<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0" xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/" xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/">
	<channel>
		<title><![CDATA[Yaman Board - Biyografi]]></title>
		<link>http://yamanboard.w4f.eu/</link>
		<description><![CDATA[Yaman Board - http://yamanboard.w4f.eu]]></description>
		<pubDate>Wed, 13 May 2026 23:11:16 +0000</pubDate>
		<generator>MyBB</generator>
		<item>
			<title><![CDATA[Seyyid Ahmed el-Bedevî (k.s.) Kimdir?]]></title>
			<link>http://yamanboard.w4f.eu/showthread.php?tid=116</link>
			<pubDate>Mon, 09 Mar 2026 07:38:53 +0100</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="http://yamanboard.w4f.eu/member.php?action=profile&uid=2">YamanTunca</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">http://yamanboard.w4f.eu/showthread.php?tid=116</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Seyyid Ahmed el-Bedevî (k.s.) Kimdir?</span></span><br />
<br />
Seyyid Ahmed el-Bedevî (k.s.), İslam dünyasının en büyük evliyalarından biri olup, Bedeviyye tarikatının kurucusudur . Tasavvuf ehli tarafından Abdülkâdir Geylânî, Ahmed er-Rifâi ve İbrahim ed-Desûkī ile birlikte 'Aktab-ı erbaa' (Dört Büyük Kutup) olarak kabul edilir . 1200 (Hicri 596) yılında Fas'ın Fes şehrinde doğmuştur .<br />
<br />
Nesebi hem baba hem anne tarafından Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed'e (s.a.v.) ulaşan seyyid bir ailedendir. Bu sebeple hem "Seyyid" hem de "Şerif" unvanlarıyla anılmıştır . Yüzünü sürekli peçe ile örttüğü için "el-Bedevî" , cesur ve atılgan yapısından dolayı da "Ebü'l-Fityan" (Yiğitlerin Babası) ve "el-Attab" lakaplarıyla tanınmıştır .<br />
<br />
Küçük yaşta ilim tahsiline başlayan Ahmed el-Bedevî, Kur'an-ı Kerim'i ezberlemiş, kıraat ilmini öğrenmiş ve özellikle Şafii fıkhında derinleşmiştir . Henüz çocukken ailesiyle birlikte hacca gitmiş, Mekke'de bulunduğu sırada babasını kaybetmiştir . Gençlik yıllarında manevi hayatında büyük değişiklikler olmuş, insanlardan uzaklaşarak kendini tamamen ibadete vermiştir . Üst üste gördüğü rüyalar üzerine Irak'a giderek Abdülkâdir Geylânî ve Ahmed er-Rifâi gibi büyük mutasavvıfların kabirlerini ziyaret etmiş, bu ziyaretler onun manevi dünyasında yeni ufuklar açmıştır .<br />
<br />
1236-37 yılında Mısır'ın Tanta şehrine yerleşmiş ve hayatının geri kalan 40 yılını burada geçirmiştir . Tanta'da kendisine 40 yıl boyunca hizmet edecek ve vefatından sonra yerine geçecek olan Abdülal bin Fakih ile karşılaşmıştır . Mısır Sultanı Baybars'ın da kendisine büyük hürmet gösterdiği ve talebeleri arasına katıldığı rivayet edilir .<br />
<br />
Ahmed el-Bedevî hazretlerinin riyazet hayatının en dikkat çekici yönü, dama çıkıp saatlerce hareketsiz bir şekilde güneşe bakmasıdır . On iki yıl süren bu riyazet döneminde gözleri adeta iki kor parçası haline gelmiş, müritlerini nazar ve teveccüh ile terbiye etmiştir . Hiç evlenmemiş, dünya malına değer vermemiş, ömrünü zikir ve murakabe ile geçirmiştir .<br />
<br />
24 Ağustos 1276 (Hicri 675) tarihinde Tanta'da vefat etmiş ve aynı yerdeki Ahmed el-Bedevî Camii'ne defnedilmiştir . Kabri, yüzyıllardır sevenleri tarafından ziyaret edilmekte ve her yıl Ekim ayında düzenlenen mevlid törenleriyle anılmaktadır . Mısır halkı tarafından büyük bir kahraman ve kurtarıcı olarak görülmüş, Hristiyanların elinden Müslümanları kurtardığına inanılmıştır .<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Güzel Sözleri ve Öğütleri</span></span><br />
<br />
Seyyid Ahmed el-Bedevî hazretlerinin günümüze ulaşan sözleri ve öğütleri, tasavvuf yolunun inceliklerini yansıtmaktadır. İşte onun manevi dünyasından yansıyan bazı inciler:<br />
<br />
    Tövbenin Hakikati Hakkında:<br />
<br />
    Talebesi Abdül'al'ın, tövbe-i nasuhun ne olduğunu sorması üzerine şöyle buyurmuştur:<br />
<br />
        "Tövbenin hakikati, geçmiş günahlara pişman olmak, gelecekte olacağa istiğfar etmek, affını istemektir. İşlenen günaha tamamen pişman ve bîzar olmak, bir daha o günahı işlememeye can-u gönülden azmetmek ve bu çeşit bir tövbe ile kalbi temizlemekten ibarettir." <br />
<br />
    Zühd ve Dünyaya Bakışı Hakkında:<br />
<br />
    Evlenmesini teklif edenlere verdiği şu cevap, onun dünyaya olan bağlılığının derecesini göstermektedir:<br />
<br />
        "Lütfen beni kendi halime bırakınız. Cennet hurilerinden başka biri ile evlenmemeye azmettim." <br />
<br />
    Manevi Hayatın Başlangıcına Dair:<br />
<br />
    Gençliğinde Kabe'de uyurken duyduğu manevi nidayı şöyle anlatır:<br />
<br />
        "Uykudan uyan! Allahü tealanın bir olduğunu zikret! Yüksek derecelere kavuşmak isteyen uyuyamaz! Ne bir şey yiyebilir, ne de bir şey içebilir. Daima, oruç tutmak ve geceleyin herkes uykuda iken namaz kılmak suretiyle nefsinle mücadele et!" <br />
<br />
    Büyüklerin Dilinden:<br />
<br />
    Zamanın âlimleri onun hakkında şöyle demiştir:<br />
<br />
        "Seyyid Ahmed-i Bedevî, sahili görülmeyen bir hakikat ve irfan denizidir." <br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Salavat-ı Şerifesi (Duası)</span></span><br />
<br />
Seyyid Ahmed el-Bedevî hazretlerine ait olduğu rivayet edilen ve onun Allah Resulü'ne (s.a.v.) olan derin muhabbetini yansıtan kıymetli bir salavat-ı şerifesi bulunmaktadır. İşte o salavatın Arapçası, okunuşu ve anlamı:<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Arapçası:</span></span><br />
<br />
    اَللّٰهُمَّ صَلِّ عَلٰى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ، اَلَّذِي مَلَأَ قَلْبَهُ الْجَلَالَ، وَعَيْنَهُ الْجَمَالَ، فَصَارَ بَحْرَ الْجُودِ وَالْكَرَمِ، وَمَعْدِنَ الْحِكْمَةِ وَالْحِلْمِ، صَلَاةً تَكْشِفُ بِهَا عَنَّا الْغُمَّةَ، وَتُنَوِّرُ بِهَا عَلَيْنَا الظُّلْمَةَ، وَتُنْجِينَا بِهَا مِنْ كُلِّ نَقْصٍ وَآفَةٍ، وَتَرْزُقُنَا بِهَا الْوُصُولَ إِلٰى حَضْرَةِ الْحَقِيقَةِ، يَا أَكْرَمَ الْأَكْرَمِينَ.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Türkçe Okunuşu:</span></span><br />
<br />
    Allâhümme salli alâ seyyidinâ Muhammedin, ellezî melee kalbehû'l-celâl, ve aynehû'l-cemâl, fe sâre bahra'l-cûdi ve'l-kerem, ve ma'dine'l-hikmeti ve'l-hilm. Salâten teksifu bihâ annâ el-gummeh, ve tünevviru bihâ aleynâ ez-zulmeh, ve tüncînâ bihâ min külli naksın ve âfeh, ve terzuknâ bihâ el-vusûle ilâ hadreti'l-hakîkah, yâ ekrame'l-ekremîn.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Anlamı:</span></span><br />
<br />
    Allah'ım! Efendimiz Muhammed'e salât eyle ki, O'nun kalbini celalinle, gözünü cemalinle doldurdun. O da bunun neticesinde cömertlik ve kerem denizi, hikmet ve yumuşak huyluluk madeni oldu. Öyle bir salât ile ki, onun hürmetine bizden sıkıntıları gideresin, karanlıkları üzerimizden aydınlata-sın, bizi her türlü noksanlık ve afetten kurtarasın ve bize hakikat huzuruna ulaşmayı nasip edesin. Ey Ekremler Ekremi (Allah'ım)!</span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Seyyid Ahmed el-Bedevî (k.s.) Kimdir?</span></span><br />
<br />
Seyyid Ahmed el-Bedevî (k.s.), İslam dünyasının en büyük evliyalarından biri olup, Bedeviyye tarikatının kurucusudur . Tasavvuf ehli tarafından Abdülkâdir Geylânî, Ahmed er-Rifâi ve İbrahim ed-Desûkī ile birlikte 'Aktab-ı erbaa' (Dört Büyük Kutup) olarak kabul edilir . 1200 (Hicri 596) yılında Fas'ın Fes şehrinde doğmuştur .<br />
<br />
Nesebi hem baba hem anne tarafından Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed'e (s.a.v.) ulaşan seyyid bir ailedendir. Bu sebeple hem "Seyyid" hem de "Şerif" unvanlarıyla anılmıştır . Yüzünü sürekli peçe ile örttüğü için "el-Bedevî" , cesur ve atılgan yapısından dolayı da "Ebü'l-Fityan" (Yiğitlerin Babası) ve "el-Attab" lakaplarıyla tanınmıştır .<br />
<br />
Küçük yaşta ilim tahsiline başlayan Ahmed el-Bedevî, Kur'an-ı Kerim'i ezberlemiş, kıraat ilmini öğrenmiş ve özellikle Şafii fıkhında derinleşmiştir . Henüz çocukken ailesiyle birlikte hacca gitmiş, Mekke'de bulunduğu sırada babasını kaybetmiştir . Gençlik yıllarında manevi hayatında büyük değişiklikler olmuş, insanlardan uzaklaşarak kendini tamamen ibadete vermiştir . Üst üste gördüğü rüyalar üzerine Irak'a giderek Abdülkâdir Geylânî ve Ahmed er-Rifâi gibi büyük mutasavvıfların kabirlerini ziyaret etmiş, bu ziyaretler onun manevi dünyasında yeni ufuklar açmıştır .<br />
<br />
1236-37 yılında Mısır'ın Tanta şehrine yerleşmiş ve hayatının geri kalan 40 yılını burada geçirmiştir . Tanta'da kendisine 40 yıl boyunca hizmet edecek ve vefatından sonra yerine geçecek olan Abdülal bin Fakih ile karşılaşmıştır . Mısır Sultanı Baybars'ın da kendisine büyük hürmet gösterdiği ve talebeleri arasına katıldığı rivayet edilir .<br />
<br />
Ahmed el-Bedevî hazretlerinin riyazet hayatının en dikkat çekici yönü, dama çıkıp saatlerce hareketsiz bir şekilde güneşe bakmasıdır . On iki yıl süren bu riyazet döneminde gözleri adeta iki kor parçası haline gelmiş, müritlerini nazar ve teveccüh ile terbiye etmiştir . Hiç evlenmemiş, dünya malına değer vermemiş, ömrünü zikir ve murakabe ile geçirmiştir .<br />
<br />
24 Ağustos 1276 (Hicri 675) tarihinde Tanta'da vefat etmiş ve aynı yerdeki Ahmed el-Bedevî Camii'ne defnedilmiştir . Kabri, yüzyıllardır sevenleri tarafından ziyaret edilmekte ve her yıl Ekim ayında düzenlenen mevlid törenleriyle anılmaktadır . Mısır halkı tarafından büyük bir kahraman ve kurtarıcı olarak görülmüş, Hristiyanların elinden Müslümanları kurtardığına inanılmıştır .<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Güzel Sözleri ve Öğütleri</span></span><br />
<br />
Seyyid Ahmed el-Bedevî hazretlerinin günümüze ulaşan sözleri ve öğütleri, tasavvuf yolunun inceliklerini yansıtmaktadır. İşte onun manevi dünyasından yansıyan bazı inciler:<br />
<br />
    Tövbenin Hakikati Hakkında:<br />
<br />
    Talebesi Abdül'al'ın, tövbe-i nasuhun ne olduğunu sorması üzerine şöyle buyurmuştur:<br />
<br />
        "Tövbenin hakikati, geçmiş günahlara pişman olmak, gelecekte olacağa istiğfar etmek, affını istemektir. İşlenen günaha tamamen pişman ve bîzar olmak, bir daha o günahı işlememeye can-u gönülden azmetmek ve bu çeşit bir tövbe ile kalbi temizlemekten ibarettir." <br />
<br />
    Zühd ve Dünyaya Bakışı Hakkında:<br />
<br />
    Evlenmesini teklif edenlere verdiği şu cevap, onun dünyaya olan bağlılığının derecesini göstermektedir:<br />
<br />
        "Lütfen beni kendi halime bırakınız. Cennet hurilerinden başka biri ile evlenmemeye azmettim." <br />
<br />
    Manevi Hayatın Başlangıcına Dair:<br />
<br />
    Gençliğinde Kabe'de uyurken duyduğu manevi nidayı şöyle anlatır:<br />
<br />
        "Uykudan uyan! Allahü tealanın bir olduğunu zikret! Yüksek derecelere kavuşmak isteyen uyuyamaz! Ne bir şey yiyebilir, ne de bir şey içebilir. Daima, oruç tutmak ve geceleyin herkes uykuda iken namaz kılmak suretiyle nefsinle mücadele et!" <br />
<br />
    Büyüklerin Dilinden:<br />
<br />
    Zamanın âlimleri onun hakkında şöyle demiştir:<br />
<br />
        "Seyyid Ahmed-i Bedevî, sahili görülmeyen bir hakikat ve irfan denizidir." <br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Salavat-ı Şerifesi (Duası)</span></span><br />
<br />
Seyyid Ahmed el-Bedevî hazretlerine ait olduğu rivayet edilen ve onun Allah Resulü'ne (s.a.v.) olan derin muhabbetini yansıtan kıymetli bir salavat-ı şerifesi bulunmaktadır. İşte o salavatın Arapçası, okunuşu ve anlamı:<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Arapçası:</span></span><br />
<br />
    اَللّٰهُمَّ صَلِّ عَلٰى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ، اَلَّذِي مَلَأَ قَلْبَهُ الْجَلَالَ، وَعَيْنَهُ الْجَمَالَ، فَصَارَ بَحْرَ الْجُودِ وَالْكَرَمِ، وَمَعْدِنَ الْحِكْمَةِ وَالْحِلْمِ، صَلَاةً تَكْشِفُ بِهَا عَنَّا الْغُمَّةَ، وَتُنَوِّرُ بِهَا عَلَيْنَا الظُّلْمَةَ، وَتُنْجِينَا بِهَا مِنْ كُلِّ نَقْصٍ وَآفَةٍ، وَتَرْزُقُنَا بِهَا الْوُصُولَ إِلٰى حَضْرَةِ الْحَقِيقَةِ، يَا أَكْرَمَ الْأَكْرَمِينَ.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Türkçe Okunuşu:</span></span><br />
<br />
    Allâhümme salli alâ seyyidinâ Muhammedin, ellezî melee kalbehû'l-celâl, ve aynehû'l-cemâl, fe sâre bahra'l-cûdi ve'l-kerem, ve ma'dine'l-hikmeti ve'l-hilm. Salâten teksifu bihâ annâ el-gummeh, ve tünevviru bihâ aleynâ ez-zulmeh, ve tüncînâ bihâ min külli naksın ve âfeh, ve terzuknâ bihâ el-vusûle ilâ hadreti'l-hakîkah, yâ ekrame'l-ekremîn.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Anlamı:</span></span><br />
<br />
    Allah'ım! Efendimiz Muhammed'e salât eyle ki, O'nun kalbini celalinle, gözünü cemalinle doldurdun. O da bunun neticesinde cömertlik ve kerem denizi, hikmet ve yumuşak huyluluk madeni oldu. Öyle bir salât ile ki, onun hürmetine bizden sıkıntıları gideresin, karanlıkları üzerimizden aydınlata-sın, bizi her türlü noksanlık ve afetten kurtarasın ve bize hakikat huzuruna ulaşmayı nasip edesin. Ey Ekremler Ekremi (Allah'ım)!</span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Seyyid İbrahim Düsûkî (k.s.) Kimdir?]]></title>
			<link>http://yamanboard.w4f.eu/showthread.php?tid=115</link>
			<pubDate>Mon, 09 Mar 2026 07:34:42 +0100</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="http://yamanboard.w4f.eu/member.php?action=profile&uid=2">YamanTunca</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">http://yamanboard.w4f.eu/showthread.php?tid=115</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Seyyid İbrahim Düsûkî (k.s.) Kimdir?</span></span><br />
<br />
Seyyid İbrahim Düsûkî (k.s.), hicri 633 (miladi 1236) yılında, Mısır'da Nil Nehri'nin batısındaki Düsûk köyünde doğdu . İsmi, doğduğu bu köye nispetle Düsûkî olarak anıldı. Nesebi, hem baba hem anne tarafından Peygamber Efendimiz'e (s.a.v.) dayanan seyyid bir aileden gelir .<br />
<br />
Küçük yaştan itibaren olağanüstü halleri görüldü. Henüz bir günlük bebekken, Ramazan ayının başlangıcını oruç tutarcasına süt emmeyerek müjdelediği rivayet edilir . Altı yaşında yüksek manevi âlemlere vakıf oldu, sekiz yaşında Levh-i Mahfuz'u müşahede etti .<br />
<br />
Eğitimine doğduğu köyde başladı, Kur'an-ı Kerim'i ezberledi ve Şafii fıkhında derinleşti . Daha sonra dönemin büyük alimlerinden ilim ve feyz alarak tasavvuf yolunda ilerledi. Rifaiyye, Sühreverdiyye, Şazeliyye gibi büyük tarikatların manevi terbiyesinden geçerek zamanının en büyük velisi mertebesine ulaştı .<br />
<br />
Ömrünün büyük bir kısmını Düsûk'ta geçiren İbrahim Düsûkî hazretleri, 676 (miladi 1277) veya 693 (miladi 1293) yılında vefat etti. Kabri Mısır'ın Düsûk şehrinde olup, sevenleri tarafından ziyaret edilmektedir .<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Güzel Sözleri ve Öğütleri</span></span><br />
<br />
Seyyid İbrahim Düsûkî hazretlerinin, talebelerine ve sevenlerine verdiği öğütler, bugün hala yolumuzu aydınlatacak niteliktedir . İşte onun manevi dünyasından yansıyan bazı inciler:<br />
<br />
    "Temiz bir kalbe sahip olan, edep yerini koruyan, dilini gıybetten ve lüzumsuz sözden koruyan, elini fenalıktan men eden, iffetli olan ve affetmeyi seven kimse... işte bu vasıfları taşıyan herkes bizdendir."<br />
<br />
    "Kim istikamet yolunu tutarsa, her çeşit şüpheden ve ihtilaftan kurtulur."<br />
<br />
    "Kur'an ehlinin dillerini, şeriatın men ettiği şeylerle kirletmemeleri lazımdır."<br />
<br />
    "Bir mürşide mürid olan kimsenin dışını şer'i taharetle temizlemesi, kalbini gafletten uyarması lazımdır."<br />
<br />
    Dünya hayatı bir duraktır, asıl olan ahiret azığını hazırlamaktır. İnsan, nefsini kötü sıfatlardan arındırmaya, kalbini güzel hasletlerle donatmaya azmetmelidir .<br />
<br />
 <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Salavat-ı Şerifesi (Duası)</span></span><br />
<br />
Seyyid İbrahim Düsûkî hazretlerine ait olduğu rivayet edilen ve onun Allah Resulü'ne (s.a.v.) olan derin muhabbetini yansıtan çok kıymetli bir salavat vardır. Bu salavatı okumanın fazileti büyüktür. Kendisi bu salavat hakkında şöyle buyurmuştur: "Kim bu salavatı her gün sabah namazından sonra okursa, bizim üzerimize olan feyizler okuyanın da üzerine olur. Çünkü bu salavatın her harfi, Allah Resulü'nün (s.a.v.) izniyle yazılmıştır."<br />
<br />
İşte o kıymetli salavatın Arapçası, okunuşu ve anlamı :<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Arapçası:</span></span><br />
<br />
    اَللّٰهُمَّ صَلِّ عَلٰى الذَّاتِ الْمُحَمَّدِيَّةِ. اللَّطِيفَةَ الأَحَدِيَّةِ. شَمْسِ سَمَاءِ الأَسْرَارِ. وَمَظْهَرِ الأَنْوَارِ. وَمَرْكَزِ مَدَارِ الْجَلاَلِ. وَقُطْبِ فَلَكِ الْجَمَالِ. اَللّٰهُمَّ بِسِرِّهِ لَدَيْكَ. وَبِسَيْرِهِ إِلِيْكَ. آمِنْ خَوْفِي وِأَقِلْ عَثْرَتِي وأَذْهِبْ حُزْنِي وَحِرْصِي وَكُنْ لِي وَخُذْنِي إِلَيْكَ مِنِّي. وَارْزُقْنِي الْفَنَاءَ عَنِّي. وَلاَ تَجْعَلْنِي مَفْتُوناً بِنَفْسِي. مَحْجُوباً بِحِسِّي. وَاكْشِفْ لِي عَنْ كَلِّ سِرٍّ مَكْتُومٍ. يَا حَيُّ يَا قَيُّومُ.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Türkçe Okunuşu:</span></span><br />
<br />
    Allâhümme salli ale'z-zâti'l-Muhammediyye, el-latîfeti'l-ahadiyye, şemsi semâi'l-esrâr, ve mazhari'l-envâr, ve merkezi medâri'l-celâl, ve kutbi feleki'l-cemâl. Allâhümme bi-sırrihî ledeyke, ve bi-seyrihî ileyke, âmin havfî, ve ekıl 'asratî, ve ezhib hüznî ve hırsî, ve kün lî, ve huznî ileyke minnî, verzukni'l-fenâe 'annî, ve lâ tec'alnî meftûnen bi-nefsî, mahcûben bi-hıssî, vekşif lî 'an külli sırrin mektûmin, yâ Hayyü yâ Kayyûm.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Anlamı:</span></span><br />
<br />
