nuh surelerinde genişçe bahsedilir.<br />
<br />
- Hz. Ibrahim (a.s.): Hz. Ibrahim, Nuh (a.s.)dan sonra "Ulu´l -Azm" peygamberlerin ikincisidir. Kâbe´nin banisi, Peygamber (s.a.v.)in büyük dedesidir. Peygamberimizden 2500-2600 yil kadar önce Nemrut zamaninda putperest Babillilere gönderildi. Kendisine on sayfalik bir kitap verildi. Nemrutla mücadelede bulundu, putlarla savaşti, ateşe atildi. Halilullah (Allah ın sevgilisi) olan Hz. İbrahim e bütün semavi dinler tazimde bulunur. Kur´an´da Al-i Imran, Bakara, Saffat, Ibrahim ve şuara surelerinde Hz. Ibrahim degişik yönleriyle anlatilmaktadir.<br />
<br />
- Hz. Musa (a.s.): Peygamberimizden 1900-2000 yil kadar önce, Israilogullarina peygamber olarak gönderildi. Fir´avn´la mücadelesi, Kur´an´da genişçe anlatilir. Kendisine müstakil bir kitap olarak Tevrat gönderilmiştir. Kur´an´da özellikle Bakara, şuara, Taha, Neml, Kasas ve Kehf surelerinde Hz. Musa (a.s.)dan söz edilir.<br />
<br />
- Hz. Isa (a.s): Israilogullarindan olan Hz. Isa (a.s), Hz. Meryem in oğludur. Babasız dünyaya gelişi bir mucizedir. Beşikteyken konuşmuş, 30 yaşındayken Israiloğullarına peygamber olmuş ve 33 yaşındayken semaya urûc etmiştir. Kendisine müstakil bir kitap olarak İncil gönderilmiştir. Peygamberimizden 600 yıl kadar önce yaşamıştır.<br />
<br />
- Hz. Muhammed (s.a.v.): Bütün peygamberlerin sonuncusu olan Peygamberimiz (s.a.v.), yaşadığı asırdan kıyamete kadar gelecek bütün insanlara ve cinlere peygamber olarak gönderildi. Milâdi 571´de doğdu, 610´da peygamber oldu, 632´de vefat etti. Böylece 23 sene peygamberliği süresince ilâhi emaneti büyük bir titizlikle ümmetine tebliğ etti. İlâhi kitap Kur´an-ı Kerim kendisine bir defada değil olaylar ve hadiseler gerektirdikçe gönderildi.<br />
<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color"><br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">F) MUCİZELER VE DİĞER HARİKALAR</span></span><br />
<br />
a. Mucize: Âciz bırakan, yapılması, meydana getirilmesi insan gücünün üstünde olan şey demektir.<br />
<br />
Terim olarak mucize: Peygamberlik iddiasında bulunan kişinin, iddiasını te´yid ve tasdik için Allah´ın onun elinde gösterdiği alışılmış tabiat kanunları ve normal olaylar üstü, harikulâde bir hadisedir.<br />
<br />
Mucizenin asıl sahibi Allah tır. Elçisinin doğruluşunu ispat için mucizeyi tasdik aracı olarak onun elinde gösterir.<br />
<br />
b. Harika: Alışılmış olmayan, yaran, kesen anlamlarına gelir. Harika olayda, normali kesen olağanüstülük söz konusudur. Alışılmış olmamak harikanın niteliğidir. "Hariku´l - âde" deyiminde, her zaman vuku bulmayan, bilinenin dışındalık mutlaka vardır.<br />
<br />
Bununla birlikte, mucize ile harika arasında bükük farklar vardır. Bunları şu şekilde özetleyebiliriz:<br />
<br />
c. Mucizenin şartları:<br />
<br />
1- Mucize ancak peygamber olan zattan sadır olur. Mucizede peygamberin meydan okuması vardır.Yalan yere peygamberlik iddia edenlerin mucize göstermeleri imkânsızdır. Bu da onun yalancı peygamber olduğunu ortaya koyar. Mucizeler Allah ın elçilerini tasdiki olduğundan, Allah ancak gerçek peygamberleri tasdik eder, yalancıları tasdik etmez.<br />
<br />
2- Mucize, peygamberlik iddiasında bulunan zatın davasına uygun ve amacına münasip tarzda zuhur eder. Herhangi bir şekilde taklit edilemez, aynısı şu veya bu şekilde yapılamaz.<br />
<br />
3- Mucize istek üzerine vuku bulur ve "Bu mucizenin bir benzerini getiriniz." denir. Ama hiç kimse buna güç yetiremez. Kur´an mucizesi bunu en güzel örneğidir.<br />
<br />
4- Mucize gösteren nebi, en yüksek ahlâk ve fazilet esaslarınla mevsuftur. Kendi şahsi çıkarı mucizede asla görülmez. Mucizeyi davası uğruna kullanır. Her yönden ahlâk ve fazilet örneği olan nebinin, bizzat hayatı ve davranışları mucizedir. Bunun en güzel örneği Hz. Muhammet (s.a.v)in hayatı ve davranışları olan sünnettir.<br />
<br />
d. Harikanın çeşitleri:<br />
<br />
Mucizeden başka olan harika olaylar, çeşitli şekillerde ve şahıslarda ortaya çıkar. Bunların başlıcaları şunlardır:<br />
<br />
1- Irhasat: Peygamberlik öncesi peygamber olacaklarda görülen harika olaylardır. Peygamberliğe hazırlık döneminde cereyan eden bu olaylar, peygamber olacağının ön habercisidir. Peygamber (s.a.v.)e bazı ağaçların ve taşların selâm vermesi, Hz. Isa (a.s)ın beşikte iken konuşması irhasata örnektir.<br />
<br />
2- Keramet: Allah´ın veli kullarından sadır olan harikulâde hallerdir. Veliler, Allah´ın emirlerine uyan ve yasaklarından titizlikle kaçınan, Peygamber Efendimizin sünnetine tabi olan, ibadet ve taatta üstün züht ve takva sahibi olan Allah dostu saf ve samimi müminlerdir. Keramet bu gibi veli kullardan sadır olur. Evliyanın kerameti haktır. Keramet mucize gibi istenildiği anda değil, kendiliğinden Allah tarafından verilir.<br />
<br />
3- Meûnet: Bazı müminlerde ortaya çıkan harikalardır. Bunlarda bir iddia söz konusu değildir. Bazı saf Müslümanların geçimlerinin kolay olması, belâ ve sıkıntılara düşmemesi, ilâhi yardıma mazhar olması bu türdendir.<br />
<br />
4- Istidrac: Küfür ve günahı açık olan kişilerde görülen ve onların isteklerine uygun olarak ortaya çıkan harikalardır. Bunlar ancak Allah´ın fırsat vermesiyle mümkün olur. Yoksa istidrac sahibinin elinde bir şey yoktur. İlâhi hikmet gereği bu kişilere bu tür imkân verilir. Zalim ve günahkâr kişilerin başarıları istidrac türünden harikalardır. şeytanın, kıyamete kadar kendisine müsaade edilmesi; Firavunun 400 sene gibi uzun bir zaman yaşayıp baş ağrısı bile görmemesi; Nemrut ve benzerlerinin uzun seneler yeryüzünde saltanat sürüp arzu ve isteklerine erişmeleri ve bütün dünya nimetlerine kavuşmaları, hep bu kimseler için birer istidraçtır.<br />
<br />
5- İhanet: Küfrü ve günahı açık olan kişilerin elinde ve onların isteklerine aykırı olarak cereyan eden harikalardır. Yalancı peygamber Müsellemetü´l - Kezzap suyu azalmış bir kuyuya suyunu çoğaltmak maksadıyla tükürmüş; fakat kuyunun mevcut suyu da kurumuştu. Allah (c.c.) bu tip kimseleri, davasında yalancı çıkartmak ve aşağılamak maksadıyla isteklerinin tersine harikalar yaratmıştır. Buna aynı zamanda "Hızlan" da denir.<br />
<br />
Sihir ve büyü ise bu harika olaylardan sayılmaz. Sihir ve büyü de Allah´ın izni dahilinde meydana gelir. Belirli bir tekniği ve bilgiyi gerektiren sihir ve büyü dinen haram kılınmış, en büyük günahlardan sayılmıştır.<br />
<br />
<br />
<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">G) PEYGAMBERLERİN BİLDİRDİKLERİ DİNLERDE BİR OLAN ESASLAR</span></span><br />
<br />
<br />
Peygamberlerin getirdikleri dinlere "Hak din" veya "Semavî din" denir. Hak dinin bir takım mümeyyiz vasıfları vardır:<br />
<br />
- Hak din, bir peygamberin Allah tan vahiy suretiyle alıp insanlara bildirdiği hükümler ve kanunlar şeklinde oluşur.<br />
<br />
- Hak din, kâinata mutlak olarak hakim olan bir Allah a îman ve Ona kulluk etme esasına dayanır.<br />
<br />
- Hak din, uhrevî mesuliyeti (ahiret hayatını) kabulü ve buna imanı emreder.<br />
<br />
- Hak din, nübüvvete (peygamberlik müessesine) iman esasına dayanır.<br />
<br />
- Hak din, mukaddes bir kitaba dayanır.<br />
<br />
- Hak din, meleklere imanı (manevî varlıkların var olduğunu kabul etmeyi) emreder.<br />
<br />
- Hak dinde ibadet sadece Yüce Allah a tazîm ve Ona samimiyetle bağlanmak kastiyle yapılır.<br />
<br />
- Hak dinde akla ve müspet ilme aykırı bir hüküm bulunmaz.<br />
<br />
- Hak din, sosyal hayatta eşitliği, kardeşlik ve adaleti kökleştirmek ve her türlü imtiyazı ortadan kaldırmayı amaç edinir.<br />
<br />
- Hak dinde, dînin genel kanunları, bir cemiyetin kurulmasını ve bu cemiyetin en mükemmel bir nizam üzere devam etmesini hedef olarak kabul eder.<br />
<br />
<br />
<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">H) KUR AN DA ADI GEÇEN PEYGAMBERLER</span></span><br />
<br />
<br />
Vahiy meleği vasıtasıyla Yüce Allah tarafından gönderilen ilâhî emirleri ve yasakları insanlara bildirmekle vazifeli kimselere Kur an-ı Kerîm in dilinde "Nebî, resûl, beşir ve nezîr" adlari verilir. Bunlar her bakimdan üstün ve seçkin kimselerdir. Peygamberler günah işlemezler, yalan söylemezler, emanete hiyanet etmezler, Allah tan aldıkları emirleri olduğu gibi insanlara bildirirler. Çok zekî, uyanık ve mantıklı kimselerdir. Peygamberlerin bir kısmı bir kavme, bir bölgeye, bazıları da bütün âleme ve insanlığa gönderilmiştir. Bunların ne kadar oldukları bildirilmemiştir; sayılarını ancak Allah bilir. Kur an-ı Kerîmde peygamberlerin sadece bir kısmından bahsedilir. Onlar da şunlardır:<br />
<br />
1. Hz. Adem (a.s)<br />
2. Hz. Idris (a.s)<br />
3. Hz. Nuh (a.s.)<br />
4. Hz. Hûd (a.s)<br />
5. Hz. Salih (a.s)<br />
6. Hz. Ibrahim (a.s)<br />
7. Hz. Ismail (a.s)<br />
8. Hz. Lût (a.s)<br />
9. Hz. Ishak (a.s)<br />
10. Hz. Yakûb (a.s)<br />
11. Hz. Yusuf (a.s)<br />
12. Hz. Eyyûb (a.s)<br />
13. Hz. şuayb (a.s)<br />
14. Hz. Musa (a.s)<br />
15. Hz. Harun (a.s)<br />
16. Hz. Davut (a.s)<br />
17. Hz. Süleyman (a.s)<br />
18. Hz. Zülkifl (a.s)<br />
19. Hz. İlyas (a.s)<br />
20. Hz. El- Yesâ (a.s)<br />
21. Hz. Yunus (a.s)<br />
22. Hz. Zekeriya (a.s)<br />
23. Hz. Yahya (a.s)<br />
24. Hz. Isa (a.s)<br />
25. Hz. Muhammet (s.a.v)<br />
<br />
Bunlardan başka Kur an-ı Kerîmde isimleri geçen fakat peygamber olup olmadıkları hakkında kesin bilgi olmayanlar vardır ki; bunlar da şunlardır:<br />
<br />
- Üzeyir<br />
- Lokman<br />
- Zü lkarneyn.<br />
<br />
İslâm dininin inanç esaslarında Allah ın peygamberlerinden hiçbirisi diğerinden ayrılmaz. Hepsi peygamber olarak kabul edilir, her peygamberin getirdiği ve tebliğ ettiği dînin hak din olduğu benimsenir. Çünkü İslâm dininin îman esasına göre; gerçek din, semavî din tektir ve Allah tarafından elçiler aracılığı ile gönderilir.<br />
<br />
<br />
<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">I ) HZ. MUHAMMED (S.A.V.) IN SON PEYGAMBER OLUŞU</span></span><br />
<br />
Yüce Allah Hz. Adem ile başlayan peygamberler zincirini Hz. Muhammed (s.a.v) ile sona erdirmiştir. Artik başka din, başka peygamber gelmeyecek; kiyamete kadar bütün dünyada Islâmiyet geçerli olacaktir.<br />
<br />
Allah (c.c) Peygamber (s.a.v)i bütün insanliga peygamber gönderdigini şu ayetlerinde belirtiyor:<br />
<br />
"De ki: Ey insanlar, ben sizin hepinize, göklerin ve yerin sahibi Allah ın elçisiyim." (A raf:158.)<br />
<br />
"Biz seni ancak bütün insanlara müjdeleyici ve uyarıcı olarak gönderdik." (Sebe: 28.)<br />
<br />
Yüce Allah ımız Islâmiyetin son din olduğunu da şu âyetinde haber veriyor:<br />
<br />
"... Bugün size dininizi ikmal ettim, üzerinize nimetimi tamamladım ve sizin için din olarak İslâm ı beğendim." (Maide: 3.)<br />
<br />
Yine Rabb imiz kutsal kitabında Peygamberimiz (s.a.v)in son peygamber olduğunu ve Ondan başka peygamber gelmeyeceğini şu âyetiyle ilân ediyor:<br />
<br />
"Muhammed, sizin adamlarınızdan hiçbirinin babası değildir. Fakat Allah ın Resûlü ve peygamberlerin sonuncusudur." (Ahzab: 40.)</span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Ahirete Iman]]></title>
			<link>http://yamanboard.w4f.eu/showthread.php?tid=32</link>
			<pubDate>Mon, 09 Mar 2026 03:21:05 +0100</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="http://yamanboard.w4f.eu/member.php?action=profile&uid=2">YamanTunca</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">http://yamanboard.w4f.eu/showthread.php?tid=32</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #ff0000;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">A) AHİRET NEDİR</span></span><br />
<br />
Ahiret kelimesinin sözlük anlamı, son ve sonra olandır. Bu anlamda dünyanın sonuna ahiret denir. Terim olarak ahiret, ölümden sonra insanların tekrar dirilmesiyle başlayan ve ebediyen devam eden bir hayatın adıdır.<br />
<br />
İçinde yaşadığımız dünyada bulunan her şey sürekli bir değişiklik göstermektedir. Her şeyin durmadan değiştiğini, eskidiğini, canlıların doğup, büyüyüp, gelişip,yaşlanıp öldüklerini, hep gözlemekteyiz.<br />
<br />
Yaratılmış olan varlıkların zamanı gelince yok olmaları doğaldır. Çünkü Yüce Allah tan başka ölümsüz, kalici varlik yoktur. şu halde her şey belirli süreler içersinde varligini devam ettiriyor, sonra da yok oluyor. Bu varliklar arasinda kendisine verilen akil, irade ve güç sayesinde özel bir yere sahip olan insan da belirli bir süre yaşadiktan sonra ölmektedir. Işte insanin canli kaldigi, varligini sürdürdügü bu zaman süresine ömür diyoruz. Insan ömrünün belli bir zaman sonra Allah ın emriyle son bulmasına da ecel diyoruz. Dünyada her gün veya her an vakti gelen insanların ömürleri tükeniyor; diğer taraftan da yeni doğanlarla yeni hayatlar başlıyor. İşte bunlar gibi bu dünyanın da bir ömrü, bir sonu vardır. Dünyanın bu son bulma anına "Kıyamet kopması" diyoruz. Bundan sonra, Yüce Allah yeni bir âlem yaratacak, bütün ölüleri diriltecek ve hepsini "Mahşer" denilen yerde toplayacaktır. İşte bu yeni âleme "Ahiret" denir.<br />
<br />
Ahirete, ahiret günü, kıyamet günü, din günü, ceza günü, son gün, diriliş (ba´s) günü gibi isimler de verilmiştir.<br />
<br />
İnsana hayat ve canlılık veren ruh, insanın ölümü ile bedenden ayrılır ve ruhlar âlemine gider.<br />
<br />
Kıyametin kopma zamanı gelince İsrafil adlı melek Allah ın emriyle Sûra üfleyecek bütün bu âlemin düzeni bozulacak, her şey alt üst olup taş üstünde taş kalmayacak ve bu dünya hayatı son bulacaktır.<br />
<br />
İsrafil in Sûra ikinci defa üflemesiyle bütün ölüler dirilecek ve yeni bir âlem kurulacaktır. Burada insanlara dünyada yaptıkları bütün iyilik ve kötülükleri açıkça gösterilecektir. Sevabı, yani iyilikleri çok olanlar Cennete gideceklerdir. Günahı, yani kötülükleri çok olan Müslümanlar günahlarının cezasını görmek üzere Cehenneme gireceklerdir. Bunları Yüce Allah dilerse affeder, dilerse cezalarını çektikten sonra yine Cennete koyar. İnkâr edip iman etmeyenler ebedî olarak Cehennemde kalacaklardır.<br />
<br />
İşte yeniden dirilme ile başlayıp sonsuza kadar sürüp gidecek olan hayata âhiret hayatı ve bu hayatın geçtiği âleme de âhiret âlemi veya öteki dünya denir. Bu konuda Yüce Allah şöyle buyuruyor:<br />
<br />
"Sûra üflenince, Allah ın diledikleri müstesna olmak üzere göklerde ve yerde, kim varsa hepsi düşüp ölmüş olacaktır. Sonra Sûra bir daha üflenince, hemen ayağa kalkıp, bakakalacaklardır." (Zümer: 68.)<br />
<br />
Birinci Sûrda Allah ın dilemesiyle ölmeyip kalanlar, Cebrail, Mikâil, Israfil, Azraîl, veya hamele-i arş(Arşı taşıyan melekler), ya da Rıdvan melekleri, hûriler, cennetin hazînedarı olan Malik le cehennem bekçileri olan zebânîlerdir. Bu âyete göre " Sûr " iki defa üflenecektir: Birincisi ölüm üfleyişi, ikincisi de ba s (dirilme) üfleyişidir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #ff0000;" class="mycode_color"><br />
B) AHİRET GÜNÜNE NİÇİN İNANIRIZ</span></span><br />
<br />
<br />
Ahiret gününe inanmak, iman esaslarindan beşincisidir. Ahirete inanmayan kimse gerçek mümin olamaz. Kur´an-i Kerimde müminlerin özellikleri sayilirken:<br />
<br />
"Ey Muhammet, onlar sana indirilen kitaba da, senden önce indirilenlere de inanirlar; ahirete de onlar kesinlikle inanirlar" (Bakara / 4) buyrulmaktadir.<br />
<br />
Bir başka ayette:<br />
<br />
"Kim Allah´i, meleklerini, kitaplarini, peygamberlerini ve ahiret gününü inkâr ederse, mutlaka haktan çok uzak, derin bir sapikliga sapmiştir." (Nisa /136) buyrulmaktadir.<br />
<br />
Önemine binaen Kur´an-i Kerimde birçok ayette Allah´a imandan hemen sonra, Ahirete iman zikredilmiştir.<br />
<br />
"Allah´a ve ahiret gününe inanip salih amel işleyen kimselerin Rableri katinda büyük ecirleri vardir. Onlar için korku yoktur, onlar mahzun da olmazlar." (Bakara / 62),<br />
<br />
"Insanlardan bazilari, biz Allah´a ve ahiret gününe inandik derler. Halbuki onlar inanicilar degildirler." (Bakara / 8) ayetlerinde oldugu gibi.<br />
<br />
Çünkü ahirete inanan kimse, onun peygamberine, dolayisiyla meleklerine ve kitaplarina kolayca inanir. Allah ın yüce sıfatlarını öğrenince de, hayrın ve şerrin Allah´tan olduğuna ve her şeyi onun takdir edip yarattığına, yani kaza ve kadere de inanır. Ama tecrübe ve müşahede alanı dışında kalan ve sadece nakille, Allah ve Rasülünün haber vermesiyle bilinen yepyeni bir alemin ve hayatın, yani ahiret hayatının var ve hak olduğuna inanmak, daha büyük teslimiyet ister. Bu bakımdan, ahiret hayatına inanmak, iman esasları arasında önemli bir yer tutar.<br />
<br />
Ahirete inanan kişi öldükten sonra tekrar dirileceğine, dünyadaki işlerinin karşılığı olan cennet ve cehenneme ve oradaki hayatın sonsuz olduğuna da inanır. Böyle bir inanca sahip olan kişi, yaptığı bütün işlerden sorumlu olduğunu, herkese hakkının burada verileceğini düşünür ve kavrar. Ahiret hayatındaki sonsuz mutluluğun, ancak bu dünyada kazanılacağını da bilir.<br />
<br />
Bu dünya bir bakıma ahiretin tarlası gibidir. Burada ne ekersek orada onu biçeceğimize şüphe yoktur.<br />
<br />
Ahiret inancı bize çok şeyler kazandırır. İnsanların birçoğu hayatı yalnız bu dünyadan ve kendi menfaatlerinden ibaret görürler. Mal, mülk, para onlar için her şeydir. Bu uğurda haksızlık bile yapabilirler. Daha çok kazanabilmek için başkalarına karşı acımasız olabilirler. İşte böyle insanlardan oluşan bir toplumda ahlâkı korumak güçleşir. Her türlü kötülük bu tür toplumlarda çoğalır.<br />
<br />
İnançlı kimseler ise, bu dünyanın geçici olduğunu, ölümle her şeyin bitmediğini, öldükten sonra dirilmenin gerçek olduğunu, âhiret âleminin ebedî olduğunu, düşünürler ve bilirler. Böyle kişiler, bu dünyada daha bilgili ve ahlâklı olmağa çalışırlar. Doğru yollardan, yalana, hileye, rüşvete başvurmadan çalışarak kazançlarını artırırlar. Herkese yardım ederler, kimseye kötülük etmezler. Düzenli, mutlu, saygılı, merhametli olurlar. Adaletten ayrılmazlar, kimseye haksızlık ve eziyet etmezler.<br />
<br />
<br />
<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">C) AHİRETE İMANIN FERT VE TOPLUM ÜZERİNDEKİ ETKİLERİ</span></span><br />
<br />
<br />
Gerçekten uhrevî sorumluluk fikri, İslâm dininde bir asıldır. Fert ve toplum meselesi de bununla ilgilidir. İslâm dininde âhiret ve sorumluluk fikri, korku ve ümit, fertleri topluma bağlayan bir âmildir.<br />
<br />
Ahirete iman, daha yüksek ve ebedî bir hayata imandır. Bu dünyaya, ilim ve fazilet kazanmak, bulunduğu hayattan daha ulvî ve ebedî bir hayata yükselmek için geldiğine ve o âlemdeki mutluluğun bu dünyada kazanacağı yüksek ilim ve faziletlere bağlı olduğuna iman etmiş olan bir insan ve toplum için şu tesirleri görülür:<br />
<br />
1- Ahiret inancının gösterdiği yolu tutarak aklını, ahlâkını hakîki ve müspet ilimlerle aydınlatır.<br />
<br />
2- Bilgisizliğin doğuracağı eksikliklerin gayeye erişmesine engel olacağından korkar. ahirete iman suretiyle Yüce Allah tarafından kendisine verilen aklî kabiliyetleri, insânî özellikleri yaratıldıkları gaye uğruna harcar.<br />
<br />
3- İnsan, bu iman sayesinde her işinde doğruluktan ayrılmaz.<br />
<br />
4- Para kazanıp zengin olmak isterse kazancını meşru yollardan kazanır.<br />
<br />
5- Hile ve aldatma, vurgunculuk ve rüşvet yollarına yaklaşmaz.<br />
<br />
6- Kendi hakkını bilir, başkalarının haklarını gözetmeyi bir borç sayar.<br />
<br />
7- Vazifelerini tam anlamıyla vaktinde ve zamanında yapar.<br />
<br />
8- Kazancını daima yerinde ve faydalı işlerde kullanır.<br />
<br />
9- Bir mükâfat ve ceza gününün varlığı ve herkesin bu dünyadaki işinden dolayı Allah ın huzurunda sorguya çekilecekleri gerçeği âhirete iman etmiş olan kimselerin kalbine yer etmiş olur.<br />
<br />
10- Milletler ve toplumlar arasındaki bağların ve ilişkilerin sağlam bir hale gelmesini kolaylaştıracak olan en büyük vasıta âhirete imandır. Bu iman fertlerin kalbinde ne kadar kuvvetli olursa, toplumlar arasındaki ilişkiler de o derece sağlam olur. Çünkü bu iman, her ferdi kendi sınırında durdurup başkasının sınırına geçirmez.<br />
<br />
Ahirete iman, insanların kalbine barış hisleri saçan ezelî bir ruhtur. Çünkü barış hissi, adalet ve sevginin meyvesidir. Adalet ve sevgi ise güzel ahlâkın meydana getirdiği şeylerdir. Güzel ahlâk da âhirete imanının aşılamış olduğu bir özelliktir.<br />
<br />
<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color"><br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">D) KABİR HAYATI</span></span><br />
<br />
<br />
İnsan denilen yaratığın yaratılmasıyla başlayan ve değişik biçimlerde devam eden yaşam evreleri vardır. İlk önce ruh olarak yaratılan insanın birinci hayatı ruhlar aleminde başlar ana rahmine gelinceye kadar devam eder; ikinci hayatı, ruhlar alemindekinden farklı bir biçimde ana rahmindeki hayatı; üçüncü hayatı, ruhlar alemindekinden ve ana rahmindekinden de farklı dünyadaki hayatı; dördüncü hayatı, yine öncekilerden farklı bir biçimde kabir hayatı, beşinci ve son hayatı da ahiret hayatıdır.<br />
<br />
İşte bir insan öldükten sonra, ahiretin kapısı olan kabir hayatına intikal eder. Kabir hayatı; kabirde vaki olacak sorularla başlar, ölünün kabrinde amellerine göre nîmetlere kavuşması veya azap olunmasıyla kıyamete kadar devam eden bir hayattır.<br />
<br />
Dünya hayatı sona eren bir kimse ister bir kabre defnedilsin, ister denize atılsın, isterse hayvanlar tarafından cesedi parçalansın, yensin veya ateşte yansın, mutlaka Rabbinden, peygamberinden ve dîninden sorguya çekilecektir. Ölen kimseleri sorguya çekmek için Allah tarafından görevlendirilen meleklere "Münker ve Nekir" melekleri denir. Bu melekler her ölüye "Rabbin kimdir", "Dinin nedir", "Peygamberin kimdir" sorularını sorurlar. Mümin olanlar bu sorulara kolaylıkla cevap verirler ve o andan itibaren kabirleri genişler, güzelleşir ve cennet bahçelerinden bir bahçe olur.<br />
<br />
Kâfir ve münafıklar ise bu sorulara cevap veremezler. Onları da kabirleri, kaburgalarını kırıp birbirine geçirinceye kadar sıkar. Kabirlerinden cehenneme bir pencere açılır ve hak etmiş oldukları azabı, çeşitli şekillerde çekmeye başlarlar.<br />
<br />
Kabirdeki sual, peygamberler, buluğa ermeden önce ölen çocuklar ve yine akıl baliğ olmadan önce delirenler ile Allah´ın dilediği kimseler hariç, herkese sorulur. Nimet veya azap ise sadece hak edenleredir.<br />
<br />
Cenab-ı Allah, ölünün bedeninde lezzet ve elemi idrak edebilecek bir çeşit hayat yaratır da ölü bu biçimde ya nimetlere kavuşur veya azap görür.<br />
<br />
Ölü kabre girince ruhu cesedine veya bedeninin parçalarından bir kısmına sirayet eder ve ölü bu sûretle bir çeşit hayata sahip olarak kendine yöneltilen soruları anlar, lezzet ve elemi anlamaya uygun bir duruma gelir. fakat ruhun bu sirayeti ölünün tamamen harekette bulunmasını gerektirmez. Farz edelim ki, ölüye soru yöneltildiği bir anda kabri açılacak olsa, kendisinde asla bir hareket ve üzüntü görülemez.<br />
<br />
Ahiret hayatını dünyadaki hayata tamamen kıyas etmek doğru değildir. Bunu bir örnekle açıklayabiliriz: şöyle ki: Yanımızda iki kişinin uyumakta olduğunu farz edelim. Bunlar derin bir uykuya dalmışlar, kendilerinde hiçbir kımıltı görülmüyor. şimdi bunlardan biri tatlı bir rüya görüyor; güya en sevdiği arkadaşlarıyla beraber en güzel bir bahçedeymiş gibi... Bahçeyi süsleyen çiçeklerin güzel kokularından istifade ediyor, çeşitli ağaçların meyvelerinden kopararak tatlı tatlı yiyor. Hasılı kendisi pek neşeli bir halde bulunuyor. Aksine diğeri de, pek elemli bir rüya görüyor. Adeta bir takım caniler ile beraber ızdıraba, acı çekmeye hapsedilmiş... Hapishanenin her duvarından üzerine akrepler, yılanlar, vahşi hayvanlar saldırıyor. Bu durumda bedenî ve ruhî bakımdan sahip olduğu üzüntü sonsuz. Halbuki biz bu iki insanın sakin, sessiz, uykuya dalmış, hareketsiz bir halde olduklarını görürüz. Bunların ne neşelerini, ne de elem ve ızdıraplarını göremeyiz.<br />
<br />
İşte bunun gibi bir ölü de kabrinde ya sıkıntı ve ızdıraba düşer, kabri kendi hakkında sıkıntı ve azap yeri olur. Veya refah ve rahata erişir, kabirde cennet nimetleriyle mükâfatlandırılır ve kabri bir cennet bahçesi olur. Artık onların âlemi başka bir âlemdir. Dünyada yaşayanlar o âlemin durumlarını anlayamazlar. Ancak bu hayata iman, bu durumları anlamayı kolaylaştırır.<br />
<br />
Kabirdeki sual, azap ve nimeti anlatan Kuranda ayet ve manaca tevatür derecesine varan hadis-i şerifler mevcuttur.<br />
<br />
Kur´an-ı Kerimde, Fir´avn ve hanedanı hakkında, onların her gün sabah akşam ateşle azap olunduklarını haber veren şu ayet-i kerime vardır:<br />
<br />
"Onlar, sabah akşam ateşe arz olunurlar. Kıyamet koptuğu gün de: "Fir´avn´ın hanedanını azabın en şiddetlisine sokun." (Mümin/46) denir.<br />
<br />
Konuyla ilgili hadis-i şerifler şunlardır:<br />
<br />