    Allah'ım! Zât-ı Muhammedî'ye, (o) latîfe-i ehadiyete, sırlar semâsının güneşine, nurların mazharına, celâl dâiresinin merkezine ve cemâl feleğinin kutbuna salât eyle (rahmet eyle). Allah'ım! O'nun katındaki sırrı ve sana olan yürüyüşü hürmetine, korkumdan emin kıl, sürçmelerimi azalt, hüznümü ve hırsımı gider, benimle beraber ol ve beni kendimden alıp sana ulaştır. Bana benliğimden yok olmayı (fenâ fi'llah) nasip eyle. Beni nefsime düşkün, hislerime mahkum olup hakikatten perdelenmiş kılma. Ey Hayy ve Kayyûm olan Allah'ım! Gizli her sırrı bana keşfet.</span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Seyyid İbrahim Düsûkî (k.s.) Kimdir?</span></span><br />
<br />
Seyyid İbrahim Düsûkî (k.s.), hicri 633 (miladi 1236) yılında, Mısır'da Nil Nehri'nin batısındaki Düsûk köyünde doğdu . İsmi, doğduğu bu köye nispetle Düsûkî olarak anıldı. Nesebi, hem baba hem anne tarafından Peygamber Efendimiz'e (s.a.v.) dayanan seyyid bir aileden gelir .<br />
<br />
Küçük yaştan itibaren olağanüstü halleri görüldü. Henüz bir günlük bebekken, Ramazan ayının başlangıcını oruç tutarcasına süt emmeyerek müjdelediği rivayet edilir . Altı yaşında yüksek manevi âlemlere vakıf oldu, sekiz yaşında Levh-i Mahfuz'u müşahede etti .<br />
<br />
Eğitimine doğduğu köyde başladı, Kur'an-ı Kerim'i ezberledi ve Şafii fıkhında derinleşti . Daha sonra dönemin büyük alimlerinden ilim ve feyz alarak tasavvuf yolunda ilerledi. Rifaiyye, Sühreverdiyye, Şazeliyye gibi büyük tarikatların manevi terbiyesinden geçerek zamanının en büyük velisi mertebesine ulaştı .<br />
<br />
Ömrünün büyük bir kısmını Düsûk'ta geçiren İbrahim Düsûkî hazretleri, 676 (miladi 1277) veya 693 (miladi 1293) yılında vefat etti. Kabri Mısır'ın Düsûk şehrinde olup, sevenleri tarafından ziyaret edilmektedir .<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Güzel Sözleri ve Öğütleri</span></span><br />
<br />
Seyyid İbrahim Düsûkî hazretlerinin, talebelerine ve sevenlerine verdiği öğütler, bugün hala yolumuzu aydınlatacak niteliktedir . İşte onun manevi dünyasından yansıyan bazı inciler:<br />
<br />
    "Temiz bir kalbe sahip olan, edep yerini koruyan, dilini gıybetten ve lüzumsuz sözden koruyan, elini fenalıktan men eden, iffetli olan ve affetmeyi seven kimse... işte bu vasıfları taşıyan herkes bizdendir."<br />
<br />
    "Kim istikamet yolunu tutarsa, her çeşit şüpheden ve ihtilaftan kurtulur."<br />
<br />
    "Kur'an ehlinin dillerini, şeriatın men ettiği şeylerle kirletmemeleri lazımdır."<br />
<br />
    "Bir mürşide mürid olan kimsenin dışını şer'i taharetle temizlemesi, kalbini gafletten uyarması lazımdır."<br />
<br />
    Dünya hayatı bir duraktır, asıl olan ahiret azığını hazırlamaktır. İnsan, nefsini kötü sıfatlardan arındırmaya, kalbini güzel hasletlerle donatmaya azmetmelidir .<br />
<br />
 <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Salavat-ı Şerifesi (Duası)</span></span><br />
<br />
Seyyid İbrahim Düsûkî hazretlerine ait olduğu rivayet edilen ve onun Allah Resulü'ne (s.a.v.) olan derin muhabbetini yansıtan çok kıymetli bir salavat vardır. Bu salavatı okumanın fazileti büyüktür. Kendisi bu salavat hakkında şöyle buyurmuştur: "Kim bu salavatı her gün sabah namazından sonra okursa, bizim üzerimize olan feyizler okuyanın da üzerine olur. Çünkü bu salavatın her harfi, Allah Resulü'nün (s.a.v.) izniyle yazılmıştır."<br />
<br />
İşte o kıymetli salavatın Arapçası, okunuşu ve anlamı :<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Arapçası:</span></span><br />
<br />
    اَللّٰهُمَّ صَلِّ عَلٰى الذَّاتِ الْمُحَمَّدِيَّةِ. اللَّطِيفَةَ الأَحَدِيَّةِ. شَمْسِ سَمَاءِ الأَسْرَارِ. وَمَظْهَرِ الأَنْوَارِ. وَمَرْكَزِ مَدَارِ الْجَلاَلِ. وَقُطْبِ فَلَكِ الْجَمَالِ. اَللّٰهُمَّ بِسِرِّهِ لَدَيْكَ. وَبِسَيْرِهِ إِلِيْكَ. آمِنْ خَوْفِي وِأَقِلْ عَثْرَتِي وأَذْهِبْ حُزْنِي وَحِرْصِي وَكُنْ لِي وَخُذْنِي إِلَيْكَ مِنِّي. وَارْزُقْنِي الْفَنَاءَ عَنِّي. وَلاَ تَجْعَلْنِي مَفْتُوناً بِنَفْسِي. مَحْجُوباً بِحِسِّي. وَاكْشِفْ لِي عَنْ كَلِّ سِرٍّ مَكْتُومٍ. يَا حَيُّ يَا قَيُّومُ.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Türkçe Okunuşu:</span></span><br />
<br />
    Allâhümme salli ale'z-zâti'l-Muhammediyye, el-latîfeti'l-ahadiyye, şemsi semâi'l-esrâr, ve mazhari'l-envâr, ve merkezi medâri'l-celâl, ve kutbi feleki'l-cemâl. Allâhümme bi-sırrihî ledeyke, ve bi-seyrihî ileyke, âmin havfî, ve ekıl 'asratî, ve ezhib hüznî ve hırsî, ve kün lî, ve huznî ileyke minnî, verzukni'l-fenâe 'annî, ve lâ tec'alnî meftûnen bi-nefsî, mahcûben bi-hıssî, vekşif lî 'an külli sırrin mektûmin, yâ Hayyü yâ Kayyûm.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Anlamı:</span></span><br />
<br />
    Allah'ım! Zât-ı Muhammedî'ye, (o) latîfe-i ehadiyete, sırlar semâsının güneşine, nurların mazharına, celâl dâiresinin merkezine ve cemâl feleğinin kutbuna salât eyle (rahmet eyle). Allah'ım! O'nun katındaki sırrı ve sana olan yürüyüşü hürmetine, korkumdan emin kıl, sürçmelerimi azalt, hüznümü ve hırsımı gider, benimle beraber ol ve beni kendimden alıp sana ulaştır. Bana benliğimden yok olmayı (fenâ fi'llah) nasip eyle. Beni nefsime düşkün, hislerime mahkum olup hakikatten perdelenmiş kılma. Ey Hayy ve Kayyûm olan Allah'ım! Gizli her sırrı bana keşfet.</span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Raşidi Tarikatının Kurucusu ve Şeyhi Başağaçlı Raşit Tunca – Karoglan Hoca Kimdir?]]></title>
			<link>http://yamanboard.w4f.eu/showthread.php?tid=84</link>
			<pubDate>Mon, 09 Mar 2026 05:15:23 +0100</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="http://yamanboard.w4f.eu/member.php?action=profile&uid=2">YamanTunca</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">http://yamanboard.w4f.eu/showthread.php?tid=84</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><img src="https://iili.io/qT4nThu.jpg" loading="lazy"  alt="[Image: qT4nThu.jpg]" class="mycode_img" /><br />
<br />
Raşidi Tarikatının Kurucusu ve Şeyhi Başağaçlı Raşit Tunca – Karoglan Hoca Kimdir?<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Başağaçlı Raşit Tunca – Karoglan Hoca Kimdir? Biyografisi</span></span><br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Kişisel Bilgiler:</span></span></span><ul class="mycode_list"><li><span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">İsim:</span></span> Raşit Tunca</span><br />
</li>
<li><span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Göbek ismi:</span></span> Selim</span><br />
</li>
<li><span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Soyadı / Aile Lakabı:</span></span> Haceliler</span><br />
</li>
<li><span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Takma İsimler:</span></span> Karoglan, Kar©glan, imageman</span><br />
</li>
<li><span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Baba Adı:</span></span> Mustafa</span><br />
</li>
<li><span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Anne Adı:</span></span> Rabia</span><br />
</li>
<li><span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Doğum:</span></span> 1970, Başağaç</span><br />
</li>
</ul>
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Eğitim:</span></span></span><ul class="mycode_list"><li><span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">İlkokul:</span></span> 1976 -1981, Başağaç İlkokulu</span><br />
</li>
<li><span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Ortaokul ve Lise:</span></span> 1981 -1988, Sandıklı İmam Hatip Lisesi</span><br />
</li>
<li><span style="font-size: large;" class="mycode_size">13.06.1988 tarihinde 8.25 diploma notu ile iyi derecede mezun oldu.</span><br />
</li>
<li><span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Yükseköğretim:</span></span> 1988 -1989, AÜHF – AYO (Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi – Adalet Yüksek Okulu)</span><br />
</li>
<li><span style="font-size: large;" class="mycode_size">1989'da üniversiteyi ikinci dönem sonunda yarıda bırakarak terk etti ve 1989 yazında Avusturya'ya seyahat etti.</span><br />
</li>
<li><span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Mesleki Eğitim:</span></span> Elektrik Teknisyenliği, EBT ve EIT, Sigmundsherberg, Avusturya.<br />
</span><ul class="mycode_list"><li><span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Lehrabschlussprüfung 1:</span></span> Elektrobetriebstechniker (Endüstriyel Elektrik Teknisyeni) - 25.01.2006 tarihinde başarıyla geçti – Landesberufsschule Wiener Neustadt.</span><br />
</li>
<li><span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Lehrabschlussprüfung 2:</span></span> Elektroinstallationstechniker (Elektrik Tesisat Teknisyeni) - 24.06.2006 tarihinde başarıyla geçti – Landesberufsschule Stockerau.</span><br />
</li>
</ul>
</li>
</ul>
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">İlkokulu Başağaç Köy İlkokulu'nda tamamladı. Ortaokul ve lise eğitimini "Sandıklı İmam Hatip Lisesi"nde tamamladı. Lise eğitimi sırasında, okulunda açılan "parasız devlet yurdu" sınavına girdi ve kazanarak son sınıfın birinci dönem sonuna kadar yurtta kaldı. İkinci dönemde, üniversite sınavlarına daha rahat bir ortamda hazırlanabilmek için tekrar eve çıktı. 1988/89 ÖSS Sınavı ile AÜHF-AYO (Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi – Adalet Yüksek Okulu) kazandı ve üniversite eğitimi için Ankara'ya gitti.<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">HAYAT HİKÂYESİ</span></span><br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Başağaçlı Raşit Tunca Kimdir?</span></span><br />
Raşit Tunca, tasavvufi ve dini konulardaki vaazlarını, kurmuş olduğu Raşidi Tarikatı'na ait zikirleri, duaları ve bilgileri, tasavvuf yolundaki deneyimlerini, şiirlerini, makalelerini ve grafiklerini kitap haline getirerek normal kitap ve elektronik kitap (EPUB) versiyonlarını yayımlamıştır. Parası olmayanlar ve öğrenciler için ücretsiz PDF ve HTML versiyonlarını çeşitli internet sayfalarında yayınlamıştır. Kitaplarına aşağıdaki yayınevimden, Amazon'dan ve Google Kitaplık'tan ulaşabilirsiniz.<br />
"Çevrimiçi platformlarda aktif bir içerik üreticisiyim. Forum sitelerinde yeni konular açarak etkileşim sağlıyor, kendi blog sitemde (Blogger kullanarak) düzenli olarak yeni yazılar yayımlıyorum. Zaman zaman kısa YouTube videoları da çekip paylaşıyorum. Dijital içerik üretimimin yanı sıra, yeni kitaplar yazmaya devam ediyor ve dini/İslami grafik tasarımlar yapıyorum. Hobilerim arasında fotoğraf çekmek, YouTube'da müzik dinlemek, dizi ve çeşitli videolar izlemek bulunuyor. Tüm bunların yanında aileme ve kedilerime de zaman ayırarak onlarla ilgileniyorum."<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Başağaçlı Raşit Tunca (Karoglan Hoca): Çok Yönlü Bir Şahsiyet</span></span><br />
1970 yılında Başağaç'ta doğan Raşit Tunca, ortaokul ve lise eğitimini Sandıklı İmam Hatip Lisesi'nde tamamlamıştır. Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi Adalet Yüksek Okulu'nu kazanmasına rağmen, 1989'da eğitimini yarıda bırakarak Avusturya'ya yerleşmiştir. Babasını 1988'de kaybeden Tunca, Avusturya'da elektrik teknisyenliği eğitimi alarak bu alanda mesleki yeterlilik kazanmış ve çeşitli firmalarda görev yapmıştır. Halen malulen emekli olarak Avusturya'da yaşamaktadır.<br />
Evli ve iki çocuk babası olan Raşit Tunca, 1997 yılında annesiyle birlikte Hac ve Umre ziyaretlerini gerçekleştirmiştir. Tasavvufi yolculuğuna 1992'de Nakşibendi Tarikatı ile başlayıp, daha sonra Burhaniye ve Desukiyye Şaziliyye kollarına intisap etmiş, ardından 2015 civarında Raşidi Tarikatı'nı kurmuştur. Kendi ifadesiyle "Mevsim Tarikatı" olarak tanımladığı Raşidi Tarikatı'nın kurucusu ve imamı olarak misyonunu sürdürmektedir.<br />
"Karoglan" ve "imageman" gibi takma adlarla da bilinen Raşit Tunca, tasavvufi vaazlarını, zikirlerini ve deneyimlerini içeren kitaplar yayımlamış, ayrıca ücretsiz PDF ve HTML versiyonlarını da sunmuştur. 2003 yılından bu yana aktif bir webmaster olarak forum, blog ve internet siteleri kurarak vaazlarını, sohbetlerini ve grafik tasarımlarını dijital ortamda paylaşmaktadır. TUNCAWEB projesiyle de bu alandaki deneyimlerini başkalarına aktarmayı hedeflemektedir.<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">ÖKSÜZ</span></span><br />
1988'de babasını kaybetti.<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">ANKARA:</span></span><br />
Yüksekokul eğitimi için Ankara'ya gitti. İlk defa bir akrabasının yanında, Keçiören'de gazino durağı ile şose durağı arasında bir apartman dairesinde yaklaşık 3-4 hafta kaldı. Daha sonra Ulus'taki paralı özel yurt 'RESA'da kaldı. Ardından Balgat'taki Devlet Paralı Yurdu'nda kaldı.<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">AİLE:</span></span><br />
1990 yılı sonunda evlendi. İki çocuğu vardır; biri oğlan, diğeri kızdır.<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">HAC ve UMRE:</span></span><br />
1997 yılında Hac ve Umre ziyaretini, annesiyle birlikte, Avusturya Milli Görüş Teşkilatı Hac Organizasyonu kafilesi ile (Krems – Hezogenburg Camii) gerçekleştirdi.<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">DİNİ ve TASAVVUFİ HAYAT:</span></span><br />
1991 senesinde Burhaniye Tarikatı'na intisap etti.<br />
1992'de Nakşibendi Tarikatı'na intisap etti.<br />
2003-2004 yılları civarında Desukiye Tarikatı'na intisap etti.<br />
Tasavvufi hayat yolculuğunda Raşidi Tarikatı'nı kurdu.<br />
Halen tasavvuf yolunda, Raşidi Tarikatı'nın kurucusu ve imamı olarak yoluna devam etmektedir.<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">AVUSTURYA:</span></span><br />
1989'da Avusturya'da, Schrems Taş Ocağı'nda (Schrems, Hatberg 1) Wiener Baustoff Werke firmasında işçi olarak çalıştı. Daha sonra firma iki defa el değiştirerek Poschacher Natursteinwerk oldu. Ardından taş ocağından ayrıldı. İki defa, yaklaşık altışar ay boyunca, büyük bir kasap olan "Gresinger"da (Oberösterreich, Perg) çalıştı. Mesleki eğitimini [Ausbildung Elektrobetriebstechniker (Endüstriyel Elektrikçi)] tamamlayarak mezun oldu ve diplomasını aldı. Daha sonra [Installationstechniker (Kurulum Teknisyeni)] sınavına girerek kazandı ve diplomasını aldı. Liesing'deki firmalarda Elektrik Teknisyeni olarak çalıştı. Emekli olmadan önce en son "Backwelt Pilz" firmasında Allrounder (çok yönlü eleman) olarak çalıştı. Halen "malulen emekli" olarak hayatına Avusturya'da devam etmektedir.<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">YAZAR:</span></span><br />
Raşit Tunca, tasavvufi ve dini konulardaki vaazlarını, kurmuş olduğu Raşidi Tarikatı'na ait zikirleri, duaları ve bilgileri, tasavvuf yolundaki deneyimlerini, şiirlerini, makalelerini ve grafiklerini kitap haline getirerek normal kitap ve elektronik kitap (EPUB) versiyonlarını yayımlamıştır. Parası olmayanlar ve öğrenciler için ücretsiz PDF ve HTML versiyonlarını çeşitli internet sayfalarında yayınlamıştır. Kitaplarına aşağıdaki yayınevimden, Amazon'dan ve Google Kitaplık'tan ulaşabilirsiniz.<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">YAYINEVİ</span></span><br />
Yayınevime ve kitaplarıma buradan ulaşabilirsiniz.<br />
Yeni yayınevim "bookmundo" ve kitaplarıma yeni yayınevimden buradan ulaşıp temin edebilirsiniz.</span><ul class="mycode_list"><li><span style="font-size: large;" class="mycode_size">BURADAN BAK / SİPARİŞ VER</span><br />
<a href="https://publish.bookmundo.de/site/?r=userwebsite/index&amp;id=rasittunca/allbooks" target="_blank" rel="noopener" class="mycode_url">https://publish.bookmundo.de/site/?r=use...a/allbooks</a><br />
</li>
<li><span style="font-size: large;" class="mycode_size">EPUBLi'DEN BAK / SİPARİŞ VER</span><br />
<a href="https://www.epubli.com/?s=Rasit+Tunca" target="_blank" rel="noopener" class="mycode_url">https://www.epubli.com/?s=Rasit+Tunca</a><br />
</li>
<li><span style="font-size: large;" class="mycode_size">FRAUHOFER'DEN BAK / SİPARİŞ VER</span><br />
<a href="https://www.frauhofer.at/list?cat=&amp;quick=Ra%C5%9Fit+Tunca" target="_blank" rel="noopener" class="mycode_url">https://www.frauhofer.at/list?cat=&amp;quick...9Fit+Tunca</a><br />
</li>
<li><span style="font-size: large;" class="mycode_size">AMAZON'DAN BAK / SİPARİŞ VER</span><br />
<a href="https://www.amazon.de/s?k=Rasit+Tunca&amp;i=english-books&amp;__mk_de_DE=%C3%85M%C3%85%C5%BD%C3%95%C3%91&amp;crid=20OCQH3RW10KR&amp;sprefix=rasit+tunca%2Cenglish-books%2C77&amp;ref=nb_sb_noss" target="_blank" rel="noopener" class="mycode_url">https://www.amazon.de/s?k=Rasit+Tunca&amp;i=...nb_sb_noss</a><br />
</li>
</ul>
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">ISBN numarası olan tüm kitaplarımızı Amazon'dan ve diğer kitap satan mağazalardan temin edebilirsiniz.<br />
Dijital ve e-Kitap versiyonlarımızı da Google Kitaplık'tan ve diğer kitap satan mağazalardan temin edebilir, hemen indirip okuyabilirsiniz.<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">WEBMASTER</span></span><br />
Yaklaşık olarak 2003 yılından bu yana, ücretsiz ve paralı hostinglerde forum, blog ve internet sayfaları kurarak vaaz ve sohbetlerini ve grafik tasarımlarını sanal ortamda paylaşıma sunmuştur. Deneyimli bir webmaster'dır. Son olarak, deneyimlerinden faydalanmak isteyen, amatör veya profesyonel web sayfası sahibi olmak isteyenlere yardımcı olmak ve tabii ki "bal tutan parmağını yalar" usulünce, onlara ayırdığı zamanın karşılığını almak kaydıyla, ücretini ödeyenlere web sayfası kurmalarında yardımcı olacaktır. Forum sayfası kurmak isteyenler, blog sayfası açmak isteyenler, fotoğraf galerisi oluşturmak isteyenler bizden profesyonel destek alabilirler.<br />
İstek ve başvurularınızı için: <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">karoglan446@gmail.com</span></span></span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><img src="https://iili.io/qT4nThu.jpg" loading="lazy"  alt="[Image: qT4nThu.jpg]" class="mycode_img" /><br />