Zeyd bin Sabit (r.a.)´den yapılan sahih rivayete göre, Resülullah (s.a.v.) Efendimiz Neccar oğullarına ait bir kabristandan geçerken binmiş olduğu katır ürktü, neredeyse Resülullah düşecekti. Orada ya altı, ya beş, ya da dört kabir bulunuyordu. Bunun üzerine Efendimiz sordu: "Bu kabirde yatanları bilen var mı" Bir adam ayağa kalkarak "Ben biliyorum.." deyince, Efendimiz: "Bunlar ne zaman öldüler" diye sordu. O da "Eşrat´ta (Cahiliyette) öldüler" diye cevap verdi. Efendimiz, "Birbirinizi defnetmeyi terk endişem olmasaydı, kabir azabından işittiğimi sizin de işitmeniz için Allah´a dua edip isterdim!" buyurduktan sonra bize döndü ve: "Kabir azabından Allah´a sığının!" diye uyarıda bulundu. Biz de: "Kabir azabından Allah´a sığınırız" dedik. Sonra tekrar bize: "Cehennem azabından Allah´a sığının!" diye emretti. Biz de: "Cehennem azabından Allah´a sığınırız" dedik. Sonra "Ortaya çıkan ve çıkmayan fitnelerden Allah´a sığının!" buyurdu. Biz de: "Ortaya çıkan ve çıkmayan fitnelerden Allah´a sığınırız" dedik. Sonra, "Deccal fitnesinden Allah´a sığının!" diye emretti. Biz de: "Deccal´in fitne-sinden Allah´a sığınırız" dedik. (Müslim)<br />
<br />
İbn-i Abbas (r.a.)den rivayet edilmiştir: Resülullah (s.a.v.) iki kabre uğradı da:<br />
<br />
"Hiç şüphesiz, bunlar azap görüyorlar. (Gözlerinde) büyüttükleri bir şey hakkında azap görmüyorlar. Evet, o günah büyüktür. Biri (iki kişinin arasını bozmak için) söz taşırdı. Diğerine gelince, idrar(ının üzerine sıçrayıp bulaşmasın)dan sakınmazdı" buyurdu. (Buhari)<br />
<br />
Abdullah Ibn-i Ömer (r.a)den rivayet edilmiştir: "Sizden biriniz vefat ettiğinde sabah ve akşam ona kendi makamı gösterilir: Cennet ehlinden ise, cennet ehli makamlarından bir makam; cehennem ehlinden ise, cehennem hücrelerinden bir karargâh gösterilir. Ve ona: Burası senin (ebedi) durağındır. Kıyamet günü Allah seni buraya gönderecektir, denilir." (Buhari)<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><br />
<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color">E) KIYAMET</span></span><br />
<br />
<br />
Kıyamet denilen dünyanın sonu gelmezden önce bazı garip, olağanüstü olaylar zuhur eder ki, bunlara kıyamet alâmetleri denir. Bunlar kıyametin yaklaştığının ön belirtileridir. Zira kıyametin tam kopacağı zamanı ancak Allah (c.c) bilir. Kullar, bazı alâmetlerin zuhuru ile kıyametin yaklaştığını bilebilirler. Bu alâmetlerin meydana geleceğini Peygamberimiz (s.a.v.) haber vermişlerdir.<br />
<br />
Ancak, şunu belirtmeliyiz ki, kıyamet alâmetleri dediğimiz olayların olması, bizim bildiğimiz ve anladığımız manada olmayabilir. Yani o olaylar meydana geldiği ve alâmetler görüldüğü halde, biz onların farkında olmayabiliriz. Çünkü, kıyamet alâmeti olarak gösterilen hadiseler, çok kesin hatlarla tayin edilmiş değildir. Bundan dolayı alâmetin meydana gelişinin farkına varmamış olabiliriz. Öyleyse müslümana düşen, kıyamet alâmetlerini ve zamanını araştırmak değil, her an kıyamete hazır olmaktır. Çünkü ölümle insanın kıyameti kopacaktır. Ölümün ise geleceğini önceden haber veren alâmetleri, herkes için yoktur.<br />
<br />
Kıyamet alâmetleri küçük ve büyük alâmetler olmak üzere iki grupta toplanır. Bu ayırış, İslâm alimleri tarafından şu iki nokta göz önünde bulundurularak yapılmıştır:<br />
<br />
Küçük alâmet sayılanlar, insanların kendi iradelerine ve hareketlerine bağlı olanlardır. Bunlar insanların kendi fiilleri sebebiyle meydana gelen şerlerden ibarettir. Büyük olanlar ise, insan iradesine başlı olmayan alâmetlerdir.<br />
<br />
Küçük alâmetler, zaman itibariyle daha önce meydana gelecektir. Kıyametin kopuşuna, büyüklere kıyasla daha uzaktırlar. Büyük alâmetler ise, kıyamete oldukça yakındırlar. Büyük alâmetler görüldükten sonra artık sayılı günlere girilmiş, dünya rayından çıkmış, mahvolmağa yönelmiş demektir.<br />
<br />
<br />
<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">F) MÜKAFAT VE CEZA</span></span><br />
<br />
<br />
Ahiret gününe iman etmenin temelinde bu dünyada yapılanların öteki dünyada mükâfat ve ceza olarak karşılıklarının görülmesi vardır.<br />
<br />
Yüce Allah bu konuda şöyle buyuruyor: "İşte kim zerre ağırlığınca bir hayır yaparsa onun sevabını görecek; kim de zerre ağırlığınca şer yaparsa onun cezasını görecektir." (Zilzal : 7 - 8.)<br />
<br />
Hayat yolunda insanoğlunun üç (3) konağı vardır: Biri bu fânî âlemdir ki buna "Dünya" denir . İkincisi kabir âlemidir ki, buna "Alem-i Berzah" denir. Üçüncüsü ise, ebedî yaşayış âlemidir ki, buna da "Ahiret evi" denir.<br />
<br />
Resûl-i Ekrem (sav)e nazil olan vahiyde üç konağın her üçünde de insanın mükâfat ve ceza göreceği bildirilmiştir. İnsan amellerinin cezasını ve mükâfatını başarısızlık ve başarı şeklinde görecektir. Sonra insan ruhu ikinci konağa geçecek; orada da insan kendi amellerinin görüntüsünü bir parça görecektir. Sonra bu mevcut dünyanın bütün işleri sona erecek, fânî âlemin bütün şekil ve görüntüsü silinip ortadan kalkacak, nihayet yeni bir âlem meydana gelecek; o zaman fânî insanlar ebediyete kavuşmak için uyanıp kalkacaklar, bütün amellerin tamamiyle karşılığını mutlaka göreceklerdir.<br />
<br />
İnsanın ilk ceza göreceği yer bu dünyadır. Her ne kadar insanın iyilik ve fenalığının tam karşılığını öteki dünyada "Ahirete" bırakılmışsa da, yaptığı işlerin karşılığını bu dünyada da az çok görür. İnsan salih amel, iyi işler karşılığı olarak; izzet, şöhret, şan, şeref, sevgi, güven, refah, saltanat ve egemenliğe sahip olur. Aksine kötü amellerle, fena işlerle de zillet, rezalet, şerefsizlik, perişanlık, güvensizlik, korku, keder ve mahkumiyete uğrar. Yüce Allah bu hususta şöyle buyuruyor:<br />
<br />
"Bu dünyada iyilik edenler için iyilik vardır. Ahiret yurdu ise daha iyidir. Fenalıklardan sakınanların yurdu, en güzel, en mükemmel yurttur." (Nahl / 30 )<br />
<br />
"Allah ın mescitlerinde, Allah ın adının anılmasına engel olan ve onların harâb olmasına çalışanlardan daha zalim kim vardır Aslında bunların oralara ancak korkarak girmeleri gerekir. (Başka türlü girmeğe hakları yoktur.) Bunlar için dünyada bir rezillik, âhirette de büyük bir azap vardır." (Bakara : 114.)<br />
<br />
"... Sizden kim, dininden döner de kâfir olarak ölürse, onların yaptıkları işler dünyada da âhirette de geçersiz sayılmıştır. Onlar cehennemliktirler ve orada devamlı kalırlar." (Bakara: 217.)<br />
<br />
<br />
<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">G) HAŞR VE MAHŞER</span></span><br />
<br />
<br />
Haşrin sözlük manası, toplamaktır; Mahşer de toplanılan yere denir. Terim manası ise, kıyamet gününde dirilmeyi(ba´si) müteakip mahlukatın bir araya toplanmasıdır.<br />
<br />
Kuran da: "Bütün insanların bir araya toplanacakları gün" (Hud / 103), olarak nitelenen haşr için, "Sizi toplanma gününde bir araya getirdiği gün, işte o, kimin aldandığının ortaya çıkacağı gündür." (Tegabün / 9) , "Onların hepsini bir gün toplarız" (Yunus / 28), "...o gün, suçluları korkudan gözleri göğermiş olarak toplarız." (Taha / 102), "Gözleri dönmüş olarak, dağılmış çekirgeler gibi, kabirlerinden çıkarlar ve çağırana doğru koşarlar." (Kamer /7-8) buyrulur.<br />
<br />
Kıyamet günü Allah Tealâ yeryüzünü dilediği şekle sokar. Mahşer yeri, Peygamberimizin ifadesine göre: "Üzerinde hiçbir alâmet (dağ, deniz, bitki v.b.) bulunmayan, halis buğday unundan yapılmış yufka gibi beyaz ve parlak bir düzlük" (Buhari) olacaktır. Dirilişi müteakip mahlukat, hesap ve kısas için bu düzlükte toplanacak. Hesaplaşmadan sonra ise hayvanat toprak olacaktır.<br />
<br />
Ba´s (diriliş) ve haşr, bazılarının dediği gibi sadece ruh ile değil, ruh ve cesetle birlikte olacaktır. Ahiretin varlığının ispatı konusunda da işaret edildiği gibi, insanları yoktan var eden Allah´ın onları, çürüyüp toprak olduktan sonra çürümüş parçalarını bir araya toplayıp diriltmeye de gücü yeter. Üstelik konu ile ilgili ayet ve hadislerin pek çoğunda bu husus açıklanmıştır.<br />
<br />
Kur´an-ı Kerimde: "İnsan zanneder mi ki, biz onun kemiklerini toplayıp bir araya getiremeyeceğiz. Evet biz, parmak uçlarını bile derleyip iade etmeğe kadiriz." (Kıyame / 3-4) buyurulur.<br />
<br />
Mahşerde toplanan insanların o gün karşılaşacakları durum ve görecekleri muamelelerin, herkesin dünyadaki amellerine göre olacağı, Peygamber Efendimizin çeşitli hadislerinde haber verilmiştir. Bu konuda pek çok hadis vardır. Bunlardan bazılarında mahşerin sıkıntılı hali anlatılır; güneşin bir mil kadar yaklaştırılacağı ve bu dayanılmaz sıkıntıların, Peygamberimizin şefaati ile son bulacağı belirtilir.<br />
<br />
<br />
<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">H) AMEL DEFTERLERİ</span></span><br />
<br />
<br />
Mahşerde herkes toplandıktan sonra insanlar için dünyada yazıcı melekler tarafından tutulan amel defterleri dağıtılır. Dünyada insanın yaptığı her şey, bu defterlerde bütün teferruatıyla kayıtlıdır. Unutulmamalıdır ki, bunları dünyadaki defter ve kitaplara benzetmek yanlıştır. Amel defterleri, bir kısım insanlara sağdan, diğer bir kısmına da soldan veya arkadan verilir.<br />
<br />
Amel defterini sağdan alanlara "Ashab-ı yemin" denir ki, bunlar cennete girmeyi hak eden müminlerdir. Onların hesabı kolay ve sevinci fazla olacaktır. Sınıfını geçen örencinin karnesini alınca herkese göstermesi gibi, onlar da her önüne gelene, alın alın, kitabımı okuyun diye gösterirler.<br />
<br />
Amel defterlerini soldan veya arkadan alanlara "Ashab-ı şimal" denir ki, bunlar, hesabı çetin olacak ve sonuçta cehenneme gidecek olanlardır. Bunlara defterleri verilirken: "Oku kitabını, bugün hesap görücü olarak sen kendine yetersin." (Isra / 14) yani defterini okuyunca hesap neticesinde nereye varacağını kendin de anlarsın, denir.<br />
<br />
<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color"><br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">I) HESAP VE SUÂL</span></span><br />
<br />
<br />
Mahşerde ilahi adaletin tecellisi için mahkeme kurulacak ve herkes yaptıklarından sorguya çekilecektir. Orada mutlak hakim olan Allah´ın huzurunda herkes hesap verecektir. Allah Tealâ aslında her şeyi bilmektedir. Amel defterlerini alan herkes de kendi yapıp ettiklerini en ince ayrıntılarına kadar görmüştür.<br />
<br />
Ancak Allah Tealâ, herkese suçlarını bir bir itiraf ettirmek, azabı hakkettiğini göstermek için daha doğrusu böyle istediği için kullarını bir bir hesaba çeker. Ancak, bir anda insanlardan birinin hesaba çekilmesi, diğerlerinin hesabının görülmesine engel olmaz.<br />
<br />
Ahirette insanların nelerden sorguya çekilecekleri bir hadis-i şerifte ana hatlarıyla açıklanır. Buna göre insan:<br />
<br />
1- Ömrünü ne yolda tükettiğinin,<br />
<br />
2- İlmini ne yolda kullandığının ve onunla hangi amelleri yaptığının,<br />
<br />
3- Malını nereden kazanıp nereye harcadığının,<br />
<br />
4- Cismini ne yolda yıprattığının hesabını mutlaka verecek, bu hesabı vermeden hiçbir yere gidemeyecektir.<br />
<br />
Hesap ve sual esnasında, melekler tarafından tutulan amel defterleri yanında, insanın elleri, ayakları ve derilerinin de şahitlik edeceği Kuran da bildirilmiştir. (Fussilet /19-21; Yasin / 65)<br />
<br />
O gün, kendilerine Allah ın bir lütfu ve dünyada yaptıklarına karşılık hesap ve sualden muaf tutulanlar da vardır.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #ff0000;" class="mycode_color"><br />
J) MİZAN</span></span><br />
<br />
<br />
Mizan, mahşer gününde herkesin amellerinin miktarını bildiren bir ölçüdür. Bu ölçü vasıtasıyla herkes kendi sevap ve günahının derecesini anlayacaktır. Gerçek mahiyetini sadece Allah ın bildiği mizanın varlığı Kuran la sabittir.<br />
<br />
Kur´an´da bu konuda şöyle buyurulur: "Kiyamet gününde amellerin tartilmasi haktir, gerçektir. Tartilari aşir gelenler, işte onlar kurtulanlardir." (A´raf /8) "Biz kiyamet gününe mahsus adalet terazileri kuracagiz. Hiçbir kimse hiçbir Haksizliga ugratilmaz. Bir hardal tanesi kadar bile olsa, yapilani ortaya koyariz. Hesap gören olarak biz yeteriz." (Enbiya /47)<br />
<br />
Mizan, hiçbir kimsenin en küçük amelinin dahi zayi´ olmasina meydan vermeyen, tam manasiyla hakli ve adaletli bir ölçü aletidir. Herkesin ameli, mahiyetini bilmedigimiz bu aletle ölçülecektir. Iyilikleri agir gelenler cennete gönderilirler. Kötülükleri agir gelenler de cehenneme gönderilirler. Ancak cehenneme gidenlerden iman sahibi olanlar cehennemde sürekli kalmazlar. Günahlari kadar cehennemde ceza çektikten sonra cennete gönderilirler.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #ff0000;" class="mycode_color"><br />
K) SIRAT</span></span><br />
<br />
<br />
Lügatte yol demektir. Terim olarak sirat, cehennem üzerine kurulmuş olan son derece ince ve keskin bir köprüdür ki, herkes bunun üzerinden geçecektir. Cennete gitmek için sirattan başka yol yoktur. Ancak sirattan geçmek, geçen şahsin iradesine degil, dünyadaki yaşayişina, iman, amel, ihlâs ve ahlâkina baglidir.<br />
<br />
Buna göre müminlerden bazilari derecelerine göre sirati göz kaymasi, şimşek, rüzgâr, kuş, yariş ati... hiziyla geçerken bazilari da zorluk çekecek veya tamamen geçemeyecektir. Kâfir ve münafiklar ise sirati geçemeyip cehenneme atilacaklardir.<br />
<br />
Sirati ilk geçen ümmetin bizim peygamberimizin ümmeti olacagi da bu konuda gelen haberler arasindadir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><br />
<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color">L) ŞEFAAT</span></span><br />
<br />
<br />
Şefaat: Ahirette günahkâr olup ta cehenneme girme durumunda olan müminlerin affi, ibadet ve taat ehlinin daha büyük derecelere ulaşmasi için peygamberler ile ümmetin büyüklerinin Allah Tealâya yalvarmalaridir.<br />
<br />
Beş çeşit şefaat vardir:<br />
<br />
1. Şefaat-i uzma: En büyük şefaat demektir. Kiyamet günü mahşerdeki bekleyişin sona erip hesabin başlamasi için Peygamber Efendimizin bütün insanliga şefaatidir.<br />
<br />
2. Bazi müminlerin hesap görmeden cennete girmelerini saglayan şefaat. Bu da Resülullah (s.a.v.)e mahsus olan bir şefaattir.<br />
<br />
3. Cennette bazi müminlerin derecelerinin yükselmesi için olan şefaat<br />
<br />
4. Günahlari sebebiyle cehenneme girecek olan müminlerin, cehenneme girmeksizin cennete girmelerini saglayan şefaat.<br />
<br />
5. Cehenneme girmiş olan müminlerin, cezasini tam çekmeden affedilip çikarilmasi için olan şefaat.<br />
<br />
Son üç maddede yer alan şefaate, Allah´in izniyle Peygamberimizin yaninda diger Peygamberler, ilmiyle âmil olan âlimler ve şehitler de yetkilidir.<br />
<br />
Allah´in izni olmadan hiç kimse şefaat edemeyecegi gibi, Allah´in izin vermedigi hiç kimseye de şefaat edilmez. Şefaatte de ilâhi adalet daima gözetilir.<br />
<br />
<br />
<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">M) CENNET VE CEHENNEM</span></span><br />
<br />
<br />
Ahiret hayatinda mükâfat görecek olanlarin toplanip yaşadigi yere cennet, ceza görecek olanlarin cezalarini çektikleri yere de cehennem denir.<br />
<br />
Cennet, Allah ın sayısız nimetleriyle doludur. Bu manayı ifade eden değişik sıfatları vardır:<br />
<br />
1. Cennet ün - naîm: Nîmetler bahçesi,<br />
2. Cennet ül - huld: Dâimî bahçe,<br />
3. Cennet-i adn: Dâimî kalınacak bahçe,<br />
4. Cennet ül - me vâ: Barınılacak bahçe,<br />
5. Firdevs: Bahçe,<br />
6. Ravza: Çayır, çimeni bol olan yer,<br />
7. Dâr ul - huld: Dâimî kalınacak yer,<br />
8. Dâr ul - mukâme: İkâmet olunacak yer,<br />
9. Dâr us - selâm: Emniyet ve selâmet yeri.<br />
<br />
Kur an-ı Kerimde ve Hadîs-i şeriflerde cennet çeşitli yönleriyle anlatılıyor.<br />
<br />
Cehennem: Cehennemde cismanî ve ruhânî iki çeşit ceza vardır. Kur an-ı Kerimde cismanî cezalar şu şekilde beyan olunmaktadır:<br />
<br />
1- Kur an-ı Kerimde cehennem ateşinden ve bu ateşin yakıcılığından çeşitli defalar bahsedilmiştir. O derece ki, "Nar=ateş" sanki cehennemin ikinci ismidir. Buna yakın şu ifadelerle de Kur an da geçmektedir: "Sair = parlayan ateş" "Azab ül-harik = yakıcı azap".<br />
<br />
2- Cehennemde gölge olmayacaktır. Hatta şöyle emir verilecektir: "Haydi, yalan saydığınıza doğru yürüyün. Üç kola ayrılmış gölgeye gidin ki onda gölgelik olmaz. Sizi alevlerden korumaz." (Mürselât: 29-31).<br />
<br />
3- Cehennemde serinlik olmayacaktır. "Orada serinlik ve içecek şey tatmayacaklar." (Nebe : 24).<br />
<br />
4- Cehennemde rahatlık getirecek olan ölüm de toktur. Cismin ferah bulacağı hayat da yoktur. "Oraya (cehenneme) giren ne ölür ne de yaşar".<br />
<br />
5- Cehennemde içilecek yalnız kaynar su, cerahat ve irin vardır. "Ateşte daima kalacak olanlar, bağırsaklarını parça parça eden kaynar su içenler gibidir". (Muhammet: 15)<br />
<br />
6- Yiyecek, acı meyveler "Zakkum" vardır. "... Yoksa öyle bir zakkum ağacına konmak mı hayırlı Biz bu ağacı zalimler için nimet kıldık. O ağaç cehennemin dibinde biter. Meyvesi yılanların başı gibidir. Onlar o ağaçtan yiyip karınlarını doyuracaklar, sonra üzerine kaynar sular içecekler, sonra dönüp gidecekleri yer cehennem olacaktır". (Saffât: 62 - 67.)<br />
<br />
7- Yiyecek olarak vücuda hiç faydası olmayan " Kuru dikenler" vardır."Onların bütün yiyecekleri dikenden başka bir şey değildir. (Bu gıda) onları ne (doyurur), semirtir, ne de açlıktan kurtarır." (Gâşiıe:6-7.)<br />
<br />
8- Ateşten elbiseler vardır."Kâfirler için ateşten elbiseler biçilmiştir" (Hacc: 19.)<br />
<br />
9- Demirden oturacak yer ve yatak vardır."Onlar için demirden gürzler de vardır".<br />
<br />
10- Boynunda halka ve zincirler vardır."Biz kâfirler için zincirler, lâleler (halkalar) alevli ateşler hazırladık". (Dehr: 4.) Bu saydığımız cismanî cezalardan başka öyle ruhânî cezalar olacaktır ki, bakanların gözleri dikilip kalacaktır. Birkaç ayetten örnek görelim: "O, Allah ın öyle bir ateşidir ki acısı yürekleri sarar." (Hümeze:6-7) "Onlar, uğradıkları gam ve kederden (duydukları acı ızdırapdan) dolayı içinden çıkmak istedikçe yine oraya iade olunurlar (Ve kendilerine) : Yanmanın azabını tadın! denilir." (Hacc:22)<br />
<br />
<br />
<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">N) A´RAF</span></span><br />
<br />
<br />
A´raf, tümsek, tepe anlamına gelir. Terim olarak "A´raf " kelimesinin hangi anlama geldiği hususunda İslâm âlimleri farklı açıklamalar yapmışlardır:<br />
<br />
1- Bir kısım âlimlere göre "A´raf" cennetle cehennem arasında bulunan sur (=Yüksek duvar)dan bir perdenin yüksek tepeleridir.<br />
<br />
2- Bazılarına göre ise "A´raf", mizanda iyilik ve kötülükleri, yani sevaplarıyla günahları denk geldiği için cennet veya cehenneme girmeyenlerin kaldıkları yerin adıdır. Bunlar, Allah´ın izniyle, haklarında yapılan bir şefaatle daha sonra cennete gireceklerdir.<br />
<br />
3- Diğer bazı âlimler ise "A´raf"ın, fetret devirlerinde ölenlerle, müşriklerin çocukları ve delilerin kalacakları yer olduğunu söylemişlerdir.<br />
<br />
Kur´an-ı Kerimde "A´raf" sûresindeki "A´raf"la ilgili ayet şu mealdedir: "İki taraf (Cennetlikler ve cehennemlikler) arasında bir perde vardır. A´raf (burçlar) üzerinde de bir takım insanlar vardır ki, her iki tarafı da (yani cennetlik ve cehennemlik olanları) simalarından tanırlar. Cennetliklere "Size selâm olsun" derler. Bunlar, henüz girmeyen fakat cenneti uman kimselerdir. Gözleri cehennemlikler yönüne çevrilince de: "Rabbimiz, bizi zalimlerle beraber bulundurma" derler." (A´raf / 46-47)<br />
<br />
<br />
<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">O) HAVZ-I KEVSER</span></span><br />
<br />
<br />
Ahiret günü Allah Tealâ, Peygamberlerine birtakım havuzlar bahşedecektir. Her Peygamber, ümmetinin cenneti hak etmiş olanlarına o havzın hoş kokulu ve lezzetli suyundan içireceklerdir.<br />
<br />
Havz-ı Kevser adı, Peygamber Efendimize verilen havzın ismidir. "(Habibim) doğrusu biz sana kevseri verdik." (Kevser/1) ayeti buna işaret eder.<br />
<br />
Peygamber Efendimizin havzı, diğer Peygamberlerinkinden daha büyüktür. İçenleri de daha çok olacaktır. Bu havzın suyu, sütten daha beyaz ve miskten daha hoş kokuludur. O dehşetli günde müminler bu sudan içip hararetlerini teskin edecekler ve bir daha susuzluk duymayacaklardır. Peygamber Efendimiz bu konuda şöyle buyururlar: "Benim havzımın kenarları tam bir aylık yaya yolu genişliğindedir. Onun suyu sütten beyaz, kokusu miskten daha hoştur. Bardakları da gökyüzünün yıldızları gibi çoktur. Ondan içen kimse hiç susamaz."</span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #ff0000;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">A) AHİRET NEDİR</span></span><br />
<br />
Ahiret kelimesinin sözlük anlamı, son ve sonra olandır. Bu anlamda dünyanın sonuna ahiret denir. Terim olarak ahiret, ölümden sonra insanların tekrar dirilmesiyle başlayan ve ebediyen devam eden bir hayatın adıdır.<br />
<br />
İçinde yaşadığımız dünyada bulunan her şey sürekli bir değişiklik göstermektedir. Her şeyin durmadan değiştiğini, eskidiğini, canlıların doğup, büyüyüp, gelişip,yaşlanıp öldüklerini, hep gözlemekteyiz.<br />
<br />
Yaratılmış olan varlıkların zamanı gelince yok olmaları doğaldır. Çünkü Yüce Allah tan başka ölümsüz, kalici varlik yoktur. şu halde her şey belirli süreler içersinde varligini devam ettiriyor, sonra da yok oluyor. Bu varliklar arasinda kendisine verilen akil, irade ve güç sayesinde özel bir yere sahip olan insan da belirli bir süre yaşadiktan sonra ölmektedir. Işte insanin canli kaldigi, varligini sürdürdügü bu zaman süresine ömür diyoruz. Insan ömrünün belli bir zaman sonra Allah ın emriyle son bulmasına da ecel diyoruz. Dünyada her gün veya her an vakti gelen insanların ömürleri tükeniyor; diğer taraftan da yeni doğanlarla yeni hayatlar başlıyor. İşte bunlar gibi bu dünyanın da bir ömrü, bir sonu vardır. Dünyanın bu son bulma anına "Kıyamet kopması" diyoruz. Bundan sonra, Yüce Allah yeni bir âlem yaratacak, bütün ölüleri diriltecek ve hepsini "Mahşer" denilen yerde toplayacaktır. İşte bu yeni âleme "Ahiret" denir.<br />
<br />
Ahirete, ahiret günü, kıyamet günü, din günü, ceza günü, son gün, diriliş (ba´s) günü gibi isimler de verilmiştir.<br />
<br />
İnsana hayat ve canlılık veren ruh, insanın ölümü ile bedenden ayrılır ve ruhlar âlemine gider.<br />
<br />
Kıyametin kopma zamanı gelince İsrafil adlı melek Allah ın emriyle Sûra üfleyecek bütün bu âlemin düzeni bozulacak, her şey alt üst olup taş üstünde taş kalmayacak ve bu dünya hayatı son bulacaktır.<br />
<br />
İsrafil in Sûra ikinci defa üflemesiyle bütün ölüler dirilecek ve yeni bir âlem kurulacaktır. Burada insanlara dünyada yaptıkları bütün iyilik ve kötülükleri açıkça gösterilecektir. Sevabı, yani iyilikleri çok olanlar Cennete gideceklerdir. Günahı, yani kötülükleri çok olan Müslümanlar günahlarının cezasını görmek üzere Cehenneme gireceklerdir. Bunları Yüce Allah dilerse affeder, dilerse cezalarını çektikten sonra yine Cennete koyar. İnkâr edip iman etmeyenler ebedî olarak Cehennemde kalacaklardır.<br />
<br />
İşte yeniden dirilme ile başlayıp sonsuza kadar sürüp gidecek olan hayata âhiret hayatı ve bu hayatın geçtiği âleme de âhiret âlemi veya öteki dünya denir. Bu konuda Yüce Allah şöyle buyuruyor:<br />
<br />
"Sûra üflenince, Allah ın diledikleri müstesna olmak üzere göklerde ve yerde, kim varsa hepsi düşüp ölmüş olacaktır. Sonra Sûra bir daha üflenince, hemen ayağa kalkıp, bakakalacaklardır." (Zümer: 68.)<br />
<br />
Birinci Sûrda Allah ın dilemesiyle ölmeyip kalanlar, Cebrail, Mikâil, Israfil, Azraîl, veya hamele-i arş(Arşı taşıyan melekler), ya da Rıdvan melekleri, hûriler, cennetin hazînedarı olan Malik le cehennem bekçileri olan zebânîlerdir. Bu âyete göre " Sûr " iki defa üflenecektir: Birincisi ölüm üfleyişi, ikincisi de ba s (dirilme) üfleyişidir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #ff0000;" class="mycode_color"><br />
B) AHİRET GÜNÜNE NİÇİN İNANIRIZ</span></span><br />
<br />
<br />
Ahiret gününe inanmak, iman esaslarindan beşincisidir. Ahirete inanmayan kimse gerçek mümin olamaz. Kur´an-i Kerimde müminlerin özellikleri sayilirken:<br />
<br />
"Ey Muhammet, onlar sana indirilen kitaba da, senden önce indirilenlere de inanirlar; ahirete de onlar kesinlikle inanirlar" (Bakara / 4) buyrulmaktadir.<br />
<br />
Bir başka ayette:<br />
<br />
"Kim Allah´i, meleklerini, kitaplarini, peygamberlerini ve ahiret gününü inkâr ederse, mutlaka haktan çok uzak, derin bir sapikliga sapmiştir." (Nisa /136) buyrulmaktadir.<br />
<br />
Önemine binaen Kur´an-i Kerimde birçok ayette Allah´a imandan hemen sonra, Ahirete iman zikredilmiştir.<br />
<br />
"Allah´a ve ahiret gününe inanip salih amel işleyen kimselerin Rableri katinda büyük ecirleri vardir. Onlar için korku yoktur, onlar mahzun da olmazlar." (Bakara / 62),<br />
<br />
"Insanlardan bazilari, biz Allah´a ve ahiret gününe inandik derler. Halbuki onlar inanicilar degildirler." (Bakara / 8) ayetlerinde oldugu gibi.<br />
<br />