<br />
Raşidi Tarikatının Kurucusu ve Şeyhi Başağaçlı Raşit Tunca – Karoglan Hoca Kimdir?<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Başağaçlı Raşit Tunca – Karoglan Hoca Kimdir? Biyografisi</span></span><br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Kişisel Bilgiler:</span></span></span><ul class="mycode_list"><li><span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">İsim:</span></span> Raşit Tunca</span><br />
</li>
<li><span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Göbek ismi:</span></span> Selim</span><br />
</li>
<li><span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Soyadı / Aile Lakabı:</span></span> Haceliler</span><br />
</li>
<li><span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Takma İsimler:</span></span> Karoglan, Kar©glan, imageman</span><br />
</li>
<li><span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Baba Adı:</span></span> Mustafa</span><br />
</li>
<li><span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Anne Adı:</span></span> Rabia</span><br />
</li>
<li><span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Doğum:</span></span> 1970, Başağaç</span><br />
</li>
</ul>
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Eğitim:</span></span></span><ul class="mycode_list"><li><span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">İlkokul:</span></span> 1976 -1981, Başağaç İlkokulu</span><br />
</li>
<li><span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Ortaokul ve Lise:</span></span> 1981 -1988, Sandıklı İmam Hatip Lisesi</span><br />
</li>
<li><span style="font-size: large;" class="mycode_size">13.06.1988 tarihinde 8.25 diploma notu ile iyi derecede mezun oldu.</span><br />
</li>
<li><span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Yükseköğretim:</span></span> 1988 -1989, AÜHF – AYO (Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi – Adalet Yüksek Okulu)</span><br />
</li>
<li><span style="font-size: large;" class="mycode_size">1989'da üniversiteyi ikinci dönem sonunda yarıda bırakarak terk etti ve 1989 yazında Avusturya'ya seyahat etti.</span><br />
</li>
<li><span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Mesleki Eğitim:</span></span> Elektrik Teknisyenliği, EBT ve EIT, Sigmundsherberg, Avusturya.<br />
</span><ul class="mycode_list"><li><span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Lehrabschlussprüfung 1:</span></span> Elektrobetriebstechniker (Endüstriyel Elektrik Teknisyeni) - 25.01.2006 tarihinde başarıyla geçti – Landesberufsschule Wiener Neustadt.</span><br />
</li>
<li><span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Lehrabschlussprüfung 2:</span></span> Elektroinstallationstechniker (Elektrik Tesisat Teknisyeni) - 24.06.2006 tarihinde başarıyla geçti – Landesberufsschule Stockerau.</span><br />
</li>
</ul>
</li>
</ul>
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">İlkokulu Başağaç Köy İlkokulu'nda tamamladı. Ortaokul ve lise eğitimini "Sandıklı İmam Hatip Lisesi"nde tamamladı. Lise eğitimi sırasında, okulunda açılan "parasız devlet yurdu" sınavına girdi ve kazanarak son sınıfın birinci dönem sonuna kadar yurtta kaldı. İkinci dönemde, üniversite sınavlarına daha rahat bir ortamda hazırlanabilmek için tekrar eve çıktı. 1988/89 ÖSS Sınavı ile AÜHF-AYO (Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi – Adalet Yüksek Okulu) kazandı ve üniversite eğitimi için Ankara'ya gitti.<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">HAYAT HİKÂYESİ</span></span><br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Başağaçlı Raşit Tunca Kimdir?</span></span><br />
Raşit Tunca, tasavvufi ve dini konulardaki vaazlarını, kurmuş olduğu Raşidi Tarikatı'na ait zikirleri, duaları ve bilgileri, tasavvuf yolundaki deneyimlerini, şiirlerini, makalelerini ve grafiklerini kitap haline getirerek normal kitap ve elektronik kitap (EPUB) versiyonlarını yayımlamıştır. Parası olmayanlar ve öğrenciler için ücretsiz PDF ve HTML versiyonlarını çeşitli internet sayfalarında yayınlamıştır. Kitaplarına aşağıdaki yayınevimden, Amazon'dan ve Google Kitaplık'tan ulaşabilirsiniz.<br />
"Çevrimiçi platformlarda aktif bir içerik üreticisiyim. Forum sitelerinde yeni konular açarak etkileşim sağlıyor, kendi blog sitemde (Blogger kullanarak) düzenli olarak yeni yazılar yayımlıyorum. Zaman zaman kısa YouTube videoları da çekip paylaşıyorum. Dijital içerik üretimimin yanı sıra, yeni kitaplar yazmaya devam ediyor ve dini/İslami grafik tasarımlar yapıyorum. Hobilerim arasında fotoğraf çekmek, YouTube'da müzik dinlemek, dizi ve çeşitli videolar izlemek bulunuyor. Tüm bunların yanında aileme ve kedilerime de zaman ayırarak onlarla ilgileniyorum."<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Başağaçlı Raşit Tunca (Karoglan Hoca): Çok Yönlü Bir Şahsiyet</span></span><br />
1970 yılında Başağaç'ta doğan Raşit Tunca, ortaokul ve lise eğitimini Sandıklı İmam Hatip Lisesi'nde tamamlamıştır. Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi Adalet Yüksek Okulu'nu kazanmasına rağmen, 1989'da eğitimini yarıda bırakarak Avusturya'ya yerleşmiştir. Babasını 1988'de kaybeden Tunca, Avusturya'da elektrik teknisyenliği eğitimi alarak bu alanda mesleki yeterlilik kazanmış ve çeşitli firmalarda görev yapmıştır. Halen malulen emekli olarak Avusturya'da yaşamaktadır.<br />
Evli ve iki çocuk babası olan Raşit Tunca, 1997 yılında annesiyle birlikte Hac ve Umre ziyaretlerini gerçekleştirmiştir. Tasavvufi yolculuğuna 1992'de Nakşibendi Tarikatı ile başlayıp, daha sonra Burhaniye ve Desukiyye Şaziliyye kollarına intisap etmiş, ardından 2015 civarında Raşidi Tarikatı'nı kurmuştur. Kendi ifadesiyle "Mevsim Tarikatı" olarak tanımladığı Raşidi Tarikatı'nın kurucusu ve imamı olarak misyonunu sürdürmektedir.<br />
"Karoglan" ve "imageman" gibi takma adlarla da bilinen Raşit Tunca, tasavvufi vaazlarını, zikirlerini ve deneyimlerini içeren kitaplar yayımlamış, ayrıca ücretsiz PDF ve HTML versiyonlarını da sunmuştur. 2003 yılından bu yana aktif bir webmaster olarak forum, blog ve internet siteleri kurarak vaazlarını, sohbetlerini ve grafik tasarımlarını dijital ortamda paylaşmaktadır. TUNCAWEB projesiyle de bu alandaki deneyimlerini başkalarına aktarmayı hedeflemektedir.<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">ÖKSÜZ</span></span><br />
1988'de babasını kaybetti.<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">ANKARA:</span></span><br />
Yüksekokul eğitimi için Ankara'ya gitti. İlk defa bir akrabasının yanında, Keçiören'de gazino durağı ile şose durağı arasında bir apartman dairesinde yaklaşık 3-4 hafta kaldı. Daha sonra Ulus'taki paralı özel yurt 'RESA'da kaldı. Ardından Balgat'taki Devlet Paralı Yurdu'nda kaldı.<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">AİLE:</span></span><br />
1990 yılı sonunda evlendi. İki çocuğu vardır; biri oğlan, diğeri kızdır.<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">HAC ve UMRE:</span></span><br />
1997 yılında Hac ve Umre ziyaretini, annesiyle birlikte, Avusturya Milli Görüş Teşkilatı Hac Organizasyonu kafilesi ile (Krems – Hezogenburg Camii) gerçekleştirdi.<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">DİNİ ve TASAVVUFİ HAYAT:</span></span><br />
1991 senesinde Burhaniye Tarikatı'na intisap etti.<br />
1992'de Nakşibendi Tarikatı'na intisap etti.<br />
2003-2004 yılları civarında Desukiye Tarikatı'na intisap etti.<br />
Tasavvufi hayat yolculuğunda Raşidi Tarikatı'nı kurdu.<br />
Halen tasavvuf yolunda, Raşidi Tarikatı'nın kurucusu ve imamı olarak yoluna devam etmektedir.<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">AVUSTURYA:</span></span><br />
1989'da Avusturya'da, Schrems Taş Ocağı'nda (Schrems, Hatberg 1) Wiener Baustoff Werke firmasında işçi olarak çalıştı. Daha sonra firma iki defa el değiştirerek Poschacher Natursteinwerk oldu. Ardından taş ocağından ayrıldı. İki defa, yaklaşık altışar ay boyunca, büyük bir kasap olan "Gresinger"da (Oberösterreich, Perg) çalıştı. Mesleki eğitimini [Ausbildung Elektrobetriebstechniker (Endüstriyel Elektrikçi)] tamamlayarak mezun oldu ve diplomasını aldı. Daha sonra [Installationstechniker (Kurulum Teknisyeni)] sınavına girerek kazandı ve diplomasını aldı. Liesing'deki firmalarda Elektrik Teknisyeni olarak çalıştı. Emekli olmadan önce en son "Backwelt Pilz" firmasında Allrounder (çok yönlü eleman) olarak çalıştı. Halen "malulen emekli" olarak hayatına Avusturya'da devam etmektedir.<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">YAZAR:</span></span><br />
Raşit Tunca, tasavvufi ve dini konulardaki vaazlarını, kurmuş olduğu Raşidi Tarikatı'na ait zikirleri, duaları ve bilgileri, tasavvuf yolundaki deneyimlerini, şiirlerini, makalelerini ve grafiklerini kitap haline getirerek normal kitap ve elektronik kitap (EPUB) versiyonlarını yayımlamıştır. Parası olmayanlar ve öğrenciler için ücretsiz PDF ve HTML versiyonlarını çeşitli internet sayfalarında yayınlamıştır. Kitaplarına aşağıdaki yayınevimden, Amazon'dan ve Google Kitaplık'tan ulaşabilirsiniz.<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">YAYINEVİ</span></span><br />
Yayınevime ve kitaplarıma buradan ulaşabilirsiniz.<br />
Yeni yayınevim "bookmundo" ve kitaplarıma yeni yayınevimden buradan ulaşıp temin edebilirsiniz.</span><ul class="mycode_list"><li><span style="font-size: large;" class="mycode_size">BURADAN BAK / SİPARİŞ VER</span><br />
<a href="https://publish.bookmundo.de/site/?r=userwebsite/index&amp;id=rasittunca/allbooks" target="_blank" rel="noopener" class="mycode_url">https://publish.bookmundo.de/site/?r=use...a/allbooks</a><br />
</li>
<li><span style="font-size: large;" class="mycode_size">EPUBLi'DEN BAK / SİPARİŞ VER</span><br />
<a href="https://www.epubli.com/?s=Rasit+Tunca" target="_blank" rel="noopener" class="mycode_url">https://www.epubli.com/?s=Rasit+Tunca</a><br />
</li>
<li><span style="font-size: large;" class="mycode_size">FRAUHOFER'DEN BAK / SİPARİŞ VER</span><br />
<a href="https://www.frauhofer.at/list?cat=&amp;quick=Ra%C5%9Fit+Tunca" target="_blank" rel="noopener" class="mycode_url">https://www.frauhofer.at/list?cat=&amp;quick...9Fit+Tunca</a><br />
</li>
<li><span style="font-size: large;" class="mycode_size">AMAZON'DAN BAK / SİPARİŞ VER</span><br />
<a href="https://www.amazon.de/s?k=Rasit+Tunca&amp;i=english-books&amp;__mk_de_DE=%C3%85M%C3%85%C5%BD%C3%95%C3%91&amp;crid=20OCQH3RW10KR&amp;sprefix=rasit+tunca%2Cenglish-books%2C77&amp;ref=nb_sb_noss" target="_blank" rel="noopener" class="mycode_url">https://www.amazon.de/s?k=Rasit+Tunca&amp;i=...nb_sb_noss</a><br />
</li>
</ul>
<span style="font-size: large;" class="mycode_size">ISBN numarası olan tüm kitaplarımızı Amazon'dan ve diğer kitap satan mağazalardan temin edebilirsiniz.<br />
Dijital ve e-Kitap versiyonlarımızı da Google Kitaplık'tan ve diğer kitap satan mağazalardan temin edebilir, hemen indirip okuyabilirsiniz.<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">WEBMASTER</span></span><br />
Yaklaşık olarak 2003 yılından bu yana, ücretsiz ve paralı hostinglerde forum, blog ve internet sayfaları kurarak vaaz ve sohbetlerini ve grafik tasarımlarını sanal ortamda paylaşıma sunmuştur. Deneyimli bir webmaster'dır. Son olarak, deneyimlerinden faydalanmak isteyen, amatör veya profesyonel web sayfası sahibi olmak isteyenlere yardımcı olmak ve tabii ki "bal tutan parmağını yalar" usulünce, onlara ayırdığı zamanın karşılığını almak kaydıyla, ücretini ödeyenlere web sayfası kurmalarında yardımcı olacaktır. Forum sayfası kurmak isteyenler, blog sayfası açmak isteyenler, fotoğraf galerisi oluşturmak isteyenler bizden profesyonel destek alabilirler.<br />
İstek ve başvurularınızı için: <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">karoglan446@gmail.com</span></span></span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Seyyid Abdülkadir Geylani Kimdir?]]></title>
			<link>http://yamanboard.w4f.eu/showthread.php?tid=83</link>
			<pubDate>Mon, 09 Mar 2026 05:08:32 +0100</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="http://yamanboard.w4f.eu/member.php?action=profile&uid=2">YamanTunca</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">http://yamanboard.w4f.eu/showthread.php?tid=83</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><br />
<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color">Seyyid Abdülkadir Geylani<br />
</span><br />
Büyük İslam âlimlerinden ve evliyanın meşhurlarındandır. Künyesi, Ebu Muhammed'dir. Muhyiddin, Gavs-ül-a'zam, Kutb-i Rabbani, Sultan-ul-evliya, Kutb-i a'zam gibi lakabları vardır.<br />
<br />
İran'ın Geylan şehrinde 1078 (h.471) yılında doğdu. Babası Ebu Salih bin Musa Cengidost'tur. Hazret-i Hasan’ın oğlu Hasan-ı Müsenna'nın oğlu Abdullah'ın soyundandır. Annesinin ismi Fatıma, lakabı Ümm-ül-hayr olup seyyidedir. Bunun için Geylani hazretleri, hem seyyid, hem şerifdir. 1166 (h.561) yılında Bağdat’ta vefat etti. Türbesi Bağdat’tadır.<br />
<br />
Ehl-i sünnet itikadını ve din bilgilerini her tarafa yaydı. Fıkıh ve hadis ilimlerinde müctehid idi. Önceden Şafii mezhebinde idi. Hanbeli mezhebi unutulmak üzere olduğundan, Hanbeli mezhebine geçti. Böylece, bu mezhep yayıldı.<br />
<br />
Abdülkadir Geylani hazretleri daha doğmadan, ilerde büyük bir zat olacağına dair alametler, işaretler görülmüştü. Mübarek babasına rüyasında Peygamber efendimiz; "Ey Ebu Salih! Allahü teâlâ bu gece sana kâmil, olgun ve derecesi yüksek bir erkek evlad ihsan etti. O benim oğlum ve sevdiğimdir. Evliya arasında derecesi yüksek olacak" buyurdu.<br />
<br />
Doğduktan sonra yüksek halleri ile dikkatleri çekti. Ramazan-ı şerifte gün boyunca süt emmez, iftar olunca emerdi. Bu halini şu beyti ile anlatır:<br />
Başlangıcım şöyleydi, dillerde söylenirdi<br />
Beşikteyken oruçtum, bunu herkes bilirdi.<br />
<br />
Doğduğu senenin Ramazan-ı şerif ayının sonunda havalar bulutlu geçmişti. Bunun için Ramazanın çıkıp çıkmadığında tereddüt edildi. Halk annesine çocuğun süt emip emmediğini sordular. Emmediğini öğrenince, Ramazanın henüz çıkmadığını anlayıp oruca devam ettiler.<br />
<br />
Bir gün Abdülkadir Geylani hazretlerine, "Bu işe başladığınızda, bu yola adım attığınızda, temeli ne üzerine attınız? Hangi ameli esas aldınız da böyle yüksek dereceye ulaştınız?" diye sordular. Buyurdu ki:<br />
"Temeli sıdk ve doğruluk üzerine attım. Asla yalan söylemedim. Yalanı kağıda bile yazmadım ve hiç yalan düşünmedim. İçim ile dışımı bir yaptım. Bunun için işlerim hep rast gitti. Çocuk iken maksadım, niyetim, ilim öğrenmek, onunla amel etmek, öğrendiklerime göre yaşamaktı. Küçüklüğümde Arefe günü çift sürmek için tarlaya gittim bir öküzün kuyruğundan tutunup, arkasından gidiyordum. Hayvan dile geldi ve dönüp bana; "Sen bunun için yaratılmadın ve bununla emrolunmadın" dedi. Korktum, geri döndüm. Evimizin damına çıktım. Gözüme, hacılar gözüktü. Arafat'ta vakfeye durmuşlardı. Anneme gidip; "Beni Allahü teâlânın yolunda bulundur. İzin ver, Bağdat'a gidip ilim öğreneyim. Salih zatları ve evliyayı bulup ziyaret edeyim" dedim. Annem sebebini sordu, gördüklerimi anlattım. Ağladı, kalkıp babamdan miras kalan seksen altının yarısını kardeşime ayırdı. Kalanını bana verip, altınları elbisemin koltuğunun altına dikti. Gitmeme izin verip, her ne olursa olsun doğruluk üzere olmamı söyleyip, benden söz aldı. "Haydi Allah selamet versin oğlum. Allahü teâlâ için ayrıldım. Artık kıyamete kadar bir daha yüzünü göremem" dedi.<br />
<br />
Küçük bir kafile ile Bağdat'a gitmek üzere yola çıktım. Hemedan'ı geçince, altmış atlı eşkıya çıka geldi. Kafilemizi bastılar. Kervanı soydular. İçlerinden biri benim yanıma geldi. "Ey derviş! Senin de bir şeyin var mı?" diye sordu. "Kırk altınım var" dedim. "Nerededir?" dedi. "Koltuğumun altında dikili" dedim. Alay ediyorum zannetti. Beni bırakıp gitti. Bir başkası geldi, o da sordu. Fakat, o da bırakıp gitti. İkisi birden reislerine gidip, bu durumu söylediler. Reisleri beni çağırttı. Bir yerde, kafileden aldıkları malları taksim ediyorlardı. Yanına gittim. "Altının var mı?" dedi. "Kırk altınım var" dedim. Elbisemin koltuk altını sökmelerini söyledi. Söküp, altınları çıkardılar. "Neden bunu söyledin?" dediler. "Annem, ne olursa olsun yalan söylemememi tembih etti. Doğruluktan ayrılmayacağıma söz verdim. Verdiğim sözde durmam lazım" dedim. Eşkıya reisi, ağlamaya başladı ve; "Bu kadar senedir ben, beni yaratıp, yetiştiren Rabbime verdiğim sözü bozuyorum" dedi. Bu pişmanlığından sonra tevbe edip, haydutluğu bıraktığını söyledi. Yanındakiler de, "İnsanları soymakta, yol kesmede sen bizim reisimiz idin, şimdi tevbe etmekte de reisimiz ol" dediler. Sonra, hepsi tevbe ettiler. Kafileden aldıkları malları sahiplerine geri verdiler. İlk defa benim vesilemle tevbe edenler, bu altmış kişidir."<br />
<br />
Abdülkadir Geylani efendi, Bağdat'a geldi. Buradaki meşhur âlimlerden ders almak suretiyle hadis, fıkıh ve tasavvuf ilimlerinde çok iyi yetişti.<br />
<br />
İlim tahsilini tamamlayıp yetiştikten sonra, vaaz ve ders vermeye başladı. Hocası Ebu Said Mahzumi'nin medresesinde verdiği ders ve vaazlarına gelenler medreseye sığmaz sokaklara taşardı. Bu sebeple, çevresinde bulunan evler de ilave edilmek suretiyle medrese genişletildi. Bu iş için Bağdat halkı çok yardımcı oldu. Zenginler para vererek, fakirler çalışarak yardım ettiler. Derslerine devam edenler arasında pek çok âlim yetişti.<br />
<br />