Çünkü ahirete inanan kimse, onun peygamberine, dolayisiyla meleklerine ve kitaplarina kolayca inanir. Allah ın yüce sıfatlarını öğrenince de, hayrın ve şerrin Allah´tan olduğuna ve her şeyi onun takdir edip yarattığına, yani kaza ve kadere de inanır. Ama tecrübe ve müşahede alanı dışında kalan ve sadece nakille, Allah ve Rasülünün haber vermesiyle bilinen yepyeni bir alemin ve hayatın, yani ahiret hayatının var ve hak olduğuna inanmak, daha büyük teslimiyet ister. Bu bakımdan, ahiret hayatına inanmak, iman esasları arasında önemli bir yer tutar.<br />
<br />
Ahirete inanan kişi öldükten sonra tekrar dirileceğine, dünyadaki işlerinin karşılığı olan cennet ve cehenneme ve oradaki hayatın sonsuz olduğuna da inanır. Böyle bir inanca sahip olan kişi, yaptığı bütün işlerden sorumlu olduğunu, herkese hakkının burada verileceğini düşünür ve kavrar. Ahiret hayatındaki sonsuz mutluluğun, ancak bu dünyada kazanılacağını da bilir.<br />
<br />
Bu dünya bir bakıma ahiretin tarlası gibidir. Burada ne ekersek orada onu biçeceğimize şüphe yoktur.<br />
<br />
Ahiret inancı bize çok şeyler kazandırır. İnsanların birçoğu hayatı yalnız bu dünyadan ve kendi menfaatlerinden ibaret görürler. Mal, mülk, para onlar için her şeydir. Bu uğurda haksızlık bile yapabilirler. Daha çok kazanabilmek için başkalarına karşı acımasız olabilirler. İşte böyle insanlardan oluşan bir toplumda ahlâkı korumak güçleşir. Her türlü kötülük bu tür toplumlarda çoğalır.<br />
<br />
İnançlı kimseler ise, bu dünyanın geçici olduğunu, ölümle her şeyin bitmediğini, öldükten sonra dirilmenin gerçek olduğunu, âhiret âleminin ebedî olduğunu, düşünürler ve bilirler. Böyle kişiler, bu dünyada daha bilgili ve ahlâklı olmağa çalışırlar. Doğru yollardan, yalana, hileye, rüşvete başvurmadan çalışarak kazançlarını artırırlar. Herkese yardım ederler, kimseye kötülük etmezler. Düzenli, mutlu, saygılı, merhametli olurlar. Adaletten ayrılmazlar, kimseye haksızlık ve eziyet etmezler.<br />
<br />
<br />
<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">C) AHİRETE İMANIN FERT VE TOPLUM ÜZERİNDEKİ ETKİLERİ</span></span><br />
<br />
<br />
Gerçekten uhrevî sorumluluk fikri, İslâm dininde bir asıldır. Fert ve toplum meselesi de bununla ilgilidir. İslâm dininde âhiret ve sorumluluk fikri, korku ve ümit, fertleri topluma bağlayan bir âmildir.<br />
<br />
Ahirete iman, daha yüksek ve ebedî bir hayata imandır. Bu dünyaya, ilim ve fazilet kazanmak, bulunduğu hayattan daha ulvî ve ebedî bir hayata yükselmek için geldiğine ve o âlemdeki mutluluğun bu dünyada kazanacağı yüksek ilim ve faziletlere bağlı olduğuna iman etmiş olan bir insan ve toplum için şu tesirleri görülür:<br />
<br />
1- Ahiret inancının gösterdiği yolu tutarak aklını, ahlâkını hakîki ve müspet ilimlerle aydınlatır.<br />
<br />
2- Bilgisizliğin doğuracağı eksikliklerin gayeye erişmesine engel olacağından korkar. ahirete iman suretiyle Yüce Allah tarafından kendisine verilen aklî kabiliyetleri, insânî özellikleri yaratıldıkları gaye uğruna harcar.<br />
<br />
3- İnsan, bu iman sayesinde her işinde doğruluktan ayrılmaz.<br />
<br />
4- Para kazanıp zengin olmak isterse kazancını meşru yollardan kazanır.<br />
<br />
5- Hile ve aldatma, vurgunculuk ve rüşvet yollarına yaklaşmaz.<br />
<br />
6- Kendi hakkını bilir, başkalarının haklarını gözetmeyi bir borç sayar.<br />
<br />
7- Vazifelerini tam anlamıyla vaktinde ve zamanında yapar.<br />
<br />
8- Kazancını daima yerinde ve faydalı işlerde kullanır.<br />
<br />
9- Bir mükâfat ve ceza gününün varlığı ve herkesin bu dünyadaki işinden dolayı Allah ın huzurunda sorguya çekilecekleri gerçeği âhirete iman etmiş olan kimselerin kalbine yer etmiş olur.<br />
<br />
10- Milletler ve toplumlar arasındaki bağların ve ilişkilerin sağlam bir hale gelmesini kolaylaştıracak olan en büyük vasıta âhirete imandır. Bu iman fertlerin kalbinde ne kadar kuvvetli olursa, toplumlar arasındaki ilişkiler de o derece sağlam olur. Çünkü bu iman, her ferdi kendi sınırında durdurup başkasının sınırına geçirmez.<br />
<br />
Ahirete iman, insanların kalbine barış hisleri saçan ezelî bir ruhtur. Çünkü barış hissi, adalet ve sevginin meyvesidir. Adalet ve sevgi ise güzel ahlâkın meydana getirdiği şeylerdir. Güzel ahlâk da âhirete imanının aşılamış olduğu bir özelliktir.<br />
<br />
<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color"><br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">D) KABİR HAYATI</span></span><br />
<br />
<br />
İnsan denilen yaratığın yaratılmasıyla başlayan ve değişik biçimlerde devam eden yaşam evreleri vardır. İlk önce ruh olarak yaratılan insanın birinci hayatı ruhlar aleminde başlar ana rahmine gelinceye kadar devam eder; ikinci hayatı, ruhlar alemindekinden farklı bir biçimde ana rahmindeki hayatı; üçüncü hayatı, ruhlar alemindekinden ve ana rahmindekinden de farklı dünyadaki hayatı; dördüncü hayatı, yine öncekilerden farklı bir biçimde kabir hayatı, beşinci ve son hayatı da ahiret hayatıdır.<br />
<br />
İşte bir insan öldükten sonra, ahiretin kapısı olan kabir hayatına intikal eder. Kabir hayatı; kabirde vaki olacak sorularla başlar, ölünün kabrinde amellerine göre nîmetlere kavuşması veya azap olunmasıyla kıyamete kadar devam eden bir hayattır.<br />
<br />
Dünya hayatı sona eren bir kimse ister bir kabre defnedilsin, ister denize atılsın, isterse hayvanlar tarafından cesedi parçalansın, yensin veya ateşte yansın, mutlaka Rabbinden, peygamberinden ve dîninden sorguya çekilecektir. Ölen kimseleri sorguya çekmek için Allah tarafından görevlendirilen meleklere "Münker ve Nekir" melekleri denir. Bu melekler her ölüye "Rabbin kimdir", "Dinin nedir", "Peygamberin kimdir" sorularını sorurlar. Mümin olanlar bu sorulara kolaylıkla cevap verirler ve o andan itibaren kabirleri genişler, güzelleşir ve cennet bahçelerinden bir bahçe olur.<br />
<br />
Kâfir ve münafıklar ise bu sorulara cevap veremezler. Onları da kabirleri, kaburgalarını kırıp birbirine geçirinceye kadar sıkar. Kabirlerinden cehenneme bir pencere açılır ve hak etmiş oldukları azabı, çeşitli şekillerde çekmeye başlarlar.<br />
<br />
Kabirdeki sual, peygamberler, buluğa ermeden önce ölen çocuklar ve yine akıl baliğ olmadan önce delirenler ile Allah´ın dilediği kimseler hariç, herkese sorulur. Nimet veya azap ise sadece hak edenleredir.<br />
<br />
Cenab-ı Allah, ölünün bedeninde lezzet ve elemi idrak edebilecek bir çeşit hayat yaratır da ölü bu biçimde ya nimetlere kavuşur veya azap görür.<br />
<br />
Ölü kabre girince ruhu cesedine veya bedeninin parçalarından bir kısmına sirayet eder ve ölü bu sûretle bir çeşit hayata sahip olarak kendine yöneltilen soruları anlar, lezzet ve elemi anlamaya uygun bir duruma gelir. fakat ruhun bu sirayeti ölünün tamamen harekette bulunmasını gerektirmez. Farz edelim ki, ölüye soru yöneltildiği bir anda kabri açılacak olsa, kendisinde asla bir hareket ve üzüntü görülemez.<br />
<br />
Ahiret hayatını dünyadaki hayata tamamen kıyas etmek doğru değildir. Bunu bir örnekle açıklayabiliriz: şöyle ki: Yanımızda iki kişinin uyumakta olduğunu farz edelim. Bunlar derin bir uykuya dalmışlar, kendilerinde hiçbir kımıltı görülmüyor. şimdi bunlardan biri tatlı bir rüya görüyor; güya en sevdiği arkadaşlarıyla beraber en güzel bir bahçedeymiş gibi... Bahçeyi süsleyen çiçeklerin güzel kokularından istifade ediyor, çeşitli ağaçların meyvelerinden kopararak tatlı tatlı yiyor. Hasılı kendisi pek neşeli bir halde bulunuyor. Aksine diğeri de, pek elemli bir rüya görüyor. Adeta bir takım caniler ile beraber ızdıraba, acı çekmeye hapsedilmiş... Hapishanenin her duvarından üzerine akrepler, yılanlar, vahşi hayvanlar saldırıyor. Bu durumda bedenî ve ruhî bakımdan sahip olduğu üzüntü sonsuz. Halbuki biz bu iki insanın sakin, sessiz, uykuya dalmış, hareketsiz bir halde olduklarını görürüz. Bunların ne neşelerini, ne de elem ve ızdıraplarını göremeyiz.<br />
<br />
İşte bunun gibi bir ölü de kabrinde ya sıkıntı ve ızdıraba düşer, kabri kendi hakkında sıkıntı ve azap yeri olur. Veya refah ve rahata erişir, kabirde cennet nimetleriyle mükâfatlandırılır ve kabri bir cennet bahçesi olur. Artık onların âlemi başka bir âlemdir. Dünyada yaşayanlar o âlemin durumlarını anlayamazlar. Ancak bu hayata iman, bu durumları anlamayı kolaylaştırır.<br />
<br />
Kabirdeki sual, azap ve nimeti anlatan Kuranda ayet ve manaca tevatür derecesine varan hadis-i şerifler mevcuttur.<br />
<br />
Kur´an-ı Kerimde, Fir´avn ve hanedanı hakkında, onların her gün sabah akşam ateşle azap olunduklarını haber veren şu ayet-i kerime vardır:<br />
<br />
"Onlar, sabah akşam ateşe arz olunurlar. Kıyamet koptuğu gün de: "Fir´avn´ın hanedanını azabın en şiddetlisine sokun." (Mümin/46) denir.<br />
<br />
Konuyla ilgili hadis-i şerifler şunlardır:<br />
<br />
Zeyd bin Sabit (r.a.)´den yapılan sahih rivayete göre, Resülullah (s.a.v.) Efendimiz Neccar oğullarına ait bir kabristandan geçerken binmiş olduğu katır ürktü, neredeyse Resülullah düşecekti. Orada ya altı, ya beş, ya da dört kabir bulunuyordu. Bunun üzerine Efendimiz sordu: "Bu kabirde yatanları bilen var mı" Bir adam ayağa kalkarak "Ben biliyorum.." deyince, Efendimiz: "Bunlar ne zaman öldüler" diye sordu. O da "Eşrat´ta (Cahiliyette) öldüler" diye cevap verdi. Efendimiz, "Birbirinizi defnetmeyi terk endişem olmasaydı, kabir azabından işittiğimi sizin de işitmeniz için Allah´a dua edip isterdim!" buyurduktan sonra bize döndü ve: "Kabir azabından Allah´a sığının!" diye uyarıda bulundu. Biz de: "Kabir azabından Allah´a sığınırız" dedik. Sonra tekrar bize: "Cehennem azabından Allah´a sığının!" diye emretti. Biz de: "Cehennem azabından Allah´a sığınırız" dedik. Sonra "Ortaya çıkan ve çıkmayan fitnelerden Allah´a sığının!" buyurdu. Biz de: "Ortaya çıkan ve çıkmayan fitnelerden Allah´a sığınırız" dedik. Sonra, "Deccal fitnesinden Allah´a sığının!" diye emretti. Biz de: "Deccal´in fitne-sinden Allah´a sığınırız" dedik. (Müslim)<br />
<br />
İbn-i Abbas (r.a.)den rivayet edilmiştir: Resülullah (s.a.v.) iki kabre uğradı da:<br />
<br />
"Hiç şüphesiz, bunlar azap görüyorlar. (Gözlerinde) büyüttükleri bir şey hakkında azap görmüyorlar. Evet, o günah büyüktür. Biri (iki kişinin arasını bozmak için) söz taşırdı. Diğerine gelince, idrar(ının üzerine sıçrayıp bulaşmasın)dan sakınmazdı" buyurdu. (Buhari)<br />
<br />
Abdullah Ibn-i Ömer (r.a)den rivayet edilmiştir: "Sizden biriniz vefat ettiğinde sabah ve akşam ona kendi makamı gösterilir: Cennet ehlinden ise, cennet ehli makamlarından bir makam; cehennem ehlinden ise, cehennem hücrelerinden bir karargâh gösterilir. Ve ona: Burası senin (ebedi) durağındır. Kıyamet günü Allah seni buraya gönderecektir, denilir." (Buhari)<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><br />
<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color">E) KIYAMET</span></span><br />
<br />
<br />
Kıyamet denilen dünyanın sonu gelmezden önce bazı garip, olağanüstü olaylar zuhur eder ki, bunlara kıyamet alâmetleri denir. Bunlar kıyametin yaklaştığının ön belirtileridir. Zira kıyametin tam kopacağı zamanı ancak Allah (c.c) bilir. Kullar, bazı alâmetlerin zuhuru ile kıyametin yaklaştığını bilebilirler. Bu alâmetlerin meydana geleceğini Peygamberimiz (s.a.v.) haber vermişlerdir.<br />
<br />
Ancak, şunu belirtmeliyiz ki, kıyamet alâmetleri dediğimiz olayların olması, bizim bildiğimiz ve anladığımız manada olmayabilir. Yani o olaylar meydana geldiği ve alâmetler görüldüğü halde, biz onların farkında olmayabiliriz. Çünkü, kıyamet alâmeti olarak gösterilen hadiseler, çok kesin hatlarla tayin edilmiş değildir. Bundan dolayı alâmetin meydana gelişinin farkına varmamış olabiliriz. Öyleyse müslümana düşen, kıyamet alâmetlerini ve zamanını araştırmak değil, her an kıyamete hazır olmaktır. Çünkü ölümle insanın kıyameti kopacaktır. Ölümün ise geleceğini önceden haber veren alâmetleri, herkes için yoktur.<br />
<br />
Kıyamet alâmetleri küçük ve büyük alâmetler olmak üzere iki grupta toplanır. Bu ayırış, İslâm alimleri tarafından şu iki nokta göz önünde bulundurularak yapılmıştır:<br />
<br />
Küçük alâmet sayılanlar, insanların kendi iradelerine ve hareketlerine bağlı olanlardır. Bunlar insanların kendi fiilleri sebebiyle meydana gelen şerlerden ibarettir. Büyük olanlar ise, insan iradesine başlı olmayan alâmetlerdir.<br />
<br />
Küçük alâmetler, zaman itibariyle daha önce meydana gelecektir. Kıyametin kopuşuna, büyüklere kıyasla daha uzaktırlar. Büyük alâmetler ise, kıyamete oldukça yakındırlar. Büyük alâmetler görüldükten sonra artık sayılı günlere girilmiş, dünya rayından çıkmış, mahvolmağa yönelmiş demektir.<br />
<br />
<br />
<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">F) MÜKAFAT VE CEZA</span></span><br />
<br />
<br />
Ahiret gününe iman etmenin temelinde bu dünyada yapılanların öteki dünyada mükâfat ve ceza olarak karşılıklarının görülmesi vardır.<br />
<br />
Yüce Allah bu konuda şöyle buyuruyor: "İşte kim zerre ağırlığınca bir hayır yaparsa onun sevabını görecek; kim de zerre ağırlığınca şer yaparsa onun cezasını görecektir." (Zilzal : 7 - 8.)<br />
<br />
Hayat yolunda insanoğlunun üç (3) konağı vardır: Biri bu fânî âlemdir ki buna "Dünya" denir . İkincisi kabir âlemidir ki, buna "Alem-i Berzah" denir. Üçüncüsü ise, ebedî yaşayış âlemidir ki, buna da "Ahiret evi" denir.<br />
<br />
Resûl-i Ekrem (sav)e nazil olan vahiyde üç konağın her üçünde de insanın mükâfat ve ceza göreceği bildirilmiştir. İnsan amellerinin cezasını ve mükâfatını başarısızlık ve başarı şeklinde görecektir. Sonra insan ruhu ikinci konağa geçecek; orada da insan kendi amellerinin görüntüsünü bir parça görecektir. Sonra bu mevcut dünyanın bütün işleri sona erecek, fânî âlemin bütün şekil ve görüntüsü silinip ortadan kalkacak, nihayet yeni bir âlem meydana gelecek; o zaman fânî insanlar ebediyete kavuşmak için uyanıp kalkacaklar, bütün amellerin tamamiyle karşılığını mutlaka göreceklerdir.<br />
<br />
İnsanın ilk ceza göreceği yer bu dünyadır. Her ne kadar insanın iyilik ve fenalığının tam karşılığını öteki dünyada "Ahirete" bırakılmışsa da, yaptığı işlerin karşılığını bu dünyada da az çok görür. İnsan salih amel, iyi işler karşılığı olarak; izzet, şöhret, şan, şeref, sevgi, güven, refah, saltanat ve egemenliğe sahip olur. Aksine kötü amellerle, fena işlerle de zillet, rezalet, şerefsizlik, perişanlık, güvensizlik, korku, keder ve mahkumiyete uğrar. Yüce Allah bu hususta şöyle buyuruyor:<br />
<br />
"Bu dünyada iyilik edenler için iyilik vardır. Ahiret yurdu ise daha iyidir. Fenalıklardan sakınanların yurdu, en güzel, en mükemmel yurttur." (Nahl / 30 )<br />
<br />
"Allah ın mescitlerinde, Allah ın adının anılmasına engel olan ve onların harâb olmasına çalışanlardan daha zalim kim vardır Aslında bunların oralara ancak korkarak girmeleri gerekir. (Başka türlü girmeğe hakları yoktur.) Bunlar için dünyada bir rezillik, âhirette de büyük bir azap vardır." (Bakara : 114.)<br />
<br />
"... Sizden kim, dininden döner de kâfir olarak ölürse, onların yaptıkları işler dünyada da âhirette de geçersiz sayılmıştır. Onlar cehennemliktirler ve orada devamlı kalırlar." (Bakara: 217.)<br />
<br />
<br />
<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">G) HAŞR VE MAHŞER</span></span><br />
<br />
<br />
Haşrin sözlük manası, toplamaktır; Mahşer de toplanılan yere denir. Terim manası ise, kıyamet gününde dirilmeyi(ba´si) müteakip mahlukatın bir araya toplanmasıdır.<br />
<br />
Kuran da: "Bütün insanların bir araya toplanacakları gün" (Hud / 103), olarak nitelenen haşr için, "Sizi toplanma gününde bir araya getirdiği gün, işte o, kimin aldandığının ortaya çıkacağı gündür." (Tegabün / 9) , "Onların hepsini bir gün toplarız" (Yunus / 28), "...o gün, suçluları korkudan gözleri göğermiş olarak toplarız." (Taha / 102), "Gözleri dönmüş olarak, dağılmış çekirgeler gibi, kabirlerinden çıkarlar ve çağırana doğru koşarlar." (Kamer /7-8) buyrulur.<br />
<br />
Kıyamet günü Allah Tealâ yeryüzünü dilediği şekle sokar. Mahşer yeri, Peygamberimizin ifadesine göre: "Üzerinde hiçbir alâmet (dağ, deniz, bitki v.b.) bulunmayan, halis buğday unundan yapılmış yufka gibi beyaz ve parlak bir düzlük" (Buhari) olacaktır. Dirilişi müteakip mahlukat, hesap ve kısas için bu düzlükte toplanacak. Hesaplaşmadan sonra ise hayvanat toprak olacaktır.<br />
<br />
Ba´s (diriliş) ve haşr, bazılarının dediği gibi sadece ruh ile değil, ruh ve cesetle birlikte olacaktır. Ahiretin varlığının ispatı konusunda da işaret edildiği gibi, insanları yoktan var eden Allah´ın onları, çürüyüp toprak olduktan sonra çürümüş parçalarını bir araya toplayıp diriltmeye de gücü yeter. Üstelik konu ile ilgili ayet ve hadislerin pek çoğunda bu husus açıklanmıştır.<br />
<br />
Kur´an-ı Kerimde: "İnsan zanneder mi ki, biz onun kemiklerini toplayıp bir araya getiremeyeceğiz. Evet biz, parmak uçlarını bile derleyip iade etmeğe kadiriz." (Kıyame / 3-4) buyurulur.<br />
<br />
Mahşerde toplanan insanların o gün karşılaşacakları durum ve görecekleri muamelelerin, herkesin dünyadaki amellerine göre olacağı, Peygamber Efendimizin çeşitli hadislerinde haber verilmiştir. Bu konuda pek çok hadis vardır. Bunlardan bazılarında mahşerin sıkıntılı hali anlatılır; güneşin bir mil kadar yaklaştırılacağı ve bu dayanılmaz sıkıntıların, Peygamberimizin şefaati ile son bulacağı belirtilir.<br />
<br />
<br />
<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">H) AMEL DEFTERLERİ</span></span><br />
<br />
<br />
Mahşerde herkes toplandıktan sonra insanlar için dünyada yazıcı melekler tarafından tutulan amel defterleri dağıtılır. Dünyada insanın yaptığı her şey, bu defterlerde bütün teferruatıyla kayıtlıdır. Unutulmamalıdır ki, bunları dünyadaki defter ve kitaplara benzetmek yanlıştır. Amel defterleri, bir kısım insanlara sağdan, diğer bir kısmına da soldan veya arkadan verilir.<br />
<br />
Amel defterini sağdan alanlara "Ashab-ı yemin" denir ki, bunlar cennete girmeyi hak eden müminlerdir. Onların hesabı kolay ve sevinci fazla olacaktır. Sınıfını geçen örencinin karnesini alınca herkese göstermesi gibi, onlar da her önüne gelene, alın alın, kitabımı okuyun diye gösterirler.<br />
<br />
Amel defterlerini soldan veya arkadan alanlara "Ashab-ı şimal" denir ki, bunlar, hesabı çetin olacak ve sonuçta cehenneme gidecek olanlardır. Bunlara defterleri verilirken: "Oku kitabını, bugün hesap görücü olarak sen kendine yetersin." (Isra / 14) yani defterini okuyunca hesap neticesinde nereye varacağını kendin de anlarsın, denir.<br />
<br />
<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color"><br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">I) HESAP VE SUÂL</span></span><br />
<br />
<br />
Mahşerde ilahi adaletin tecellisi için mahkeme kurulacak ve herkes yaptıklarından sorguya çekilecektir. Orada mutlak hakim olan Allah´ın huzurunda herkes hesap verecektir. Allah Tealâ aslında her şeyi bilmektedir. Amel defterlerini alan herkes de kendi yapıp ettiklerini en ince ayrıntılarına kadar görmüştür.<br />
<br />
Ancak Allah Tealâ, herkese suçlarını bir bir itiraf ettirmek, azabı hakkettiğini göstermek için daha doğrusu böyle istediği için kullarını bir bir hesaba çeker. Ancak, bir anda insanlardan birinin hesaba çekilmesi, diğerlerinin hesabının görülmesine engel olmaz.<br />
<br />
Ahirette insanların nelerden sorguya çekilecekleri bir hadis-i şerifte ana hatlarıyla açıklanır. Buna göre insan:<br />
<br />
1- Ömrünü ne yolda tükettiğinin,<br />
<br />
2- İlmini ne yolda kullandığının ve onunla hangi amelleri yaptığının,<br />
<br />
3- Malını nereden kazanıp nereye harcadığının,<br />
<br />
4- Cismini ne yolda yıprattığının hesabını mutlaka verecek, bu hesabı vermeden hiçbir yere gidemeyecektir.<br />
<br />
Hesap ve sual esnasında, melekler tarafından tutulan amel defterleri yanında, insanın elleri, ayakları ve derilerinin de şahitlik edeceği Kuran da bildirilmiştir. (Fussilet /19-21; Yasin / 65)<br />
<br />
O gün, kendilerine Allah ın bir lütfu ve dünyada yaptıklarına karşılık hesap ve sualden muaf tutulanlar da vardır.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #ff0000;" class="mycode_color"><br />
J) MİZAN</span></span><br />
<br />
<br />
Mizan, mahşer gününde herkesin amellerinin miktarını bildiren bir ölçüdür. Bu ölçü vasıtasıyla herkes kendi sevap ve günahının derecesini anlayacaktır. Gerçek mahiyetini sadece Allah ın bildiği mizanın varlığı Kuran la sabittir.<br />
<br />
Kur´an´da bu konuda şöyle buyurulur: "Kiyamet gününde amellerin tartilmasi haktir, gerçektir. Tartilari aşir gelenler, işte onlar kurtulanlardir." (A´raf /8) "Biz kiyamet gününe mahsus adalet terazileri kuracagiz. Hiçbir kimse hiçbir Haksizliga ugratilmaz. Bir hardal tanesi kadar bile olsa, yapilani ortaya koyariz. Hesap gören olarak biz yeteriz." (Enbiya /47)<br />
<br />
Mizan, hiçbir kimsenin en küçük amelinin dahi zayi´ olmasina meydan vermeyen, tam manasiyla hakli ve adaletli bir ölçü aletidir. Herkesin ameli, mahiyetini bilmedigimiz bu aletle ölçülecektir. Iyilikleri agir gelenler cennete gönderilirler. Kötülükleri agir gelenler de cehenneme gönderilirler. Ancak cehenneme gidenlerden iman sahibi olanlar cehennemde sürekli kalmazlar. Günahlari kadar cehennemde ceza çektikten sonra cennete gönderilirler.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #ff0000;" class="mycode_color"><br />
K) SIRAT</span></span><br />
<br />
<br />
Lügatte yol demektir. Terim olarak sirat, cehennem üzerine kurulmuş olan son derece ince ve keskin bir köprüdür ki, herkes bunun üzerinden geçecektir. Cennete gitmek için sirattan başka yol yoktur. Ancak sirattan geçmek, geçen şahsin iradesine degil, dünyadaki yaşayişina, iman, amel, ihlâs ve ahlâkina baglidir.<br />
<br />
Buna göre müminlerden bazilari derecelerine göre sirati göz kaymasi, şimşek, rüzgâr, kuş, yariş ati... hiziyla geçerken bazilari da zorluk çekecek veya tamamen geçemeyecektir. Kâfir ve münafiklar ise sirati geçemeyip cehenneme atilacaklardir.<br />
<br />
Sirati ilk geçen ümmetin bizim peygamberimizin ümmeti olacagi da bu konuda gelen haberler arasindadir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><br />
<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color">L) ŞEFAAT</span></span><br />
<br />
<br />
Şefaat: Ahirette günahkâr olup ta cehenneme girme durumunda olan müminlerin affi, ibadet ve taat ehlinin daha büyük derecelere ulaşmasi için peygamberler ile ümmetin büyüklerinin Allah Tealâya yalvarmalaridir.<br />
<br />
Beş çeşit şefaat vardir:<br />
<br />
1. Şefaat-i uzma: En büyük şefaat demektir. Kiyamet günü mahşerdeki bekleyişin sona erip hesabin başlamasi için Peygamber Efendimizin bütün insanliga şefaatidir.<br />
<br />
2. Bazi müminlerin hesap görmeden cennete girmelerini saglayan şefaat. Bu da Resülullah (s.a.v.)e mahsus olan bir şefaattir.<br />
<br />
3. Cennette bazi müminlerin derecelerinin yükselmesi için olan şefaat<br />
<br />
4. Günahlari sebebiyle cehenneme girecek olan müminlerin, cehenneme girmeksizin cennete girmelerini saglayan şefaat.<br />
<br />
5. Cehenneme girmiş olan müminlerin, cezasini tam çekmeden affedilip çikarilmasi için olan şefaat.<br />
<br />
Son üç maddede yer alan şefaate, Allah´in izniyle Peygamberimizin yaninda diger Peygamberler, ilmiyle âmil olan âlimler ve şehitler de yetkilidir.<br />
<br />
Allah´in izni olmadan hiç kimse şefaat edemeyecegi gibi, Allah´in izin vermedigi hiç kimseye de şefaat edilmez. Şefaatte de ilâhi adalet daima gözetilir.<br />
<br />
<br />
<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">M) CENNET VE CEHENNEM</span></span><br />
<br />
<br />
Ahiret hayatinda mükâfat görecek olanlarin toplanip yaşadigi yere cennet, ceza görecek olanlarin cezalarini çektikleri yere de cehennem denir.<br />
<br />
Cennet, Allah ın sayısız nimetleriyle doludur. Bu manayı ifade eden değişik sıfatları vardır:<br />
<br />
1. Cennet ün - naîm: Nîmetler bahçesi,<br />
2. Cennet ül - huld: Dâimî bahçe,<br />
3. Cennet-i adn: Dâimî kalınacak bahçe,<br />
4. Cennet ül - me vâ: Barınılacak bahçe,<br />
5. Firdevs: Bahçe,<br />
6. Ravza: Çayır, çimeni bol olan yer,<br />
7. Dâr ul - huld: Dâimî kalınacak yer,<br />
8. Dâr ul - mukâme: İkâmet olunacak yer,<br />
9. Dâr us - selâm: Emniyet ve selâmet yeri.<br />
<br />
Kur an-ı Kerimde ve Hadîs-i şeriflerde cennet çeşitli yönleriyle anlatılıyor.<br />
<br />
Cehennem: Cehennemde cismanî ve ruhânî iki çeşit ceza vardır. Kur an-ı Kerimde cismanî cezalar şu şekilde beyan olunmaktadır:<br />
<br />
1- Kur an-ı Kerimde cehennem ateşinden ve bu ateşin yakıcılığından çeşitli defalar bahsedilmiştir. O derece ki, "Nar=ateş" sanki cehennemin ikinci ismidir. Buna yakın şu ifadelerle de Kur an da geçmektedir: "Sair = parlayan ateş" "Azab ül-harik = yakıcı azap".<br />
<br />
2- Cehennemde gölge olmayacaktır. Hatta şöyle emir verilecektir: "Haydi, yalan saydığınıza doğru yürüyün. Üç kola ayrılmış gölgeye gidin ki onda gölgelik olmaz. Sizi alevlerden korumaz." (Mürselât: 29-31).<br />
<br />
3- Cehennemde serinlik olmayacaktır. "Orada serinlik ve içecek şey tatmayacaklar." (Nebe : 24).<br />