Abdülkadir Geylani hazretleri tasavvuf bilgilerini herkesin anlayacağı şekilde sundu. Peygamber efendimizin bereketiyle sözleri gayet tatlı ve tesirli idi.<br />
<br />
Bir gün, minberde oturmuş vaaz ediyordu. Birden süratle en son basamağa indi. Ayakta, elini elinin üstüne koyarak, mütevazı bir şekilde durdu. Bir müddet sonra minbere çıktı. Eski yerine oturdu ve vaazına devam etti. Oradakilerden birisi, ne oldu diye sual edince; "Ceddim Resulullahı gördüm. Geldi ve minber önünde durdu. Haya edip, son basamağa indim. Kalkıp, gitmeye başlayınca, bana yerime oturmamı ve insanlara vaaz etmemi emretti, dedi.<br />
<br />
Sohbetlerinde bazen birkaç kişi coşarak kendinden geçerdi. Haftada üç gün, cuma, salı ve pazartesi gecesi halka vaaz ederdi. Vaazında, âlim ve evliyadan zatlar da bulunur, hepsi büyük bir huzur içerisinde dinlerlerdi. Kırk sene böyle devam etti. Ders ve fetva vermeye yirmi sekiz yaşında başlamış olup, bu hal altmış yaşına kadar devam etti. Huzurunda Kur'an-ı kerim tegannisiz gayet sade, tecvide riayetle okunurdu. Dört yüz âlim onun anlattıklarından notlar tutar, izdiham, kalabalık sebebiyle birbirlerinin sırtlarında yazarlardı. Sorulan suallere gayet açık ve doyurucu cevaplar verirdi.<br />
Derin ilim sahibi idi. On üç çeşit ilimde ders verirdi.<br />
<br />
Önce lazım olan din bilgilerini öğrenmeyi tavsiye ederdi. Cubbai ismindeki bir zat anlatır:<br />
Evliyanın hayatından ve sözlerinden bahseden arabi Hilyet-ül-Evliya kitabını birisinden dinlemiştim. Kalbim yumuşadı ve halktan uzaklaşıp yalnız ibadetle meşgul olmak istedim. Gidip Abdülkadir Geylani'nin arkasında namaz kıldıktan sonra huzurunda oturdum. Bana bakıp; "Eğer inzivaya çekilmek istersen, önce ilim, sonra da yetişmiş ve yetiştirebilen rehber zatların, yani mürşid-i kâmillerin huzurunda edep öğren. Daha sonra inzivaya, yalnız ibadete başla. Yoksa, ibadet ederken dinde bilmediğin bir şeyi öğrenmek icap eder de, yerinden ayrılmak durumunda kalırsın" buyurdu.<br />
<br />
Bağdat'ın ileri gelen âlimleri, herbiri bir mesele sorup imtihan etmek için huzuruna gelip oturdular. Bu esnada Abdülkadir Geylani hazretlerinin göğsünden ancak kalb gözü açık olanların görebildiği bir nur çıktı ve âlimlerin göğsünden geçip gitti. Âlimleri bir hal kaplayıp, Abdülkadir Geylani hazretlerinin ayaklarına kapandılar. Bunun üzerine onları tek tek bağrına bastı ve şimdi suallerinizi sorun buyurdu. Her biri suallerini sorup, hemen cevabını aldı. Onlara; "Size ne oldu böyle?" denildiğinde; "Huzurunda oturduğumuzda, bütün bildiklerimizi unuttuk. Bizi bağrına basınca unuttuklarımızı tekrar hatırladık. Suallerimizi sorunca, öyle cevaplar aldık ki, hayrette kaldık" dediler.<br />
<br />
Abdülkadir Geylani hazretleri felsefe ile meşgul olmayı hoş görmezdi, ondan men ederdi. Felsefenin kaynağı akıldır. Filozof, çeşitli bilgileri düzene koyarak madde, hayat, yaratılış, dünya ruh, âlem, ölüm ve sonrası gibi konulara aklına dayanarak cevaplar bulmaya çalışır. Bunu yaparken bulduğu cevapların Allahü teâlâ tarafından gönderilen dinlere uyup uymamasına bakmaz. Bu sebeple doğru yoldan ayrılırlar. Felsefecilerin ortaya koyduğu bilgiler, gerek fen bilgilerinin değişmesi, gerekse sonra gelen filozofların öncekilerden farklı düşünmesi sebebiyle ya kısmen yahut tamamen değişir. Bu itibarla sonra gelenler önce gelenleri daima tenkit etmekle veya onların felsefelerini yıkmakla işe başlarlar. Akıl yalnız başına yol gösterici değildir. Dinin rehberliğine muhtaçtır. Yoksa sapıtır. Bunun için din büyükleri itikadın bozulabileceğini bildikleri için, felsefe ile uğraşmaktan men etmişlerdir. Nitekim İbni Sina ve Farabi gibi zatlar felsefecilerin kitapları ile çok meşgul olduklarından sapıtmışlardır.<br />
<br />
Çok sabırlı idi. Talebelerinin suallerini kızmadan cevaplandırır, dersi geç anlayanlara sabırla anlatırdı. Ubey isminde, anlatılanları zor kavrayan bir talebe vardı. Bir gün ders sırasında İbn-üs-Semhal isminde bir zat gelmişti. Abdülkadir Geylani hazretlerinin onun dersi geç anlamasına karşı gösterdiği tahammüle hayran kaldı. O talebe dersini alıp çıktıktan sonra, gösterdiği sabra hayret ettiğini söyleyince, Abdülkadir Geylani hazretleri; "Bir hafta daha yorulacağım, ondan sonra vefat edeceğim" buyurdu. Dediği gibi bir hafta sonunda vefat etti.<br />
<br />
Abdülkadir Geylani hazretleri heybetli idi. Az konuşur, çok sükut eder, konuştuğunda gayet cazip, açık ve net konuşurdu. Şahsı için kızmaz. Din hususunda asla taviz vermezdi. Misafirsiz gece geçirmezdi. Zayıflara yardım eder, fakirleri doyururdu. İsteyeni geri çevirmez, iki elbisesi varsa, mutlaka birini isteyene verirdi. Yanında oturanlarda; "Ondan daha kerim ve lütufkâr kimse olamaz" kanaati hakim olurdu. Sevdiklerinden biri gurbete çıksa, ondan haber sorar, sevgi ve alakasını muhafaza ederdi. Kendisine kötü davrananları affederdi. Kötülüklere dalmış çok kimse, hırsız ve eşkıya onun vasıtasıyla tevbe etti. Köleleri satın alıp, azat ederdi. Verdiği sözü tutar, kimseye karşı kötülük düşünmezdi. Ambarında helalden kazandığı buğday bulunurdu. Hizmetçisi, kapıda ekmek elinde durur ve halka şöyle seslenirdi: "Yemek isteyen, ekmek isteyen, yatmak isteyen kimse yok mu? Gelsin!"<br />
<br />
Kendisine hediye gelse, yanındakilere dağıtır, bir kısmını da, kendisine ayırırdı. Hediyeye, mutlaka karşılık verirdi. Fakirlerin ve dervişlerin nafakasını satın almak için, vazifeli hizmetçilerinin, bir başka işi olsa, yahut hastalansalar, kendisi çarşıya çıkar, ceddi Resulullah efendimize sallallahü aleyhi ve sellem uyarak, ev için lüzumlu şeyleri satın alırdı. Bir toplulukla yolculukta olsa ve bir yerde konaklasalar, kendi eliyle, el değirmeninde buğday öğütür, hamur yapar, ekmek pişirir, hepsine taksim ederdi. Kendini ziyarete gelenlere saygı gösterir, tevazu ederdi. Çok günler, et ve yağ yemezdi. Bir gün yedi çocuk, ellerinde yarımşar dirhem ile gelip, her biri yarım dirhemini eline koydu ve satın aldırmak istedikleri şeyleri söylediler. Çarşıya gidip, istedikleri şeyleri satın alarak getirip çocuklara verdi. Gönüllerini hoş etti.<br />
<br />
Sıkıntısı ve dileği olanlar onu vesile ederek, araya koyarak Allahü teâlâya dua ettiklerinde dileklerine kavuşurlardı.<br />
<br />
Bir defasında; "İyi müridlerin hali malum, ya kötülerinki ne olacak?" diye sorduklarında; "İyi olanlar kendilerini bize adamışlardır. Kötülere gelince biz de kendimizi onları kurtarmak için adadık" buyurdular.<br />
<br />
Cinler de kendisinden çekinir, itaat edip sözünü dinlerlerdi.<br />
<br />
Duası makbul idi. Bağdat halkından biri ona gelerek; "Babamı rüyada azap içerisinde gördüm. Bana Şeyh Abdülkadir'e git, bana dua etsin. Belki Allahü teâlâ beni azaptan kurtarır" dedi. Bunun için sana geldim. Babama dua ediverin de azaptan kurtulsun" dedi. Abdülkadir Geylani hazretleri sükut buyurdu. Bir şey söylemedi. O şahıs ikinci gece babasını rüyasında yeşil bir cübbe içerisinde neşeli neşeli görünce hayret edip; "Baba, dün azap içindeydin, bugün ise neşelisin. Sebebi nedir?" diye sordu. Babası; "Şeyh Abdülkadir bana dua etti. Allahü teâlâ onun duası hürmetine beni azaptan kurtardı" dedi.<br />
<br />
Onu gören tesiri altında kalır, mübarek biri olduğunu hisseder, kalbi katı ise, yumuşardı. Cuma günleri camiye giderken, halk onu görmek için sokakları doldururdu. Kendisi hakkında kötülük düşünene merhamet eder, onun iyiliğini isterdi. Çilesini çekmeden yüksek mertebelere ulaşılamayacağını söylerdi.<br />
<br />
Ebu'l-Hacer Hamid Hirani anlatıyor:<br />
Bir gün Abdülkadir Geylani hazretlerinin medresesine gittim ve huzurunda oturdum. Bana; "Ey Hamid! Bir gün gelecek meliklerin, sultanların minderinde oturacaksın" buyurdu. Aradan epeyce zaman geçip, Hiran'a dönünce, Sultan Nureddin beni çağırıp yanına oturttu ve evkaf bakanı yaptı. O günden beri devamlı Abdülkadir Geylani hazretlerinin o sözünü hatırlarım.<br />
<br />
Her zaman gizli açık kerametleri görülürdü. Abdülkadir Geylani hazretleri buyurur ki:<br />
"Kerametler ancak bir hayır, hikmet için gösterilir. Kerametini gizlemeyen dünyaya düşkündür. Bana talebe olan yahut evladımdan ve halifelerime bağlı olup, keramet derecesine ulaşıp, maksatsız keramet izhar edenin yüzü iki dünyada kara olur."<br />
<br />
Abdülkadir Geylani hazretlerinin insanları gafletten uyaran, kendilerine gelmesine vesile olan pek çok sözü vardır. Bunlardan bazıları şunlardır:<br />
<br />
"İnsanlara rehberlik eden kimsede şu hasletler bulunmazsa, o rehberlik yapamaz. Kusurları örtücü ve bağışlayıcı olması, şefkatli ve yumuşak olması, doğru sözlü ve iyilik yapıcı olması, iyiliği emredip, kötülüklerden men edici olması, misafirperver ve geceleri insanlar uyurken ibadet edici olması, âlim ve cesur olması."<br />
<br />
"Şükrün esası, nimetin sahibini bilmek, bunu kalb ile itiraf etmek ve dille söylemektir."<br />
<br />
"Büyük âlimlere tâbi olunuz; bid’at yoluna, dinde olmayıp, sonradan çıkarılan şeylere sapmayınız. İtaat ediniz, muhalefet etmeyiniz. Sabrediniz, sızlanmayınız. Sabit kalınız, ayrılıp dağılmayınız. Bekleyiniz, ümit kesmeyiniz. Özünüzü günahtan temizleyiniz, kirletmeyiniz. Hele Rabbinizin kapısından hiç ayrılmayınız."<br />
<br />
"Kalb dünya arzularından birine bağlı kaldığı ve geçici lezzetlerden birinin peşine takılıp gittiği müddetçe, imkanı yok, ahireti sevmiş olamaz."<br />
<br />
"Mümin, insanlara karşı yüzünden sevinçli olduğunu gösterir. Fakat kendi mahzundur. Peygamber efendimiz; "Müminin sevinci yüzündedir. Halbuki kalbi mahzundur" buyurmaktadır. Müminin tefekkürü, düşünmesi, ağlaması çok, gülmesi azdır. Tebessümü ile kalbindeki hüznü gizler. Dışarıda geçimini temin etmekle uğraşıyor görünür, kalbi Rabbini anmakla meşguldür. Çoluk çocuğu ile uğraşıyor görünür, kalbi Rabbi iledir."<br />
<br />
"İnsanlara gösteriş için amel yapıp, sonra da bunu Allahü teâlânın kabul etmesini istemek yakışır mı? Hırsı, şımarıklığı, azgınlığı ve dünyaya düşkünlüğü bırak. Sevincini ve neşeni biraz azalt. Biraz hüzünlü ol. Peygamber efendimiz başkasının kalbini ferahlandırmak için tebessüm buyururlardı."<br />
<br />
İlk önce yapılması lazım olan şeyler hususunda:<br />
"Müminin, en önce farzları yapması lazımdır. Farzları bitirdikten sonra, vacip ve sünnetleri yapar. Ondan sonra, nafilelerle meşgul olur. Farz borcu varken sünnet ile meşgul olmak, ahmaklıktır. Farz borcu olanın, sünnetleri kabul olmaz. Hazret-i Ali'nin rivayet ettiği hadis-i şerifte, Resulullah efendimiz buyuruyor ki: "Üzerinde farz borcu olan kimse, kazasını kılmadan nafile kılarsa, boş yere zahmet çekmiş olur. Bu kimse, kazasını ödemedikçe, Allahü teâlâ, onun nafile namazlarını kabul etmez." Mümin, bir tüccara benzer. Farzlar onun sermayesi, nafileler de kazancıdır. Sermaye kurtarılmadıkça, kazancı olamaz" buyurdu.<br />
<br />
Kötü arkadaşlardan uzak olmayı tavsiye eder, şöyle buyururdu:<br />
"Kötü arkadaşları terk et. Onlara sevgi duyma, salihleri sev. Yakının bile olsa, kötü arkadaştan uzak dur. Uzak bile olsa, iyi arkadaşlarla beraber ol. Kimi seversen, seninle onun arasında bir yakınlık hasıl olur. Bu bakımdan, sevgi beslediğin kimsenin kim olduğuna iyi bak.<br />
<br />
Ey oğul! Senin düşüncen, yiyecek, içecek, giyecek ve dünya lezzetleri olmasın. Bütün bunlar, nefsin ve insan tabiatının istediği şeylerdir. Kalbin düşüncesi nerede, nefsin ve tabiatın istekleri nerede? Kalbin düşüncesi Allahü teâlâdır. Senin düşüncen, Rabbin ve Onun katında bulunan nimetler olmalıdır. Dünyadan (haram ve şüphelilerden) ne terk edersen, mutlaka bunun karşılığında ahirette ondan daha hayırlısı vardır. Ömründe sadece şu içerisinde bulunduğun günün kaldığını farz et de ahiret için hazırlık yap."<br />
<br />
Faydasız şeyleri bırakmak hususunda:<br />
"Ey zavallı! Sana fayda vermeyen şeyler hakkında konuşmayı bırak. Dünya ve ahirette sana fayda verecek işlerle uğraş. Boş işlerle uğraşmayı bırak. Kalbinden dünya düşüncelerini çıkar. Çünkü yakında dünyadan alınacak, ahirete götürüleceksin. Dünyada rahat ve hoş bir hayat arama. Resul-i ekrem; "Hayat, ahiret hayatıdır" buyurdu."<br />
<br />
İyi zan sahibi olmak hakkında:<br />
"Müslümanlar hakkında iyi zan sahibi ol. Onlar hakkında niyetini düzelt. Her türlü hayır işi yapmaya koş. Bilmediğin hususlarda ahireti düşünen âlimlere sor."<br />
<br />
Dua hakkında:<br />
"Allahü teâlâdan dünya ve ahiretin hayırlarını iste. Sakın; "Ben istiyorum. Fakat Allahü teâlâ vermiyor, ben de bundan sonra istemeyeceğim." deme. Duaya devam et. Eğer istediğin şey ezelde senin için takdir edilmiş ise, Allahü teâlâdan istedikten sonra, Allahü teâlâ onu sana gönderir. Eğer istediğin o rızık ezelde senin için takdir edilmemiş ise, Allahü teâlâ seni o şeye muhtaç kılmaz ve kendinden gelenlere rıza gösterme nimetini ihsan eder. Eğer Allahü teâlâ senin için fakirlik ve hastalık dilemiş ise, sen de Allahü teâlâya fakirlikten ve hastalıktan kurtulman için yalvarırsın. O zaman Allahü teâlâ sana razı ve memnun olacağın bir hal verir. Eğer, ezelde borçlu olmak takdir edilmişse ve sen de borçtan kurtulmak için dua edersen, Allahü teâlâ alacaklıyı sana kötü muamele etme halinden vaz geçirir. Hatta borcundan azaltma veya hepsini bağışlama haline çevirir. Eğer dünyada borçlu halden kurtarmazsa buna karşılık sana bol sevap verir.”<br />
<br />
Ahiret işlerini önce yapmak hususunda:<br />
"Ahireti sermayen, dünyayı bu sermayenin kazancı yap. Zamanını, önce ahireti elde etmek için sarf et. Geri kalan vaktini, geçimini temin için harca. Sakın dünyanı sermaye, ahiretini onun kârı şeklinde yapma. Böyle yaparsan, dünyadan artan zamanını, ahiretin için sarf edersin. Bu zaman zarfında namazlarını kılmaya çalışırsın. Fakat çabucak kılayım diye, rükünlerine riayet etmezsin. Sonra dünya işlerinden dolayı yorulur ve bitkin düşersin. Geceleri kaza namazı kılmaya fırsat bulamazsın. Yorgunluktan ölü gibi yatar, gündüz de faydasız olursun. Nefsine, heva ve isteğine hatta şeytana tâbi olursun. Ahiretini dünyaya karşılık satarsın. Nefsinin kölesi ve onun bineği olursun. Halbuki sen, nefsine binmek, onu yalanlayıp tekzip etmek ve selamet yoluna sokmakla emrolunmuşsun. Bunlar ahiret yolu, Rabbine taat yoludur. Sen, nefsinden gelen istekleri kabul etmekle, kendine zulmettin. İpini onun eline verdin. İsteklerinde, lezzetlerinde, hevasında ona uydun. Sonunda dünya ve ahiretin hayırlısını kaçırdın. Dünya ve ahiretini zarara soktun. Böyle olursa, Kıyamet günü din ve dünya bakımından insanların en müflisi ve en zararlısı olursun. Nefsine uymakla, dünyadan fazla bir şeye ulaşamadın. Eğer nefsini ahiret yoluna çekseydin, ahiretini esas ve sermaye kabul etseydin, dünya ve ahiretini kazanırdın. Nefsin kötülüklerinden korunur, iyilerden olurdun. Eğer dünyaya rağbet etmeyerek, kötülüklerden uzak kalarak Allahü teâlâya itaat edersen, Allahü teâlânın has kullarından olursun."<br />
<br />
Yapılan nasihati kabul etmek hakkında:<br />
"Kardeşinin sana yaptığı nasihati kabul et. Ona muhalefet etme. Çünkü o, senin kendinde göremediğin şeyleri görür. Bunun için Resul-i ekrem; "Mümin, müminin aynasıdır" buyurmuştur. Mümin, din kardeşine yapmış olduğu nasihatlerde samimidir. Onun göremediği şeyleri bildirir. Ona, iyilikler ve kötülükler arasındaki farkı gösterir. Ona, lehinde veya aleyhinde olan şeyleri anlatır."<br />
<br />
Acele etmemek hususunda:<br />
"Acele etme. Acele eden, ya hata yapar veya hatalı duruma yakın olur. Ağır ve temkinli hareket eden, o işte ya isabet kaydeder veya isabet etmeye yaklaşır. Acele şeytandandır. Ağır ve temkinli hareket etmek. Allahü teâlâdandır. Umumiyetle aceleye sebep, dünyalık toplama hırsıdır. Kanaat sahibi ol. Kanaat bitmeyen bir hazinedir."<br />
<br />
Gaflet hakkında:<br />
"Allahü teâlâdan hakkıyla haya ediniz. Gaflette olmayınız. Zamanınız, zayi olup gidiyor. Halbuki siz, yiyemeyeceğiniz şeyleri toplamak, ulaşamayacağınız şeylerin peşinde koşmak, oturamayacağınız binaları kurmakla meşgul oluyorsunuz. Bütün bunlar size, Rabbinizin huzurunda hesap vermek için duracağınızı unutturuyor. Halbuki Allahü teâlâyı anmak, ariflerin kalblerinde yerleşir. Onların kalblerini kuşatır. Onlara, Allahü teâlâyı hatırlamaya mani olan her şeyi unutturur."<br />
<br />
Allah için yapılmayan işler hakkında:<br />
"Senin dilin güzel ve tatlı; yüzün ise kötülüklerden kurtulmuş gibi gülüyor, ya kalbinin hali nasıl? Cemaat içinde iyi görünüyorsun, ya yalnız iken, yanında kimse yok iken nasılsın? Göründüğün gibi değilsin. Sen namaz kıldığın, oruç tuttuğun, hayır işleri yaptığın zaman, eğer bunları sırf Allahü teâlânın rızasını gözeterek yapmazsan, nifak üzere ve Allahü teâlâdan uzak olacağını bilmiyor musun? Şimdi Allah için yapmadığın bütün işlerin, bütün sözlerin, adi ve bayağı niyetlerin için tevbe et.<br />
İnsanlara gösteriş için, onların rızalarını almak için amel yapıp, sonra da bunu Allahü teâlânın kabul etmesini istemek yakışır mı? Hırsı, şımarıklığı, azgınlığı ve dünyaya düşkünlüğü bırak. Sevincini ve neşeni biraz azalt. Biraz hüzünlü ol. Çünkü sen, hüzün evinde ve dünya hapishanesindesin. Resul-i ekrem daima tefekkür ederdi. Sevinçleri az, hüzünleri çoktu. Az gülerdi. Sadece başkasının kalbini ferahlandırmak için tebessüm buyururlardı."<br />
<br />
Allahü teâlânın sevgisinde samimiyetin nasıl belli olduğu hususunda:<br />
"Kulun Allahü teâlâyı sevmesinde samimi olup olmadığı, başına bela ve musibet geldiği zaman ortaya çıkar. Bela ve musibet geldiğinde sabır ve sükun halini muhafaza edebiliyorsa, o gerçekten Allahü teâlâyı seviyor demektir. Musibet ve fakirlik zamanında sebat gösterebilmek bu sevgiye delil ve alamet yapıldı. Birisi Peygamber efendimize; "Ben seni seviyorum" deyince; "Fakirlik için bir elbise hazırla" buyurdu. Bir başkası gelip Peygamber efendimize; "Ben Allahü teâlâyı seviyorum" deyince; "Bela için elbise hazırla" buyurdu."<br />