<br />
4- Cehennemde rahatlık getirecek olan ölüm de toktur. Cismin ferah bulacağı hayat da yoktur. "Oraya (cehenneme) giren ne ölür ne de yaşar".<br />
<br />
5- Cehennemde içilecek yalnız kaynar su, cerahat ve irin vardır. "Ateşte daima kalacak olanlar, bağırsaklarını parça parça eden kaynar su içenler gibidir". (Muhammet: 15)<br />
<br />
6- Yiyecek, acı meyveler "Zakkum" vardır. "... Yoksa öyle bir zakkum ağacına konmak mı hayırlı Biz bu ağacı zalimler için nimet kıldık. O ağaç cehennemin dibinde biter. Meyvesi yılanların başı gibidir. Onlar o ağaçtan yiyip karınlarını doyuracaklar, sonra üzerine kaynar sular içecekler, sonra dönüp gidecekleri yer cehennem olacaktır". (Saffât: 62 - 67.)<br />
<br />
7- Yiyecek olarak vücuda hiç faydası olmayan " Kuru dikenler" vardır."Onların bütün yiyecekleri dikenden başka bir şey değildir. (Bu gıda) onları ne (doyurur), semirtir, ne de açlıktan kurtarır." (Gâşiıe:6-7.)<br />
<br />
8- Ateşten elbiseler vardır."Kâfirler için ateşten elbiseler biçilmiştir" (Hacc: 19.)<br />
<br />
9- Demirden oturacak yer ve yatak vardır."Onlar için demirden gürzler de vardır".<br />
<br />
10- Boynunda halka ve zincirler vardır."Biz kâfirler için zincirler, lâleler (halkalar) alevli ateşler hazırladık". (Dehr: 4.) Bu saydığımız cismanî cezalardan başka öyle ruhânî cezalar olacaktır ki, bakanların gözleri dikilip kalacaktır. Birkaç ayetten örnek görelim: "O, Allah ın öyle bir ateşidir ki acısı yürekleri sarar." (Hümeze:6-7) "Onlar, uğradıkları gam ve kederden (duydukları acı ızdırapdan) dolayı içinden çıkmak istedikçe yine oraya iade olunurlar (Ve kendilerine) : Yanmanın azabını tadın! denilir." (Hacc:22)<br />
<br />
<br />
<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">N) A´RAF</span></span><br />
<br />
<br />
A´raf, tümsek, tepe anlamına gelir. Terim olarak "A´raf " kelimesinin hangi anlama geldiği hususunda İslâm âlimleri farklı açıklamalar yapmışlardır:<br />
<br />
1- Bir kısım âlimlere göre "A´raf" cennetle cehennem arasında bulunan sur (=Yüksek duvar)dan bir perdenin yüksek tepeleridir.<br />
<br />
2- Bazılarına göre ise "A´raf", mizanda iyilik ve kötülükleri, yani sevaplarıyla günahları denk geldiği için cennet veya cehenneme girmeyenlerin kaldıkları yerin adıdır. Bunlar, Allah´ın izniyle, haklarında yapılan bir şefaatle daha sonra cennete gireceklerdir.<br />
<br />
3- Diğer bazı âlimler ise "A´raf"ın, fetret devirlerinde ölenlerle, müşriklerin çocukları ve delilerin kalacakları yer olduğunu söylemişlerdir.<br />
<br />
Kur´an-ı Kerimde "A´raf" sûresindeki "A´raf"la ilgili ayet şu mealdedir: "İki taraf (Cennetlikler ve cehennemlikler) arasında bir perde vardır. A´raf (burçlar) üzerinde de bir takım insanlar vardır ki, her iki tarafı da (yani cennetlik ve cehennemlik olanları) simalarından tanırlar. Cennetliklere "Size selâm olsun" derler. Bunlar, henüz girmeyen fakat cenneti uman kimselerdir. Gözleri cehennemlikler yönüne çevrilince de: "Rabbimiz, bizi zalimlerle beraber bulundurma" derler." (A´raf / 46-47)<br />
<br />
<br />
<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">O) HAVZ-I KEVSER</span></span><br />
<br />
<br />
Ahiret günü Allah Tealâ, Peygamberlerine birtakım havuzlar bahşedecektir. Her Peygamber, ümmetinin cenneti hak etmiş olanlarına o havzın hoş kokulu ve lezzetli suyundan içireceklerdir.<br />
<br />
Havz-ı Kevser adı, Peygamber Efendimize verilen havzın ismidir. "(Habibim) doğrusu biz sana kevseri verdik." (Kevser/1) ayeti buna işaret eder.<br />
<br />
Peygamber Efendimizin havzı, diğer Peygamberlerinkinden daha büyüktür. İçenleri de daha çok olacaktır. Bu havzın suyu, sütten daha beyaz ve miskten daha hoş kokuludur. O dehşetli günde müminler bu sudan içip hararetlerini teskin edecekler ve bir daha susuzluk duymayacaklardır. Peygamber Efendimiz bu konuda şöyle buyururlar: "Benim havzımın kenarları tam bir aylık yaya yolu genişliğindedir. Onun suyu sütten beyaz, kokusu miskten daha hoştur. Bardakları da gökyüzünün yıldızları gibi çoktur. Ondan içen kimse hiç susamaz."</span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Kaza Ve Kadere Iman]]></title>
			<link>http://yamanboard.w4f.eu/showthread.php?tid=31</link>
			<pubDate>Mon, 09 Mar 2026 03:20:19 +0100</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="http://yamanboard.w4f.eu/member.php?action=profile&uid=2">YamanTunca</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">http://yamanboard.w4f.eu/showthread.php?tid=31</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #ff0000;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">A) KAZA VE KADER</span></span><br />
<br />
Kaza ve kadere inanmak, iman esaslarından altıncısı ve sonuncusudur.<br />
<br />
Alemdeki canlı cansız her varlığın, güneşin, ayın ve yıldızların yoktan yaratıldığını biliyoruz. Bütün bunların belirli bir düzen ve ölçüler içerisinde hareket ettiğini ve değişip durduğunu, zamanı gelince de yok olduğunu görüyoruz. Bu ince düzen bu sürekli oluş ve yaratılış bir tesadüfün eseri olamaz. İşte bütün bunları yapan sonsuz bir güç vardır ki, o da Allah tır. Onun bilgisi dışında hiçbir şey olamaz. Başlangıçtan sonsuza kadar ne olacaksa o, hepsini bilir.<br />
<br />
Âlemde vuku bulan, cereyan eden her şey Allah´ın kaza ve kaderiyledir. Her şey, Allah´ın ilim, irade ve kudretinin eseridir, ilâhi kanuna tabidir. Her şeyde sebepler, bir takım ölçüler mevcuttur, bütün bunlar Allah´ın kaza ve kaderine uygun olarak meydana gelir. Allah bir sebep ve hikmete uygun olarak yaratır.<br />
<br />
Kader, bir şeyin ölçüsüdür. Her varlık bir ilâhi ölçüye bağlıdır. Âlemdeki düzen ve istikrar, devamlılık ilâhi kaza ve kaderle mümkün olmaktadır.<br />
<br />
Rabbımızın, olacakların hepsini, önceden bilip takdir etmesine (ölçüp, biçip belirli kılmasına) KADER denir. Bu, Allah ın ilim sıfatının sonucudur.<br />
<br />
Yüce Allah ın takdir ettiği şeylerin zamanı gelince, Onun tarafından yaratılıp ortaya çıkmasına ise, KAZA denir. Bu da, Allah ın irade, kudret ve yaratma sıfatlarının sonucudur. şu halde kaza ve kadere iman, Allah ın ilim, irade, kudret ve yaratma (Tekvîn) sıfatlarına inanmak demektir.<br />
<br />
<br />
<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">B) KAZA VE KADERLE İLGİLİ AYET VE HADİSLER</span></span><br />
<br />
<br />
"şüphesiz ki biz, her şeyi bir kader (ölçü) ile yarattık." (Kamer/49),<br />
<br />
"Allah her şeyi yaratmış ve her birine belirli bir nizam vererek, onun kaderini tayin ve takdir etmiştir." (Furkan/2),<br />
<br />
"Yeryüzünde ve sizin başınıza gelen her hangi bir olay yoktur ki, biz onu yaratmadan önce o, kitapta bulunmasın. Doğrusu bunu bilmek Allah´a kolaydır." (Hadid/22),<br />
<br />
"Ölümü aranızda biz tayin ettik..." (Vakıa/60),<br />
<br />
"Bu sebeple yıllarca Medyen halkı içinde kaldın. Sonra da bir takdire göre buraya geldin ey Musa!..." (Taha/40),<br />
<br />
Peygamber Efendimiz (s.a.v.)den Hz.Ömer (r.a.)ın rivayet ettiği, Cibril hadisi diye bilinen hadis-i şerifte, iman, İslâm ve ihsanın ne olduğunu Cebrail e anlatırken iman konusunda şu ifadeyi kullanmıştır: "İman, Allah´a, meleklerine, kitaplarına, Peygamberlerine, ahiret gününe, kadere, hayrın ve şerrin Allah´tan olduğuna inanmaktır." (Müslim/İman),<br />
<br />
Bu hadiste kadere inanmanın iman esaslarından olduğu açıkça belirtiliyor. Bununla birlikte ilâhi bir sır olarak kabul edilen kaza ve kader konusunda Peygamberimiz, fazla konuşulmamasını, münakaşa edilmemesini, bu konuya fazla dalınmamasını tavsiye etmiştir.<br />
<br />
<br />
<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">C) İRADE</span></span><br />
<br />
<br />
Kaza ve kadere iman, insanın durumunu tespit ve tayinde büyük önem kazanır. Her şeyden önce insanın iradesinin olup olmadığı söz konusu edilir.<br />
<br />
İrade; istek, arzu, eğilim, kast, sevgi ve benzeri anlamlara gelir. Bir sıfat olarak kabul edilir. Bu sıfatla canlı fiillerini yapar. Her hangi bir işin meydana gelmesinde irade sıfatı ilk ve en önemli rolü oynar. İrade, istek olmayınca iş meydana gelmez.<br />
<br />
İradeyi anlamanın iki yolu vardır:<br />
<br />
Allah´ın ve insanın iradesi,<br />
<br />
İnsanın iradesi.<br />
<br />
a) Allah´ın ve insanın iradesi<br />
<br />
Allah´ın iradesinin olduğu ve bu iradenin her şeyi kuşattığı malumdur. Allah mutlak irade sahibidir. Bu ilâhi iradenin varlığına akıl ve nakil (ayet ve hadisler) şahitlik etmektedir. Âlemde hiçbir şey, Allah´ın mutlak iradesinin dışında değildir.<br />
<br />
İlâhi iradenin her şeyde hükümran ve söz sahibi olması bakımından, Allah´ın irade ve meşietine "Külli irade" denebilir. Bu bakımdan ilâhi irade, insanın iradesini de kuşatır.<br />
<br />
İnsanın da iradesi vardır. İnsan bazen istekli, bazen isteksiz olur; bazen bir işi yapmak ister, bazen istemez. Bunlar onun iradesinin varlığının delilidir. İnsanın bu tarzda anlaşılan iradesi, Allah´ın yüce, mutlak, tarifi imkânsız iradesinin yanında çok küçük bir iradedir. Bu bakımdan insanın bu iradesine, Allah´ın külli, mutlak iradesi yanında "Cüz´i irade" denebilir.<br />
<br />
b) İnsanın iradesi<br />
<br />
İnsanın iradesinin olduğu kesindir. Bu irade, insan tek başına ele alındığında bağımsızdır, hürdür, bütündür, küldür.<br />
<br />
İnsanda ortaya çıkan hareketler iki türlüdür:<br />
<br />
1- İhtiyarî fiiller: Yapmak ve yapmamak kulun elindedir. Kul irade-i cüziyesi ile bunu ister. Allah (c.c) da yaratır. O yüzden kul, ihtiyari fiillerden (kendi yaptığı işlerden) sorumlu olur. Okumak, ders çalışmak, namaz kılmak, içki içmek... gibi. İnsan, kendisinde bulunan ve bir bütün olarak kabul edilen iradesini kullanarak bu hareketleri yapar ve bunları kendisi için iradi fiil haline getirir. Sözgelimi insanın önünde "camiye gitmek veya gitmemek" şeklinde iki tercih bulunsa, insanın bunlardan birini tercih etmesi istense, bu taktirde insanda hem külli iradenin, hem cüz´i iradenin varlığı görülür. Söz konusu insan, camiye gidip gitmeme noktasında külli, ikisinden birini tercih ettiğinde ise cüz´i iradesini kullanma halindedir.<br />
<br />
Gerçekte insanın hayatı sürekli bir tercihler zinciri şeklinde devam edip gitmektedir. İnsan kendisinde bulunan irade-i cüz´iyesiyle Allah´ın emirlerine uygun veya ters tercihlerde bulunur. Allah (c.c.) da kulun tercihine uygun olarak o fiilleri yapma kudreti halk eder. O fiilleri isteyen ve yapan kul, fiillerinden de sorumlu olur. Bu fiillerinde kendisi tercih yaptığından fiillerinde mecbur değildir. Böylece tercihler hayat boyu kulun amellerini oluşturur.<br />
<br />
2- Gayr-i ihtiyarî fiiller (refleks hareketler): İnsanların kendi iradesi ve isteği olmadan sırf Allah ın yaratması ile olan hareketlerdir: İnsanın acıkması, hasta olması, unutması ve yanılması gibi şeylerdir.<br />
<br />
<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color"><br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">D) KAZA VE KADER KONUSUNDA GÖRÜŞLER</span></span><br />
<br />
<br />
Kaza ve kader konusu, insan zihnini meşgul eden konuların başında gelir. Bu konuyla ilgili olarak ilk devirlerden itibaren çeşitli görüşler ortaya atılmıştır. Kaza ve kader konusunda başlıca üç görüş vardır:<br />
<br />
a) Ehl-i Sünnetin görüşü<br />
<br />
Ehl-i Sünnete göre insan, belli ölçülere göre hareket eden hür bir varlıktır. O, işlerini kendi irade ve ihtiyariyle yapar. Zorunlu fiiller dışında kendi isteğine bağlı olarak yaptığı işlerin emir olanlarından mükâfat, yasak olanlarından ceza görecektir. Allah´ın teklifleri, sevap ve ikabını gerektirecek işler bellidir. İnsan bunları seçme ve yapmada serbesttir.<br />
<br />
Burada iki husus ortaya çıkmaktadır:<br />
<br />
İnsan kendi irade ve ihtiyariyle yaptığı zorunlu olmayan fiillerden, başka bir deyimle, isteğe bağlı olarak seçimini kendi kendisinin yaptığı işlerden sorumludur. Bu fiillerin tümü teklif dairesine girer, sevap veya ikabı, mükâfat veya cezayı gerektirir.<br />
<br />
Tek yaratıcı ancak Allah´tır. İnsanı, fiillerini ve her şeyi yaratan Allah tır. Çünkü "Allah her şeyin yaratanıdır." (Zümer / 62), "Sizi ve işlediklerinizi yaratan Allah´tır." (Saffat / 96)<br />
<br />
İnsanda yaratma vasfı yoktur. O, fiilini seçme hürriyetine sahiptir. İnsanın seçimine göre yaratma Allah´a aittir. İnsan ancak kâsibtir, müktesiptir, fiillerini kesb eder, kazanır.<br />
<br />
b) Cebriyenin görüşü<br />
<br />
Ehl-i Sünnetin dışında yer alan Cebriye´ye göre insan fiillerinde yaptığı işlerde mecburdur. İnsanın iradesi, gücü yoktur. O fiillerini zorunlu olarak yapar. İnsanın fiilleriyle münasebeti, çöpün rüzgârla olan münasebeti gibidir. Fiiller insana nispet edilir. Kulların hareketleri cansız varlıkların hareketleri gibidir. Kulun fiillerinde ihtiyar sahibi olması, mucit ve halık olmasını gerektirir. Halbuki yaratıcılık yalnız Allah´a aittir.<br />
<br />
Bu fırka, kaza ve kaderi nazara alarak kulun fiillerini yapmada mecbur olduğu görüşünü ileri sürmüştür. Bununla Allah Tealâyı acizden tenzihe çalışırken diğer taraftan Allah Tealâya zulüm isnat etmişlerdir.<br />
<br />
Bu görüşe göre insan, değersiz, şuursuz, akılsız, iradesiz bir varlık durumuna düşüyor. O âdeta cansız bir varlık haline geliyor. Böylece dinin, Peygamberin, kitabın, teklifin, ceza ve mükâfatın hiç bir değeri kalmıyor. Bu görüş sahipleri zaten zamanla yok olup gitmişlerdir. Ama zaman zaman hayatta aynı görüşü benimseyenlerle karşılaşmak mümkündür.<br />
<br />
c) Mutezile nin görüşü<br />
<br />
Mutezile, Cebriyenin görüşünün tam tersini savunur. Mutezileye göre insan irade ve güç sahibidir ,kendi fiillerinin yaraticisidir. Onlara göre insan, kendi fiillerini yaratirsa ancak hür ve sorumlu olur, ceza ve mükâfat ancak böyle tahakkuk eder.<br />
<br />
Mutezilenin bu konudaki görüşünde aşiriliga gittigi görülüyor. Gerçekte insan cüz´i bir irade sahibidir. Allah ın bahşettiği bir kudretle fiillerini yapar; ama asla yaratıcı değildir, kendi fiillerinin halıkı olamaz. İnsan dilediğini seçme ve yapma hakkına sahiptir. Ama hiç bir zaman mutlak irade ve mutlak güç sahibi değildir.<br />
<br />
Görüldüğü gibi, Ehl-i Sünnetin bu konudaki görüşü aşırılıktan uzak, Kur´an ve sünnetin ruhuna uygun orta bir yolu temsil etmektir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><br />
<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color">E) HAYIR VE ŞER</span></span><br />
<br />
<br />
Dinimizin, iyi, güzel ve yararlı gördüğü söz, düşünce ve davranışlara "HAYIR"; kötü, çirkin veya zararlı gördüklerine de "ŞER" denir. Dinimize göre; hayrı da, şerri de yaratan Yüce Allah tır.<br />
<br />
Yüce Allah hayra razıdır; fakat şerre razı değildir.Yani Rabbımız, kötülüklerimizi beğenmeyerek iyiliklerimizi ise beğenerek yaratır. Çünkü Onun bilgisi ve yaratması dışında hiçbir şey olamaz.<br />
<br />
<br />
<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">F) İYİYE VE DOĞRUYA YÖNELME</span><br />
</span><br />
<br />
Bir insan, "Allah böyle takdir etmiş, ben ne yapabilirim" deyip kötü davranışlarda bulunamayacağı gibi, tembel tembel de oturamaz. Çünkü insan, cüz î irade dediğimiz güçle, iyiyi veya kötüyü kendisi seçer. Yüce Allah, emir ve yasaklarıyla iyi ve kötü yolu göstermiş ve "İyi olana gidin, kötü olandan uzaklaşın" demiş; bu iki yoldan birini seçmekte insanı serbest bırakmıştır. İyi ve kötü yollardan birini seçmek insanın kendi isteğiyledir. Allah, insanın bu isteğine göre iyi ve kötüyü yaratır. Böyle olunca isteyen ve istemeyen insandır, yaratan ise Allah tır. Bunun için insana, irade ve gücünü kullanarak yaptığı davranışlardan sorumlu tutulacağı, âhiret gününde niçin kötü yolu seçtiğinin sorulacağı bildirilmiştir. İradesini iyiye, doğruya yöneltip iyi ve yararlı davranışlarda bulunanlar mükâfatını görecekler, kötüye yönelip kötü ve zararlı davranışlarda bulunanlar, tövbe etmeden ölürlerse cezasını çekeceklerdir.<br />
<br />
Kötü çirkin davranışlarda bulunanlar, dünyada da bu kötü davranışlarının cezasını görürler. Bunun için insana yaraşan iradesini iyi, doğru ve yararlı olana yönelterek güzel davranışlarda bulunmak ve bu sayede hem dünyada hem de âhirette mutlu olmaktır. Dinimizin bütün emir ve yasakları insanın cüz î iradesine yön vermek içindir.<br />
<br />
<br />
<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">G) TEVEKKÜL</span></span><br />
<br />
<br />
Bir amaca ulaşabilmek için gerekli olan bütün tedbirleri aldiktan sonra Allah a güvenmeye ve sonrasını Ona bırakmaya "Tevekkül" denir. Meselâ: Bir çiftçi önce tarlasını zamanında sürer, tohumu eker ve gerekli bütün yapım işlerini yapar, sonra da Allah a tevekkül eder. Yani "Takdir ne ise o olur, ben üzerime düşeni yaptim" diyebilir. Yoksa bunlarin hiç birini yapmadan "kader ne ise öyle olur, ben Allah a güveniyorum" demek, tevekkül değil tembelliktir.<br />
<br />
Başka bir örnek daha verelim: Meselâ, bir öğrenci derslerine hiç çalışmadan "kaderim ne ise o olur, Allah dilerse sınıfımı geçerim" diyerek işi Allah a bırakamaz. Böyle bir davranış hem Allah a karşi gelmek olur, hem de kader inanci ile uyuşmaz. Halbuki önce derslere en iyi şekilde çalişmak, bütün konulari ögrenmek, işi ondan sonra Allah a bırakmak, Onun yardımını dilemek gerekir ki, işte bu tevekkül olur.<br />
<br />
<br />
<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">H) FERT HAYATI YÖNÜNDEN ÖNEMİ</span></span><br />
<br />
<br />
Hayır ve şer, kaza ve kader, kâinatta olup biten şeylerin hepsi belirli kanunlar, belli sebepler ve ölçülü miktarlar dairesinde cereyan etmektedir. Allah her şeyi iradesiyle yaratır, var olan ve olup biten her şey Allah ın bilgisi ve iradesi altındadır.<br />
<br />
İşte kaza ve kadere, hayır ve şerre iman, bu inancın sahibini daima çalışmaya ve emek harcamaya sevk eder. Çünkü kişi önüne ne çıkacağını, ileride ne olacağını bilmediğinden kendisini çalışmaya memur bilir. Doğuşundan itibaren kişinin kaderinin ne olduğu belli değildir. O bakımdan insana çalışmak ve kaderin var olduğuna inanmak düşer.<br />
<br />
Kadere iman, insanlar felâketlerle baş başa kaldıkları zaman bir teselli kaynağı olur. İnsan üzüntülü olduğu zaman kaza ve kadere olan imanı onun imdadına yetişir. Arzu ettiği bir şeye kavuşamadığı ve ümitlerinin arasına engeller girdiği zaman, Allah ın takdirine olan imanı ve güveni ona destek olur, ümitsizliğe düşmez. Olanların bir ilâhî takdir gereği olduğunu bilir ve üzülmez.<br />
<br />
Kişi işlerinde başarılı olunca sevinir. Bu sevinci ile birlikte şımarmaz. Fazla sevinçten dolayı hayat dengesini kaybedip gururlanmaz. Alçak gönüllü olmayı elden bırakmaz. Bütün bu çalışma ve gayretlerin sonunda bunların Allah ın bir lütfü ve takdiri olduğunu hatırdan çıkarmaz. Kur an-ı Kerîm bu hususu bize şöyle belirtiyor:<br />
<br />
"Size yeryüzünde veya nefislerinizde bir belâ dokunmaz ki, ancak o sizi yaratmazdan önce yazılmış olmasın. Ve bu da Allah a göre kolaydır. Bunu önceden mukadder ve yazılı olduğunu bilip elinizden çıkan (kaybettiğiniz) şeylerden dolayı üzüntüye düşmeyiniz ve elinize girenle de (kazandığınızdan dolayı) sevinip şımarmamanız için size beyan ettik. Allah övünen ve kibirlenenleri asla sevmez." ( Hadid sûresi /22 - 23. âıetler.)<br />
<br />
Kadere iman, insanda kahramanlık ve yiğitlik duygularını kuvvetlendirir. İşlerin Allah ın takdir ettiği gibi olacağına imanı olan kimse yılmaz ve korkmaz.<br />
<br />
Cömertlik ve iyilik hislerini arttırır, insanı eli açık yapar. İnsan düşünür, madem ki rızklar bellidir, Allah herkesin rızkını çalışmasına, çabasına göre takdir etmiştir. Aç kalırım endişesiyle cimrilik yapmaz, cömert olur, düşkünlere yardım eder, muhtaçları ve yoksulları maddî ve manevî yönlerden destekler.<br />
<br />
Kâinatta bütün işlerin Cenab-ı Hak kın elinde olduğuna imanı olan kimse en güzel ahlâk sahibi olmaya çalışır. Ölümden korkmaz, her zaman hakkı, adaleti, eşitliği, insan hak ve hürriyetlerini savunur. Her ne pahasına olursa olsun, Allah ın emirlerine uyar ve yasaklarından kaçınır.<br />
<br />
İnsana bir felâket ve üzüntü geldiği zaman, hüzün ve kederden kendisini helâk etmez. İlâhî takdire razı olur.<br />
<br />
Demek ki, yeryüzünde olup biten her şey, ilâhî bilgi ve takdir çerçevesindedir.</span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #ff0000;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">A) KAZA VE KADER</span></span><br />
<br />
Kaza ve kadere inanmak, iman esaslarından altıncısı ve sonuncusudur.<br />
<br />
Alemdeki canlı cansız her varlığın, güneşin, ayın ve yıldızların yoktan yaratıldığını biliyoruz. Bütün bunların belirli bir düzen ve ölçüler içerisinde hareket ettiğini ve değişip durduğunu, zamanı gelince de yok olduğunu görüyoruz. Bu ince düzen bu sürekli oluş ve yaratılış bir tesadüfün eseri olamaz. İşte bütün bunları yapan sonsuz bir güç vardır ki, o da Allah tır. Onun bilgisi dışında hiçbir şey olamaz. Başlangıçtan sonsuza kadar ne olacaksa o, hepsini bilir.<br />
<br />
Âlemde vuku bulan, cereyan eden her şey Allah´ın kaza ve kaderiyledir. Her şey, Allah´ın ilim, irade ve kudretinin eseridir, ilâhi kanuna tabidir. Her şeyde sebepler, bir takım ölçüler mevcuttur, bütün bunlar Allah´ın kaza ve kaderine uygun olarak meydana gelir. Allah bir sebep ve hikmete uygun olarak yaratır.<br />
<br />
Kader, bir şeyin ölçüsüdür. Her varlık bir ilâhi ölçüye bağlıdır. Âlemdeki düzen ve istikrar, devamlılık ilâhi kaza ve kaderle mümkün olmaktadır.<br />
<br />
Rabbımızın, olacakların hepsini, önceden bilip takdir etmesine (ölçüp, biçip belirli kılmasına) KADER denir. Bu, Allah ın ilim sıfatının sonucudur.<br />
<br />
Yüce Allah ın takdir ettiği şeylerin zamanı gelince, Onun tarafından yaratılıp ortaya çıkmasına ise, KAZA denir. Bu da, Allah ın irade, kudret ve yaratma sıfatlarının sonucudur. şu halde kaza ve kadere iman, Allah ın ilim, irade, kudret ve yaratma (Tekvîn) sıfatlarına inanmak demektir.<br />
<br />
<br />
<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">B) KAZA VE KADERLE İLGİLİ AYET VE HADİSLER</span></span><br />
<br />
<br />
"şüphesiz ki biz, her şeyi bir kader (ölçü) ile yarattık." (Kamer/49),<br />
<br />
"Allah her şeyi yaratmış ve her birine belirli bir nizam vererek, onun kaderini tayin ve takdir etmiştir." (Furkan/2),<br />
<br />
"Yeryüzünde ve sizin başınıza gelen her hangi bir olay yoktur ki, biz onu yaratmadan önce o, kitapta bulunmasın. Doğrusu bunu bilmek Allah´a kolaydır." (Hadid/22),<br />
<br />
"Ölümü aranızda biz tayin ettik..." (Vakıa/60),<br />
<br />
"Bu sebeple yıllarca Medyen halkı içinde kaldın. Sonra da bir takdire göre buraya geldin ey Musa!..." (Taha/40),<br />
<br />
Peygamber Efendimiz (s.a.v.)den Hz.Ömer (r.a.)ın rivayet ettiği, Cibril hadisi diye bilinen hadis-i şerifte, iman, İslâm ve ihsanın ne olduğunu Cebrail e anlatırken iman konusunda şu ifadeyi kullanmıştır: "İman, Allah´a, meleklerine, kitaplarına, Peygamberlerine, ahiret gününe, kadere, hayrın ve şerrin Allah´tan olduğuna inanmaktır." (Müslim/İman),<br />
<br />
Bu hadiste kadere inanmanın iman esaslarından olduğu açıkça belirtiliyor. Bununla birlikte ilâhi bir sır olarak kabul edilen kaza ve kader konusunda Peygamberimiz, fazla konuşulmamasını, münakaşa edilmemesini, bu konuya fazla dalınmamasını tavsiye etmiştir.<br />
<br />
<br />
<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">C) İRADE</span></span><br />
<br />
<br />
Kaza ve kadere iman, insanın durumunu tespit ve tayinde büyük önem kazanır. Her şeyden önce insanın iradesinin olup olmadığı söz konusu edilir.<br />
<br />
İrade; istek, arzu, eğilim, kast, sevgi ve benzeri anlamlara gelir. Bir sıfat olarak kabul edilir. Bu sıfatla canlı fiillerini yapar. Her hangi bir işin meydana gelmesinde irade sıfatı ilk ve en önemli rolü oynar. İrade, istek olmayınca iş meydana gelmez.<br />
<br />
İradeyi anlamanın iki yolu vardır:<br />
<br />
Allah´ın ve insanın iradesi,<br />
<br />
İnsanın iradesi.<br />
<br />
a) Allah´ın ve insanın iradesi<br />
<br />
Allah´ın iradesinin olduğu ve bu iradenin her şeyi kuşattığı malumdur. Allah mutlak irade sahibidir. Bu ilâhi iradenin varlığına akıl ve nakil (ayet ve hadisler) şahitlik etmektedir. Âlemde hiçbir şey, Allah´ın mutlak iradesinin dışında değildir.<br />
<br />
İlâhi iradenin her şeyde hükümran ve söz sahibi olması bakımından, Allah´ın irade ve meşietine "Külli irade" denebilir. Bu bakımdan ilâhi irade, insanın iradesini de kuşatır.<br />
<br />
İnsanın da iradesi vardır. İnsan bazen istekli, bazen isteksiz olur; bazen bir işi yapmak ister, bazen istemez. Bunlar onun iradesinin varlığının delilidir. İnsanın bu tarzda anlaşılan iradesi, Allah´ın yüce, mutlak, tarifi imkânsız iradesinin yanında çok küçük bir iradedir. Bu bakımdan insanın bu iradesine, Allah´ın külli, mutlak iradesi yanında "Cüz´i irade" denebilir.<br />
<br />
b) İnsanın iradesi<br />
<br />
İnsanın iradesinin olduğu kesindir. Bu irade, insan tek başına ele alındığında bağımsızdır, hürdür, bütündür, küldür.<br />