<br />
Sabır ve tahammüllerin karşılıksız kalmayacağına dair:<br />
"Halinizden şikayette bulunmayın. Sabredin, feryat etmeyin. Doğruluk üzere devam edin. İsteyin, istemekte bıkkınlık göstermeyin. İçinde bulunduğunuz istenmeyen hallerden dolayı ümitsizliğe düşmeyin. Daima ümitli olun. Birbirinize düşman değil, kardeş olun. Birbirinize buğz etmeyin.<br />
Allahü teâlâya, rızası için yapılan sabırlar ve tahammüller, asla karşılıksız kalmaz. Onun için bir an olsun sabrediniz, mutlaka, senelerce bu sabrın mükafatını görürsünüz. Ömrü boyunca kahraman lakabıyla meşhur olan, bu lakabı, bir anlık cesareti neticesinde kazanmıştır. Allahü teâlâ Kur'an-ı kerimde mealen; "Şüphesiz ki, Allah sabredenlerle beraberdir" buyuruyor (Bekara suresi: 153)<br />
<br />
Hayatı fırsat bilmeye dair:<br />
"Hayatta olduğunuz müddetçe, ömrü fırsat biliniz. Bir müddet sonra hayat kapısı kapanacak, bu dünyadan ayrılacaksınız. Gücünüz yettiği müddetçe hayırlı işler yapmayı ganimet biliniz. Tevbe kapısı açıkken ve elinizde bu imkan varken bunu fırsat biliniz. Tevbe ediniz. Dua etmeye imkanınız varken, dua ediniz. Salih kimselerle beraber olmayı fırsat biliniz."<br />
<br />
Kabir ziyaretine dair:<br />
"Kabirleri ziyaret ediniz. Salih kimseleri de ziyaret ediniz. Hayırlı işler yapınız. Böyle yaparsanız, her şeyiniz düzelir."<br />
<br />
Günahlardan sakınmak hususunda:<br />
"Mümin kimse küçük günahları da büyük görür. Peygamber efendimiz; "Mümin kimse, günahını dağ gibi görüp, kendi üzerine düşeceğinden korkar. Münafık ise, günahını burnu üzerine konan ve hemen uçan sinek gibi görür" buyurdu."<br />
<br />
Hasedin, Allahü teâlânın gazabına sebep olacağı hususunda:<br />
Ey mümin! Ne oluyor ki, seni, komşunu; yemede, içmede, giymede ve başka şeylerde kıskanır görüyorum. Bu nasıl iş? Bilmiyor musun ki, bu senin imanını zayıflatır. Mevlanın yanında kıymetin kalmaz. Seni, Allahü teâlânın gazabına uğratır. Peygamber efendimiz; "Allahü teâlâ, hasetçi kimse nimetimin düşmanıdır, buyurdu" diye bildirmiştir. Resul-i ekrem bir hadis-i şerifte; "Ateş odunu yiyip bitirdiği gibi, haset de iyilikleri yer" buyurdu. Sen, haset ettiğin kimseyi, hangi ve ne hususta haset ediyorsun. Onun kısmeti için mi, yoksa kendi kısmetin hususunda mı haset ediyorsun? Eğer onu, Allahü teâlânın ona kısmet olarak verdiği şeyde haset ediyorsan, ona haksızlık etmiş olursun. Haset ettiğin kimse, Allahü teâlânın kendisi için takdir ve taksim ettiği nimetin içerisinde bulunmaktadır. Sen onu, Allahü teâlânın bu ihsanından dolayı haset etmekle, ne kadar haksızlık ve cimrilik yaptığını, ne kadar akılsızlık ettiğini biliyor musun? Eğer onu, sana takdir edilenin onun eline geçeceğinden endişe ederek kıskanıyorsan, bu senin çok cahil olduğunu gösterir. Çünkü senin kısmetini başkası yiyemez. Muhakkak ki Allahü teâlâ sana zulmetmez. Allahü teâlâ senin için takdir ettiğini, sana nasip olarak verdiğini, senden alıp başkasına vermez.”<br />
<br />
Abdülkadir Geylani hazretlerinin yazmış olduğu pek çok kıymetli eserlerinden bazıları:<br />
1) Günyet-üt-Talibin<br />
2) Fütuh-ul-Gayb<br />
3) Feth-ur- Rabbani<br />
4) Füyuzat-ı Rabbaniyye<br />
5) Hizb-ül-Besair<br />
6) Cila-ül-Hatır<br />
7) El-Mevahib-ur-Rahmaniyye<br />
8) Yevakit-ül- Hikem<br />
9) Melfuzat-ı Geylani<br />
10) Divanu Gavsi'l A'zam</span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><br />
<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color">Seyyid Abdülkadir Geylani<br />
</span><br />
Büyük İslam âlimlerinden ve evliyanın meşhurlarındandır. Künyesi, Ebu Muhammed'dir. Muhyiddin, Gavs-ül-a'zam, Kutb-i Rabbani, Sultan-ul-evliya, Kutb-i a'zam gibi lakabları vardır.<br />
<br />
İran'ın Geylan şehrinde 1078 (h.471) yılında doğdu. Babası Ebu Salih bin Musa Cengidost'tur. Hazret-i Hasan’ın oğlu Hasan-ı Müsenna'nın oğlu Abdullah'ın soyundandır. Annesinin ismi Fatıma, lakabı Ümm-ül-hayr olup seyyidedir. Bunun için Geylani hazretleri, hem seyyid, hem şerifdir. 1166 (h.561) yılında Bağdat’ta vefat etti. Türbesi Bağdat’tadır.<br />
<br />
Ehl-i sünnet itikadını ve din bilgilerini her tarafa yaydı. Fıkıh ve hadis ilimlerinde müctehid idi. Önceden Şafii mezhebinde idi. Hanbeli mezhebi unutulmak üzere olduğundan, Hanbeli mezhebine geçti. Böylece, bu mezhep yayıldı.<br />
<br />
Abdülkadir Geylani hazretleri daha doğmadan, ilerde büyük bir zat olacağına dair alametler, işaretler görülmüştü. Mübarek babasına rüyasında Peygamber efendimiz; "Ey Ebu Salih! Allahü teâlâ bu gece sana kâmil, olgun ve derecesi yüksek bir erkek evlad ihsan etti. O benim oğlum ve sevdiğimdir. Evliya arasında derecesi yüksek olacak" buyurdu.<br />
<br />
Doğduktan sonra yüksek halleri ile dikkatleri çekti. Ramazan-ı şerifte gün boyunca süt emmez, iftar olunca emerdi. Bu halini şu beyti ile anlatır:<br />
Başlangıcım şöyleydi, dillerde söylenirdi<br />
Beşikteyken oruçtum, bunu herkes bilirdi.<br />
<br />
Doğduğu senenin Ramazan-ı şerif ayının sonunda havalar bulutlu geçmişti. Bunun için Ramazanın çıkıp çıkmadığında tereddüt edildi. Halk annesine çocuğun süt emip emmediğini sordular. Emmediğini öğrenince, Ramazanın henüz çıkmadığını anlayıp oruca devam ettiler.<br />
<br />
Bir gün Abdülkadir Geylani hazretlerine, "Bu işe başladığınızda, bu yola adım attığınızda, temeli ne üzerine attınız? Hangi ameli esas aldınız da böyle yüksek dereceye ulaştınız?" diye sordular. Buyurdu ki:<br />
"Temeli sıdk ve doğruluk üzerine attım. Asla yalan söylemedim. Yalanı kağıda bile yazmadım ve hiç yalan düşünmedim. İçim ile dışımı bir yaptım. Bunun için işlerim hep rast gitti. Çocuk iken maksadım, niyetim, ilim öğrenmek, onunla amel etmek, öğrendiklerime göre yaşamaktı. Küçüklüğümde Arefe günü çift sürmek için tarlaya gittim bir öküzün kuyruğundan tutunup, arkasından gidiyordum. Hayvan dile geldi ve dönüp bana; "Sen bunun için yaratılmadın ve bununla emrolunmadın" dedi. Korktum, geri döndüm. Evimizin damına çıktım. Gözüme, hacılar gözüktü. Arafat'ta vakfeye durmuşlardı. Anneme gidip; "Beni Allahü teâlânın yolunda bulundur. İzin ver, Bağdat'a gidip ilim öğreneyim. Salih zatları ve evliyayı bulup ziyaret edeyim" dedim. Annem sebebini sordu, gördüklerimi anlattım. Ağladı, kalkıp babamdan miras kalan seksen altının yarısını kardeşime ayırdı. Kalanını bana verip, altınları elbisemin koltuğunun altına dikti. Gitmeme izin verip, her ne olursa olsun doğruluk üzere olmamı söyleyip, benden söz aldı. "Haydi Allah selamet versin oğlum. Allahü teâlâ için ayrıldım. Artık kıyamete kadar bir daha yüzünü göremem" dedi.<br />
<br />
Küçük bir kafile ile Bağdat'a gitmek üzere yola çıktım. Hemedan'ı geçince, altmış atlı eşkıya çıka geldi. Kafilemizi bastılar. Kervanı soydular. İçlerinden biri benim yanıma geldi. "Ey derviş! Senin de bir şeyin var mı?" diye sordu. "Kırk altınım var" dedim. "Nerededir?" dedi. "Koltuğumun altında dikili" dedim. Alay ediyorum zannetti. Beni bırakıp gitti. Bir başkası geldi, o da sordu. Fakat, o da bırakıp gitti. İkisi birden reislerine gidip, bu durumu söylediler. Reisleri beni çağırttı. Bir yerde, kafileden aldıkları malları taksim ediyorlardı. Yanına gittim. "Altının var mı?" dedi. "Kırk altınım var" dedim. Elbisemin koltuk altını sökmelerini söyledi. Söküp, altınları çıkardılar. "Neden bunu söyledin?" dediler. "Annem, ne olursa olsun yalan söylemememi tembih etti. Doğruluktan ayrılmayacağıma söz verdim. Verdiğim sözde durmam lazım" dedim. Eşkıya reisi, ağlamaya başladı ve; "Bu kadar senedir ben, beni yaratıp, yetiştiren Rabbime verdiğim sözü bozuyorum" dedi. Bu pişmanlığından sonra tevbe edip, haydutluğu bıraktığını söyledi. Yanındakiler de, "İnsanları soymakta, yol kesmede sen bizim reisimiz idin, şimdi tevbe etmekte de reisimiz ol" dediler. Sonra, hepsi tevbe ettiler. Kafileden aldıkları malları sahiplerine geri verdiler. İlk defa benim vesilemle tevbe edenler, bu altmış kişidir."<br />
<br />
Abdülkadir Geylani efendi, Bağdat'a geldi. Buradaki meşhur âlimlerden ders almak suretiyle hadis, fıkıh ve tasavvuf ilimlerinde çok iyi yetişti.<br />
<br />
İlim tahsilini tamamlayıp yetiştikten sonra, vaaz ve ders vermeye başladı. Hocası Ebu Said Mahzumi'nin medresesinde verdiği ders ve vaazlarına gelenler medreseye sığmaz sokaklara taşardı. Bu sebeple, çevresinde bulunan evler de ilave edilmek suretiyle medrese genişletildi. Bu iş için Bağdat halkı çok yardımcı oldu. Zenginler para vererek, fakirler çalışarak yardım ettiler. Derslerine devam edenler arasında pek çok âlim yetişti.<br />
<br />
Abdülkadir Geylani hazretleri tasavvuf bilgilerini herkesin anlayacağı şekilde sundu. Peygamber efendimizin bereketiyle sözleri gayet tatlı ve tesirli idi.<br />
<br />
Bir gün, minberde oturmuş vaaz ediyordu. Birden süratle en son basamağa indi. Ayakta, elini elinin üstüne koyarak, mütevazı bir şekilde durdu. Bir müddet sonra minbere çıktı. Eski yerine oturdu ve vaazına devam etti. Oradakilerden birisi, ne oldu diye sual edince; "Ceddim Resulullahı gördüm. Geldi ve minber önünde durdu. Haya edip, son basamağa indim. Kalkıp, gitmeye başlayınca, bana yerime oturmamı ve insanlara vaaz etmemi emretti, dedi.<br />
<br />
Sohbetlerinde bazen birkaç kişi coşarak kendinden geçerdi. Haftada üç gün, cuma, salı ve pazartesi gecesi halka vaaz ederdi. Vaazında, âlim ve evliyadan zatlar da bulunur, hepsi büyük bir huzur içerisinde dinlerlerdi. Kırk sene böyle devam etti. Ders ve fetva vermeye yirmi sekiz yaşında başlamış olup, bu hal altmış yaşına kadar devam etti. Huzurunda Kur'an-ı kerim tegannisiz gayet sade, tecvide riayetle okunurdu. Dört yüz âlim onun anlattıklarından notlar tutar, izdiham, kalabalık sebebiyle birbirlerinin sırtlarında yazarlardı. Sorulan suallere gayet açık ve doyurucu cevaplar verirdi.<br />
Derin ilim sahibi idi. On üç çeşit ilimde ders verirdi.<br />
<br />
Önce lazım olan din bilgilerini öğrenmeyi tavsiye ederdi. Cubbai ismindeki bir zat anlatır:<br />
Evliyanın hayatından ve sözlerinden bahseden arabi Hilyet-ül-Evliya kitabını birisinden dinlemiştim. Kalbim yumuşadı ve halktan uzaklaşıp yalnız ibadetle meşgul olmak istedim. Gidip Abdülkadir Geylani'nin arkasında namaz kıldıktan sonra huzurunda oturdum. Bana bakıp; "Eğer inzivaya çekilmek istersen, önce ilim, sonra da yetişmiş ve yetiştirebilen rehber zatların, yani mürşid-i kâmillerin huzurunda edep öğren. Daha sonra inzivaya, yalnız ibadete başla. Yoksa, ibadet ederken dinde bilmediğin bir şeyi öğrenmek icap eder de, yerinden ayrılmak durumunda kalırsın" buyurdu.<br />
<br />
Bağdat'ın ileri gelen âlimleri, herbiri bir mesele sorup imtihan etmek için huzuruna gelip oturdular. Bu esnada Abdülkadir Geylani hazretlerinin göğsünden ancak kalb gözü açık olanların görebildiği bir nur çıktı ve âlimlerin göğsünden geçip gitti. Âlimleri bir hal kaplayıp, Abdülkadir Geylani hazretlerinin ayaklarına kapandılar. Bunun üzerine onları tek tek bağrına bastı ve şimdi suallerinizi sorun buyurdu. Her biri suallerini sorup, hemen cevabını aldı. Onlara; "Size ne oldu böyle?" denildiğinde; "Huzurunda oturduğumuzda, bütün bildiklerimizi unuttuk. Bizi bağrına basınca unuttuklarımızı tekrar hatırladık. Suallerimizi sorunca, öyle cevaplar aldık ki, hayrette kaldık" dediler.<br />
<br />
Abdülkadir Geylani hazretleri felsefe ile meşgul olmayı hoş görmezdi, ondan men ederdi. Felsefenin kaynağı akıldır. Filozof, çeşitli bilgileri düzene koyarak madde, hayat, yaratılış, dünya ruh, âlem, ölüm ve sonrası gibi konulara aklına dayanarak cevaplar bulmaya çalışır. Bunu yaparken bulduğu cevapların Allahü teâlâ tarafından gönderilen dinlere uyup uymamasına bakmaz. Bu sebeple doğru yoldan ayrılırlar. Felsefecilerin ortaya koyduğu bilgiler, gerek fen bilgilerinin değişmesi, gerekse sonra gelen filozofların öncekilerden farklı düşünmesi sebebiyle ya kısmen yahut tamamen değişir. Bu itibarla sonra gelenler önce gelenleri daima tenkit etmekle veya onların felsefelerini yıkmakla işe başlarlar. Akıl yalnız başına yol gösterici değildir. Dinin rehberliğine muhtaçtır. Yoksa sapıtır. Bunun için din büyükleri itikadın bozulabileceğini bildikleri için, felsefe ile uğraşmaktan men etmişlerdir. Nitekim İbni Sina ve Farabi gibi zatlar felsefecilerin kitapları ile çok meşgul olduklarından sapıtmışlardır.<br />
<br />
Çok sabırlı idi. Talebelerinin suallerini kızmadan cevaplandırır, dersi geç anlayanlara sabırla anlatırdı. Ubey isminde, anlatılanları zor kavrayan bir talebe vardı. Bir gün ders sırasında İbn-üs-Semhal isminde bir zat gelmişti. Abdülkadir Geylani hazretlerinin onun dersi geç anlamasına karşı gösterdiği tahammüle hayran kaldı. O talebe dersini alıp çıktıktan sonra, gösterdiği sabra hayret ettiğini söyleyince, Abdülkadir Geylani hazretleri; "Bir hafta daha yorulacağım, ondan sonra vefat edeceğim" buyurdu. Dediği gibi bir hafta sonunda vefat etti.<br />
<br />
Abdülkadir Geylani hazretleri heybetli idi. Az konuşur, çok sükut eder, konuştuğunda gayet cazip, açık ve net konuşurdu. Şahsı için kızmaz. Din hususunda asla taviz vermezdi. Misafirsiz gece geçirmezdi. Zayıflara yardım eder, fakirleri doyururdu. İsteyeni geri çevirmez, iki elbisesi varsa, mutlaka birini isteyene verirdi. Yanında oturanlarda; "Ondan daha kerim ve lütufkâr kimse olamaz" kanaati hakim olurdu. Sevdiklerinden biri gurbete çıksa, ondan haber sorar, sevgi ve alakasını muhafaza ederdi. Kendisine kötü davrananları affederdi. Kötülüklere dalmış çok kimse, hırsız ve eşkıya onun vasıtasıyla tevbe etti. Köleleri satın alıp, azat ederdi. Verdiği sözü tutar, kimseye karşı kötülük düşünmezdi. Ambarında helalden kazandığı buğday bulunurdu. Hizmetçisi, kapıda ekmek elinde durur ve halka şöyle seslenirdi: "Yemek isteyen, ekmek isteyen, yatmak isteyen kimse yok mu? Gelsin!"<br />
<br />
Kendisine hediye gelse, yanındakilere dağıtır, bir kısmını da, kendisine ayırırdı. Hediyeye, mutlaka karşılık verirdi. Fakirlerin ve dervişlerin nafakasını satın almak için, vazifeli hizmetçilerinin, bir başka işi olsa, yahut hastalansalar, kendisi çarşıya çıkar, ceddi Resulullah efendimize sallallahü aleyhi ve sellem uyarak, ev için lüzumlu şeyleri satın alırdı. Bir toplulukla yolculukta olsa ve bir yerde konaklasalar, kendi eliyle, el değirmeninde buğday öğütür, hamur yapar, ekmek pişirir, hepsine taksim ederdi. Kendini ziyarete gelenlere saygı gösterir, tevazu ederdi. Çok günler, et ve yağ yemezdi. Bir gün yedi çocuk, ellerinde yarımşar dirhem ile gelip, her biri yarım dirhemini eline koydu ve satın aldırmak istedikleri şeyleri söylediler. Çarşıya gidip, istedikleri şeyleri satın alarak getirip çocuklara verdi. Gönüllerini hoş etti.<br />
<br />
Sıkıntısı ve dileği olanlar onu vesile ederek, araya koyarak Allahü teâlâya dua ettiklerinde dileklerine kavuşurlardı.<br />
<br />
Bir defasında; "İyi müridlerin hali malum, ya kötülerinki ne olacak?" diye sorduklarında; "İyi olanlar kendilerini bize adamışlardır. Kötülere gelince biz de kendimizi onları kurtarmak için adadık" buyurdular.<br />
<br />
Cinler de kendisinden çekinir, itaat edip sözünü dinlerlerdi.<br />
<br />
Duası makbul idi. Bağdat halkından biri ona gelerek; "Babamı rüyada azap içerisinde gördüm. Bana Şeyh Abdülkadir'e git, bana dua etsin. Belki Allahü teâlâ beni azaptan kurtarır" dedi. Bunun için sana geldim. Babama dua ediverin de azaptan kurtulsun" dedi. Abdülkadir Geylani hazretleri sükut buyurdu. Bir şey söylemedi. O şahıs ikinci gece babasını rüyasında yeşil bir cübbe içerisinde neşeli neşeli görünce hayret edip; "Baba, dün azap içindeydin, bugün ise neşelisin. Sebebi nedir?" diye sordu. Babası; "Şeyh Abdülkadir bana dua etti. Allahü teâlâ onun duası hürmetine beni azaptan kurtardı" dedi.<br />
<br />
Onu gören tesiri altında kalır, mübarek biri olduğunu hisseder, kalbi katı ise, yumuşardı. Cuma günleri camiye giderken, halk onu görmek için sokakları doldururdu. Kendisi hakkında kötülük düşünene merhamet eder, onun iyiliğini isterdi. Çilesini çekmeden yüksek mertebelere ulaşılamayacağını söylerdi.<br />
<br />
Ebu'l-Hacer Hamid Hirani anlatıyor:<br />
Bir gün Abdülkadir Geylani hazretlerinin medresesine gittim ve huzurunda oturdum. Bana; "Ey Hamid! Bir gün gelecek meliklerin, sultanların minderinde oturacaksın" buyurdu. Aradan epeyce zaman geçip, Hiran'a dönünce, Sultan Nureddin beni çağırıp yanına oturttu ve evkaf bakanı yaptı. O günden beri devamlı Abdülkadir Geylani hazretlerinin o sözünü hatırlarım.<br />
<br />
Her zaman gizli açık kerametleri görülürdü. Abdülkadir Geylani hazretleri buyurur ki:<br />
"Kerametler ancak bir hayır, hikmet için gösterilir. Kerametini gizlemeyen dünyaya düşkündür. Bana talebe olan yahut evladımdan ve halifelerime bağlı olup, keramet derecesine ulaşıp, maksatsız keramet izhar edenin yüzü iki dünyada kara olur."<br />
<br />
Abdülkadir Geylani hazretlerinin insanları gafletten uyaran, kendilerine gelmesine vesile olan pek çok sözü vardır. Bunlardan bazıları şunlardır:<br />
<br />
"İnsanlara rehberlik eden kimsede şu hasletler bulunmazsa, o rehberlik yapamaz. Kusurları örtücü ve bağışlayıcı olması, şefkatli ve yumuşak olması, doğru sözlü ve iyilik yapıcı olması, iyiliği emredip, kötülüklerden men edici olması, misafirperver ve geceleri insanlar uyurken ibadet edici olması, âlim ve cesur olması."<br />
<br />
"Şükrün esası, nimetin sahibini bilmek, bunu kalb ile itiraf etmek ve dille söylemektir."<br />
<br />