<br />
İnsanda ortaya çıkan hareketler iki türlüdür:<br />
<br />
1- İhtiyarî fiiller: Yapmak ve yapmamak kulun elindedir. Kul irade-i cüziyesi ile bunu ister. Allah (c.c) da yaratır. O yüzden kul, ihtiyari fiillerden (kendi yaptığı işlerden) sorumlu olur. Okumak, ders çalışmak, namaz kılmak, içki içmek... gibi. İnsan, kendisinde bulunan ve bir bütün olarak kabul edilen iradesini kullanarak bu hareketleri yapar ve bunları kendisi için iradi fiil haline getirir. Sözgelimi insanın önünde "camiye gitmek veya gitmemek" şeklinde iki tercih bulunsa, insanın bunlardan birini tercih etmesi istense, bu taktirde insanda hem külli iradenin, hem cüz´i iradenin varlığı görülür. Söz konusu insan, camiye gidip gitmeme noktasında külli, ikisinden birini tercih ettiğinde ise cüz´i iradesini kullanma halindedir.<br />
<br />
Gerçekte insanın hayatı sürekli bir tercihler zinciri şeklinde devam edip gitmektedir. İnsan kendisinde bulunan irade-i cüz´iyesiyle Allah´ın emirlerine uygun veya ters tercihlerde bulunur. Allah (c.c.) da kulun tercihine uygun olarak o fiilleri yapma kudreti halk eder. O fiilleri isteyen ve yapan kul, fiillerinden de sorumlu olur. Bu fiillerinde kendisi tercih yaptığından fiillerinde mecbur değildir. Böylece tercihler hayat boyu kulun amellerini oluşturur.<br />
<br />
2- Gayr-i ihtiyarî fiiller (refleks hareketler): İnsanların kendi iradesi ve isteği olmadan sırf Allah ın yaratması ile olan hareketlerdir: İnsanın acıkması, hasta olması, unutması ve yanılması gibi şeylerdir.<br />
<br />
<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color"><br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">D) KAZA VE KADER KONUSUNDA GÖRÜŞLER</span></span><br />
<br />
<br />
Kaza ve kader konusu, insan zihnini meşgul eden konuların başında gelir. Bu konuyla ilgili olarak ilk devirlerden itibaren çeşitli görüşler ortaya atılmıştır. Kaza ve kader konusunda başlıca üç görüş vardır:<br />
<br />
a) Ehl-i Sünnetin görüşü<br />
<br />
Ehl-i Sünnete göre insan, belli ölçülere göre hareket eden hür bir varlıktır. O, işlerini kendi irade ve ihtiyariyle yapar. Zorunlu fiiller dışında kendi isteğine bağlı olarak yaptığı işlerin emir olanlarından mükâfat, yasak olanlarından ceza görecektir. Allah´ın teklifleri, sevap ve ikabını gerektirecek işler bellidir. İnsan bunları seçme ve yapmada serbesttir.<br />
<br />
Burada iki husus ortaya çıkmaktadır:<br />
<br />
İnsan kendi irade ve ihtiyariyle yaptığı zorunlu olmayan fiillerden, başka bir deyimle, isteğe bağlı olarak seçimini kendi kendisinin yaptığı işlerden sorumludur. Bu fiillerin tümü teklif dairesine girer, sevap veya ikabı, mükâfat veya cezayı gerektirir.<br />
<br />
Tek yaratıcı ancak Allah´tır. İnsanı, fiillerini ve her şeyi yaratan Allah tır. Çünkü "Allah her şeyin yaratanıdır." (Zümer / 62), "Sizi ve işlediklerinizi yaratan Allah´tır." (Saffat / 96)<br />
<br />
İnsanda yaratma vasfı yoktur. O, fiilini seçme hürriyetine sahiptir. İnsanın seçimine göre yaratma Allah´a aittir. İnsan ancak kâsibtir, müktesiptir, fiillerini kesb eder, kazanır.<br />
<br />
b) Cebriyenin görüşü<br />
<br />
Ehl-i Sünnetin dışında yer alan Cebriye´ye göre insan fiillerinde yaptığı işlerde mecburdur. İnsanın iradesi, gücü yoktur. O fiillerini zorunlu olarak yapar. İnsanın fiilleriyle münasebeti, çöpün rüzgârla olan münasebeti gibidir. Fiiller insana nispet edilir. Kulların hareketleri cansız varlıkların hareketleri gibidir. Kulun fiillerinde ihtiyar sahibi olması, mucit ve halık olmasını gerektirir. Halbuki yaratıcılık yalnız Allah´a aittir.<br />
<br />
Bu fırka, kaza ve kaderi nazara alarak kulun fiillerini yapmada mecbur olduğu görüşünü ileri sürmüştür. Bununla Allah Tealâyı acizden tenzihe çalışırken diğer taraftan Allah Tealâya zulüm isnat etmişlerdir.<br />
<br />
Bu görüşe göre insan, değersiz, şuursuz, akılsız, iradesiz bir varlık durumuna düşüyor. O âdeta cansız bir varlık haline geliyor. Böylece dinin, Peygamberin, kitabın, teklifin, ceza ve mükâfatın hiç bir değeri kalmıyor. Bu görüş sahipleri zaten zamanla yok olup gitmişlerdir. Ama zaman zaman hayatta aynı görüşü benimseyenlerle karşılaşmak mümkündür.<br />
<br />
c) Mutezile nin görüşü<br />
<br />
Mutezile, Cebriyenin görüşünün tam tersini savunur. Mutezileye göre insan irade ve güç sahibidir ,kendi fiillerinin yaraticisidir. Onlara göre insan, kendi fiillerini yaratirsa ancak hür ve sorumlu olur, ceza ve mükâfat ancak böyle tahakkuk eder.<br />
<br />
Mutezilenin bu konudaki görüşünde aşiriliga gittigi görülüyor. Gerçekte insan cüz´i bir irade sahibidir. Allah ın bahşettiği bir kudretle fiillerini yapar; ama asla yaratıcı değildir, kendi fiillerinin halıkı olamaz. İnsan dilediğini seçme ve yapma hakkına sahiptir. Ama hiç bir zaman mutlak irade ve mutlak güç sahibi değildir.<br />
<br />
Görüldüğü gibi, Ehl-i Sünnetin bu konudaki görüşü aşırılıktan uzak, Kur´an ve sünnetin ruhuna uygun orta bir yolu temsil etmektir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><br />
<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color">E) HAYIR VE ŞER</span></span><br />
<br />
<br />
Dinimizin, iyi, güzel ve yararlı gördüğü söz, düşünce ve davranışlara "HAYIR"; kötü, çirkin veya zararlı gördüklerine de "ŞER" denir. Dinimize göre; hayrı da, şerri de yaratan Yüce Allah tır.<br />
<br />
Yüce Allah hayra razıdır; fakat şerre razı değildir.Yani Rabbımız, kötülüklerimizi beğenmeyerek iyiliklerimizi ise beğenerek yaratır. Çünkü Onun bilgisi ve yaratması dışında hiçbir şey olamaz.<br />
<br />
<br />
<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">F) İYİYE VE DOĞRUYA YÖNELME</span><br />
</span><br />
<br />
Bir insan, "Allah böyle takdir etmiş, ben ne yapabilirim" deyip kötü davranışlarda bulunamayacağı gibi, tembel tembel de oturamaz. Çünkü insan, cüz î irade dediğimiz güçle, iyiyi veya kötüyü kendisi seçer. Yüce Allah, emir ve yasaklarıyla iyi ve kötü yolu göstermiş ve "İyi olana gidin, kötü olandan uzaklaşın" demiş; bu iki yoldan birini seçmekte insanı serbest bırakmıştır. İyi ve kötü yollardan birini seçmek insanın kendi isteğiyledir. Allah, insanın bu isteğine göre iyi ve kötüyü yaratır. Böyle olunca isteyen ve istemeyen insandır, yaratan ise Allah tır. Bunun için insana, irade ve gücünü kullanarak yaptığı davranışlardan sorumlu tutulacağı, âhiret gününde niçin kötü yolu seçtiğinin sorulacağı bildirilmiştir. İradesini iyiye, doğruya yöneltip iyi ve yararlı davranışlarda bulunanlar mükâfatını görecekler, kötüye yönelip kötü ve zararlı davranışlarda bulunanlar, tövbe etmeden ölürlerse cezasını çekeceklerdir.<br />
<br />
Kötü çirkin davranışlarda bulunanlar, dünyada da bu kötü davranışlarının cezasını görürler. Bunun için insana yaraşan iradesini iyi, doğru ve yararlı olana yönelterek güzel davranışlarda bulunmak ve bu sayede hem dünyada hem de âhirette mutlu olmaktır. Dinimizin bütün emir ve yasakları insanın cüz î iradesine yön vermek içindir.<br />
<br />
<br />
<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">G) TEVEKKÜL</span></span><br />
<br />
<br />
Bir amaca ulaşabilmek için gerekli olan bütün tedbirleri aldiktan sonra Allah a güvenmeye ve sonrasını Ona bırakmaya "Tevekkül" denir. Meselâ: Bir çiftçi önce tarlasını zamanında sürer, tohumu eker ve gerekli bütün yapım işlerini yapar, sonra da Allah a tevekkül eder. Yani "Takdir ne ise o olur, ben üzerime düşeni yaptim" diyebilir. Yoksa bunlarin hiç birini yapmadan "kader ne ise öyle olur, ben Allah a güveniyorum" demek, tevekkül değil tembelliktir.<br />
<br />
Başka bir örnek daha verelim: Meselâ, bir öğrenci derslerine hiç çalışmadan "kaderim ne ise o olur, Allah dilerse sınıfımı geçerim" diyerek işi Allah a bırakamaz. Böyle bir davranış hem Allah a karşi gelmek olur, hem de kader inanci ile uyuşmaz. Halbuki önce derslere en iyi şekilde çalişmak, bütün konulari ögrenmek, işi ondan sonra Allah a bırakmak, Onun yardımını dilemek gerekir ki, işte bu tevekkül olur.<br />
<br />
<br />
<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">H) FERT HAYATI YÖNÜNDEN ÖNEMİ</span></span><br />
<br />
<br />
Hayır ve şer, kaza ve kader, kâinatta olup biten şeylerin hepsi belirli kanunlar, belli sebepler ve ölçülü miktarlar dairesinde cereyan etmektedir. Allah her şeyi iradesiyle yaratır, var olan ve olup biten her şey Allah ın bilgisi ve iradesi altındadır.<br />
<br />
İşte kaza ve kadere, hayır ve şerre iman, bu inancın sahibini daima çalışmaya ve emek harcamaya sevk eder. Çünkü kişi önüne ne çıkacağını, ileride ne olacağını bilmediğinden kendisini çalışmaya memur bilir. Doğuşundan itibaren kişinin kaderinin ne olduğu belli değildir. O bakımdan insana çalışmak ve kaderin var olduğuna inanmak düşer.<br />
<br />
Kadere iman, insanlar felâketlerle baş başa kaldıkları zaman bir teselli kaynağı olur. İnsan üzüntülü olduğu zaman kaza ve kadere olan imanı onun imdadına yetişir. Arzu ettiği bir şeye kavuşamadığı ve ümitlerinin arasına engeller girdiği zaman, Allah ın takdirine olan imanı ve güveni ona destek olur, ümitsizliğe düşmez. Olanların bir ilâhî takdir gereği olduğunu bilir ve üzülmez.<br />
<br />
Kişi işlerinde başarılı olunca sevinir. Bu sevinci ile birlikte şımarmaz. Fazla sevinçten dolayı hayat dengesini kaybedip gururlanmaz. Alçak gönüllü olmayı elden bırakmaz. Bütün bu çalışma ve gayretlerin sonunda bunların Allah ın bir lütfü ve takdiri olduğunu hatırdan çıkarmaz. Kur an-ı Kerîm bu hususu bize şöyle belirtiyor:<br />
<br />
"Size yeryüzünde veya nefislerinizde bir belâ dokunmaz ki, ancak o sizi yaratmazdan önce yazılmış olmasın. Ve bu da Allah a göre kolaydır. Bunu önceden mukadder ve yazılı olduğunu bilip elinizden çıkan (kaybettiğiniz) şeylerden dolayı üzüntüye düşmeyiniz ve elinize girenle de (kazandığınızdan dolayı) sevinip şımarmamanız için size beyan ettik. Allah övünen ve kibirlenenleri asla sevmez." ( Hadid sûresi /22 - 23. âıetler.)<br />
<br />
Kadere iman, insanda kahramanlık ve yiğitlik duygularını kuvvetlendirir. İşlerin Allah ın takdir ettiği gibi olacağına imanı olan kimse yılmaz ve korkmaz.<br />
<br />
Cömertlik ve iyilik hislerini arttırır, insanı eli açık yapar. İnsan düşünür, madem ki rızklar bellidir, Allah herkesin rızkını çalışmasına, çabasına göre takdir etmiştir. Aç kalırım endişesiyle cimrilik yapmaz, cömert olur, düşkünlere yardım eder, muhtaçları ve yoksulları maddî ve manevî yönlerden destekler.<br />
<br />
Kâinatta bütün işlerin Cenab-ı Hak kın elinde olduğuna imanı olan kimse en güzel ahlâk sahibi olmaya çalışır. Ölümden korkmaz, her zaman hakkı, adaleti, eşitliği, insan hak ve hürriyetlerini savunur. Her ne pahasına olursa olsun, Allah ın emirlerine uyar ve yasaklarından kaçınır.<br />
<br />
İnsana bir felâket ve üzüntü geldiği zaman, hüzün ve kederden kendisini helâk etmez. İlâhî takdire razı olur.<br />
<br />
Demek ki, yeryüzünde olup biten her şey, ilâhî bilgi ve takdir çerçevesindedir.</span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Akaidle Ilgili Çeşitli Meseleler]]></title>
			<link>http://yamanboard.w4f.eu/showthread.php?tid=30</link>
			<pubDate>Mon, 09 Mar 2026 03:19:32 +0100</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="http://yamanboard.w4f.eu/member.php?action=profile&uid=2">YamanTunca</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">http://yamanboard.w4f.eu/showthread.php?tid=30</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #ff0000;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">A) İMAN VE AMEL YÖNÜNDEN MÜMİNLER</span></span><br />
<br />
<br />
Müminler imanda, tevhidde eşittirler. Bu eşitlik, iman edilecek şeyler itibariyledir. Küfür ile iman, körlük ile görmek gibidir. Hiç şüphesiz gözleri görenler, görmenin kuvveti ve zayıflığı bakımından farklıdırlar. Kimi kalın bir çizgiyi görür, ince bir çizgiyi görmez. Kimi yakını iyi görür uzağı göremez. Kimi de uzağı iyi görür, yakını göremez. Bunlar görme kuvvetinde farklı iseler de hepsi de görmektedir.<br />
<br />
Bir kimsenin, benim imanım Peygamberlerin imanı gibidir, demesi caiz değildir. Yine, benim imanım Ebubekir ve Ömer (r.a)nın imanı gibidir, demek uygun deşildir. Kelime-i Tevhidin bir kalpteki nurunu ancak Allah (c.c.) bilir. Kimi kalpteki nuru, güneş gibidir. Kimi kalpte ay, kimi kalpte yıldız, kimi kalpte bir meşale gibidir. İman kuvveti, zahiri ameli kuvvete, batini ilmi kuvvete şamildir. Bu şekilde bu nurun etkisi, dünyada ameller ve ilim üzerinde; ahirette de ahiret halleri üzerinde görülür. Bu kelimenin nuru ve mertebesi arttıkça, şüpheleri ve şehvetleri kuvvetinında yok eder; belki de öyle bir noktaya getirir ki rastladığı her şüpheyi, şehveti, günahı yakar, imha eder.<br />
<br />
Amelde üstünlük olabilir. Müslümanlar aynı şeylere inandıkları halde, yaptıkları ameller birisinde az, diğerinde yarım, bir diğerinde daha çoktur. Biri namazlarını kılar ama zekâtını vermede kusurludur. Diğeri namaz, zekât, hac diğer yükümlülükleri de yapar. Bir başkası emredilenleri yapar; ama yasak olduğu halde faizi de almaktan kurtulamaz. İşte bunlar, hepsi mümin olma noktasında eşit, amel bakımından farklıdırlar.<br />
<br />
<br />
<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">B) İMAN ARTMAZ VE EKSİLMEZ</span></span><br />
<br />
<br />
İman artmaz ve eksilmez. Çünkü, imanın noksanlaşması ancak küfrün artması ile; imanın artması da ancak küfrün noksanlaşması ile birlikte düşünülebilir. Bir şahsın, aynı anda hem mümin hem de kâfir olması nasıl düşünülebilir Bu görüş, İmam-ı Azam Ebu Hanife ve arkadaşlarının görüşüdür.<br />
<br />
Yine "el - Fıkhu´l - Ekber" adlı kitabında şöyle diyor: "Gök ve yer ehlinin imanı artıp eksilmez. Bütün müminler, imanda ve tevhidde derece bakımından eşit olup, amel bakımından birbirlerinden üstün olabilirler."<br />
<br />
Şöyle bir soru sorulabilir: Cenab-ı Hak Kur´an-ı Keriminde şöyle buyuruyor:<br />
<br />
"İmanlarını artırsınlar için..." (el-Feth / 4) Bu ve benzeri ayetler yanında Peygamber (s.a.v.) de şöyle buyuruyor:<br />
<br />
"İman, yetmiş küsur şubedir. En üstünü, "Lailâhe illallah" demek, en aşağısı da yolda eziyet veren şeyleri kaldırıp atmaktır. Utanmak da imandan bir şubedir." (Müslim, İman)<br />
<br />
Bu soruya şöyle karşılık verilebilir: Bu ayet ve hadislerin hükmü, sahabe hakkında geçerlidir. Çünkü Kur´an, o devirde zaman içersinde ayet ayet iniyor, onlar da her inen ayete iman ediyorlardı. Bu da onların ilk durumlarına göre imanlarını arttırmış oluyordu. Bunlar bizim hakkımızda ise geçerli değildir. Çünkü vahiy kesilmiştir.<br />
<br />
<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color"><br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">C) AMEL İMANDAN BİR PARÇA MIDIR</span></span><br />
<br />
<br />
Amel imandan bir parça değildir. Eğer amel imandan bir parça olsaydı, amellerinde eksiği olan insanların imanlarının eksik olması gerekirdi. Oysa iman, bir parçadır, bölünmez, parçalanmaz; aynı zamanda artmaz.<br />
<br />
Zira bazı Müslümanlar, beş vakit namazını kılarken cumaları ara sıra terk eder. Bazısı orucu terk eder. Bazısı zekâtı terk eder. Bunların amellerinde eksiklik vardır; ama amellerindeki eksiklikten dolayı imanlarında eksiklik yoktur. İnanılacak şeyler bir bütündür, birine inanmamak hepsine inanmamak gibidir insanı imandan çıkarır. Bu bakımdan iman eksilme ve artma kabul etmez. İmanın eksilmesi küfrün artması da olmaz. İman ile küfür bir kalpte toplanmaz.<br />
<br />
<br />
<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">D) AMELLERDE RİYA</span></span><br />
<br />
<br />
Amellere riya karıştığı zaman, bu riya, o amelin Allah katındaki sevabını yok eder.<br />
<br />
Ucub (kendini büyük görmek, ululamak) da amellerin sevabını yok eder.<br />
<br />
"Ey iman edenler! Sadakalarınızı başa kakmak, eziyet etmek suretiyle (malını insanlara gösterişte bulunmak için harcayanlarda olduğu gibi) iptal etmeyin." (Bakara/264)<br />
<br />
Peygamber Efendimiz (s.a.v.) de bir hadis-i şeriflerinde şöyle buyuruyor:<br />
<br />
"Allah Tealâ, içinde zerre kadar riya bulunan bir ameli kabul etmez." (Müslim)<br />
<br />
İmam-ı Azam (r.a) sevabının yok olacağını söylemiş; ama amellerin iptal edileceğini söylememiştir. Bu ifade ile amellerdeki seva mükâfatın önemine işaret etmişlerdir.<br />
<br />
Ucub (ululanmak) da böyledir. Her hangi bir amele ucub karıştığı zaman, onun Allah katındaki mükâfatını ve amelini riyada olduğu gibi iptal eder. Çünkü ucub yapan kimse, Allah´ın azabından emin olur; iman ve amellerinin yok olmasından emin olup korkmaz. Allah´ın azabından emin olmaksa küfürdür.<br />
<br />
<br />
<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">E) İNANILACAK ŞEYLERDE PROBLEMLE KARŞILAŞAN KİMSE NE YAPAR</span></span><br />
<br />
<br />
İnsan, tevhit ilminin inceliklerinden herhangi bir şey üzerinde güçlük ile karşılaşınca o zaman, sorup öğreneceği bir âlim kişiyi bulana kadar Allah katında doğrusu hangisi ise ona inanması gerekir. Yani "Allah katında doğrusu hangisi ise ona inanıyorum" demesi gerekir. Fakat böyle bir âlim arayıp bulma işini tehir etmesi caiz değildir. Çünkü bu mesele kişinin bilmesi farz olan meseledir. Bu da iman ve imanın yok olması bilgisidir. Bu konuda, durup beklemekten dolayı özürlü kabul edilmez. Eşer şüpheye düşerek sormaz da beklerse, o taktirde kâfir olur. Zira beklemek, inanılması gerekli bir meseleyi tasdik etmeye engeldir. "Allah´a inandım, inanılması gerekli olan şeylere de inandım" derse, bu söz ile, icmali (kısa) iman gerçekleşmiş olur.<br />
<br />
<br />
<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">F) RU´YETULLAH (ALLAH´I GÖRMEK)</span></span><br />
<br />
<br />
Allah Tealâ ahirette görülecektir. Müminler, Allah´ı cennette baş gözü ile keyfiyetsiz, bir şeye benzem, arada bir mesafe bulunmadan göreceklerdir.<br />
<br />
Müminler, cennette oldukları halde Allah´ı göreceklerdir. Bu konu ile ilgili olarak Rasülullah (s.a.v.) şöyle buyuruyor:<br />
<br />
"Cennet ehli cennete girdiği zaman Allah Tealâ: "Bir şey istiyor musunuz Size nimetlerimi artırayım." buyuracak. Cennet ehli de: "Yüzlerimizi beyaz kılmadın mı, bizi cennete koymadın mı " diyecekler. Allah Tealâ da: "Evet" buyuracak. Bundan sonra, Allah ile aralarındaki perde açılacak, müminler Allah´ın yüzüne bakacaklar. Cennet ehline, Rablerine bakmadan daha büyük bir nimet verilmemiştir. Bundan sonra Rasülullah (s.a.v.):<br />
<br />
"İyilik yapanlara, daima yaptıklarının daha iyisi azlası verilir." (Yunus / 26) ayetini okumuştur." (Müslim, K. İman)<br />
<br />
Bu konuda Kur´an´dan delilimiz şu ayettir:<br />
<br />
"O günde yüzler, parlak olduğu halde Rabbine bakacaktır." (Kıyame / 22)<br />
<br />
Allah´a yakınlık ve uzaklık keyfiyetsizdir.<br />
<br />
Allah´a uzaklık ve yakınlık, mesafe uzaklığı ve yakınlığı yönünden değil, belki keramet (üstünlük) ve zillet (önemsizlik) bakımındandır. Allah´a itaat eden kişi keyfiyetsiz olarak ona yakın, isyan eden kişi de yine keyfiyetsiz olarak ondan uzaklaşır.<br />
<br />
Mesafe yönünden uzaklık veya yakınlık, varlığı kendinden olmayan ve bir yer ve yönde yerleşmiş olan yaratıklar hakkında düşünülebilir. Allah Tealâ ise mekândan, mekâna yerleşmekten ve bir yönde bulunmaktan münezzehtir.<br />
<br />
Allah Tealâ´ya yakınlık ve uzaklıktan kasıt şudur: Kulun Allah´a yakın olması, kendi üstünlüğü, iyilik ve üstünlüğünün eseridir. Bunun gibi Allah´tan uzak olması, kendi zilleti, önemsizliği ve noksanlığındandır.<br />
<br />
<br />
<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">G) BÜYÜK GÜNAH İŞLEYEN DİNDEN ÇIKMAZ</span></span><br />
<br />
<br />
Allah´a karşı büyük günah işleyen kimse, kâfir olmaz. Kul, işlediği günahla Allah itaatten çıkmış, isyan etmiştir. Ancak, imandan çıkmamıştır. Zira iman, ikrar ve tasdikten ibarettir. İkrar ve tasdik ise bakidir. Dolayısıyla iman devam eder. Ancak işlenen günah, küfrü gerektiriyorsa, o taktirde iman yok olabilir. Çünkü küfür imanı yok edicidir.<br />
<br />
Günahkâr kullar eğer iman ile gitmişlerse, cehennemde günahları kadar yanacaklar; sonra da imanları sebebiyle cennete gireceklerdir.<br />
<br />
O bakımdan bazı haramları işleyen din kardeşlerimizi hor görmemeli, onlara dinden çıkmış gözüyle bakmamalıyız. Bir din kardeşi olarak onların da o günah bataklığından kurtulmaları için yardım etmeliyiz.<br />
<br />
<br />
<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">H) TEVBE VE ŞARTLARI</span><br />
</span><br />
<br />
Tevbenin kabulü, günahkârın cezasını düşürmek; aklen Allah Tealânın yapması gereken vacip bir vazife değildir. Bu, bilâkis onun merhametindendir, lütfundandır. Kabulü konusunda ise, kabul edileceği umulur; muhakkak kabul olunur denilemez. Bu konuda "Allah dilediğinin tevbesini kabul eder" (Tevbe/15) mealindeki ayet bize bunu anlatmaktadır.<br />
<br />
Buna bir örnek, Peygamberimizle savaşa katılmayan kişiler samimi olarak tevbe etmişlerdi; fakat tevbeler hemen kabul edilmedi. Peygamber (s.a.v.)in onların kalplerinde olanı bilmediği ve Allah (c.c.)nun onlar hakkındaki hükümde bağımsızlığına saygılı olmasından dolayı onlar hakkında kendi başına bir hüküm vermedi. Allah´tan hüküm gelmesini bekledi. Allah (c.c)nun bu hükmü açıklamayı geciktirmiş olması, onları bir daha böyle bir işe dönmekten menetmek için olsa gerektir.<br />
<br />
Küfürden dolayı yapılan tevbeböyle değildir. Bu tür tevbeler kesinlikle kabul edilir. Sahabe ve selef alimleri bunu söylüyorlar.<br />
<br />
Ehl-i Sünnet âlimleri, tevbe edenin tevbesinin kabulünün kesin olmadığını söylemeleri şundandır: Tevbe, şartlarına uygun yapıldığı konusunda kesin bir bilginin bulunmadığından dolayıdır. Zira şartları tam olmayan tevbeler çoktur.<br />
<br />
Kur´an-ı Kerim´de "İnsanlardan bir kısmı inanmadıkları halde Allah´a ve ahiret gününe inandık, derler." (Bakara/8)<br />
<br />
Yine, "Allah tevbeleri kabul eder ve sadakaları (zekât ve öşür) alır" (şura/25) Allah Tealanın verdiği haber hak ve doğrudur. Bunu inkâr etmek küfürdür.<br />
<br />
Peygamber (s.a.v) de şöyle buyurmuşlardır: "Günahlarından tevbe eden günahsız gibidir." (Ibn-i Mace)<br />
<br />
İşlediği büyük günahlardan birine tevbe etse, tevbesi kabul edilir. Tevbe ettiği günahlardan ötürü azab edilmez.<br />
<br />
Büyük günahlardan tevbe etmek, küçük günahlardan tevbe etme ıerine geçmez. Ehl-i Sünnette göre, büyük günahlardan tevbe eden küşinin küçük günahlardan azab edilmesi caizdir.<br />
<br />
Haricilere göre ise, tevbesiz öldüğü taktirde Allah´a karşı isyan eden kişi, bu isyanı ister küçük olsun ister büyük olsun, kâfirdir. Cehennemde devamlı kalacaktır.<br />
<br />
Mutezileye göre, işlediği günah büyük ise imandan çıkar; ama küfre girmez. Ancak böyle bir günahkâr, cehennemde devamlı kalacaktır. Büyük günahlardan kaçınmışsa, işlediği günah küçükse bundan ötürü müminin azab edilmesi caiz değildir. Eğer küçüklerle beraber, büyük günahları da işlemişse, o taktirde küçükler de affedilmez.<br />
<br />
Onların bütün bu görüşlerine cevap olarak şu ayet-i kerime vardır: "Allah şirkten başka bütün günahları dilediği kimseler için mağfiret eder." (Nisa/48) Bu ayette, Allah Tealânın bazı günahkârların günahlarını tevbesiz olarak affedeceği işareti vardır.<br />
<br />
Tevbenin şartları:<br />
<br />
1- İşlediği günaha son vermek,<br />
2- İşlediğine pişman olmak,<br />
3- Artık o günaha dönmemeye azmetmek,<br />
<br />
Eğer işlediği günah Allah´la kul arasında ise bu üç şart aranır. İşlediği günah kul hakkı ile ilgili ise şu şart da vardır:<br />
<br />
4- Kul hakkından kurtulmak.<br />
<br />
<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color"><br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">I) SAHABENİN FAZİLET SIRALAMASI</span></span><br />
<br />
<br />
Peygamber (s.a.v)in ashabının en faziletlileri hulefa-i raşidindir. Onların da fazileti hilâfet sıralarına göredir. Sonra da cennetle müjdelenmiş on sahabenin diğerleri, sonra Bedir ashabı, Uhud ashabı, Hudeybiıede Bey´atü´ ridvan ashabı ve diğer sahabeler fazilette dereceye girerler.<br />
<br />
<br />
<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">J) SİHİR VE NAZAR</span></span><br />
<br />
<br />
Sihir ve nazar haktır, vardır. Peygamber (s.a.v): "Nazar haktır" (Ebu Davud, Ibn-i Mace) buyurmuşlardır. Bir başka rivayette "Nazarın insanı mezara, deveyi de tencereye dolduracağı" ifade edilmiştir. Bir başka rivayette "Sihrin de hak olduğu" ifade edilmiştir. Falak suresinde de sihrin şerrinden Allah´a sığınmak gereği üzerinde durulur.<br />
<br />
İmam-ı Maturidi, sihrin her çeşidinin küfür olmadığını belirtmiştir. Eğer inanılması gereken şeylerden bir şey inkâr ediliyorsa, küfürdür; inkâr eiyorsa küfür değildir. Eğer bir kişinin helâki, hastalanması, karı kocayı ayırma gibi büyüler küfür değildir. Ancak büyük günahtır.<br />
<br />
Sihir yapan, kadın erkek büyücünün hükmü öldürülmektir. Çünkü bunlar fesat ve kötülük için çalışmaktadırlar. Küfür olan sihri yapan büyücülerdense sadece erkek olan katledilir, kadın katledilmez.<br />
<br />
<br />
<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">K) LEVH-İ MAHFUZDAKİ YAZI DEĞİŞİR Mİ</span></span><br />
<br />
<br />
Yüce Allah Kur´an-ı Kerim´de: "Allah dilediğini siler, dilediğini de sabit kılar. Kitabın anası onun katındadır." (Ra´d) buyurarak günah işleyip de tevbe edenlerin günahını bağışlayacağını, tevbeyi ise sabit kılacağını ifade etmişlerdir.<br />
<br />
Levh-i mahfuzda yazılanlar kulun sıfatıdır. Kul için bir halden diğer bir hale geçmek mümkündür. Bu sebeple kulun sıfatı değişir. Fakat Allah´ın kaza ve kaderi asla değişmez. Çünkü kaza hükmedenin sıfatıdır. Hükmedilen şey ise Levh-i mahfuzda yazılı bulunan şeydir.<br />
<br />
Eş´ariler, Levh-i mahfuzda bulunan yazının değişmeyeceği görüşündedirler.<br />
<br />
<br />
<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">L) ALLAH ARŞA İSTİVA ETMİŞTİR</span></span><br />
<br />
<br />
Kerramiye ve Müşebbihe taifesi, "Allah Tealâ, mekân yönünden Arş üzerinde yükselmiştir;ın ise yerleştiği bir karargâhı vardır, derler. Bunlar Allah Tealâyı inmek, binmek, gitmek ve gelmekle vasıflandırırlar.O bir cisimdir; fakat diğer cisimler gibi değildir." derler. Allah onların bu söylediklerinden beridir. Onlar, şu ayeti delil getirirler:<br />
<br />
"Allah, Arşın üzerine istiva etmiştir." (Taha/5)<br />
<br />
Ancak biz, şöyle diyoruz: Arş yok idi, o Allah´ın yaratması ile var oldu. O, ya Allah´ın büyüklüğünü göstermek için yaratıldı veya oturmak için. Üzerinde oturmak için yaratılmıştır demek caiz değildir. Çünkü, bir mahluka muhtaç olan varlık, yaratıcı olamaz. Bu ihtimal çürütülünce sıra gelir ikinci ihtimale. Bu ihtimal de Arşın üzerinde yükselmesinin yarattıkları üzerine büyüklük ve hükümranlığıdır. Allah´ın ise buna ihtiyacı yoktur.<br />
<br />
Sonra, istivanın manası, idare ve hükümranlık yönünden yükselmektir. Zira her şey Arşın hükmü ve kudreti altındadır. Arş da Allah´ın kudret ve hükmü altındadır. Bu mesele, "Falanca, tahtın üzerine çıkıp ayaklarını uzattı." sözü gibi olur. Bu sözden, idare ve hükümranlığın o kimseye ait olduğunu ve bu işlerde kendisi ile çekişecek kimsenin bulunmadığını kastederler.<br />
<br />
Nitekim bu manayı te´yid etmek için Allah Tealâ bir başka âyette şöyle buyuruyor:<br />
<br />
"Rabbınız öyle bir Allah´tır ki, gökleri ve yeri yedi günde yarattı. Sonra Arş üzerine çıktı ve işleri oradan idare ediyor." (Yunus/3)<br />
<br />
<br />
<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">M) MÜTEŞABİH AYETLER TEVİL EDİLMEDEN KABUL EDİLİR</span></span><br />
<br />
<br />
Kur´anda zikredildiği üzere Allah Tealânın eli, yüzü ve nefsi vardır. Allah Tealâ bu konularda şöyle buyuruyor:<br />
<br />
"Allah´ın eli kulların ellerinin üstündedir." (Feth/10)<br />
<br />
"Sadece Rabbinin yüzü bakidir." (Rahman/27);<br />
<br />
İsa (a.s.)dan hikâyeten:<br />
<br />
"Benim nefsimdekini bilirsin; fakat ben senin nefsinde bulunanı bilmem." (Maide/116)<br />
<br />
Allah´ın, kitabında zikrettiği bu sıfatlar, keyfiyetsiz sıfatlar olup, aslı bilinmekte, fakat vasfı bilinmemektedir. Bilinen asıl, teşabüh ve vasfını anlamaktan aciz olmak sebebiyle batıl olmaz. Bu konuda Imam-ı Ahmed b. Hanbel´in şöyle dediği rivayet edilmiştir: "Bu sıfatların keyfiyeti meçhul olup, onların nasıl olduklarından bahsetmek ise bid´attir."<br />
<br />
Yukarıda zikredilen sıfatları, elden maksat, Allah´ın kudreti, yahut nimeti tarzında te´vil etmek, Allah´ın sıfatlarını iptal etmektir. Allah´ın sıfatlarını iptal etmek ise Mu´tezile ve Kaderiye taifesinin görüşüdür. Lâkin Allah´ın eli, keyfiyetsiz olarak sıfatıdır. Allah´ın gazap ve rızası da keyfiyetsiz olarak Allah´ın sıfatlarıdır. Yani bunların nasıl olduğunu biz bilemeyiz; ancak Allah kendisi bilir.<br />
<br />
Nasslarda yer alan el, yüz, istiva... gibi sözcükler tevil edilemez. Çünkü Cenabı Allah bu kelimeleri özellikle kullanmış, bunların yerine; kudret, nimet, görme ve istilâ kelimelerini zikretmemiştir. Doğrusu Cenabı Allah el kelimesinden nimet ve kudret gibi iki manadan başkasını kastetmiştir. Bu sıfatlar, Allah hakkında müteşabih sıfatlardır. Cumhur-u Selefin görüşü budur. Onlar ayetlerde kesin bilinen aslı ispat ettiler, sıfatların müteşabih olan keyfiyeti konusunda sustular. Bununla beraber sıfatların keyfiyetini aramakla meşgul olmayı caiz görmediler. Nitekim Yüce Allah, gerçek bilgi sahiplerini şu şekilde vasıflandırmaktadır:<br />
<br />
"İşte kalplerinde şüphe bulunanlar, fitne aramak ve te´viline gitmek için Kur´an´ın müteşabih âyetlerine uyarlar. Halbuki o müteşabihin te´vilini yalnız Allah bilir. Derin ilme sahip olanlar ise: Biz ona inandık; açık ve kapalı bütün ayetler Rabbimiz tarafındandır, derler. Bunları ancak aklı tam olanlar iyice düşünür" (Al-i Imran/7)</span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #ff0000;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">A) İMAN VE AMEL YÖNÜNDEN MÜMİNLER</span></span><br />
<br />
<br />
Müminler imanda, tevhidde eşittirler. Bu eşitlik, iman edilecek şeyler itibariyledir. Küfür ile iman, körlük ile görmek gibidir. Hiç şüphesiz gözleri görenler, görmenin kuvveti ve zayıflığı bakımından farklıdırlar. Kimi kalın bir çizgiyi görür, ince bir çizgiyi görmez. Kimi yakını iyi görür uzağı göremez. Kimi de uzağı iyi görür, yakını göremez. Bunlar görme kuvvetinde farklı iseler de hepsi de görmektedir.<br />
<br />
Bir kimsenin, benim imanım Peygamberlerin imanı gibidir, demesi caiz değildir. Yine, benim imanım Ebubekir ve Ömer (r.a)nın imanı gibidir, demek uygun deşildir. Kelime-i Tevhidin bir kalpteki nurunu ancak Allah (c.c.) bilir. Kimi kalpteki nuru, güneş gibidir. Kimi kalpte ay, kimi kalpte yıldız, kimi kalpte bir meşale gibidir. İman kuvveti, zahiri ameli kuvvete, batini ilmi kuvvete şamildir. Bu şekilde bu nurun etkisi, dünyada ameller ve ilim üzerinde; ahirette de ahiret halleri üzerinde görülür. Bu kelimenin nuru ve mertebesi arttıkça, şüpheleri ve şehvetleri kuvvetinında yok eder; belki de öyle bir noktaya getirir ki rastladığı her şüpheyi, şehveti, günahı yakar, imha eder.<br />
<br />
Amelde üstünlük olabilir. Müslümanlar aynı şeylere inandıkları halde, yaptıkları ameller birisinde az, diğerinde yarım, bir diğerinde daha çoktur. Biri namazlarını kılar ama zekâtını vermede kusurludur. Diğeri namaz, zekât, hac diğer yükümlülükleri de yapar. Bir başkası emredilenleri yapar; ama yasak olduğu halde faizi de almaktan kurtulamaz. İşte bunlar, hepsi mümin olma noktasında eşit, amel bakımından farklıdırlar.<br />
<br />
<br />
<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">B) İMAN ARTMAZ VE EKSİLMEZ</span></span><br />
<br />
<br />
İman artmaz ve eksilmez. Çünkü, imanın noksanlaşması ancak küfrün artması ile; imanın artması da ancak küfrün noksanlaşması ile birlikte düşünülebilir. Bir şahsın, aynı anda hem mümin hem de kâfir olması nasıl düşünülebilir Bu görüş, İmam-ı Azam Ebu Hanife ve arkadaşlarının görüşüdür.<br />
<br />
Yine "el - Fıkhu´l - Ekber" adlı kitabında şöyle diyor: "Gök ve yer ehlinin imanı artıp eksilmez. Bütün müminler, imanda ve tevhidde derece bakımından eşit olup, amel bakımından birbirlerinden üstün olabilirler."<br />
<br />
Şöyle bir soru sorulabilir: Cenab-ı Hak Kur´an-ı Keriminde şöyle buyuruyor:<br />
<br />
"İmanlarını artırsınlar için..." (el-Feth / 4) Bu ve benzeri ayetler yanında Peygamber (s.a.v.) de şöyle buyuruyor:<br />
<br />
"İman, yetmiş küsur şubedir. En üstünü, "Lailâhe illallah" demek, en aşağısı da yolda eziyet veren şeyleri kaldırıp atmaktır. Utanmak da imandan bir şubedir." (Müslim, İman)<br />
<br />
Bu soruya şöyle karşılık verilebilir: Bu ayet ve hadislerin hükmü, sahabe hakkında geçerlidir. Çünkü Kur´an, o devirde zaman içersinde ayet ayet iniyor, onlar da her inen ayete iman ediyorlardı. Bu da onların ilk durumlarına göre imanlarını arttırmış oluyordu. Bunlar bizim hakkımızda ise geçerli değildir. Çünkü vahiy kesilmiştir.<br />
<br />
<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color"><br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">C) AMEL İMANDAN BİR PARÇA MIDIR</span></span><br />
<br />
<br />
Amel imandan bir parça değildir. Eğer amel imandan bir parça olsaydı, amellerinde eksiği olan insanların imanlarının eksik olması gerekirdi. Oysa iman, bir parçadır, bölünmez, parçalanmaz; aynı zamanda artmaz.<br />
<br />
Zira bazı Müslümanlar, beş vakit namazını kılarken cumaları ara sıra terk eder. Bazısı orucu terk eder. Bazısı zekâtı terk eder. Bunların amellerinde eksiklik vardır; ama amellerindeki eksiklikten dolayı imanlarında eksiklik yoktur. İnanılacak şeyler bir bütündür, birine inanmamak hepsine inanmamak gibidir insanı imandan çıkarır. Bu bakımdan iman eksilme ve artma kabul etmez. İmanın eksilmesi küfrün artması da olmaz. İman ile küfür bir kalpte toplanmaz.<br />
<br />
<br />
<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">D) AMELLERDE RİYA</span></span><br />
<br />
<br />
Amellere riya karıştığı zaman, bu riya, o amelin Allah katındaki sevabını yok eder.<br />
<br />
Ucub (kendini büyük görmek, ululamak) da amellerin sevabını yok eder.<br />
<br />
"Ey iman edenler! Sadakalarınızı başa kakmak, eziyet etmek suretiyle (malını insanlara gösterişte bulunmak için harcayanlarda olduğu gibi) iptal etmeyin." (Bakara/264)<br />
<br />
Peygamber Efendimiz (s.a.v.) de bir hadis-i şeriflerinde şöyle buyuruyor:<br />
<br />
"Allah Tealâ, içinde zerre kadar riya bulunan bir ameli kabul etmez." (Müslim)<br />
<br />
İmam-ı Azam (r.a) sevabının yok olacağını söylemiş; ama amellerin iptal edileceğini söylememiştir. Bu ifade ile amellerdeki seva mükâfatın önemine işaret etmişlerdir.<br />
<br />
Ucub (ululanmak) da böyledir. Her hangi bir amele ucub karıştığı zaman, onun Allah katındaki mükâfatını ve amelini riyada olduğu gibi iptal eder. Çünkü ucub yapan kimse, Allah´ın azabından emin olur; iman ve amellerinin yok olmasından emin olup korkmaz. Allah´ın azabından emin olmaksa küfürdür.<br />
<br />
<br />
<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">E) İNANILACAK ŞEYLERDE PROBLEMLE KARŞILAŞAN KİMSE NE YAPAR</span></span><br />
<br />
<br />
İnsan, tevhit ilminin inceliklerinden herhangi bir şey üzerinde güçlük ile karşılaşınca o zaman, sorup öğreneceği bir âlim kişiyi bulana kadar Allah katında doğrusu hangisi ise ona inanması gerekir. Yani "Allah katında doğrusu hangisi ise ona inanıyorum" demesi gerekir. Fakat böyle bir âlim arayıp bulma işini tehir etmesi caiz değildir. Çünkü bu mesele kişinin bilmesi farz olan meseledir. Bu da iman ve imanın yok olması bilgisidir. Bu konuda, durup beklemekten dolayı özürlü kabul edilmez. Eşer şüpheye düşerek sormaz da beklerse, o taktirde kâfir olur. Zira beklemek, inanılması gerekli bir meseleyi tasdik etmeye engeldir. "Allah´a inandım, inanılması gerekli olan şeylere de inandım" derse, bu söz ile, icmali (kısa) iman gerçekleşmiş olur.<br />
<br />
<br />
<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">F) RU´YETULLAH (ALLAH´I GÖRMEK)</span></span><br />
<br />
<br />
Allah Tealâ ahirette görülecektir. Müminler, Allah´ı cennette baş gözü ile keyfiyetsiz, bir şeye benzem, arada bir mesafe bulunmadan göreceklerdir.<br />
<br />
Müminler, cennette oldukları halde Allah´ı göreceklerdir. Bu konu ile ilgili olarak Rasülullah (s.a.v.) şöyle buyuruyor:<br />
<br />
"Cennet ehli cennete girdiği zaman Allah Tealâ: "Bir şey istiyor musunuz Size nimetlerimi artırayım." buyuracak. Cennet ehli de: "Yüzlerimizi beyaz kılmadın mı, bizi cennete koymadın mı " diyecekler. Allah Tealâ da: "Evet" buyuracak. Bundan sonra, Allah ile aralarındaki perde açılacak, müminler Allah´ın yüzüne bakacaklar. Cennet ehline, Rablerine bakmadan daha büyük bir nimet verilmemiştir. Bundan sonra Rasülullah (s.a.v.):<br />
<br />
"İyilik yapanlara, daima yaptıklarının daha iyisi azlası verilir." (Yunus / 26) ayetini okumuştur." (Müslim, K. İman)<br />
<br />
Bu konuda Kur´an´dan delilimiz şu ayettir:<br />
<br />
"O günde yüzler, parlak olduğu halde Rabbine bakacaktır." (Kıyame / 22)<br />
<br />
Allah´a yakınlık ve uzaklık keyfiyetsizdir.<br />
<br />
Allah´a uzaklık ve yakınlık, mesafe uzaklığı ve yakınlığı yönünden değil, belki keramet (üstünlük) ve zillet (önemsizlik) bakımındandır. Allah´a itaat eden kişi keyfiyetsiz olarak ona yakın, isyan eden kişi de yine keyfiyetsiz olarak ondan uzaklaşır.<br />
<br />
Mesafe yönünden uzaklık veya yakınlık, varlığı kendinden olmayan ve bir yer ve yönde yerleşmiş olan yaratıklar hakkında düşünülebilir. Allah Tealâ ise mekândan, mekâna yerleşmekten ve bir yönde bulunmaktan münezzehtir.<br />
<br />
Allah Tealâ´ya yakınlık ve uzaklıktan kasıt şudur: Kulun Allah´a yakın olması, kendi üstünlüğü, iyilik ve üstünlüğünün eseridir. Bunun gibi Allah´tan uzak olması, kendi zilleti, önemsizliği ve noksanlığındandır.<br />
<br />
<br />
<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">G) BÜYÜK GÜNAH İŞLEYEN DİNDEN ÇIKMAZ</span></span><br />
<br />
<br />
Allah´a karşı büyük günah işleyen kimse, kâfir olmaz. Kul, işlediği günahla Allah itaatten çıkmış, isyan etmiştir. Ancak, imandan çıkmamıştır. Zira iman, ikrar ve tasdikten ibarettir. İkrar ve tasdik ise bakidir. Dolayısıyla iman devam eder. Ancak işlenen günah, küfrü gerektiriyorsa, o taktirde iman yok olabilir. Çünkü küfür imanı yok edicidir.<br />
<br />
Günahkâr kullar eğer iman ile gitmişlerse, cehennemde günahları kadar yanacaklar; sonra da imanları sebebiyle cennete gireceklerdir.<br />
<br />
O bakımdan bazı haramları işleyen din kardeşlerimizi hor görmemeli, onlara dinden çıkmış gözüyle bakmamalıyız. Bir din kardeşi olarak onların da o günah bataklığından kurtulmaları için yardım etmeliyiz.<br />
<br />
<br />
<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">H) TEVBE VE ŞARTLARI</span><br />
</span><br />
<br />
Tevbenin kabulü, günahkârın cezasını düşürmek; aklen Allah Tealânın yapması gereken vacip bir vazife değildir. Bu, bilâkis onun merhametindendir, lütfundandır. Kabulü konusunda ise, kabul edileceği umulur; muhakkak kabul olunur denilemez. Bu konuda "Allah dilediğinin tevbesini kabul eder" (Tevbe/15) mealindeki ayet bize bunu anlatmaktadır.<br />
<br />
Buna bir örnek, Peygamberimizle savaşa katılmayan kişiler samimi olarak tevbe etmişlerdi; fakat tevbeler hemen kabul edilmedi. Peygamber (s.a.v.)in onların kalplerinde olanı bilmediği ve Allah (c.c.)nun onlar hakkındaki hükümde bağımsızlığına saygılı olmasından dolayı onlar hakkında kendi başına bir hüküm vermedi. Allah´tan hüküm gelmesini bekledi. Allah (c.c)nun bu hükmü açıklamayı geciktirmiş olması, onları bir daha böyle bir işe dönmekten menetmek için olsa gerektir.<br />
<br />
Küfürden dolayı yapılan tevbeböyle değildir. Bu tür tevbeler kesinlikle kabul edilir. Sahabe ve selef alimleri bunu söylüyorlar.<br />
<br />
Ehl-i Sünnet âlimleri, tevbe edenin tevbesinin kabulünün kesin olmadığını söylemeleri şundandır: Tevbe, şartlarına uygun yapıldığı konusunda kesin bir bilginin bulunmadığından dolayıdır. Zira şartları tam olmayan tevbeler çoktur.<br />
<br />
Kur´an-ı Kerim´de "İnsanlardan bir kısmı inanmadıkları halde Allah´a ve ahiret gününe inandık, derler." (Bakara/8)<br />
<br />
Yine, "Allah tevbeleri kabul eder ve sadakaları (zekât ve öşür) alır" (şura/25) Allah Tealanın verdiği haber hak ve doğrudur. Bunu inkâr etmek küfürdür.<br />
<br />
Peygamber (s.a.v) de şöyle buyurmuşlardır: "Günahlarından tevbe eden günahsız gibidir." (Ibn-i Mace)<br />
<br />
İşlediği büyük günahlardan birine tevbe etse, tevbesi kabul edilir. Tevbe ettiği günahlardan ötürü azab edilmez.<br />
<br />
Büyük günahlardan tevbe etmek, küçük günahlardan tevbe etme ıerine geçmez. Ehl-i Sünnette göre, büyük günahlardan tevbe eden küşinin küçük günahlardan azab edilmesi caizdir.<br />
<br />
Haricilere göre ise, tevbesiz öldüğü taktirde Allah´a karşı isyan eden kişi, bu isyanı ister küçük olsun ister büyük olsun, kâfirdir. Cehennemde devamlı kalacaktır.<br />
<br />
Mutezileye göre, işlediği günah büyük ise imandan çıkar; ama küfre girmez. Ancak böyle bir günahkâr, cehennemde devamlı kalacaktır. Büyük günahlardan kaçınmışsa, işlediği günah küçükse bundan ötürü müminin azab edilmesi caiz değildir. Eğer küçüklerle beraber, büyük günahları da işlemişse, o taktirde küçükler de affedilmez.<br />
<br />
Onların bütün bu görüşlerine cevap olarak şu ayet-i kerime vardır: "Allah şirkten başka bütün günahları dilediği kimseler için mağfiret eder." (Nisa/48) Bu ayette, Allah Tealânın bazı günahkârların günahlarını tevbesiz olarak affedeceği işareti vardır.<br />
<br />
Tevbenin şartları:<br />
<br />
1- İşlediği günaha son vermek,<br />
2- İşlediğine pişman olmak,<br />
3- Artık o günaha dönmemeye azmetmek,<br />
<br />
Eğer işlediği günah Allah´la kul arasında ise bu üç şart aranır. İşlediği günah kul hakkı ile ilgili ise şu şart da vardır:<br />
<br />
4- Kul hakkından kurtulmak.<br />
<br />
<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color"><br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">I) SAHABENİN FAZİLET SIRALAMASI</span></span><br />
<br />
<br />
Peygamber (s.a.v)in ashabının en faziletlileri hulefa-i raşidindir. Onların da fazileti hilâfet sıralarına göredir. Sonra da cennetle müjdelenmiş on sahabenin diğerleri, sonra Bedir ashabı, Uhud ashabı, Hudeybiıede Bey´atü´ ridvan ashabı ve diğer sahabeler fazilette dereceye girerler.<br />
<br />
<br />
<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">J) SİHİR VE NAZAR</span></span><br />
<br />
<br />
Sihir ve nazar haktır, vardır. Peygamber (s.a.v): "Nazar haktır" (Ebu Davud, Ibn-i Mace) buyurmuşlardır. Bir başka rivayette "Nazarın insanı mezara, deveyi de tencereye dolduracağı" ifade edilmiştir. Bir başka rivayette "Sihrin de hak olduğu" ifade edilmiştir. Falak suresinde de sihrin şerrinden Allah´a sığınmak gereği üzerinde durulur.<br />
<br />
İmam-ı Maturidi, sihrin her çeşidinin küfür olmadığını belirtmiştir. Eğer inanılması gereken şeylerden bir şey inkâr ediliyorsa, küfürdür; inkâr eiyorsa küfür değildir. Eğer bir kişinin helâki, hastalanması, karı kocayı ayırma gibi büyüler küfür değildir. Ancak büyük günahtır.<br />
<br />
Sihir yapan, kadın erkek büyücünün hükmü öldürülmektir. Çünkü bunlar fesat ve kötülük için çalışmaktadırlar. Küfür olan sihri yapan büyücülerdense sadece erkek olan katledilir, kadın katledilmez.<br />
<br />
<br />
<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">K) LEVH-İ MAHFUZDAKİ YAZI DEĞİŞİR Mİ</span></span><br />
<br />
<br />
Yüce Allah Kur´an-ı Kerim´de: "Allah dilediğini siler, dilediğini de sabit kılar. Kitabın anası onun katındadır." (Ra´d) buyurarak günah işleyip de tevbe edenlerin günahını bağışlayacağını, tevbeyi ise sabit kılacağını ifade etmişlerdir.<br />
<br />
Levh-i mahfuzda yazılanlar kulun sıfatıdır. Kul için bir halden diğer bir hale geçmek mümkündür. Bu sebeple kulun sıfatı değişir. Fakat Allah´ın kaza ve kaderi asla değişmez. Çünkü kaza hükmedenin sıfatıdır. Hükmedilen şey ise Levh-i mahfuzda yazılı bulunan şeydir.<br />
<br />
Eş´ariler, Levh-i mahfuzda bulunan yazının değişmeyeceği görüşündedirler.<br />
<br />
<br />
<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">L) ALLAH ARŞA İSTİVA ETMİŞTİR</span></span><br />
<br />
<br />
Kerramiye ve Müşebbihe taifesi, "Allah Tealâ, mekân yönünden Arş üzerinde yükselmiştir;ın ise yerleştiği bir karargâhı vardır, derler. Bunlar Allah Tealâyı inmek, binmek, gitmek ve gelmekle vasıflandırırlar.O bir cisimdir; fakat diğer cisimler gibi değildir." derler. Allah onların bu söylediklerinden beridir. Onlar, şu ayeti delil getirirler:<br />
<br />
"Allah, Arşın üzerine istiva etmiştir." (Taha/5)<br />
<br />
Ancak biz, şöyle diyoruz: Arş yok idi, o Allah´ın yaratması ile var oldu. O, ya Allah´ın büyüklüğünü göstermek için yaratıldı veya oturmak için. Üzerinde oturmak için yaratılmıştır demek caiz değildir. Çünkü, bir mahluka muhtaç olan varlık, yaratıcı olamaz. Bu ihtimal çürütülünce sıra gelir ikinci ihtimale. Bu ihtimal de Arşın üzerinde yükselmesinin yarattıkları üzerine büyüklük ve hükümranlığıdır. Allah´ın ise buna ihtiyacı yoktur.<br />
<br />
Sonra, istivanın manası, idare ve hükümranlık yönünden yükselmektir. Zira her şey Arşın hükmü ve kudreti altındadır. Arş da Allah´ın kudret ve hükmü altındadır. Bu mesele, "Falanca, tahtın üzerine çıkıp ayaklarını uzattı." sözü gibi olur. Bu sözden, idare ve hükümranlığın o kimseye ait olduğunu ve bu işlerde kendisi ile çekişecek kimsenin bulunmadığını kastederler.<br />
<br />
Nitekim bu manayı te´yid etmek için Allah Tealâ bir başka âyette şöyle buyuruyor:<br />
<br />
"Rabbınız öyle bir Allah´tır ki, gökleri ve yeri yedi günde yarattı. Sonra Arş üzerine çıktı ve işleri oradan idare ediyor." (Yunus/3)<br />
<br />
<br />
<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">M) MÜTEŞABİH AYETLER TEVİL EDİLMEDEN KABUL EDİLİR</span></span><br />
<br />
<br />
Kur´anda zikredildiği üzere Allah Tealânın eli, yüzü ve nefsi vardır. Allah Tealâ bu konularda şöyle buyuruyor:<br />
<br />
"Allah´ın eli kulların ellerinin üstündedir." (Feth/10)<br />
<br />
"Sadece Rabbinin yüzü bakidir." (Rahman/27);<br />
<br />
İsa (a.s.)dan hikâyeten:<br />
<br />
"Benim nefsimdekini bilirsin; fakat ben senin nefsinde bulunanı bilmem." (Maide/116)<br />
<br />
Allah´ın, kitabında zikrettiği bu sıfatlar, keyfiyetsiz sıfatlar olup, aslı bilinmekte, fakat vasfı bilinmemektedir. Bilinen asıl, teşabüh ve vasfını anlamaktan aciz olmak sebebiyle batıl olmaz. Bu konuda Imam-ı Ahmed b. Hanbel´in şöyle dediği rivayet edilmiştir: "Bu sıfatların keyfiyeti meçhul olup, onların nasıl olduklarından bahsetmek ise bid´attir."<br />
<br />
Yukarıda zikredilen sıfatları, elden maksat, Allah´ın kudreti, yahut nimeti tarzında te´vil etmek, Allah´ın sıfatlarını iptal etmektir. Allah´ın sıfatlarını iptal etmek ise Mu´tezile ve Kaderiye taifesinin görüşüdür. Lâkin Allah´ın eli, keyfiyetsiz olarak sıfatıdır. Allah´ın gazap ve rızası da keyfiyetsiz olarak Allah´ın sıfatlarıdır. Yani bunların nasıl olduğunu biz bilemeyiz; ancak Allah kendisi bilir.<br />
<br />
Nasslarda yer alan el, yüz, istiva... gibi sözcükler tevil edilemez. Çünkü Cenabı Allah bu kelimeleri özellikle kullanmış, bunların yerine; kudret, nimet, görme ve istilâ kelimelerini zikretmemiştir. Doğrusu Cenabı Allah el kelimesinden nimet ve kudret gibi iki manadan başkasını kastetmiştir. Bu sıfatlar, Allah hakkında müteşabih sıfatlardır. Cumhur-u Selefin görüşü budur. Onlar ayetlerde kesin bilinen aslı ispat ettiler, sıfatların müteşabih olan keyfiyeti konusunda sustular. Bununla beraber sıfatların keyfiyetini aramakla meşgul olmayı caiz görmediler. Nitekim Yüce Allah, gerçek bilgi sahiplerini şu şekilde vasıflandırmaktadır:<br />
<br />
"İşte kalplerinde şüphe bulunanlar, fitne aramak ve te´viline gitmek için Kur´an´ın müteşabih âyetlerine uyarlar. Halbuki o müteşabihin te´vilini yalnız Allah bilir. Derin ilme sahip olanlar ise: Biz ona inandık; açık ve kapalı bütün ayetler Rabbimiz tarafındandır, derler. Bunları ancak aklı tam olanlar iyice düşünür" (Al-i Imran/7)</span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Allahu Tealanın Subuti Sıfatları]]></title>
			<link>http://yamanboard.w4f.eu/showthread.php?tid=4</link>
			<pubDate>Sun, 08 Mar 2026 21:53:55 +0100</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="http://yamanboard.w4f.eu/member.php?action=profile&uid=2">YamanTunca</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">http://yamanboard.w4f.eu/showthread.php?tid=4</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Allahu Tealanın Subuti Sıfatları</span></span><br />
 <br />
 <br />
 <span style="color: #ff0000;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">SIFÂT-I SÜBUTİYYE</span></span><br />
 <br />
 Yüce Allah'ın zatının gereği olan ve bu zattan ayrılmayan, ezelî ve ebedî olan vâcib sıfatlar. Bu sıfatların hepsi Kur'an ayetleriyle sabit oldukları ve bu ayetlerden çıkarıldıkları için ve varlıkları Yüce Allah'ın zatında isbat edilmiş olduğu için, "sübutî sıfatlar" diye isimlendirilmişlerdir. Yüce Allah bu sıfatlarla ta ezelde vasıflanmış idi. Bu sıfatların hiç biri sonradan kazanılmış (hâdis) sıfatlardan değildir. Bunların da her biri Yüce Allah'ın zatıyla kaimdir. O'nun Yüce zatı ve varlığı düşünülmeden bu sıfatlardan bahsetmek de mümkün olmaz. Bu sıfat-ı sübutiyye şunlardır : <br />
 <br />
 <span style="color: #ff0000;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">1. Hayat Sıfatı :</span> </span>Yüce Allah'ın diri, canlı ve ezelî bir hayat ile hayat sahibi olması demektir. Bunun zıddı olan ölü ve cansız olmak, Allah hakkında düşünülemez, mümteni'dir. Allahu Teâlâ'nın bu sıfatına işaret eden pek çok ayet vardır. Meselâ : "Ölümsüz, diri olan Allah'a güven ve O'nu tesbih et!..." diye buyurulmaktadır (Furkân, 25/58 ).<br />