"Büyük âlimlere tâbi olunuz; bid’at yoluna, dinde olmayıp, sonradan çıkarılan şeylere sapmayınız. İtaat ediniz, muhalefet etmeyiniz. Sabrediniz, sızlanmayınız. Sabit kalınız, ayrılıp dağılmayınız. Bekleyiniz, ümit kesmeyiniz. Özünüzü günahtan temizleyiniz, kirletmeyiniz. Hele Rabbinizin kapısından hiç ayrılmayınız."<br />
<br />
"Kalb dünya arzularından birine bağlı kaldığı ve geçici lezzetlerden birinin peşine takılıp gittiği müddetçe, imkanı yok, ahireti sevmiş olamaz."<br />
<br />
"Mümin, insanlara karşı yüzünden sevinçli olduğunu gösterir. Fakat kendi mahzundur. Peygamber efendimiz; "Müminin sevinci yüzündedir. Halbuki kalbi mahzundur" buyurmaktadır. Müminin tefekkürü, düşünmesi, ağlaması çok, gülmesi azdır. Tebessümü ile kalbindeki hüznü gizler. Dışarıda geçimini temin etmekle uğraşıyor görünür, kalbi Rabbini anmakla meşguldür. Çoluk çocuğu ile uğraşıyor görünür, kalbi Rabbi iledir."<br />
<br />
"İnsanlara gösteriş için amel yapıp, sonra da bunu Allahü teâlânın kabul etmesini istemek yakışır mı? Hırsı, şımarıklığı, azgınlığı ve dünyaya düşkünlüğü bırak. Sevincini ve neşeni biraz azalt. Biraz hüzünlü ol. Peygamber efendimiz başkasının kalbini ferahlandırmak için tebessüm buyururlardı."<br />
<br />
İlk önce yapılması lazım olan şeyler hususunda:<br />
"Müminin, en önce farzları yapması lazımdır. Farzları bitirdikten sonra, vacip ve sünnetleri yapar. Ondan sonra, nafilelerle meşgul olur. Farz borcu varken sünnet ile meşgul olmak, ahmaklıktır. Farz borcu olanın, sünnetleri kabul olmaz. Hazret-i Ali'nin rivayet ettiği hadis-i şerifte, Resulullah efendimiz buyuruyor ki: "Üzerinde farz borcu olan kimse, kazasını kılmadan nafile kılarsa, boş yere zahmet çekmiş olur. Bu kimse, kazasını ödemedikçe, Allahü teâlâ, onun nafile namazlarını kabul etmez." Mümin, bir tüccara benzer. Farzlar onun sermayesi, nafileler de kazancıdır. Sermaye kurtarılmadıkça, kazancı olamaz" buyurdu.<br />
<br />
Kötü arkadaşlardan uzak olmayı tavsiye eder, şöyle buyururdu:<br />
"Kötü arkadaşları terk et. Onlara sevgi duyma, salihleri sev. Yakının bile olsa, kötü arkadaştan uzak dur. Uzak bile olsa, iyi arkadaşlarla beraber ol. Kimi seversen, seninle onun arasında bir yakınlık hasıl olur. Bu bakımdan, sevgi beslediğin kimsenin kim olduğuna iyi bak.<br />
<br />
Ey oğul! Senin düşüncen, yiyecek, içecek, giyecek ve dünya lezzetleri olmasın. Bütün bunlar, nefsin ve insan tabiatının istediği şeylerdir. Kalbin düşüncesi nerede, nefsin ve tabiatın istekleri nerede? Kalbin düşüncesi Allahü teâlâdır. Senin düşüncen, Rabbin ve Onun katında bulunan nimetler olmalıdır. Dünyadan (haram ve şüphelilerden) ne terk edersen, mutlaka bunun karşılığında ahirette ondan daha hayırlısı vardır. Ömründe sadece şu içerisinde bulunduğun günün kaldığını farz et de ahiret için hazırlık yap."<br />
<br />
Faydasız şeyleri bırakmak hususunda:<br />
"Ey zavallı! Sana fayda vermeyen şeyler hakkında konuşmayı bırak. Dünya ve ahirette sana fayda verecek işlerle uğraş. Boş işlerle uğraşmayı bırak. Kalbinden dünya düşüncelerini çıkar. Çünkü yakında dünyadan alınacak, ahirete götürüleceksin. Dünyada rahat ve hoş bir hayat arama. Resul-i ekrem; "Hayat, ahiret hayatıdır" buyurdu."<br />
<br />
İyi zan sahibi olmak hakkında:<br />
"Müslümanlar hakkında iyi zan sahibi ol. Onlar hakkında niyetini düzelt. Her türlü hayır işi yapmaya koş. Bilmediğin hususlarda ahireti düşünen âlimlere sor."<br />
<br />
Dua hakkında:<br />
"Allahü teâlâdan dünya ve ahiretin hayırlarını iste. Sakın; "Ben istiyorum. Fakat Allahü teâlâ vermiyor, ben de bundan sonra istemeyeceğim." deme. Duaya devam et. Eğer istediğin şey ezelde senin için takdir edilmiş ise, Allahü teâlâdan istedikten sonra, Allahü teâlâ onu sana gönderir. Eğer istediğin o rızık ezelde senin için takdir edilmemiş ise, Allahü teâlâ seni o şeye muhtaç kılmaz ve kendinden gelenlere rıza gösterme nimetini ihsan eder. Eğer Allahü teâlâ senin için fakirlik ve hastalık dilemiş ise, sen de Allahü teâlâya fakirlikten ve hastalıktan kurtulman için yalvarırsın. O zaman Allahü teâlâ sana razı ve memnun olacağın bir hal verir. Eğer, ezelde borçlu olmak takdir edilmişse ve sen de borçtan kurtulmak için dua edersen, Allahü teâlâ alacaklıyı sana kötü muamele etme halinden vaz geçirir. Hatta borcundan azaltma veya hepsini bağışlama haline çevirir. Eğer dünyada borçlu halden kurtarmazsa buna karşılık sana bol sevap verir.”<br />
<br />
Ahiret işlerini önce yapmak hususunda:<br />
"Ahireti sermayen, dünyayı bu sermayenin kazancı yap. Zamanını, önce ahireti elde etmek için sarf et. Geri kalan vaktini, geçimini temin için harca. Sakın dünyanı sermaye, ahiretini onun kârı şeklinde yapma. Böyle yaparsan, dünyadan artan zamanını, ahiretin için sarf edersin. Bu zaman zarfında namazlarını kılmaya çalışırsın. Fakat çabucak kılayım diye, rükünlerine riayet etmezsin. Sonra dünya işlerinden dolayı yorulur ve bitkin düşersin. Geceleri kaza namazı kılmaya fırsat bulamazsın. Yorgunluktan ölü gibi yatar, gündüz de faydasız olursun. Nefsine, heva ve isteğine hatta şeytana tâbi olursun. Ahiretini dünyaya karşılık satarsın. Nefsinin kölesi ve onun bineği olursun. Halbuki sen, nefsine binmek, onu yalanlayıp tekzip etmek ve selamet yoluna sokmakla emrolunmuşsun. Bunlar ahiret yolu, Rabbine taat yoludur. Sen, nefsinden gelen istekleri kabul etmekle, kendine zulmettin. İpini onun eline verdin. İsteklerinde, lezzetlerinde, hevasında ona uydun. Sonunda dünya ve ahiretin hayırlısını kaçırdın. Dünya ve ahiretini zarara soktun. Böyle olursa, Kıyamet günü din ve dünya bakımından insanların en müflisi ve en zararlısı olursun. Nefsine uymakla, dünyadan fazla bir şeye ulaşamadın. Eğer nefsini ahiret yoluna çekseydin, ahiretini esas ve sermaye kabul etseydin, dünya ve ahiretini kazanırdın. Nefsin kötülüklerinden korunur, iyilerden olurdun. Eğer dünyaya rağbet etmeyerek, kötülüklerden uzak kalarak Allahü teâlâya itaat edersen, Allahü teâlânın has kullarından olursun."<br />
<br />
Yapılan nasihati kabul etmek hakkında:<br />
"Kardeşinin sana yaptığı nasihati kabul et. Ona muhalefet etme. Çünkü o, senin kendinde göremediğin şeyleri görür. Bunun için Resul-i ekrem; "Mümin, müminin aynasıdır" buyurmuştur. Mümin, din kardeşine yapmış olduğu nasihatlerde samimidir. Onun göremediği şeyleri bildirir. Ona, iyilikler ve kötülükler arasındaki farkı gösterir. Ona, lehinde veya aleyhinde olan şeyleri anlatır."<br />
<br />
Acele etmemek hususunda:<br />
"Acele etme. Acele eden, ya hata yapar veya hatalı duruma yakın olur. Ağır ve temkinli hareket eden, o işte ya isabet kaydeder veya isabet etmeye yaklaşır. Acele şeytandandır. Ağır ve temkinli hareket etmek. Allahü teâlâdandır. Umumiyetle aceleye sebep, dünyalık toplama hırsıdır. Kanaat sahibi ol. Kanaat bitmeyen bir hazinedir."<br />
<br />
Gaflet hakkında:<br />
"Allahü teâlâdan hakkıyla haya ediniz. Gaflette olmayınız. Zamanınız, zayi olup gidiyor. Halbuki siz, yiyemeyeceğiniz şeyleri toplamak, ulaşamayacağınız şeylerin peşinde koşmak, oturamayacağınız binaları kurmakla meşgul oluyorsunuz. Bütün bunlar size, Rabbinizin huzurunda hesap vermek için duracağınızı unutturuyor. Halbuki Allahü teâlâyı anmak, ariflerin kalblerinde yerleşir. Onların kalblerini kuşatır. Onlara, Allahü teâlâyı hatırlamaya mani olan her şeyi unutturur."<br />
<br />
Allah için yapılmayan işler hakkında:<br />
"Senin dilin güzel ve tatlı; yüzün ise kötülüklerden kurtulmuş gibi gülüyor, ya kalbinin hali nasıl? Cemaat içinde iyi görünüyorsun, ya yalnız iken, yanında kimse yok iken nasılsın? Göründüğün gibi değilsin. Sen namaz kıldığın, oruç tuttuğun, hayır işleri yaptığın zaman, eğer bunları sırf Allahü teâlânın rızasını gözeterek yapmazsan, nifak üzere ve Allahü teâlâdan uzak olacağını bilmiyor musun? Şimdi Allah için yapmadığın bütün işlerin, bütün sözlerin, adi ve bayağı niyetlerin için tevbe et.<br />
İnsanlara gösteriş için, onların rızalarını almak için amel yapıp, sonra da bunu Allahü teâlânın kabul etmesini istemek yakışır mı? Hırsı, şımarıklığı, azgınlığı ve dünyaya düşkünlüğü bırak. Sevincini ve neşeni biraz azalt. Biraz hüzünlü ol. Çünkü sen, hüzün evinde ve dünya hapishanesindesin. Resul-i ekrem daima tefekkür ederdi. Sevinçleri az, hüzünleri çoktu. Az gülerdi. Sadece başkasının kalbini ferahlandırmak için tebessüm buyururlardı."<br />
<br />
Allahü teâlânın sevgisinde samimiyetin nasıl belli olduğu hususunda:<br />
"Kulun Allahü teâlâyı sevmesinde samimi olup olmadığı, başına bela ve musibet geldiği zaman ortaya çıkar. Bela ve musibet geldiğinde sabır ve sükun halini muhafaza edebiliyorsa, o gerçekten Allahü teâlâyı seviyor demektir. Musibet ve fakirlik zamanında sebat gösterebilmek bu sevgiye delil ve alamet yapıldı. Birisi Peygamber efendimize; "Ben seni seviyorum" deyince; "Fakirlik için bir elbise hazırla" buyurdu. Bir başkası gelip Peygamber efendimize; "Ben Allahü teâlâyı seviyorum" deyince; "Bela için elbise hazırla" buyurdu."<br />
<br />
Sabır ve tahammüllerin karşılıksız kalmayacağına dair:<br />
"Halinizden şikayette bulunmayın. Sabredin, feryat etmeyin. Doğruluk üzere devam edin. İsteyin, istemekte bıkkınlık göstermeyin. İçinde bulunduğunuz istenmeyen hallerden dolayı ümitsizliğe düşmeyin. Daima ümitli olun. Birbirinize düşman değil, kardeş olun. Birbirinize buğz etmeyin.<br />
Allahü teâlâya, rızası için yapılan sabırlar ve tahammüller, asla karşılıksız kalmaz. Onun için bir an olsun sabrediniz, mutlaka, senelerce bu sabrın mükafatını görürsünüz. Ömrü boyunca kahraman lakabıyla meşhur olan, bu lakabı, bir anlık cesareti neticesinde kazanmıştır. Allahü teâlâ Kur'an-ı kerimde mealen; "Şüphesiz ki, Allah sabredenlerle beraberdir" buyuruyor (Bekara suresi: 153)<br />
<br />
Hayatı fırsat bilmeye dair:<br />
"Hayatta olduğunuz müddetçe, ömrü fırsat biliniz. Bir müddet sonra hayat kapısı kapanacak, bu dünyadan ayrılacaksınız. Gücünüz yettiği müddetçe hayırlı işler yapmayı ganimet biliniz. Tevbe kapısı açıkken ve elinizde bu imkan varken bunu fırsat biliniz. Tevbe ediniz. Dua etmeye imkanınız varken, dua ediniz. Salih kimselerle beraber olmayı fırsat biliniz."<br />
<br />
Kabir ziyaretine dair:<br />
"Kabirleri ziyaret ediniz. Salih kimseleri de ziyaret ediniz. Hayırlı işler yapınız. Böyle yaparsanız, her şeyiniz düzelir."<br />
<br />
Günahlardan sakınmak hususunda:<br />
"Mümin kimse küçük günahları da büyük görür. Peygamber efendimiz; "Mümin kimse, günahını dağ gibi görüp, kendi üzerine düşeceğinden korkar. Münafık ise, günahını burnu üzerine konan ve hemen uçan sinek gibi görür" buyurdu."<br />
<br />
Hasedin, Allahü teâlânın gazabına sebep olacağı hususunda:<br />
Ey mümin! Ne oluyor ki, seni, komşunu; yemede, içmede, giymede ve başka şeylerde kıskanır görüyorum. Bu nasıl iş? Bilmiyor musun ki, bu senin imanını zayıflatır. Mevlanın yanında kıymetin kalmaz. Seni, Allahü teâlânın gazabına uğratır. Peygamber efendimiz; "Allahü teâlâ, hasetçi kimse nimetimin düşmanıdır, buyurdu" diye bildirmiştir. Resul-i ekrem bir hadis-i şerifte; "Ateş odunu yiyip bitirdiği gibi, haset de iyilikleri yer" buyurdu. Sen, haset ettiğin kimseyi, hangi ve ne hususta haset ediyorsun. Onun kısmeti için mi, yoksa kendi kısmetin hususunda mı haset ediyorsun? Eğer onu, Allahü teâlânın ona kısmet olarak verdiği şeyde haset ediyorsan, ona haksızlık etmiş olursun. Haset ettiğin kimse, Allahü teâlânın kendisi için takdir ve taksim ettiği nimetin içerisinde bulunmaktadır. Sen onu, Allahü teâlânın bu ihsanından dolayı haset etmekle, ne kadar haksızlık ve cimrilik yaptığını, ne kadar akılsızlık ettiğini biliyor musun? Eğer onu, sana takdir edilenin onun eline geçeceğinden endişe ederek kıskanıyorsan, bu senin çok cahil olduğunu gösterir. Çünkü senin kısmetini başkası yiyemez. Muhakkak ki Allahü teâlâ sana zulmetmez. Allahü teâlâ senin için takdir ettiğini, sana nasip olarak verdiğini, senden alıp başkasına vermez.”<br />
<br />
Abdülkadir Geylani hazretlerinin yazmış olduğu pek çok kıymetli eserlerinden bazıları:<br />
1) Günyet-üt-Talibin<br />
2) Fütuh-ul-Gayb<br />
3) Feth-ur- Rabbani<br />
4) Füyuzat-ı Rabbaniyye<br />
5) Hizb-ül-Besair<br />
6) Cila-ül-Hatır<br />
7) El-Mevahib-ur-Rahmaniyye<br />
8) Yevakit-ül- Hikem<br />
9) Melfuzat-ı Geylani<br />
10) Divanu Gavsi'l A'zam</span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Seyyid Muhammed Behaeddin Nakşibend Kimdir?]]></title>
			<link>http://yamanboard.w4f.eu/showthread.php?tid=82</link>
			<pubDate>Mon, 09 Mar 2026 05:07:41 +0100</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="http://yamanboard.w4f.eu/member.php?action=profile&uid=2">YamanTunca</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">http://yamanboard.w4f.eu/showthread.php?tid=82</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #ff0000;" class="mycode_color">Seyyid Muhammed Behaeddin </span><br />
<br />
Seyyid Muhammed Behaeddin Buhari hazretleri, Silsile-i aliyyenin on beşincisidir. Allahü teâlânın sevgisini kalblere nakşettiği için, kendisine Nakşibend denir.<br />
<br />
1318 yılında Buhara´ya yakın Kasr-ı Arifan´da doğdu. İslam âlimlerinin en meşhurlarından olup, tasavvufta en yüksek derecelere ulaşmıştır. Zamanında ve kendinden sonraki asırlarda onun sebebi ile pek çok insan, hidayete, doğru yola kavuşmuştur. 1389 da Kasr-ı Arifan´da vefat etti. Kabri oradadır.<br />
<br />
Zamanının büyük velilerinden Muhammed Baba Semmasi, henüz o doğmadan Kasr-ı Arifan´a gelmişti. Bu gelişinde, burada bir büyük zatın kokusu geliyor. Bu beldede büyük bir veli yetişecek diyerek işaret etmiş, emsalsiz bir zatın buradan zuhur edip ortaya çıkacağını talebelerine müjdelemişti.<br />
<br />
Babası Seyyid Muhammed Buhari anlatır:<br />
<br />
"Oğlum Behaeddin´in doğmasından üç gün sonra, Hace Muhammed Baba Semmasi, yine Kasr-ı Arifan´a gelmişti. Ben kendisini çok sever ve muhabbet beslerdim. yeni doğan oğlum Behaeddin´i alıp huzuruna götürdüm. Hace, oğlumu elimden alıp, bağrına bastı ve; "Bu yavru, benim oğlumdur. Ben bunu, manevi evlatlığa kabul ettim" buyurdu. Sonra Seyyid Emir Gilal´e şöyle dedi: "Size, bu yerde bir büyük zatın kokusu geliyor derdim. İşte o mübarek koku, bu melek yavrunun kokusudur. Bu yavru, büyük bir zat olsa gerektir" buyurdu.<br />
<br />
Annesi anlatır:<br />
"Oğlum Behaeddin dört yaşında iken, evimizdeki ineği göstererek, bu inek beyaz başlı bir buzağı doğuracak dedi. Birkaç ay sonra inek, dediği gibi bir buzağı doğurdu."<br />
<br />
Behaeddin Buhari hazretlerinin ilk hocası, Hace Muhammed Baba Semmasi´dir. Sonra Seyyid Emir Gilal hocası oldu. Daha bir çok hocalardan ders aldı.<br />
<br />
"Ali Ramiteni hazretlerinden gelip, emanet olarak saklanan taç bana verildi. O anda kalbim Allahü teâlânın muhabbeti ile dolup, taştı. Sonra hocam Seyyid Emir Gilal, Kasr-ı Arifan´a geldi. Bana çok iltifatta bulunup; "Hace Muhammed Baba Semmasi nin emri üzerine seni yetiştirmeye çalışacağım" dedi.<br />
<br />
Seyyid Emir Gilal hazretleri Behaeddin Buhari hazretlerinin yetişmesi için titizlikle meşgul olup, onu tasavvufta yüksek derecelere ulaştırdıktan sonra buyurdu ki:<br />
"Hace Muhammed Baba Semmasi´nin sizin terbiyeniz ile ilgili vasiyetini yerine getirdim. Sizi istenilen şekilde yetiştirdim. Artık icazetlisin.<br />
<br />
Behaeddin Buhari hazretleri, Emir Gilal hazretlerinin vefatından sonra, insanlara doğru yolu gösterip, rehberlik vazifesini yapmaya başladı.<br />
<br />
Maalesef bugün dünyanın hemen her beldesinde onun ismini kullanarak, Nakşilik adı altında Hakka giden yolu kesen çok şeyh taslakları vardır. Ehl-i sünnet itikadını bilen bir kimse, bunların yanlış yolda olduğunu rahatça anlar.</span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #ff0000;" class="mycode_color">Seyyid Muhammed Behaeddin </span><br />
<br />
Seyyid Muhammed Behaeddin Buhari hazretleri, Silsile-i aliyyenin on beşincisidir. Allahü teâlânın sevgisini kalblere nakşettiği için, kendisine Nakşibend denir.<br />
<br />
1318 yılında Buhara´ya yakın Kasr-ı Arifan´da doğdu. İslam âlimlerinin en meşhurlarından olup, tasavvufta en yüksek derecelere ulaşmıştır. Zamanında ve kendinden sonraki asırlarda onun sebebi ile pek çok insan, hidayete, doğru yola kavuşmuştur. 1389 da Kasr-ı Arifan´da vefat etti. Kabri oradadır.<br />
<br />
Zamanının büyük velilerinden Muhammed Baba Semmasi, henüz o doğmadan Kasr-ı Arifan´a gelmişti. Bu gelişinde, burada bir büyük zatın kokusu geliyor. Bu beldede büyük bir veli yetişecek diyerek işaret etmiş, emsalsiz bir zatın buradan zuhur edip ortaya çıkacağını talebelerine müjdelemişti.<br />
<br />
Babası Seyyid Muhammed Buhari anlatır:<br />
<br />
"Oğlum Behaeddin´in doğmasından üç gün sonra, Hace Muhammed Baba Semmasi, yine Kasr-ı Arifan´a gelmişti. Ben kendisini çok sever ve muhabbet beslerdim. yeni doğan oğlum Behaeddin´i alıp huzuruna götürdüm. Hace, oğlumu elimden alıp, bağrına bastı ve; "Bu yavru, benim oğlumdur. Ben bunu, manevi evlatlığa kabul ettim" buyurdu. Sonra Seyyid Emir Gilal´e şöyle dedi: "Size, bu yerde bir büyük zatın kokusu geliyor derdim. İşte o mübarek koku, bu melek yavrunun kokusudur. Bu yavru, büyük bir zat olsa gerektir" buyurdu.<br />
<br />
Annesi anlatır:<br />
"Oğlum Behaeddin dört yaşında iken, evimizdeki ineği göstererek, bu inek beyaz başlı bir buzağı doğuracak dedi. Birkaç ay sonra inek, dediği gibi bir buzağı doğurdu."<br />
<br />
Behaeddin Buhari hazretlerinin ilk hocası, Hace Muhammed Baba Semmasi´dir. Sonra Seyyid Emir Gilal hocası oldu. Daha bir çok hocalardan ders aldı.<br />
<br />
"Ali Ramiteni hazretlerinden gelip, emanet olarak saklanan taç bana verildi. O anda kalbim Allahü teâlânın muhabbeti ile dolup, taştı. Sonra hocam Seyyid Emir Gilal, Kasr-ı Arifan´a geldi. Bana çok iltifatta bulunup; "Hace Muhammed Baba Semmasi nin emri üzerine seni yetiştirmeye çalışacağım" dedi.<br />