 <br />
 Her şeye can veren, ölü gibi görünen toprağa, kuru sanılan ağaçlara can, hayat ve tazelik veren Allahu Teâlâ'dır. Bütün canlıların hayatı sonradandır ve Yüce Allah'ın yaratmasıyladır. Halbuki Yüce. Allah'ın "Hayat" sıfatı da; zâtı gibi kadimdir, ezelî ve ebedîdir; zatından ayrılmayan, zatı ile var olân vacib bir sıfattır. Zira hayat olmadan diğer sıfatları düşünmek, onlarla Allah'ı vasıflandırmak abes olur. Bu bakımdan sübutî sıfatların ilki "hayat" sıfatıdır.<br />
 <br />
 <span style="color: #ff0000;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">2. İlim Sıfatı : </span></span>Allahu Teâlâ'nın ezelî ilmiyle her şeyi bilmesi demektir. O'nun ilmi, kâinattaki her şeyi kuşatmıştır. Evrendeki hiç bir şey O'nun ilminin dışında meydana gelemez. Olmuşu, olmakta olanı ve olacağı gerek küll halinde (genel kurallarıyla); gerekse ayrı ayrı, hepsini bilir. O'nun ezelî olan ilim sıfatıyla muttasıf olduğunu gösteren pek çok ayet-i kerime vardır : <br />
 <br />
 "İçinizde (sinelerinizde) olanı gizleseniz de açıklasanız da Allah onu bilir. Göklerde olanları da yerde olanları da bilir..." (Alû İmran, 3/29).<br />
 <br />
 Şu halde Allah'ın ilmi gizli açık her şeyi kuşatmıştır. Kalblerimizden geçenler de O'na malumdur. Bütün gayb alemi, bizim sınırlı ve sonradan kazanılma bilgimizin ulaşamadığı o âlem, Allah'ın bilgisi dâhilindedir. O'nun ilmi, zatı ile kâim olan, ezelî ve ebedî, bilinenlerle değişmeyen bir ilimdir. Kulların ilmi gibi kazanılmış, sonradan elde edilmiş bir ilim değildir.<br />
 <br />
 <span style="color: #ff0000;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">3. İrade Sıfatı :</span> </span>Yüce Allah'ın istediğini dileyip tercih etmesi demektir. Yani O'nun, bir işin şöyle olmasını değil de, böyle olmasını veya böyle olmasını değil de, şöyle olmasını dilemesi, dilediği gibi tâyin ve tahsis etmesidir. Evrende olmuş ne varsa, hepsi O'nun dilemesi, iradesi ile olmuştur. O'nun iradesi ve isteği dışında hiç bir şey var veya yok olamaz. Cenâb-ı Hakk'ın "irade" sıfatı, mümkün veya câiz olan şeylere tealluk eder. O'nun iradesi o şeyin olması veya olmaması şıklarından birini tercih eder. Tercih ettiği cihete iradesini tealluk ettirince, o şey de ya hemen oluverir veya olmamasını tercih etmiş ise, o şey olmaz, yok olur.<br />
 <br />
 Bu anlamda Yüce Allah'ın iradesini iki şekilde anlamak kabildir : <br />
 <br />
 <span style="color: #ff0000;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">a) Tekvinî (kevnî) irade :</span> </span>Bu iradeye "meşiyyet" de denir ki; bütün yaratılmışlara şâmildir. Bir şeye tealluk edince, o şey olmamazlık edemez, her halde vuku bulur. Bu anlamda Cenâb-ı Hakk şöyle buyuruyor : "Birleyin olmasını istediğimiz zaman, sözümüz ona sadece "ol!" demektir ve o hemen oluverir" (en-Nahl, 16/40).<br />
 <br />
 <span style="color: #ff0000;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">b) Teşriî (dinî) irade :</span> </span>Bu irade Cenab-ı Hakk'ın muhabbet ve rızası demektir ki; bu mânâda irade ettiği şeyin herhalde meydana gelmesi vâcib değildir. Çünkü kulların işleriyle ilgilidir. Bu mânâda Yüce Allah; "...Allah size kolaylık murat eder, zorluk istemez" buyuruyor (el-Bakara, 2/185). Bunun anlamı "şayet siz kullar, Allah'ın rıza ve mühabbetinin hilafına zorluk, kötülük, isterseniz; kendisi bunları istemediği dilemediği halde, siz istediğiniz için yaratır; zorluğa ve kötülüğe rızası yoktur" demektir.<br />
 <span style="color: #ff0000;" class="mycode_color"><br />
 <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">4. Kudret Sıfatı :</span> </span>Allah Teâlâ'nın bütün mümkünâta gücünün yetmesi, her türlü tasarrufta bulunması demektir. İradesiyle bütün mümkünâtı kuşattığı gibi, kudretiyle irade ettiklerini bir fiil meydana getirerek, yaratarak bunlara kadir olur. Allah Teâlâ'nın nihayetsiz, bitmek tükenmek bilmeyen kudreti vardır. Bu sıfat da diğerleri gibi ezelî ve ebedîdir. Ezelî olan bu kudret sıfatıyla, her hangi bir şeyi dilediği gibi yapmaya kadirdir. O'nun kudretinin erişemeyeceği, bu kudretin dışında kalan hiç bir şey yoktur. Nitekim Yüce Allah; "Muhakkak ki, Allah her şeye kâdirdir, gücü yetendir" buyurmaktadır (el-Bakara, 2/20).<br />
 <br />
 <span style="color: #ff0000;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">5. Basar Sıfatı :</span> </span>Cenâb-ı Hakk'ın görmesi demektir. O her türlü vasıta, organ ve bağıntılar olmaksızın her şeyi görür. O'nun görmesi, göz gibi bir organa, ışığa, uzaklığa ve yakınlığa bağlı değildir. Yüce Allah'ın görme sıfatı da ezelîdir, sonradan olma değildir. Bu sıfat da bütün mevcudâta, görmek şanından olan her şeye tealluk eder. O'nun görmesinin dışında kalan hiç bir mahlûk yoktur. İnsanın görmesi sınırlıdır, görme organından mahrum olanlar göremezler : Ayrıca aydınlık, karanlık, uzaklık, yakınlık ve daha dünyadaki nice olay, görmeye veya görmemeye etki etmektedir. Allah Teâlâ'nın görmesi hiç bir şeyden etkilenmez. Bu sıfatla ilgili Kur'ân-ı Kerim'de yüzlerce ayet yer almaktadır. Meselâ; Bakara süresi 233. âyet meâlen şöyle son bulmaktadır : " ... Biliniz ki, Allah, şüphesiz yaptıklarınızı görür ".<br />
 <br />
 <span style="color: #ff0000;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">6. Semi' Sıfatı :</span> </span>Yüce Allah'ın işitmesi, duyması demektir. O bu sıfatla ezelde muttasıftır. O, her çeşit, her kuvvette ve zayıflıktaki sesleri işitir, duyar. İşitilmek şanından olan her şeyi işitir. Allahu Teâlâ'nın işitip duyması, kulların işitmesi gibi, bir takım kayıt ve şartlara, vasıtalara ve organlara bağlı değildir. O, işitilmek şanından olan her şeyi, en gizli ve pek hafif sesleri, fısıltıları bile duyar. Özellikle kullarının duâlarını, zikirlerini, gizli ve aşikar niyazlarıyla yalvarışlarını işitir, kabul eder ve mükâfatlandırır. Bu sıfatla ilgili pek çok âyet vardır, ekserisi görmek sıfatıyla beraber yer almaktadır. Meselâ; Nisâ suresi 134. âyet meâlen şöyle nihayet bulur : "...Allah işitir ve görür".<br />
 <span style="color: #ff0000;" class="mycode_color"><br />
 <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">7. Kelâm Sıfatı :</span> </span>Yüce Allah'ın söylemesi ve konuşması demektir. O, harf ve seslere muhtaç olmadan konuşur ve söyler. Allahın "Kelâm" sıfatı, ezelî ve ebedîdir; yüce zatı için vacib olan sıfattır. O'nun dilsiz olması, konuşamaması düşünülemez. İşte yüce Rabbimiz bu sıfatıyla peygamberlerine söylemiş, emirler vermiştir. Kitablarını ve şeriatini bu kadîm kelâmıyla bildirmiştir. O, kelâmını dilediği zaman, kendi zatına ve şanına layık bir şekilde meleklerine bildirir, işittirir ve anlatır. Bunu yaparken harflere, seslere, hecelere ve kitabete (yazıya) muhtaç değildir. Yüce Allah'ın dilediği şeyleri, emir ve yasaklarını peygamberlerine ya Cebrâil vasıtasıyla veyahut doğrudan doğruya vahy ve ilham etmiş olması da bu "kelâm" sıfatının bir tecellisidir. Cenâb-ı Hakk'ın, peygamberleriyle tekellüm ettiğini (konuştuğunu) gösteren âyetler vardır. Meselâ; Cenab-ı Allah meâlen şöyle buyurmaktadır : "Allah Musa'ya hitabetti" veya "Âllah, Musa'ya da hitab ile konuştu" (en-Nisa, 4/164). Ayrıca Bakara suresi 253. âyette de şöyle buyurulmuştur : " ... Onlardan Allah'ın kendilerine hitab ettiği (konuştuğu), derecelerle yükselttikleri kimseler vardır..."<br />
 <br />
 <span style="color: #ff0000;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">8. Tekvîn Sıfatı :</span> </span>Allah Teâlâ'nın bilfiil yaratması, yoktan var etmesi demektir. Allah'ın bu sıfatı ezelidir. Tekvîn sıfatı da diğer sıfatları gibi, O'nun yüce zatıyla kaim ve O'nun hakkındâ vacib olan sübutî sıfatlarından biridir. Tekvin sıfatı, irade sıfatının muktezasına göre, mümkünâta tesir eder, yaratır ve icad eder. Nitekim Allah Teâlâ meâlen şöyle buyurur : "Bir şeyi dilediği zaman, O'nun buyruğu, sadece o şeye "ol!" demektir ve o hemen oluverir" (Yasin, 36/82). İşte bütün bu kâinatın ve içindeki varlıkların yaratanı, icad edeni, Yüce Allah'tır. Bunları varedip etmemeye muktedir olan (gücü yeten) Allah Teâlâ, "İrade" sıfatıyla ezelî ilmine uygun olarak var olmasını, icad edilmesini irade buyurmuş (dilemiş) ve Tekvîn sıfatıyla yaratıp icad eylemiştir.<br />
 <br />
 Yüce Allah'ın alemleri yaratmak, rızık vermek, nimetler ihsan etmek, yaşatmak, öldürmek, diriltmek, azab etmek, mükafatlandırmak gibi bütün fiilleri Tekvîn sıfatına râcidir, yani Tekvîn sıfatının tealluklarının başka başka olmasıyla bu isimleri alır. İşte Tekvîn sıfatının bütün bu tealluklarına "sıfât-ı fiiliyye" de denir.<br />
 <br />
 Allahü Teâlâ'nın yüce zatına mahsustur. O'nun yüce zatı için vacib olan sıfatların hepsi, görüldüğü gibi, ayetlerle sabit olduğundan, bütün İslâm âlimleri arasında bu konuda ittifak vardır. O'nun bu sıfatlarla ezelde muttasıf olduğunda şüphe yoktur.<br />
 <br />
 Yukarıda da ifade edildiği üzere, Yüce Allah, zatında, sıfatlarında, işlerinde, fiillerinde bir tekdir; O'nun eşi, ortağı ve benzeri yoktur. O'nun sıfatları ve işleri de yüce zatına mahsustur. O'nun yüce zatı ve varlığı kabul edilip tasdik edilmeden, yukarıda sayılıp açıklanan sıfatlardan ve O'nun güzel isimlerinden sözetmek de mümkün olamaz. Zira bu sıfatlar ve isimler, O'nun yüce zatının ve varlığının zorunlu bir gereğidir. Ne bu zat, bu sıfatlarsız; ne de bu sıfatlar, bu zatsız olur. Yine dikkat edilecek olursa, bu sıfatların her biri açık ve seçik olarak Kur'ân âyetlerine dayanmaktadır. Yani, bizzat Yüce Allah, kendisini bu sıfatlarla vasıflandırmıştır. Böylece O'na olan inancımız daha da kuvvetlenmektedir. Çünkü bu sıfatlarıyla O'nu daha iyi anlıyabiliyoruz. Yoksa O'nu her hangi bir şeye hâşâ benzetmek gibi bir gaye için asla değildir. Bütün bu sıfatlar O'nun yüce zatına yaraşır bir tarzdadır. Biz bütün bu sıfatların asıllarına imân ederiz; fakat keyfiyetlerine, nasıl ve nice olduklarına dair her hangi bir şekilde söz söylemeyiz. Bu konuda söz etmeye de bilgilerimiz yeterli değildir. </span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Allahu Tealanın Subuti Sıfatları</span></span><br />
 <br />
 <br />
 <span style="color: #ff0000;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">SIFÂT-I SÜBUTİYYE</span></span><br />
 <br />
 Yüce Allah'ın zatının gereği olan ve bu zattan ayrılmayan, ezelî ve ebedî olan vâcib sıfatlar. Bu sıfatların hepsi Kur'an ayetleriyle sabit oldukları ve bu ayetlerden çıkarıldıkları için ve varlıkları Yüce Allah'ın zatında isbat edilmiş olduğu için, "sübutî sıfatlar" diye isimlendirilmişlerdir. Yüce Allah bu sıfatlarla ta ezelde vasıflanmış idi. Bu sıfatların hiç biri sonradan kazanılmış (hâdis) sıfatlardan değildir. Bunların da her biri Yüce Allah'ın zatıyla kaimdir. O'nun Yüce zatı ve varlığı düşünülmeden bu sıfatlardan bahsetmek de mümkün olmaz. Bu sıfat-ı sübutiyye şunlardır : <br />
 <br />
 <span style="color: #ff0000;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">1. Hayat Sıfatı :</span> </span>Yüce Allah'ın diri, canlı ve ezelî bir hayat ile hayat sahibi olması demektir. Bunun zıddı olan ölü ve cansız olmak, Allah hakkında düşünülemez, mümteni'dir. Allahu Teâlâ'nın bu sıfatına işaret eden pek çok ayet vardır. Meselâ : "Ölümsüz, diri olan Allah'a güven ve O'nu tesbih et!..." diye buyurulmaktadır (Furkân, 25/58 ).<br />
 <br />
 Her şeye can veren, ölü gibi görünen toprağa, kuru sanılan ağaçlara can, hayat ve tazelik veren Allahu Teâlâ'dır. Bütün canlıların hayatı sonradandır ve Yüce Allah'ın yaratmasıyladır. Halbuki Yüce. Allah'ın "Hayat" sıfatı da; zâtı gibi kadimdir, ezelî ve ebedîdir; zatından ayrılmayan, zatı ile var olân vacib bir sıfattır. Zira hayat olmadan diğer sıfatları düşünmek, onlarla Allah'ı vasıflandırmak abes olur. Bu bakımdan sübutî sıfatların ilki "hayat" sıfatıdır.<br />
 <br />
 <span style="color: #ff0000;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">2. İlim Sıfatı : </span></span>Allahu Teâlâ'nın ezelî ilmiyle her şeyi bilmesi demektir. O'nun ilmi, kâinattaki her şeyi kuşatmıştır. Evrendeki hiç bir şey O'nun ilminin dışında meydana gelemez. Olmuşu, olmakta olanı ve olacağı gerek küll halinde (genel kurallarıyla); gerekse ayrı ayrı, hepsini bilir. O'nun ezelî olan ilim sıfatıyla muttasıf olduğunu gösteren pek çok ayet-i kerime vardır : <br />
 <br />
 "İçinizde (sinelerinizde) olanı gizleseniz de açıklasanız da Allah onu bilir. Göklerde olanları da yerde olanları da bilir..." (Alû İmran, 3/29).<br />
 <br />
 Şu halde Allah'ın ilmi gizli açık her şeyi kuşatmıştır. Kalblerimizden geçenler de O'na malumdur. Bütün gayb alemi, bizim sınırlı ve sonradan kazanılma bilgimizin ulaşamadığı o âlem, Allah'ın bilgisi dâhilindedir. O'nun ilmi, zatı ile kâim olan, ezelî ve ebedî, bilinenlerle değişmeyen bir ilimdir. Kulların ilmi gibi kazanılmış, sonradan elde edilmiş bir ilim değildir.<br />
 <br />
 <span style="color: #ff0000;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">3. İrade Sıfatı :</span> </span>Yüce Allah'ın istediğini dileyip tercih etmesi demektir. Yani O'nun, bir işin şöyle olmasını değil de, böyle olmasını veya böyle olmasını değil de, şöyle olmasını dilemesi, dilediği gibi tâyin ve tahsis etmesidir. Evrende olmuş ne varsa, hepsi O'nun dilemesi, iradesi ile olmuştur. O'nun iradesi ve isteği dışında hiç bir şey var veya yok olamaz. Cenâb-ı Hakk'ın "irade" sıfatı, mümkün veya câiz olan şeylere tealluk eder. O'nun iradesi o şeyin olması veya olmaması şıklarından birini tercih eder. Tercih ettiği cihete iradesini tealluk ettirince, o şey de ya hemen oluverir veya olmamasını tercih etmiş ise, o şey olmaz, yok olur.<br />
 <br />
 Bu anlamda Yüce Allah'ın iradesini iki şekilde anlamak kabildir : <br />
 <br />
 <span style="color: #ff0000;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">a) Tekvinî (kevnî) irade :</span> </span>Bu iradeye "meşiyyet" de denir ki; bütün yaratılmışlara şâmildir. Bir şeye tealluk edince, o şey olmamazlık edemez, her halde vuku bulur. Bu anlamda Cenâb-ı Hakk şöyle buyuruyor : "Birleyin olmasını istediğimiz zaman, sözümüz ona sadece "ol!" demektir ve o hemen oluverir" (en-Nahl, 16/40).<br />
 <br />
 <span style="color: #ff0000;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">b) Teşriî (dinî) irade :</span> </span>Bu irade Cenab-ı Hakk'ın muhabbet ve rızası demektir ki; bu mânâda irade ettiği şeyin herhalde meydana gelmesi vâcib değildir. Çünkü kulların işleriyle ilgilidir. Bu mânâda Yüce Allah; "...Allah size kolaylık murat eder, zorluk istemez" buyuruyor (el-Bakara, 2/185). Bunun anlamı "şayet siz kullar, Allah'ın rıza ve mühabbetinin hilafına zorluk, kötülük, isterseniz; kendisi bunları istemediği dilemediği halde, siz istediğiniz için yaratır; zorluğa ve kötülüğe rızası yoktur" demektir.<br />
 <span style="color: #ff0000;" class="mycode_color"><br />
 <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">4. Kudret Sıfatı :</span> </span>Allah Teâlâ'nın bütün mümkünâta gücünün yetmesi, her türlü tasarrufta bulunması demektir. İradesiyle bütün mümkünâtı kuşattığı gibi, kudretiyle irade ettiklerini bir fiil meydana getirerek, yaratarak bunlara kadir olur. Allah Teâlâ'nın nihayetsiz, bitmek tükenmek bilmeyen kudreti vardır. Bu sıfat da diğerleri gibi ezelî ve ebedîdir. Ezelî olan bu kudret sıfatıyla, her hangi bir şeyi dilediği gibi yapmaya kadirdir. O'nun kudretinin erişemeyeceği, bu kudretin dışında kalan hiç bir şey yoktur. Nitekim Yüce Allah; "Muhakkak ki, Allah her şeye kâdirdir, gücü yetendir" buyurmaktadır (el-Bakara, 2/20).<br />
 <br />
 <span style="color: #ff0000;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">5. Basar Sıfatı :</span> </span>Cenâb-ı Hakk'ın görmesi demektir. O her türlü vasıta, organ ve bağıntılar olmaksızın her şeyi görür. O'nun görmesi, göz gibi bir organa, ışığa, uzaklığa ve yakınlığa bağlı değildir. Yüce Allah'ın görme sıfatı da ezelîdir, sonradan olma değildir. Bu sıfat da bütün mevcudâta, görmek şanından olan her şeye tealluk eder. O'nun görmesinin dışında kalan hiç bir mahlûk yoktur. İnsanın görmesi sınırlıdır, görme organından mahrum olanlar göremezler : Ayrıca aydınlık, karanlık, uzaklık, yakınlık ve daha dünyadaki nice olay, görmeye veya görmemeye etki etmektedir. Allah Teâlâ'nın görmesi hiç bir şeyden etkilenmez. Bu sıfatla ilgili Kur'ân-ı Kerim'de yüzlerce ayet yer almaktadır. Meselâ; Bakara süresi 233. âyet meâlen şöyle son bulmaktadır : " ... Biliniz ki, Allah, şüphesiz yaptıklarınızı görür ".<br />
 <br />
 <span style="color: #ff0000;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">6. Semi' Sıfatı :</span> </span>Yüce Allah'ın işitmesi, duyması demektir. O bu sıfatla ezelde muttasıftır. O, her çeşit, her kuvvette ve zayıflıktaki sesleri işitir, duyar. İşitilmek şanından olan her şeyi işitir. Allahu Teâlâ'nın işitip duyması, kulların işitmesi gibi, bir takım kayıt ve şartlara, vasıtalara ve organlara bağlı değildir. O, işitilmek şanından olan her şeyi, en gizli ve pek hafif sesleri, fısıltıları bile duyar. Özellikle kullarının duâlarını, zikirlerini, gizli ve aşikar niyazlarıyla yalvarışlarını işitir, kabul eder ve mükâfatlandırır. Bu sıfatla ilgili pek çok âyet vardır, ekserisi görmek sıfatıyla beraber yer almaktadır. Meselâ; Nisâ suresi 134. âyet meâlen şöyle nihayet bulur : "...Allah işitir ve görür".<br />
 <span style="color: #ff0000;" class="mycode_color"><br />
 <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">7. Kelâm Sıfatı :</span> </span>Yüce Allah'ın söylemesi ve konuşması demektir. O, harf ve seslere muhtaç olmadan konuşur ve söyler. Allahın "Kelâm" sıfatı, ezelî ve ebedîdir; yüce zatı için vacib olan sıfattır. O'nun dilsiz olması, konuşamaması düşünülemez. İşte yüce Rabbimiz bu sıfatıyla peygamberlerine söylemiş, emirler vermiştir. Kitablarını ve şeriatini bu kadîm kelâmıyla bildirmiştir. O, kelâmını dilediği zaman, kendi zatına ve şanına layık bir şekilde meleklerine bildirir, işittirir ve anlatır. Bunu yaparken harflere, seslere, hecelere ve kitabete (yazıya) muhtaç değildir. Yüce Allah'ın dilediği şeyleri, emir ve yasaklarını peygamberlerine ya Cebrâil vasıtasıyla veyahut doğrudan doğruya vahy ve ilham etmiş olması da bu "kelâm" sıfatının bir tecellisidir. Cenâb-ı Hakk'ın, peygamberleriyle tekellüm ettiğini (konuştuğunu) gösteren âyetler vardır. Meselâ; Cenab-ı Allah meâlen şöyle buyurmaktadır : "Allah Musa'ya hitabetti" veya "Âllah, Musa'ya da hitab ile konuştu" (en-Nisa, 4/164). Ayrıca Bakara suresi 253. âyette de şöyle buyurulmuştur : " ... Onlardan Allah'ın kendilerine hitab ettiği (konuştuğu), derecelerle yükselttikleri kimseler vardır..."<br />
 <br />
 <span style="color: #ff0000;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">8. Tekvîn Sıfatı :</span> </span>Allah Teâlâ'nın bilfiil yaratması, yoktan var etmesi demektir. Allah'ın bu sıfatı ezelidir. Tekvîn sıfatı da diğer sıfatları gibi, O'nun yüce zatıyla kaim ve O'nun hakkındâ vacib olan sübutî sıfatlarından biridir. Tekvin sıfatı, irade sıfatının muktezasına göre, mümkünâta tesir eder, yaratır ve icad eder. Nitekim Allah Teâlâ meâlen şöyle buyurur : "Bir şeyi dilediği zaman, O'nun buyruğu, sadece o şeye "ol!" demektir ve o hemen oluverir" (Yasin, 36/82). İşte bütün bu kâinatın ve içindeki varlıkların yaratanı, icad edeni, Yüce Allah'tır. Bunları varedip etmemeye muktedir olan (gücü yeten) Allah Teâlâ, "İrade" sıfatıyla ezelî ilmine uygun olarak var olmasını, icad edilmesini irade buyurmuş (dilemiş) ve Tekvîn sıfatıyla yaratıp icad eylemiştir.<br />
 <br />
 Yüce Allah'ın alemleri yaratmak, rızık vermek, nimetler ihsan etmek, yaşatmak, öldürmek, diriltmek, azab etmek, mükafatlandırmak gibi bütün fiilleri Tekvîn sıfatına râcidir, yani Tekvîn sıfatının tealluklarının başka başka olmasıyla bu isimleri alır. İşte Tekvîn sıfatının bütün bu tealluklarına "sıfât-ı fiiliyye" de denir.<br />
 <br />
 Allahü Teâlâ'nın yüce zatına mahsustur. O'nun yüce zatı için vacib olan sıfatların hepsi, görüldüğü gibi, ayetlerle sabit olduğundan, bütün İslâm âlimleri arasında bu konuda ittifak vardır. O'nun bu sıfatlarla ezelde muttasıf olduğunda şüphe yoktur.<br />
 <br />
 Yukarıda da ifade edildiği üzere, Yüce Allah, zatında, sıfatlarında, işlerinde, fiillerinde bir tekdir; O'nun eşi, ortağı ve benzeri yoktur. O'nun sıfatları ve işleri de yüce zatına mahsustur. O'nun yüce zatı ve varlığı kabul edilip tasdik edilmeden, yukarıda sayılıp açıklanan sıfatlardan ve O'nun güzel isimlerinden sözetmek de mümkün olamaz. Zira bu sıfatlar ve isimler, O'nun yüce zatının ve varlığının zorunlu bir gereğidir. Ne bu zat, bu sıfatlarsız; ne de bu sıfatlar, bu zatsız olur. Yine dikkat edilecek olursa, bu sıfatların her biri açık ve seçik olarak Kur'ân âyetlerine dayanmaktadır. Yani, bizzat Yüce Allah, kendisini bu sıfatlarla vasıflandırmıştır. Böylece O'na olan inancımız daha da kuvvetlenmektedir. Çünkü bu sıfatlarıyla O'nu daha iyi anlıyabiliyoruz. Yoksa O'nu her hangi bir şeye hâşâ benzetmek gibi bir gaye için asla değildir. Bütün bu sıfatlar O'nun yüce zatına yaraşır bir tarzdadır. Biz bütün bu sıfatların asıllarına imân ederiz; fakat keyfiyetlerine, nasıl ve nice olduklarına dair her hangi bir şekilde söz söylemeyiz. Bu konuda söz etmeye de bilgilerimiz yeterli değildir. </span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Allahu Tealanın Zati Sıfatları]]></title>
			<link>http://yamanboard.w4f.eu/showthread.php?tid=3</link>
			<pubDate>Sun, 08 Mar 2026 21:52:35 +0100</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="http://yamanboard.w4f.eu/member.php?action=profile&uid=2">YamanTunca</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">http://yamanboard.w4f.eu/showthread.php?tid=3</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #ff0000;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">SIFAT-I ZÂTİYYE</span></span><br />
 Yüce Allah'ın zatı için vacib olan, zorunlu olan sıfatlar. Bunlara sıfât-ı nefsiyye de denir. Diğer bir tabirle "zatî veya nefsî sıfatlar" da denilen bu sıfatlar, Yüce Allah'ın varlığını ve hakikatını anlayıp kavramada biz kullarına yardım eden sıfatlardır. Bu sıfatlar sayesinde Allahu Teâlâ'nın yüce zatını ve varlığını O'na yaraşır bir tarzda anlayıp, imanımın da o nisbette kuvvetlendirebiliriz. Yüce Allah'ın kendine mahsus bir zatı vardır ve bu zatının gereği olan, bu zatdan ayrılması düşünülmeyen sıfatları vardır. Bunlardan bir kısmına "Zatî sıfatlar" , bir kısmına da "sübutî sıfatlar" denir.<br />
 <br />
 Zatî sıfatlar, hiç bir sebebin eseri olmayan, Allah Teâlâ'nın hakikatını ortaya koyan sıfatlardır. Bu sıfatlar Yüce Allah'ın zâtıyla, varlığıyla doğrudan doğruya alâkalı oldukları için ve sadece Allah'ın yüce zatına mahsus oldukları için zatî sıfatlar diye isimlendirilmişlerdir. Zat veya varlık olmadan bu sıfatların varlığını düşünmek ve bu sıfatlardan söz etmek imkansızdır.<br />
 <br />
 <span style="color: #ff0000;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">"Sıfât-ı Zatiyye" denilen bu zatî sıfatlar şunlardır : </span></span><br />
 <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #ff0000;" class="mycode_color">1. Vücûd Sıfatı : </span></span>Yüce Allah'ın mevcudiyeti, varlığı demektir ki; bazı âlimlerimize göre, asıl zatî veya nefsî sıfat budur. Zira Yüce Allah'ın mevcudiyeti, varlığı kabul edilmeden, diğer sıfatlarından bahsetmek mümkün olmaz. Yüce Allah'ın varlığına, mevcudiyetine işaret eden pek çok âyet-i kerime Kur'ânda mevcuttur. Bunlardan birisi olan Haşr suresinin 22. âyetinde meâlen şöyle buyurulmaktadır : <br />
 <br />
 "O Yüce Allah, görüleni de görülmeyeni de bilen, Kendisinden başka ilah olmayan, ancak kendisi var olan Allah'dır ".<br />
 <br />
 Allah Teâlâ'nın varlığı, mevcudiyeti kendi zatının gereğidir. O'nun yüce zatı, yaratıklarda olduğu gibi başkasından dolayı değildir. O kendi zatı ite vardır, kendi zatıyla kâimdir, varlığı için bir başkasına muhtaç değildir. Zira muhtaç olan, İlâh olamaz.<br />
 <br />
 <span style="color: #ff0000;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">2. Kıdem Sıfatı : </span></span>"Yüce Allah'ın varlığının evveli ve başlangıcının olmaması" demektir. O, ezelidir; O'nun var olmadığı bir an bile düşünülemez. Varlığı, zatının gereği olan Yüce Allah'ın bu varlığının ezelî olması, evveli ve sonunun olmaması vâcibtir. Varlığında başlangıç ve sonu olanlar, ancak yaratıklardır. Allahın kıdem sıfatına Hadid suresinin 3. Âyeti açıkça işaret etmektedir : "O, her Şeyden öncedir; kendisinden sonraya hiç bir şeyin kalmayacağı sondur; varlığı aşikardır; gerçek mahiyeti insan için gizlidir. O, herşeyi bilir".<br />
 <br />