<br />
Seyyid Emir Gilal hazretleri Behaeddin Buhari hazretlerinin yetişmesi için titizlikle meşgul olup, onu tasavvufta yüksek derecelere ulaştırdıktan sonra buyurdu ki:<br />
"Hace Muhammed Baba Semmasi´nin sizin terbiyeniz ile ilgili vasiyetini yerine getirdim. Sizi istenilen şekilde yetiştirdim. Artık icazetlisin.<br />
<br />
Behaeddin Buhari hazretleri, Emir Gilal hazretlerinin vefatından sonra, insanlara doğru yolu gösterip, rehberlik vazifesini yapmaya başladı.<br />
<br />
Maalesef bugün dünyanın hemen her beldesinde onun ismini kullanarak, Nakşilik adı altında Hakka giden yolu kesen çok şeyh taslakları vardır. Ehl-i sünnet itikadını bilen bir kimse, bunların yanlış yolda olduğunu rahatça anlar.</span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Süleyman Hilmi Tunahan Kuddise Sırruhu Kimdir?]]></title>
			<link>http://yamanboard.w4f.eu/showthread.php?tid=81</link>
			<pubDate>Mon, 09 Mar 2026 05:05:51 +0100</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="http://yamanboard.w4f.eu/member.php?action=profile&uid=2">YamanTunca</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">http://yamanboard.w4f.eu/showthread.php?tid=81</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><br />
<br />
<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Süleyman Hilmi Tunahan kuddise sırruh 1888 (Hicri 1305/ Rûmi 1304)</span></span><br />
<br />
Süleyman Hilmi Tunahan kuddise sırruh Efendi Hazretleri 1888 ( Hicri 1305/ Rûmi 1304) senesinde, günümüzde Bulgaristan sınırları içinde kalan Silistre’nin Hezargrad kasabasının ( bugün Razgrad şehri) Ferhatlar Köyü’nde dünyaya geldiler. Babası Hocazâde Osman Fevzi Efendi ( 1845-1928 ) tahsilini İstanbul’da tamamlamış ve Silistre’de Satırlı ve Hacı Ahmed Paşa Medreselerinde yıllarca müderrislik yapmış mâruf bir dersiâmdır. Annesi Hadice Hanım’dır. Dedesi ise, Kaymak Hafız namı ile meşhur bir zât olup 110 yaşına doğru vefât etmiş olan Mahmud Efendi’dir.<br />
<br />
Hocazâdeler olarak bilinen bu asil ailenin ceddi, Seyyid İdris Bey’e dayanır. İdris Bey, Fatih Sultan Mehmed Han tarafından Tuna Hanı nasb edilmiş ve üstelik kendisine kız kardeşi tezvic edilmiş bir zâttır.<br />
<br />
Süleyman Efendi Hazretleri, babası gibi Hocazâde lâkabını kullanmış olup Soyadı Kanunu’yla birlikte “Tunahan” soyadını almış ve küçük yaşta vefât eden oğlu Fâruk'tan dolayı da "Ebu'l-Fâruk" künyesiyle tanınmıştır.<br />
<br />
Babası Osman Efendi, İstanbul’da tahsiline devam ederken, dikkate şâyân bir rüya görür. Rüyasında, vücudundan kopan bir parçanın gökyüzüne çıkıp dünyaya ışık saçtığını görür ve rüyasını “sulbünden gelecek bir evladının dünyayı mânen aydınlatacağı” şeklinde tabir eder.<br />
<br />
Silistre’ye dönünce evlenir. Dünyaya gelen Fehim, Süleyman Hilmi, İbrahim ve Halil ismindeki dört oğlundan rüya tabirine muvafık düşecek istidâdı Süleyman Hilmi’de görür. Onun yetişmesi için hususî bir ihtimam gösterir.<br />
<br />
Süleyman Efendi Hazretleri ( k.s.) ilk tahsilini 1902 ( Rûmî 1318 ) yılında Silistre Rüşdiye Mektebi’nde tamamlar. Aynı sene Silistre’de bulunan Satırlı Medresesi’nde okumaya başlayarak burada temel Arabî ilimleri tahsil eder. Daha sonra tahsilini tamamlamak üzere babası tarafından 1907 yılında İstanbul’a gönderilir. Babası onu İstanbul’a gönderirken şu tavsiyede bulunur:<br />
“Oğlum, Usûl-i Fıkıh ilmine iyi çalışırsan, dininde kuvvetli olursun. Mantık ilmine iyi çalışırsan, ilminde kuvvetli olursun.”<br />
<br />
Süleyman Efendi Hazretleri İstanbul’da, Fâtih dersiâmlarından ve devrin meşhûr âlimlerinden Bafralı Ahmed Hamdi Efendi’nin ders halkasına devam eder. Bu yıllarda, yine Fatih’te bulunan Hâfız Ahmed Paşa Medresesi’nde ikamet eder. Dersleri ise Fâtih Medreseleri’nden ( Sahn-ı Semân) Bahr-i Sefîd Çifte Baş Kurşunlu’da okur. Ahmed Hamdi Efendi’den bütün dersleri ikmal edip 1913 senesinde birincilikle icazet alır.<br />
<br />
Ekim 1914’te ( Teşrinievvel 1330) tedrisata başlayan Dârü’l-Hilâfeti’l-Aliyye Medresesi Kısm-ı Âli’ye kaydolup birinci ve ikinci sınıfları imtihanla geçerek Üçüncü Sınıf’tan okumaya başlar. Buradan 1916 yılında ( Eylül 1332) mezun olur. ( Üçüncü ve dördüncü sınıfları Fâtih Medreseleri’nde faaliyet gösteren dört senelik Kısm-ı Âlî’nin ismi 1917’de Sahn olarak değiştirilmiştir.)<br />
30 Eylül 1916’da ihtisâsını ( doktora) yapmak üzere, tedrisatı üç sene olan Medresetü’l-Mütehassısîn’in Tefsir ve Hadis şubesine kaydolur. ( Fatih’te Yavuz Sultan Selim Câmii yanında Abdülhamîd-i Evvel Medresesi’nde faaliyet gösteren Mütehassısîn Medresesi’nin ismi 1917’de “Süleymaniye Medresesi” olarak değiştirilmiştir.)<br />
<br />
İlk iki seneyi muvaffakiyetle tamamlayınca 1918 ( 1334) senesinde yirmi arkadaşıyla birlikte kendilerine Şeyhülislamlık makamının teklifi ve Padişah Mehmed Vahidüddin Han’ın irâde-i seniyyesi ile İstanbul Müderrisliği Ruûsu verilir ve dersiâm olur. Süleyman Efendi Hazretleri, 27 Mayıs 1919’da Süleymaniye ( Medresetü’l-Mütehassısîn) Medresesi Tefsir ve Hadis şubesinden birinci derece ile mezun olur.<br />
<br />
Medresetü’l-Mütehassısîn’e girmeden önce Medresetü’l-Kuzât’ın ( Hukuk Fakültesi) da giriş imtihânını birincilikle kazanır. Fakat bunu büyük bir sevinç ile pederine mektupla bildirdiği zaman babasından şu telgrafı alır:<br />
<br />
“Süleyman, ben seni Cehenneme göndermek için İstanbul’a göndermedim.”<br />
<br />
Pederleri bu telgraf ile kendisine, Peygamber Efendimiz ( s.a.v.)’in “Üç kadıdan ikisi cehennemdedir.” meâlindeki Hadis-i Şerif’lerini hatırlatmışlardır.<br />
<br />
Süleyman Efendi Hazretleri ( k.s.), pederine verdiği cevapta, “Kendisinin asla kadılık ( hâkimlik) mesleğine sülûk etmeye niyetli olmadığını, maksadının, devrinin bütün zâhirî din ilimleri sahasında kemâle ermek olduğunu” bildirirler ve Medrese-i Süleymaniye’nin Tefsir ve Hadis kısmından diplomasını alıp Dersiâm oldukları gibi, tedrisatı 4 yıl olan Medresetü’l-Kuzât’tan mezun olup kadılık rütbesini de alırlar. Böylelikle devrinin aklî ve naklî ilimlerinde en yüksek dereceyi ihrâz etmişlerdir.<br />
<br />
Süleyman Efendi Hazretleri ayrıca, astronomi de tahsil etmiştir.<br />
<br />
Kendilerinin Dârü’l-Hilâfeti’l-Aliyye Medresesi Kısm-ı Âli Üçüncü Sınıf’ta okuduğu dersler ve notları şöyledir:<br />
<br />
    Tefsîr-i Şerîf:10<br />
    Hadîs-i Şerîf: 10<br />
    İlm-i Fıkıh: 9<br />
    Usûl-i Fıkıh: 10<br />
    Hilâfiyât ( Mukayeseli İslam Huk.): 10<br />
    İlm-i Kelâm: 10<br />
    Felsefe: 10<br />
    Hukuk ve Kavânîn: 9<br />
    Edebiyât-ı Arabiyye: 10<br />
    Yekûn: 88<br />
<br />
<br />
27 Mayıs 1919 ( 14 Mayıs 1335) tarihinde mezun olduğu Süleymaniye Medresesi’nin son sınıfında okuduğu dersler ve notları şöyledir:<br />
<br />
    Tefsir-i Şerif: 10<br />
    Usûl-i Hadis ve Nakd-i Ricâl: 10<br />
    Hadis-i Şerif: 10<br />
    Tabakât-ı Kurrâ ve Müfessirîn: 10<br />
    Risâle ( Doktora Tezi): 9 + 2/7<br />
    Aded-i Vasat ( Ortalama): 9 + 9/14<br />
<br />
<br />
Kezâ Medresetü’l-Kuzât’tan aldığı diplomada, okuyup imtihan verdiği derslerden bazıları şunlardır:<br />
<br />
    Roma Hukuku,<br />
    Sakk-i Şer’î,<br />
    Ticaret-i Berriye Hukuku,<br />
    Ticaret-i Bahriye Hukuku,<br />
    Hukuk-ı Düvel vb.<br />
<br />
<br />
Süleyman Efendi Hazretleri, 1919 yılındaki mezuniyetini müteakip 1 Haziran 1920 tarihinden itibaren dersiâm olarak vazifeye başlar. İlk müderrisliği, 1922’de Dâru’l-Hilâfeti’l-Aliyye Medresesi’nin İbtidâ-i Hâriç kısmının birinci sınıfında Türkçe müderrisliğidir. Ardından 1923 yılında önce Arapça ( Sarf-ı Arabî) daha sonra tekrar Türkçe müderrisliğinde bulunur.<br />
<br />
Bu sırada 1 Kasım 1922’de Osmanlı saltanatı kaldırılmıştır. Ardından da 3 Mart 1924’te çıkarılan Tevhîd-i Tedrîsât Kanunu ile medreseler önce Maârif’e ( Milli Eğitim Bakanlığı) bağlanmış, bir müddet sonra ilgâ olunmuştur.<br />
<br />
Ancak vazife yaptığı İbtidâ-i Hâriç Medresesi İmam-Hatip Mektebi'ne çevrilince Süleyman Efendi Hazretleri, o zamanın şartları ve takip edilmekte olan siyaset sebebiyle burada yeterli din eğitimi verilemeyeceğinden, dersiâmlık uhdesinde kalmak üzere müderrislikten kendi isteğiyle istifa eder.<br />
<br />
Tevhîd-i Tedrîsât Kanunu ile müderrisler açıkta kalır. Süleyman Efendi Hazretleri, kendisinin de üyesi bulunduğu Cemiyet-i Müderrisîn'de sayıları 520 kadar olan İstanbul müderrislerini, “gelişmelerin dînî ilimlerin kaybolmasına sebep olacağını” ifade ederek devamlı surette şöyle ikaz eder:<br />
<br />
“Ey dersiâmlar, sizler bu memlekette bugün için dinin teminatlarısınız, ikişer üçer kişi okutup onlara dini öğretirseniz asgari elli sene, bir iki nesil boyu İslam’ın ömrünü uzatmış olacaksınız. Bunu yapmazsanız huzur-ı İlâhîde mesuliyetten yakanızı kurtaramazsınız!”<br />
<br />
Fakat müderrisler: “Artık hocalıkta bize ekmek kalmadı, bize tevdi edilecek başka mesleklere gidelim.” derler. Süleyman Efendi Hazretleri ise onlara:<br />
<br />
“Efendiler; hocalık bir meslek, bir ekmek teknesi değildir. Hocalık; Allah’ın, Rasûlullah’ın, kitabullahın ve dîn-i celîl-i İslâm’ın tebliğ memurluğudur.” diye cevap verir.<br />
<br />
Süleyman Efendi Hazretleri sonunda bazı müderrisleri ikna ederek hükümete şu mealde bir telgraf çekmeye muvaffak olur:<br />
<br />
“Biz aşağıda isim ve imzaları bulunan dersiâmlar, hükümetimizin harb-i umûmî gibi büyük bir felaketten çıkması dolayısıyla mâlî müzâyaka içinde bulunduğunu dikkate alarak dînî ve İslâmî ilimleri fahriyyen okutmaya hazır olduğumuzu bildiririz.”<br />
<br />
Ancak bu taleplerine:<br />
<br />
“Memlekette Tevhîd-i Tedrîsat Kanunu yürürlüktedir; hilâfına hareket şiddetle cezayı müstelzimdir!" şeklinde cevap gelir.<br />
<br />
1926 senesinde son defa köyü Ferhatlar'ı ziyaret eder ve kırk gün kaldıktan sonra tekrar Türkiye'ye döner. İki sene sonra da ( 1928’de) pederleri Osman Efendi’nin vefât haberini alır.<br />
Bütün menfi şartlar altında dîn-i mübîn-i İslâm için gayret gösteren Süleyman Efendi Hazretleri o zor günleri şöyle anlatır:<br />
<br />
“Bir zaman geldi, mebus maaşı kadar para verip talebe okutmak istedim, bulamadım. Parayı alıp kaçıyorlardı, çünkü korkuyorlardı. Bu ilimler yeryüzünden kaybolacak diye korkuyordum. Fakat sonradan Cenâb-ı Hakk sebepler halk etti ve okutma imkânı buldum. Yaşlılardan başladık, daha sonra gençler geldi. Ve şimdi yürüyor. Bütün bunlar Cenâb-ı Hakk’ın bize lütfudur.”<br />
<br />
O günlerde devamlı olarak polis takibi altında bulunan Süleyman Efendi Hazretleri 1930’da İstanbul'dan ayrılarak talebe okutabilmek için Çatalca'nın Kabakça Köyü’nde bir çiftlik kiralar. Ayrıca bir ortakla birlikte, gaz yağı satan bir şirketin Trakya ana bayiliğini alır.  Kiraladığı çiftlikte çalışan işçiler arasından seçtiği bazılarına ders okutur. Bu durum jandarma tarafından tespit edilince derse devam edebilmek için o muhitte bulunan Kuşkayası’na çıkar. Bilahare Silivri'de meşe kömürü yapmak üzere kiraladığı ormanın tenha bir bölgesinde ders okutmaya devam eder.<br />
<br />
Bu faaliyetleri de fark edilince 1933’te Güney'e gidip Torosların bazı köylerinde mandıracılık yaparak talebe okutur. Yine talebe okutmak maksadıyla Adapazarı’nda bir kiremit fabrikası satın alır. Talebe bulamadığı zamanlarda iki kızını okutarak icazet verir. Süleyman Efendi Hazretleri, kiraladığı vasıtalarda şehir içinde dolaşırken ve şehirlerarası tren yolculuklarında da ders okutur.<br />
<br />
Süleyman Efendi Hazretleri bir taraftan da İstanbul’da Doğancılar, Aziz Mahmud Hüdâyi, Yağkapanı, Softa Hatip, Üçmihraplı, Kasımpaşa Câmi-i Kebir, Piyâlepaşa, Ağa Câmii, Arap Câmii, Arpacılar Câmii, Asmalı Mescid, Kısıklı Câmii gibi nisbeten küçük câmilerin yanında Şehzadebaşı, Laleli, Fâtih, Süleymaniye, Sultanahmed, Bâyezid, Yenicâmi gibi büyük selâtîn câmilerinde vaaz ve irşad faaliyetlerine devam eder.<br />
<br />
Süleyman Efendi Hazretleri bu hizmetleriyle beraber asıl faaliyeti olan talebe okutma hizmetlerine cami odalarında, evlerde, apartman bodrumlarında devam eder. Talebeleri arasında, genç-yaşlı çeşitli meslek erbâbı kimseler vardır.<br />
<br />
Gerek vaazlarının tesiri gerekse Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat akîdesine bağlılığı neticesinde geniş halk kitlesi tarafından büyük alaka gören Süleyman Efendi Hazretleri 1950'den sonra ortaya çıkan bazı imkân ve fırsatlardan istifadeyle kendisine gönül veren zenginlerin de desteğiyle din eğitimi faaliyetlerini daha da artırır.<br />
<br />
Bu çerçevede 1951 senesinde bir iş adamının Üsküdar Çamlıca'daki eski köşkünün birinci katında, yirmi beş civarında talebeyle ilk yatılı Kur'ân Kursu'nu açar. Takip eden yıllarda başta kendi evinin bazı müştemilatı olmak üzere, Çamlıca ve çevresinde kiraladığı evlerde ve Aziz Mahmud Hüdâyî çilehânesi yanındaki bir binada ders halkaları oluşturur. Aynı yıllarda İstanbul'un Avrupa yakasında Şehzadebaşı ve Vefa’daki Taştekneler  ( Molla Hüsrev) Câmilerinde başta imam ve müezzinler olmak üzere gelen talebelere ders okutur.<br />
<br />
Süleyman Efendi Hazretleri, eskiden medreselerde okutulması yılları alan dersleri, zamanın şartlarını dikkate alarak kısa sürede tamamlatır. Böyle kısa müddet zarfında talebe yetiştirmesinin tenkit edilmesi üzerine şöyle buyururlar: “Efendiler, Ümmet-i Muhammed’in evladı sel gibi cehenneme akıp giderken ümmetin, bu ilimlerin beş-on senede okutulmasını beklemeye tahammülü var mıdır? Biz evlatlarımıza ilmin anahtarını veriyoruz, onlar bu anahtarla kitapların ve kütüphanelerin kapılarını açacaklar.”<br />
<br />
Süleyman Efendi Hazretleri tedrisata ilk olarak Kur'ân-ı Kerîm’i ve ilmihal bilgilerini öğreterek başlar, sonra Arapça sarf ilminden Emsile, Binâ, Maksûd, İzzî, Merâh; nahivden Avâmil, İzhâr, Kâfiye, Molla Câmî kitaplarını; kelâma dair Akâid-i Nesefiyye ve Emâlî kasîdesi; fıkıhtan Nûru’l-Îzâh, Kudûrî; usûl-i fıkıhtan Muhtasaru’l-Menâr; mantıktan Îsâgoci; ilm-i beyân ve bedi‘den Alâka Risâlesi ve Telhîsü’l-Miftâh gibi Arapça eserleri okuturdu. İleri seviyede derslerin okutulduğu tekâmül talebelerine ise ilm-i kelâmdan Sa'düddin Teftâzânî'nin Şerh-i Akâid’ini, fıkıhtan Molla Hüsrev'in Dürerü'l-Hükkâm'ını, usûl-i fıkıhtan yine Molla Hüsrev'in Mir'âtü'l-Usûl’ünü, mantıktan Ali el-Kazvînî'nin Şemsiyye'sini okutur, zaman ve imkan nisbetinde ferâiz, tefsir, usûl-i tefsir, hadis, usûl-i hadis, İslâm tarihi ve Farsçaya dair birer eser okutarak icazet verirdi. Talebelerine, din ilimlerinin yanı sıra astronomi ve tıbba dair bilgiler vermiş ve onları gelişmelerden haberdar etmiştir.<br />
<br />
Yetiştirdiği talebelerini hocalık yapmak üzere çeşitli yerlere göndermek suretiyle ders halkalarının sayısını daha da artıran Süleyman Efendi Hazretleri, başta Ramazan ayları olmak üzere onları vaaz ve irşad için Anadolu ve Trakya'nın muhtelif köy ve şehirlerine göndermiştir.<br />
<br />
Diğer taraftan yetişen talebelerini resmî imtihanlara göndererek birçoğunun müftü, vâiz, imam ve Kur'ân Kursu hocası olarak hizmet etmesini sağlamıştır. Talebelerini sadece ilmî ve manevî açıdan yetiştirmemiş, onların yeme-içme, barınma ve sağlık meseleleriyle de alakadar olmuştur.<br />
<br />
Süleyman Efendi Hazretleri, vaaz ve talebe okutma faaliyetleri sırasında birçok defalar takibata uğrar, karakola çağrılır, ifadesi alınır, hatta muhtelif zamanlarda İstanbul Emniyeti Birinci Şube’sinin kötü şartlarından dolayı “tabutluk” diye anılan nezârethanesinde işkenceye tâbi tutulur.<br />
<br />
1956 yılındaki bir vaazında “Cezayirli kardeşlerimize yardım edemiyoruz, hiç olmazsa dualarımızla destek olalım." dediği için emniyette ifadesi alınır.<br />
<br />
1957’de Kütahya Tavşanlı’dan bir şahıs, taraftarları ile Bursa Ulucamii’nde mehdîlik iddiası ile nümâyiş yapar. Süleyman Efendi bu hâdiseyle irtibatlandırılarak Kütahya Emniyet Müdürlüğü'nde sorgudan sonra altmış dokuz yaşında tutuklanıp elli dokuz gün sonra idam talebiyle hâkim huzuruna çıkarılır. Ancak diğerlerinde olduğu gibi bunda da hadisenin tezgâh ve şahitlerin yalancı olduğu anlaşıldığından 29 Ağustos 1957 tarihinde kefaletle serbest bırakılır ve ardından 8 Kasım 1957'de beraat eder.<br />
<br />
Süleyman Efendi Hazretleri, hayatını uğrunda feda ettiği talebe okutma ve insanları irşad etme hususunda çok ağır iftiralara ve emniyetin devamlı tacizine maruz kalır.<br />
<br />
Süleyman Efendi Hazretleri, Osmanlı’nın son devrinde yetişen büyük bir İslam âlimi olmakla birlikte eser telif etmemiştir. Kendilerine niçin kitap yazmadığı sorulduğunda bunu şöyle izah etmiştir:<br />
<br />
“Selefin mum ışında yazdığı paha biçilmez hazine misali eserlerin toprağa gömülerek çürüdüğünü, bakkallara satıldığını, çöplüklere atıldığını ve bir kısmının da kütüphane raflarında tozlanmış ve çürümeye terk edilmiş olduğunu gördüm. Medreseleri kapanmış, yazısı değiştirilmiş, din ilimleri yok olmaya yüz tutmuş olan bir zamanda kitap yazmaktansa yazılan ilmî eserleri anlayarak anlatacak ve ilmi satırdan sadra indirip yaşatacak talebe, yani canlı kitap yetiştirmeyi daha lüzumlu buldum.”<br />
<br />
Süleyman Efendi Hazretleri’nin Eserleri Şunlardır:<br />
<br />
    Kur’ân Harf ve Harekeleri, Kur’ân-ı Kerîm’i En Kısa Zamanda Okumayı Öğreten Yepyeni Bir Tertip ve Usul: Hayattayken yazıp bastırdığı bu eser Kur’ân-ı Kerîm okumasını öğreten bir elifbâdır. Bu eserden bugüne kadar milyonlarca insan Kur’ân-ı Kerîm okumayı öğrenmiş ve halen de öğrenmeye devam etmektedir.<br />
    Risâle-i Kibrît-i Ahmer ve Risâle-i İksîr-i Ulûm ve Ma‘rifet<br />
    Mektuplar ve Bazı Mesâil-i Mühimme<br />
<br />
<br />