 <span style="color: #ff0000;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">3. Bekâ sıfatı :</span> </span>"Allah Teâlâ'nın varlığının sonu, bitiş noktası yoktur" demektir. O, ebedîdir, yani onun mevcudiyeti, varlığı sonsuzca devam edip gitmektedir. Bu sıfat dahi sadece onun yüce zâtına mahsus bir sıfattır, çünkü bütün yaratıklar sonludur, bir gün hayatları son bulacaktır. İşte bu gerçek, Rahman suresinin 26. ve 27. âyetlerinde meâlen şöyle beyan buyurulmuştur : "Yer yüzünde bulunan her şey fânidir (sonludur); ancak yüce ve cömert olan Rabbinin varlığı bâkidir ".<br />
 <br />
 <span style="color: #ff0000;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">4. Vahdaniyet Sıfatı :</span> </span>Yüce Allahın zatında, sıfatlarında ve fiillerinde (işlerinde) bir tek olması demektir. O'nun eşi ve ortağı, yardımcısı yoktur; bir ve tek'tir.<br />
 <br />
 İhlâs Suresi, Cenab-ı Hakk'ın bu sıfatını açık bir üslupla ortaya koymaktadır : Hz. Peygambere hitaben; "Deki, Allah bir tektir; Allah hiç bir şeye muhtaç değildir, O doğurmamış ve doğmamıştır, hiçbir şey O na denk değildir ".<br />
 <br />
 Her şeyi yaratan Allah Teâlâ olduğu için, O işlerinde, fiillerinde de tektir. O'nun hiç bir benzeri, ortağı, örneği ve cüzleri (parçaları) ve yardımcıları yoktur. İbadete lâyık yegâne tek mabut, Allah'tır. İşte "Vahdaniyet" sıfatını bütün bu hususları içine alan bir teklik (ehâdiyet) olarak anlamak gerekir. O her bakımdan en mükemmel, bütün eksiklik ve noksanlıklardan uzak (münezzeh) bir varlıktır.<br />
 <br />
 <span style="color: #ff0000;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">5. Muhâlefetün lil-Havadis Sıfatı :</span> </span>Yüce Allah'ın sonradan olanlara, sonradan yaratılmış olanlara benzememesi demektir. Yüce Allah'ın benzeri hiç bir şey yoktur. O'na eşit ve denk olan hiç bir varlık yoktur. Zaten kâdîm, bâkî ve bir tek olan varlığın sonradan olanlara benzememesi, yine O'nun bu sıfatlarının bir sonucudur ve O'nun yüce zatına mahsustur. Bu sıfata Şûrâ suresinin 11. âyetinde açıkça işaret buyurulmuştur : "O'nun benzeri hiç birşey yoktur, O işitendir, görendir".<br />
 <br />
 <span style="color: #ff0000;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">6. Kıyam binefsihi (bizâtihi) :</span> </span>"Yüce Allah'ın varlığı veya mevcudiyeti bir başkasına muhtac değildir; aksine varlığı kendi zâtındandır" demektir. Bütün yaradılmışlar (mahlukât), var olmada ve varlığını devam ettirmede Cenâb-ı Hakk'a muhtaçtır. Halbuki Yüce Allah hiç bir şeye muhtac ve bağımlı değildir, O Azîz ve Sameddir, yani hiç bir şeye ihtiyacı yoktur; kâinattaki her şey O'na muhtaçtır. Bu sıfata da Kur'ân-ı Kerim'in pek çok âyetlerinde işaret edilmektedir. Meselâ; Alû İmrân Suresinin 2. âyetinde şöyle buyrulmaktadır : "Allah, O'ndan başka ilah olmayan, diri ve kendi kendine kâim (var) olandır".<br />
 <br />
 Vâcibu'l-vücûd (varlığı zorunlu, varlığı kendi zâtının gereği) olan Allah'ın zatı düşünüldüğü zaman, bu varlıkla beraber bu zâtî sıfatların da düşünülmesi zaruridir (vâcibtir). Varlık, yani mevcudiyet ve sıfatlar O'ndan ayrılmaz. Allah Teâlâ kadîm, ezelî, ebedî ve her yönden en mükemmel olduğu için, ne zamana, ne mekâna, ne bir yardımcıya muhtaçtır. O bunların hepsinin üstünde, varlığı zâtının gereği, mutlak ve en mükemmel ve vâcib bir Allah'dır.</span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #ff0000;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">SIFAT-I ZÂTİYYE</span></span><br />
 Yüce Allah'ın zatı için vacib olan, zorunlu olan sıfatlar. Bunlara sıfât-ı nefsiyye de denir. Diğer bir tabirle "zatî veya nefsî sıfatlar" da denilen bu sıfatlar, Yüce Allah'ın varlığını ve hakikatını anlayıp kavramada biz kullarına yardım eden sıfatlardır. Bu sıfatlar sayesinde Allahu Teâlâ'nın yüce zatını ve varlığını O'na yaraşır bir tarzda anlayıp, imanımın da o nisbette kuvvetlendirebiliriz. Yüce Allah'ın kendine mahsus bir zatı vardır ve bu zatının gereği olan, bu zatdan ayrılması düşünülmeyen sıfatları vardır. Bunlardan bir kısmına "Zatî sıfatlar" , bir kısmına da "sübutî sıfatlar" denir.<br />
 <br />
 Zatî sıfatlar, hiç bir sebebin eseri olmayan, Allah Teâlâ'nın hakikatını ortaya koyan sıfatlardır. Bu sıfatlar Yüce Allah'ın zâtıyla, varlığıyla doğrudan doğruya alâkalı oldukları için ve sadece Allah'ın yüce zatına mahsus oldukları için zatî sıfatlar diye isimlendirilmişlerdir. Zat veya varlık olmadan bu sıfatların varlığını düşünmek ve bu sıfatlardan söz etmek imkansızdır.<br />
 <br />
 <span style="color: #ff0000;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">"Sıfât-ı Zatiyye" denilen bu zatî sıfatlar şunlardır : </span></span><br />
 <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #ff0000;" class="mycode_color">1. Vücûd Sıfatı : </span></span>Yüce Allah'ın mevcudiyeti, varlığı demektir ki; bazı âlimlerimize göre, asıl zatî veya nefsî sıfat budur. Zira Yüce Allah'ın mevcudiyeti, varlığı kabul edilmeden, diğer sıfatlarından bahsetmek mümkün olmaz. Yüce Allah'ın varlığına, mevcudiyetine işaret eden pek çok âyet-i kerime Kur'ânda mevcuttur. Bunlardan birisi olan Haşr suresinin 22. âyetinde meâlen şöyle buyurulmaktadır : <br />
 <br />
 "O Yüce Allah, görüleni de görülmeyeni de bilen, Kendisinden başka ilah olmayan, ancak kendisi var olan Allah'dır ".<br />
 <br />
 Allah Teâlâ'nın varlığı, mevcudiyeti kendi zatının gereğidir. O'nun yüce zatı, yaratıklarda olduğu gibi başkasından dolayı değildir. O kendi zatı ite vardır, kendi zatıyla kâimdir, varlığı için bir başkasına muhtaç değildir. Zira muhtaç olan, İlâh olamaz.<br />
 <br />
 <span style="color: #ff0000;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">2. Kıdem Sıfatı : </span></span>"Yüce Allah'ın varlığının evveli ve başlangıcının olmaması" demektir. O, ezelidir; O'nun var olmadığı bir an bile düşünülemez. Varlığı, zatının gereği olan Yüce Allah'ın bu varlığının ezelî olması, evveli ve sonunun olmaması vâcibtir. Varlığında başlangıç ve sonu olanlar, ancak yaratıklardır. Allahın kıdem sıfatına Hadid suresinin 3. Âyeti açıkça işaret etmektedir : "O, her Şeyden öncedir; kendisinden sonraya hiç bir şeyin kalmayacağı sondur; varlığı aşikardır; gerçek mahiyeti insan için gizlidir. O, herşeyi bilir".<br />
 <br />
 <span style="color: #ff0000;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">3. Bekâ sıfatı :</span> </span>"Allah Teâlâ'nın varlığının sonu, bitiş noktası yoktur" demektir. O, ebedîdir, yani onun mevcudiyeti, varlığı sonsuzca devam edip gitmektedir. Bu sıfat dahi sadece onun yüce zâtına mahsus bir sıfattır, çünkü bütün yaratıklar sonludur, bir gün hayatları son bulacaktır. İşte bu gerçek, Rahman suresinin 26. ve 27. âyetlerinde meâlen şöyle beyan buyurulmuştur : "Yer yüzünde bulunan her şey fânidir (sonludur); ancak yüce ve cömert olan Rabbinin varlığı bâkidir ".<br />
 <br />
 <span style="color: #ff0000;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">4. Vahdaniyet Sıfatı :</span> </span>Yüce Allahın zatında, sıfatlarında ve fiillerinde (işlerinde) bir tek olması demektir. O'nun eşi ve ortağı, yardımcısı yoktur; bir ve tek'tir.<br />
 <br />
 İhlâs Suresi, Cenab-ı Hakk'ın bu sıfatını açık bir üslupla ortaya koymaktadır : Hz. Peygambere hitaben; "Deki, Allah bir tektir; Allah hiç bir şeye muhtaç değildir, O doğurmamış ve doğmamıştır, hiçbir şey O na denk değildir ".<br />
 <br />
 Her şeyi yaratan Allah Teâlâ olduğu için, O işlerinde, fiillerinde de tektir. O'nun hiç bir benzeri, ortağı, örneği ve cüzleri (parçaları) ve yardımcıları yoktur. İbadete lâyık yegâne tek mabut, Allah'tır. İşte "Vahdaniyet" sıfatını bütün bu hususları içine alan bir teklik (ehâdiyet) olarak anlamak gerekir. O her bakımdan en mükemmel, bütün eksiklik ve noksanlıklardan uzak (münezzeh) bir varlıktır.<br />
 <br />
 <span style="color: #ff0000;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">5. Muhâlefetün lil-Havadis Sıfatı :</span> </span>Yüce Allah'ın sonradan olanlara, sonradan yaratılmış olanlara benzememesi demektir. Yüce Allah'ın benzeri hiç bir şey yoktur. O'na eşit ve denk olan hiç bir varlık yoktur. Zaten kâdîm, bâkî ve bir tek olan varlığın sonradan olanlara benzememesi, yine O'nun bu sıfatlarının bir sonucudur ve O'nun yüce zatına mahsustur. Bu sıfata Şûrâ suresinin 11. âyetinde açıkça işaret buyurulmuştur : "O'nun benzeri hiç birşey yoktur, O işitendir, görendir".<br />
 <br />
 <span style="color: #ff0000;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">6. Kıyam binefsihi (bizâtihi) :</span> </span>"Yüce Allah'ın varlığı veya mevcudiyeti bir başkasına muhtac değildir; aksine varlığı kendi zâtındandır" demektir. Bütün yaradılmışlar (mahlukât), var olmada ve varlığını devam ettirmede Cenâb-ı Hakk'a muhtaçtır. Halbuki Yüce Allah hiç bir şeye muhtac ve bağımlı değildir, O Azîz ve Sameddir, yani hiç bir şeye ihtiyacı yoktur; kâinattaki her şey O'na muhtaçtır. Bu sıfata da Kur'ân-ı Kerim'in pek çok âyetlerinde işaret edilmektedir. Meselâ; Alû İmrân Suresinin 2. âyetinde şöyle buyrulmaktadır : "Allah, O'ndan başka ilah olmayan, diri ve kendi kendine kâim (var) olandır".<br />
 <br />
 Vâcibu'l-vücûd (varlığı zorunlu, varlığı kendi zâtının gereği) olan Allah'ın zatı düşünüldüğü zaman, bu varlıkla beraber bu zâtî sıfatların da düşünülmesi zaruridir (vâcibtir). Varlık, yani mevcudiyet ve sıfatlar O'ndan ayrılmaz. Allah Teâlâ kadîm, ezelî, ebedî ve her yönden en mükemmel olduğu için, ne zamana, ne mekâna, ne bir yardımcıya muhtaçtır. O bunların hepsinin üstünde, varlığı zâtının gereği, mutlak ve en mükemmel ve vâcib bir Allah'dır.</span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[İmanın Şartları]]></title>
			<link>http://yamanboard.w4f.eu/showthread.php?tid=2</link>
			<pubDate>Sun, 08 Mar 2026 21:51:05 +0100</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="http://yamanboard.w4f.eu/member.php?action=profile&uid=2">YamanTunca</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">http://yamanboard.w4f.eu/showthread.php?tid=2</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">İmanın Şartları</span></span><br />
<br />
İmanın şartı 6 tanedir. İmanın şartları aşağıda tek tek açıklanmıştır. İmanın, altı şeye inanmak olduğunu, Resûlullah (s.a.v.) bildirmiştir. İmanın şartları sırasıyla;<br />
<br />
1- Allah'a inanmak<br />
2- Meleklere inanmak<br />
3- Kitaplara inanmak<br />
4- Peygamberlere inanmak<br />
5- Ahiret hayatına inanmak<br />
6- Kaderin, hayrın ve şerrin Allah'tan geldiğine inanmak<br />
<br />
Allah’a imanın geçerli olabilmesi için de şu altı şarta eksiksiz olarak iman edilmesi gereklidir. <br />
<br />
Peygamber Efendimiz (S.a.v.) imanın şartları ile ilgili hadis;<br />
<br />
    “İman; Allah’a, meleklere, kitaplara, peygamberlere, ahiret gününe, kadere, hayrın ve şerrin Allah’tan olduğuna, ölüme, öldükten sonra dirilmeye, inanmaktır. Allah’tan başka ilah olmadığına ve benim Onun kulu ve resulü olduğuma şehadet etmektir.” (Buhari)<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">İmanın şartları açıklamalı</span></span><br />
<br />
1- Allah'a iman; Allahü teâlâ, vacib-ül-vücud (varlığı lazım olan) ve hakiki mabud ve bütün varlıkların yaratıcısıdır. Ondan başka ilah yoktur. Allahü teâlâ zamandan, mekandan münezzehtir. Hiçbir şeye benzemez.<br />
<br />
Allahü teâlânın varlığına ve birliğine inandım, iman ettim, kalbimle tasdik, dilimle ikrar ettim demektir. Allahü teâlâ vardır ve birdir. Bütün ibadetler yalnızca  O’na yapılır.<br />
<br />
    "Yine onlar, sana indirilene ve senden önce indirilene iman ederler; ahiret gününe de kesinkes inanırlar". (Bakara suresi, 4. ayet)<br />
<br />
2- Meleklere iman; Melek, Allahü teala tarafından yaratılmış, erkeklik ve dişilikleri olmayan ve Allahü teala'ya itaatten ayrılmayan gözle görülmeyen nuranî varlıklardır.<br />
<br />
Melekler nurdan yaratılmışlardır. Yemezler, içmezler uyumazlar, doğuğ doğurmazlar. Yüce Allah'ın emirlerine asla isyan etmezler. Hiçbir günah işlemezler. Devamlı Allah'a ibadet ederler. Bizler ruhumuzu göremediğimiz gibi melekleri de göremeyiz.<br />
<br />
3- Kitaplara iman; Allahü Teala, kullarına peygamberleri aracılığıyla kitaplar göndermiştir. Bu kitaplarda, Allah'ın emirleri ve yasakları bildirilmiş, kulların yapması gereken görevler öğretilmiş, dünya ve ahirette mutlu olmanın yolları gösterilmiştir.<br />
<br />
Allahü Tealanın kitaplarına inanmakta imanın şartları arasındadır. Müslümanlar, peygamberlere gönderilen kitapların hepsine inanarak iman eder.<br />
<br />
    "Kur’anı biz indirdik, elbette yine onu biz koruyacağız." (Hicr suresi, 9. ayet)<br />
<br />
4- Peygamberlere iman; Peygamber, Allah ile insanlar arasında elçi olarak görevlendirilen Allah'ın emirlerini bildiren doğru yolu gösteren Allah elçileridir. Peygamberler insanlara yol gösterici olarak gönderilmiştir.<br />
<br />
Allahü Tealanın peygamberlerine inanmak, iman etmek imanın 4. şartıdır. Müslümanlar, peygamberlerin hepsine inanarak iman eder. Peygamberlere iman etmek, aralarında hiçbir fark görmeyerek, hepsinin Allahü teala tarafından seçilmiş sadık, dogru sözlü olduklarına inanmak demekdir.<br />
<br />
5- Ahiret hayatına iman; Ahiret, ölümden sonra insanların tekrar dirilmesiyle başlayan ve ebediyen devam eden bir hayattır. İmanın beşinci şartı, Ahiret gününe imandır. Ahirete, öldükten sonra dirilmeye inanmak imanın şartlarındadır. Ahiret hayatı insanın öldüğü gün başlar.<br />
<br />
    "Ahiret daha hayırlı ve bâkîdir." (Alâ suresi, 17)<br />
<br />
6- Kaderin, hayrın ve şerrin Allah'tan geldiğine iman; Kader, hayır ve şerrin Allahü tealadan olduğuna imandır. İmanın altıncı şartıdır. Kaderin, hayır ve şerlerin hepsinin Allahü tealadan olduğuna iman etmeyi bildirmektedir.<br />
<br />
    "Olur ki hoşunuza gitmeyen bir şey, sizin için hayırlıdır ve olur ki, sevdiğiniz şey de sizin için bir şerdir. Allah bilir de siz bilmezsiniz." (Bakara Suresi, 216. ayet)</span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">İmanın Şartları</span></span><br />
<br />
İmanın şartı 6 tanedir. İmanın şartları aşağıda tek tek açıklanmıştır. İmanın, altı şeye inanmak olduğunu, Resûlullah (s.a.v.) bildirmiştir. İmanın şartları sırasıyla;<br />
<br />
1- Allah'a inanmak<br />
2- Meleklere inanmak<br />
3- Kitaplara inanmak<br />
4- Peygamberlere inanmak<br />
5- Ahiret hayatına inanmak<br />
6- Kaderin, hayrın ve şerrin Allah'tan geldiğine inanmak<br />
<br />
Allah’a imanın geçerli olabilmesi için de şu altı şarta eksiksiz olarak iman edilmesi gereklidir. <br />
<br />
Peygamber Efendimiz (S.a.v.) imanın şartları ile ilgili hadis;<br />
<br />
    “İman; Allah’a, meleklere, kitaplara, peygamberlere, ahiret gününe, kadere, hayrın ve şerrin Allah’tan olduğuna, ölüme, öldükten sonra dirilmeye, inanmaktır. Allah’tan başka ilah olmadığına ve benim Onun kulu ve resulü olduğuma şehadet etmektir.” (Buhari)<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">İmanın şartları açıklamalı</span></span><br />
<br />
1- Allah'a iman; Allahü teâlâ, vacib-ül-vücud (varlığı lazım olan) ve hakiki mabud ve bütün varlıkların yaratıcısıdır. Ondan başka ilah yoktur. Allahü teâlâ zamandan, mekandan münezzehtir. Hiçbir şeye benzemez.<br />
<br />
Allahü teâlânın varlığına ve birliğine inandım, iman ettim, kalbimle tasdik, dilimle ikrar ettim demektir. Allahü teâlâ vardır ve birdir. Bütün ibadetler yalnızca  O’na yapılır.<br />
<br />
    "Yine onlar, sana indirilene ve senden önce indirilene iman ederler; ahiret gününe de kesinkes inanırlar". (Bakara suresi, 4. ayet)<br />
<br />
2- Meleklere iman; Melek, Allahü teala tarafından yaratılmış, erkeklik ve dişilikleri olmayan ve Allahü teala'ya itaatten ayrılmayan gözle görülmeyen nuranî varlıklardır.<br />
<br />
Melekler nurdan yaratılmışlardır. Yemezler, içmezler uyumazlar, doğuğ doğurmazlar. Yüce Allah'ın emirlerine asla isyan etmezler. Hiçbir günah işlemezler. Devamlı Allah'a ibadet ederler. Bizler ruhumuzu göremediğimiz gibi melekleri de göremeyiz.<br />
<br />
3- Kitaplara iman; Allahü Teala, kullarına peygamberleri aracılığıyla kitaplar göndermiştir. Bu kitaplarda, Allah'ın emirleri ve yasakları bildirilmiş, kulların yapması gereken görevler öğretilmiş, dünya ve ahirette mutlu olmanın yolları gösterilmiştir.<br />
<br />
Allahü Tealanın kitaplarına inanmakta imanın şartları arasındadır. Müslümanlar, peygamberlere gönderilen kitapların hepsine inanarak iman eder.<br />
<br />
    "Kur’anı biz indirdik, elbette yine onu biz koruyacağız." (Hicr suresi, 9. ayet)<br />
<br />
4- Peygamberlere iman; Peygamber, Allah ile insanlar arasında elçi olarak görevlendirilen Allah'ın emirlerini bildiren doğru yolu gösteren Allah elçileridir. Peygamberler insanlara yol gösterici olarak gönderilmiştir.<br />
<br />
Allahü Tealanın peygamberlerine inanmak, iman etmek imanın 4. şartıdır. Müslümanlar, peygamberlerin hepsine inanarak iman eder. Peygamberlere iman etmek, aralarında hiçbir fark görmeyerek, hepsinin Allahü teala tarafından seçilmiş sadık, dogru sözlü olduklarına inanmak demekdir.<br />
<br />
5- Ahiret hayatına iman; Ahiret, ölümden sonra insanların tekrar dirilmesiyle başlayan ve ebediyen devam eden bir hayattır. İmanın beşinci şartı, Ahiret gününe imandır. Ahirete, öldükten sonra dirilmeye inanmak imanın şartlarındadır. Ahiret hayatı insanın öldüğü gün başlar.<br />
<br />
    "Ahiret daha hayırlı ve bâkîdir." (Alâ suresi, 17)<br />
<br />
6- Kaderin, hayrın ve şerrin Allah'tan geldiğine iman; Kader, hayır ve şerrin Allahü tealadan olduğuna imandır. İmanın altıncı şartıdır. Kaderin, hayır ve şerlerin hepsinin Allahü tealadan olduğuna iman etmeyi bildirmektedir.<br />
<br />
    "Olur ki hoşunuza gitmeyen bir şey, sizin için hayırlıdır ve olur ki, sevdiğiniz şey de sizin için bir şerdir. Allah bilir de siz bilmezsiniz." (Bakara Suresi, 216. ayet)</span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[İslamın Şartları]]></title>
			<link>http://yamanboard.w4f.eu/showthread.php?tid=1</link>
			<pubDate>Sun, 08 Mar 2026 21:50:12 +0100</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="http://yamanboard.w4f.eu/member.php?action=profile&uid=2">YamanTunca</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">http://yamanboard.w4f.eu/showthread.php?tid=1</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">İslamın Şartları</span></span><br />
<br />
<br />
İslamın şartı 5 tanedir. İslamın şartları aşağıda tek tek açıklanmıştır. İslamın şartları sırasıyla;<br />
<br />
1- Kelime-i Şehadet getirmek<br />
2- Namaz kılmak<br />
3- Oruç tutmak<br />
4- Zekat vermek<br />
5- Hacca gitmek<br />
<br />
Şehadet etmek dışındaki şartlar ameli şartlar yani davranışsal şartlardır.<br />
<br />
Peygamber Efendimiz (S.a.v.) islamın şartları ile ilgili hadis;<br />
<br />
    “İslam, Allah’tan başka ilah olmadığına ve Muhammed’in Allah’ın Rasulü olduğuna şehadet etmen, namazı dosdoğru kılman, zekatı vermen, Ramazan orucunu tutman, yoluna güç yetirip imkan bulduğun zaman Kâbe’yi ziyaret (hac) etmendir.” <br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">İslamın şartları açıklamalı</span></span><br />
<br />
1- Kelime-i Şehadet getirmek; Kelime-i Şehadet; "Eşhedü en la ilahe illallah ve eşhedü enne Muhammeden abdühü ve resulühü" demektir. Anlamı ise;"Ben şehadet ederim ki, (Yani görmüş gibi bilirim ve bildiririm ki) Allah’tan başka ilah yoktur. Ve yine şehadet ederim ki, Muhammed aleyhisselam Onun kulu ve resulüdür."<br />
<br />
Resulullaha inanmak demek, Onun bildirdiklerinin tamamını kabul etmek, inanmak ve hepsini beğenmek demektir. Kelime-i Şehadeti söyleyen kişi Müslüman olur ve bundan sonra İslam hukukunun Müslümanlara tanıdığı tüm haklara sahip olur.<br />
<br />
2- Namaz kılmak; Namaz, İslam'ın beş şartından biri olan, günün belli vaktilerinde ve abdest alınarak yerine getirilen ibadettir. Namaz kılmak, akllı olan ve büluğ çağına giren her erkek ve kadın müslümana farzdır. Adem aleyhisselamdan beri, her dinde bir vakit namaz vardı. Hepsinin kıldığı bir araya toplanarak, Hz. Muhammed aleyhisselama inananlara farz edildi.<br />
<br />
    "Ey iman edenler, rüku edin, secde edin, Rabbinize kulluk edin ve hayır işleyin ki kurtuluşa eresiniz." (Hac Suresi, 77)<br />
<br />
3- Oruç tutmak; Oruç, niyet ederek tan yerinin ağarmaya başlamasından itibaren güneş batıncaya kadar yememek, içmemek ve cinsel ilişkiden uzak durmak suretiyle yerine getirilen bir ibadettir. Her Müslümanın ramazan ayında fecrin başlamasından ki bu sabah namazından güneş batıncaya akşam namazına kadar yemeyi, içmeyi ve şehevi arzuları terk ederek oruç tutmaladır.<br />
<br />
Oruç, yalnız aç ve susuz kalmak değildir. Bir hayvanı veya inanmayan bir kimseyi bir odaya hapsedip aç, susuz bırakmakla oruç tutturulmuş olmaz. Oruçtan maksat, sabır, şükür, nefis terbiyesidir.<br />
<br />
4- Zekat vermek; Zekat, nisap miktarı yani borçlarını düştükten sonra alacaklarıyla beraber elinde 96 gram değerinde, para veya ticaret malı olanın kırkta birini zekat vermesi farzdır. Zekat maddi durumu iyi olan herkesin, her sene fakir veya muhtaçlara verilmesi gereken sadakadır. Meyve ve tarla mahsulünün de onda birini fakire vermek farzdır. Bu onda bir zekata da uşur denir.<br />
<br />
    "Zekat vermeyene Allahü teâlâ lanet eder." (Nesai)<br />
<br />
5- Hacca gitmek; Hac, Müslümanların özel bir zamanda bir ibadeti yapmak kasdıyla Mekke'de bulunmasıdır. Mekke-i mükerreme şehrine gidip gelinceye kadar, geride bıraktığı çoluk çocuğunu geçindirmeye yetişecek maldan fazla kalan para ile oraya gidip gelebilecek kimsenin, ömründe bir kere, Kâbe-i şerifi tavaf etmesi ve Arafat’ta durması farzdır. Haccın vücub ve eda şartları vardır.</span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">İslamın Şartları</span></span><br />
<br />
<br />
İslamın şartı 5 tanedir. İslamın şartları aşağıda tek tek açıklanmıştır. İslamın şartları sırasıyla;<br />
<br />
1- Kelime-i Şehadet getirmek<br />
2- Namaz kılmak<br />
3- Oruç tutmak<br />
4- Zekat vermek<br />
5- Hacca gitmek<br />
<br />
Şehadet etmek dışındaki şartlar ameli şartlar yani davranışsal şartlardır.<br />
<br />
Peygamber Efendimiz (S.a.v.) islamın şartları ile ilgili hadis;<br />
<br />
    “İslam, Allah’tan başka ilah olmadığına ve Muhammed’in Allah’ın Rasulü olduğuna şehadet etmen, namazı dosdoğru kılman, zekatı vermen, Ramazan orucunu tutman, yoluna güç yetirip imkan bulduğun zaman Kâbe’yi ziyaret (hac) etmendir.” <br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">İslamın şartları açıklamalı</span></span><br />
<br />
1- Kelime-i Şehadet getirmek; Kelime-i Şehadet; "Eşhedü en la ilahe illallah ve eşhedü enne Muhammeden abdühü ve resulühü" demektir. Anlamı ise;"Ben şehadet ederim ki, (Yani görmüş gibi bilirim ve bildiririm ki) Allah’tan başka ilah yoktur. Ve yine şehadet ederim ki, Muhammed aleyhisselam Onun kulu ve resulüdür."<br />
<br />
Resulullaha inanmak demek, Onun bildirdiklerinin tamamını kabul etmek, inanmak ve hepsini beğenmek demektir. Kelime-i Şehadeti söyleyen kişi Müslüman olur ve bundan sonra İslam hukukunun Müslümanlara tanıdığı tüm haklara sahip olur.<br />
<br />
2- Namaz kılmak; Namaz, İslam'ın beş şartından biri olan, günün belli vaktilerinde ve abdest alınarak yerine getirilen ibadettir. Namaz kılmak, akllı olan ve büluğ çağına giren her erkek ve kadın müslümana farzdır. Adem aleyhisselamdan beri, her dinde bir vakit namaz vardı. Hepsinin kıldığı bir araya toplanarak, Hz. Muhammed aleyhisselama inananlara farz edildi.<br />
<br />
    "Ey iman edenler, rüku edin, secde edin, Rabbinize kulluk edin ve hayır işleyin ki kurtuluşa eresiniz." (Hac Suresi, 77)<br />
<br />
3- Oruç tutmak; Oruç, niyet ederek tan yerinin ağarmaya başlamasından itibaren güneş batıncaya kadar yememek, içmemek ve cinsel ilişkiden uzak durmak suretiyle yerine getirilen bir ibadettir. Her Müslümanın ramazan ayında fecrin başlamasından ki bu sabah namazından güneş batıncaya akşam namazına kadar yemeyi, içmeyi ve şehevi arzuları terk ederek oruç tutmaladır.<br />
<br />
Oruç, yalnız aç ve susuz kalmak değildir. Bir hayvanı veya inanmayan bir kimseyi bir odaya hapsedip aç, susuz bırakmakla oruç tutturulmuş olmaz. Oruçtan maksat, sabır, şükür, nefis terbiyesidir.<br />
<br />
4- Zekat vermek; Zekat, nisap miktarı yani borçlarını düştükten sonra alacaklarıyla beraber elinde 96 gram değerinde, para veya ticaret malı olanın kırkta birini zekat vermesi farzdır. Zekat maddi durumu iyi olan herkesin, her sene fakir veya muhtaçlara verilmesi gereken sadakadır. Meyve ve tarla mahsulünün de onda birini fakire vermek farzdır. Bu onda bir zekata da uşur denir.<br />
<br />
    "Zekat vermeyene Allahü teâlâ lanet eder." (Nesai)<br />
<br />
5- Hacca gitmek; Hac, Müslümanların özel bir zamanda bir ibadeti yapmak kasdıyla Mekke'de bulunmasıdır. Mekke-i mükerreme şehrine gidip gelinceye kadar, geride bıraktığı çoluk çocuğunu geçindirmeye yetişecek maldan fazla kalan para ile oraya gidip gelebilecek kimsenin, ömründe bir kere, Kâbe-i şerifi tavaf etmesi ve Arafat’ta durması farzdır. Haccın vücub ve eda şartları vardır.</span>]]></content:encoded>
		</item>
	</channel>
</rss>