Bu son iki eser tasavvufa dâir olup Mektûbât-ı İmâm-ı Rabbânî’nin hulâsa ve zübdesi mâhiyetinde olarak mütalaa edilebilir.<br />
<br />
    Amme Cüzü’nü bizzat kendileri tefsir ederken talebeleri tarafından tutulan notlar.<br />
    Fatiha, Mülk, Nur, Ahzab, Kıyame ve bazı sureleri tefsir ederken talebeleri tarafından tutulan notlar.<br />
<br />
<br />
Süleyman Hilmi Tunahan Efendi ( k.s.) Hazretleri, 16 Eylül 1959 ( Hicri 12 Rebiulevvel 1379) Çarşamba günü ikindi namazından sonra Kısıklı’daki hanesinde dâr-ı bekâya irtihal buyurdular ( kaddesallâhü sirrahü’l-e‘az). Ancak tasarruf ve irşadları tamamıyla ve kemâliyle ber-devamdır.<br />
<br />
Süleyman Efendi Hazretleri, Fatih dersiâmlarından olduğundan Fâtih Câmii haziresine defni için Bakanlar Kurulu’ndan izin alınır. Ancak zamanın İçişleri Bakanı Namık Gedik'in karşı çıkması sonucu Karacaahmet Mezarlığı'nda polislerce kazılan kabre defnedilmeye mecbur edilir. Daha sonra yedi mermer sütun üzerinde etrafı açık bir kubbe ile örtülen kabr-i şerîfleri, ziyaretgâhtır.<br />
<br />
Cenâb-ı Hak sevenlerini ve bütün müminleri şefaatlerine nâil kılsın.<br />
<br />
<br />
Süleyman Efendi Hazretleri amelde Hanefî, itikatta Matüridî mezhebine mensup olup meşreben Nakşî idi. Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat’e son derece bağlı idi. Kendisinden feyiz alan talebeleri ile vaaz ve sohbetlerine devam eden kimselere en büyük tavsiyesi Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat akidesine ihlâs ve samimiyetle sarılmaları idi.<br />
<br />
Ezelî takdir olarak Silsile-i Sâdât’ın 33. ve son halkası kendilerinin nasibi olduğundan Seyyidler Zinciri’nin 32. halkası Salâhuddîn İbn-i Mevlânâ Sirâcüddîn ( k.s.) Hazretleri’nde manevî seyr ü sülûkünü tamamladıktan sonra tecelliyâtın büyüklüğünden, Salâhuddin Hazretleri kendilerini İmâm-ı Rabbânî Müceddid-i Elf-i Sâni Ahmed-i Farukî es-Serhendî ( k.s.) Hazretleri'nin nisbet-i ruhâniyesine teslim ettiler.<br />
<br />
Dünyanın şu son zamanlarında ilâhî feyizden nasipleri bulunan insanları yüksek himmetleriyle küfr ü dalâl çukurundan imân ve ihlâs sâhâsına çıkardılar. Halen de çıkarmaktadırlar.<br />
<br />
Süleyman Hilmi Tunahan Hazretleri’nin talebelerine ve mensuplarına, hocalarına nisbetle “Süleymancı” denilmekte ise de hakikatte bu tamamen uydurma bir tabirdir ve “Süleymancılık” diye bir din, bir mezhep veya bir tarikat mevcut değildir.<br />
<br />
Küfrün her çeşidi karşısında ilmî ve fiilî hizmetiyle mücadele veren son devrin büyük İslâm âlimi Süleyman Hilmi Tunahan ( k.s.) Efendi Hazretleri, Ehl-i Sünnet’i müdafaa ve fırak-ı dâlle ile de mücadele ediyor, İslâm’ın içindeki fitnelerle savaşıyordu.<br />
<br />
Şu sözüyle de İslâm dünyasına hitab ediyordu:<br />
“Ey İslâm cemaati! Biz hayatta olduğumuz müddetçe Resûlüllah’ın ashâbına iftira ve yalan isnat edilebileceğini mi zannediyorsunuz? ( Böyle bir zanna kapılmayınız). Çünkü biz ( Ehl-i Sünnet cemaati) hayattayız.<br />
<br />
<br />
Silsile-i Sâdât<br />
1. Ebû Bekrini’s Sıddîk ( r.a.)<br />
2. Selmân-ı Fârisî ( r.a.)<br />
3. Kâsım bin Muhammed ( k.s.)<br />
4. Câfer-i Sâdık ( k.s.)<br />
5.Bâyezid-i Bestâmî ( k.s.)<br />
6. Ebu’l Hasan Harakânî ( k.s.)<br />
7. Ebû Ali Farmedî ( k.s.)<br />
8. Yusuf Hemedânî ( k.s.)<br />
9. Abdü’l-Hâlık Gucduvânî ( k.s.)<br />
10. Hâce Arif Rivgerî ( k.s.)<br />
11. Mahmud İncir Fagnevî ( k.s.)<br />
12. Hâce Ali Râmitinî ( k.s.)<br />
13. Muhammed Bâbâ Semmâsi ( k.s.)<br />
14. Seyyid Emir Külâl ( k.s.)<br />
15. Muhammed Bahâüddin Nakşibend ( k.s.)<br />
16. Hâce Alâüddîn  Attâr ( k.s.)<br />
17. Yakub Çarhî ( k.s.)<br />
18. Hâce Ubeydullah Ahrâr ( k.s.)<br />
19. Hâce Muhammed Zâhid ( k.s..)<br />
20. Derviş Muhammed ( k.s.)<br />
21. Muhammed Hâcegî Emkengî ( k.s)<br />
22. Hâce Muhammed Bâkîbillâh ( k.s.)<br />
23. İmâm-ı Rabbânî Ahmed-i Fârûkî es-Serhendî ( k.s.)<br />
24. Hâce Muhammed Mâsum ( k.s.)<br />
25. Şeyh Seyfüddin Ârif ( k.s.)<br />
26. Muhammed Nûrü’l-Bedvânî ( k.s.)<br />
27. Şemsüddin Habibullah İbn-i Mirzâ Can ( k.s.)<br />
28. Abdullâh Dehlevî ( k.s.)<br />
29. Hâfız Ebû Saîd Sâhib ( k.s.)<br />
30. Habîbullah Cân-ı Cânan ( k.s.)<br />
31. Muhammed Mazhar Îşân Cân-ı Cânan ( k.s.)<br />
32. Salâhuddin İbn-i Mevlânâ Sirâcüddin ( k.s.)<br />
33. Ebu’l-Fârûk Süleyman Hilmi Silistrevî ( k.s.)<br />
<br />
</span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><br />
<br />
<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Süleyman Hilmi Tunahan kuddise sırruh 1888 (Hicri 1305/ Rûmi 1304)</span></span><br />
<br />
Süleyman Hilmi Tunahan kuddise sırruh Efendi Hazretleri 1888 ( Hicri 1305/ Rûmi 1304) senesinde, günümüzde Bulgaristan sınırları içinde kalan Silistre’nin Hezargrad kasabasının ( bugün Razgrad şehri) Ferhatlar Köyü’nde dünyaya geldiler. Babası Hocazâde Osman Fevzi Efendi ( 1845-1928 ) tahsilini İstanbul’da tamamlamış ve Silistre’de Satırlı ve Hacı Ahmed Paşa Medreselerinde yıllarca müderrislik yapmış mâruf bir dersiâmdır. Annesi Hadice Hanım’dır. Dedesi ise, Kaymak Hafız namı ile meşhur bir zât olup 110 yaşına doğru vefât etmiş olan Mahmud Efendi’dir.<br />
<br />
Hocazâdeler olarak bilinen bu asil ailenin ceddi, Seyyid İdris Bey’e dayanır. İdris Bey, Fatih Sultan Mehmed Han tarafından Tuna Hanı nasb edilmiş ve üstelik kendisine kız kardeşi tezvic edilmiş bir zâttır.<br />
<br />
Süleyman Efendi Hazretleri, babası gibi Hocazâde lâkabını kullanmış olup Soyadı Kanunu’yla birlikte “Tunahan” soyadını almış ve küçük yaşta vefât eden oğlu Fâruk'tan dolayı da "Ebu'l-Fâruk" künyesiyle tanınmıştır.<br />
<br />
Babası Osman Efendi, İstanbul’da tahsiline devam ederken, dikkate şâyân bir rüya görür. Rüyasında, vücudundan kopan bir parçanın gökyüzüne çıkıp dünyaya ışık saçtığını görür ve rüyasını “sulbünden gelecek bir evladının dünyayı mânen aydınlatacağı” şeklinde tabir eder.<br />
<br />
Silistre’ye dönünce evlenir. Dünyaya gelen Fehim, Süleyman Hilmi, İbrahim ve Halil ismindeki dört oğlundan rüya tabirine muvafık düşecek istidâdı Süleyman Hilmi’de görür. Onun yetişmesi için hususî bir ihtimam gösterir.<br />
<br />
Süleyman Efendi Hazretleri ( k.s.) ilk tahsilini 1902 ( Rûmî 1318 ) yılında Silistre Rüşdiye Mektebi’nde tamamlar. Aynı sene Silistre’de bulunan Satırlı Medresesi’nde okumaya başlayarak burada temel Arabî ilimleri tahsil eder. Daha sonra tahsilini tamamlamak üzere babası tarafından 1907 yılında İstanbul’a gönderilir. Babası onu İstanbul’a gönderirken şu tavsiyede bulunur:<br />
“Oğlum, Usûl-i Fıkıh ilmine iyi çalışırsan, dininde kuvvetli olursun. Mantık ilmine iyi çalışırsan, ilminde kuvvetli olursun.”<br />
<br />
Süleyman Efendi Hazretleri İstanbul’da, Fâtih dersiâmlarından ve devrin meşhûr âlimlerinden Bafralı Ahmed Hamdi Efendi’nin ders halkasına devam eder. Bu yıllarda, yine Fatih’te bulunan Hâfız Ahmed Paşa Medresesi’nde ikamet eder. Dersleri ise Fâtih Medreseleri’nden ( Sahn-ı Semân) Bahr-i Sefîd Çifte Baş Kurşunlu’da okur. Ahmed Hamdi Efendi’den bütün dersleri ikmal edip 1913 senesinde birincilikle icazet alır.<br />
<br />
Ekim 1914’te ( Teşrinievvel 1330) tedrisata başlayan Dârü’l-Hilâfeti’l-Aliyye Medresesi Kısm-ı Âli’ye kaydolup birinci ve ikinci sınıfları imtihanla geçerek Üçüncü Sınıf’tan okumaya başlar. Buradan 1916 yılında ( Eylül 1332) mezun olur. ( Üçüncü ve dördüncü sınıfları Fâtih Medreseleri’nde faaliyet gösteren dört senelik Kısm-ı Âlî’nin ismi 1917’de Sahn olarak değiştirilmiştir.)<br />
30 Eylül 1916’da ihtisâsını ( doktora) yapmak üzere, tedrisatı üç sene olan Medresetü’l-Mütehassısîn’in Tefsir ve Hadis şubesine kaydolur. ( Fatih’te Yavuz Sultan Selim Câmii yanında Abdülhamîd-i Evvel Medresesi’nde faaliyet gösteren Mütehassısîn Medresesi’nin ismi 1917’de “Süleymaniye Medresesi” olarak değiştirilmiştir.)<br />
<br />
İlk iki seneyi muvaffakiyetle tamamlayınca 1918 ( 1334) senesinde yirmi arkadaşıyla birlikte kendilerine Şeyhülislamlık makamının teklifi ve Padişah Mehmed Vahidüddin Han’ın irâde-i seniyyesi ile İstanbul Müderrisliği Ruûsu verilir ve dersiâm olur. Süleyman Efendi Hazretleri, 27 Mayıs 1919’da Süleymaniye ( Medresetü’l-Mütehassısîn) Medresesi Tefsir ve Hadis şubesinden birinci derece ile mezun olur.<br />
<br />
Medresetü’l-Mütehassısîn’e girmeden önce Medresetü’l-Kuzât’ın ( Hukuk Fakültesi) da giriş imtihânını birincilikle kazanır. Fakat bunu büyük bir sevinç ile pederine mektupla bildirdiği zaman babasından şu telgrafı alır:<br />
<br />
“Süleyman, ben seni Cehenneme göndermek için İstanbul’a göndermedim.”<br />
<br />
Pederleri bu telgraf ile kendisine, Peygamber Efendimiz ( s.a.v.)’in “Üç kadıdan ikisi cehennemdedir.” meâlindeki Hadis-i Şerif’lerini hatırlatmışlardır.<br />
<br />
Süleyman Efendi Hazretleri ( k.s.), pederine verdiği cevapta, “Kendisinin asla kadılık ( hâkimlik) mesleğine sülûk etmeye niyetli olmadığını, maksadının, devrinin bütün zâhirî din ilimleri sahasında kemâle ermek olduğunu” bildirirler ve Medrese-i Süleymaniye’nin Tefsir ve Hadis kısmından diplomasını alıp Dersiâm oldukları gibi, tedrisatı 4 yıl olan Medresetü’l-Kuzât’tan mezun olup kadılık rütbesini de alırlar. Böylelikle devrinin aklî ve naklî ilimlerinde en yüksek dereceyi ihrâz etmişlerdir.<br />
<br />
Süleyman Efendi Hazretleri ayrıca, astronomi de tahsil etmiştir.<br />
<br />
Kendilerinin Dârü’l-Hilâfeti’l-Aliyye Medresesi Kısm-ı Âli Üçüncü Sınıf’ta okuduğu dersler ve notları şöyledir:<br />
<br />
    Tefsîr-i Şerîf:10<br />
    Hadîs-i Şerîf: 10<br />
    İlm-i Fıkıh: 9<br />
    Usûl-i Fıkıh: 10<br />
    Hilâfiyât ( Mukayeseli İslam Huk.): 10<br />
    İlm-i Kelâm: 10<br />
    Felsefe: 10<br />
    Hukuk ve Kavânîn: 9<br />
    Edebiyât-ı Arabiyye: 10<br />
    Yekûn: 88<br />
<br />
<br />
27 Mayıs 1919 ( 14 Mayıs 1335) tarihinde mezun olduğu Süleymaniye Medresesi’nin son sınıfında okuduğu dersler ve notları şöyledir:<br />
<br />
    Tefsir-i Şerif: 10<br />
    Usûl-i Hadis ve Nakd-i Ricâl: 10<br />
    Hadis-i Şerif: 10<br />
    Tabakât-ı Kurrâ ve Müfessirîn: 10<br />
    Risâle ( Doktora Tezi): 9 + 2/7<br />
    Aded-i Vasat ( Ortalama): 9 + 9/14<br />
<br />
<br />
Kezâ Medresetü’l-Kuzât’tan aldığı diplomada, okuyup imtihan verdiği derslerden bazıları şunlardır:<br />
<br />
    Roma Hukuku,<br />
    Sakk-i Şer’î,<br />
    Ticaret-i Berriye Hukuku,<br />
    Ticaret-i Bahriye Hukuku,<br />
    Hukuk-ı Düvel vb.<br />
<br />
<br />
Süleyman Efendi Hazretleri, 1919 yılındaki mezuniyetini müteakip 1 Haziran 1920 tarihinden itibaren dersiâm olarak vazifeye başlar. İlk müderrisliği, 1922’de Dâru’l-Hilâfeti’l-Aliyye Medresesi’nin İbtidâ-i Hâriç kısmının birinci sınıfında Türkçe müderrisliğidir. Ardından 1923 yılında önce Arapça ( Sarf-ı Arabî) daha sonra tekrar Türkçe müderrisliğinde bulunur.<br />
<br />
Bu sırada 1 Kasım 1922’de Osmanlı saltanatı kaldırılmıştır. Ardından da 3 Mart 1924’te çıkarılan Tevhîd-i Tedrîsât Kanunu ile medreseler önce Maârif’e ( Milli Eğitim Bakanlığı) bağlanmış, bir müddet sonra ilgâ olunmuştur.<br />
<br />
Ancak vazife yaptığı İbtidâ-i Hâriç Medresesi İmam-Hatip Mektebi'ne çevrilince Süleyman Efendi Hazretleri, o zamanın şartları ve takip edilmekte olan siyaset sebebiyle burada yeterli din eğitimi verilemeyeceğinden, dersiâmlık uhdesinde kalmak üzere müderrislikten kendi isteğiyle istifa eder.<br />
<br />
Tevhîd-i Tedrîsât Kanunu ile müderrisler açıkta kalır. Süleyman Efendi Hazretleri, kendisinin de üyesi bulunduğu Cemiyet-i Müderrisîn'de sayıları 520 kadar olan İstanbul müderrislerini, “gelişmelerin dînî ilimlerin kaybolmasına sebep olacağını” ifade ederek devamlı surette şöyle ikaz eder:<br />
<br />
“Ey dersiâmlar, sizler bu memlekette bugün için dinin teminatlarısınız, ikişer üçer kişi okutup onlara dini öğretirseniz asgari elli sene, bir iki nesil boyu İslam’ın ömrünü uzatmış olacaksınız. Bunu yapmazsanız huzur-ı İlâhîde mesuliyetten yakanızı kurtaramazsınız!”<br />
<br />
Fakat müderrisler: “Artık hocalıkta bize ekmek kalmadı, bize tevdi edilecek başka mesleklere gidelim.” derler. Süleyman Efendi Hazretleri ise onlara:<br />
<br />
“Efendiler; hocalık bir meslek, bir ekmek teknesi değildir. Hocalık; Allah’ın, Rasûlullah’ın, kitabullahın ve dîn-i celîl-i İslâm’ın tebliğ memurluğudur.” diye cevap verir.<br />
<br />
Süleyman Efendi Hazretleri sonunda bazı müderrisleri ikna ederek hükümete şu mealde bir telgraf çekmeye muvaffak olur:<br />
<br />
“Biz aşağıda isim ve imzaları bulunan dersiâmlar, hükümetimizin harb-i umûmî gibi büyük bir felaketten çıkması dolayısıyla mâlî müzâyaka içinde bulunduğunu dikkate alarak dînî ve İslâmî ilimleri fahriyyen okutmaya hazır olduğumuzu bildiririz.”<br />
<br />
Ancak bu taleplerine:<br />
<br />
“Memlekette Tevhîd-i Tedrîsat Kanunu yürürlüktedir; hilâfına hareket şiddetle cezayı müstelzimdir!" şeklinde cevap gelir.<br />
<br />
1926 senesinde son defa köyü Ferhatlar'ı ziyaret eder ve kırk gün kaldıktan sonra tekrar Türkiye'ye döner. İki sene sonra da ( 1928’de) pederleri Osman Efendi’nin vefât haberini alır.<br />
Bütün menfi şartlar altında dîn-i mübîn-i İslâm için gayret gösteren Süleyman Efendi Hazretleri o zor günleri şöyle anlatır:<br />
<br />
“Bir zaman geldi, mebus maaşı kadar para verip talebe okutmak istedim, bulamadım. Parayı alıp kaçıyorlardı, çünkü korkuyorlardı. Bu ilimler yeryüzünden kaybolacak diye korkuyordum. Fakat sonradan Cenâb-ı Hakk sebepler halk etti ve okutma imkânı buldum. Yaşlılardan başladık, daha sonra gençler geldi. Ve şimdi yürüyor. Bütün bunlar Cenâb-ı Hakk’ın bize lütfudur.”<br />
<br />
O günlerde devamlı olarak polis takibi altında bulunan Süleyman Efendi Hazretleri 1930’da İstanbul'dan ayrılarak talebe okutabilmek için Çatalca'nın Kabakça Köyü’nde bir çiftlik kiralar. Ayrıca bir ortakla birlikte, gaz yağı satan bir şirketin Trakya ana bayiliğini alır.  Kiraladığı çiftlikte çalışan işçiler arasından seçtiği bazılarına ders okutur. Bu durum jandarma tarafından tespit edilince derse devam edebilmek için o muhitte bulunan Kuşkayası’na çıkar. Bilahare Silivri'de meşe kömürü yapmak üzere kiraladığı ormanın tenha bir bölgesinde ders okutmaya devam eder.<br />
<br />
Bu faaliyetleri de fark edilince 1933’te Güney'e gidip Torosların bazı köylerinde mandıracılık yaparak talebe okutur. Yine talebe okutmak maksadıyla Adapazarı’nda bir kiremit fabrikası satın alır. Talebe bulamadığı zamanlarda iki kızını okutarak icazet verir. Süleyman Efendi Hazretleri, kiraladığı vasıtalarda şehir içinde dolaşırken ve şehirlerarası tren yolculuklarında da ders okutur.<br />
<br />
Süleyman Efendi Hazretleri bir taraftan da İstanbul’da Doğancılar, Aziz Mahmud Hüdâyi, Yağkapanı, Softa Hatip, Üçmihraplı, Kasımpaşa Câmi-i Kebir, Piyâlepaşa, Ağa Câmii, Arap Câmii, Arpacılar Câmii, Asmalı Mescid, Kısıklı Câmii gibi nisbeten küçük câmilerin yanında Şehzadebaşı, Laleli, Fâtih, Süleymaniye, Sultanahmed, Bâyezid, Yenicâmi gibi büyük selâtîn câmilerinde vaaz ve irşad faaliyetlerine devam eder.<br />
<br />
Süleyman Efendi Hazretleri bu hizmetleriyle beraber asıl faaliyeti olan talebe okutma hizmetlerine cami odalarında, evlerde, apartman bodrumlarında devam eder. Talebeleri arasında, genç-yaşlı çeşitli meslek erbâbı kimseler vardır.<br />
<br />
Gerek vaazlarının tesiri gerekse Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat akîdesine bağlılığı neticesinde geniş halk kitlesi tarafından büyük alaka gören Süleyman Efendi Hazretleri 1950'den sonra ortaya çıkan bazı imkân ve fırsatlardan istifadeyle kendisine gönül veren zenginlerin de desteğiyle din eğitimi faaliyetlerini daha da artırır.<br />
<br />
Bu çerçevede 1951 senesinde bir iş adamının Üsküdar Çamlıca'daki eski köşkünün birinci katında, yirmi beş civarında talebeyle ilk yatılı Kur'ân Kursu'nu açar. Takip eden yıllarda başta kendi evinin bazı müştemilatı olmak üzere, Çamlıca ve çevresinde kiraladığı evlerde ve Aziz Mahmud Hüdâyî çilehânesi yanındaki bir binada ders halkaları oluşturur. Aynı yıllarda İstanbul'un Avrupa yakasında Şehzadebaşı ve Vefa’daki Taştekneler  ( Molla Hüsrev) Câmilerinde başta imam ve müezzinler olmak üzere gelen talebelere ders okutur.<br />
<br />
Süleyman Efendi Hazretleri, eskiden medreselerde okutulması yılları alan dersleri, zamanın şartlarını dikkate alarak kısa sürede tamamlatır. Böyle kısa müddet zarfında talebe yetiştirmesinin tenkit edilmesi üzerine şöyle buyururlar: “Efendiler, Ümmet-i Muhammed’in evladı sel gibi cehenneme akıp giderken ümmetin, bu ilimlerin beş-on senede okutulmasını beklemeye tahammülü var mıdır? Biz evlatlarımıza ilmin anahtarını veriyoruz, onlar bu anahtarla kitapların ve kütüphanelerin kapılarını açacaklar.”<br />
<br />
Süleyman Efendi Hazretleri tedrisata ilk olarak Kur'ân-ı Kerîm’i ve ilmihal bilgilerini öğreterek başlar, sonra Arapça sarf ilminden Emsile, Binâ, Maksûd, İzzî, Merâh; nahivden Avâmil, İzhâr, Kâfiye, Molla Câmî kitaplarını; kelâma dair Akâid-i Nesefiyye ve Emâlî kasîdesi; fıkıhtan Nûru’l-Îzâh, Kudûrî; usûl-i fıkıhtan Muhtasaru’l-Menâr; mantıktan Îsâgoci; ilm-i beyân ve bedi‘den Alâka Risâlesi ve Telhîsü’l-Miftâh gibi Arapça eserleri okuturdu. İleri seviyede derslerin okutulduğu tekâmül talebelerine ise ilm-i kelâmdan Sa'düddin Teftâzânî'nin Şerh-i Akâid’ini, fıkıhtan Molla Hüsrev'in Dürerü'l-Hükkâm'ını, usûl-i fıkıhtan yine Molla Hüsrev'in Mir'âtü'l-Usûl’ünü, mantıktan Ali el-Kazvînî'nin Şemsiyye'sini okutur, zaman ve imkan nisbetinde ferâiz, tefsir, usûl-i tefsir, hadis, usûl-i hadis, İslâm tarihi ve Farsçaya dair birer eser okutarak icazet verirdi. Talebelerine, din ilimlerinin yanı sıra astronomi ve tıbba dair bilgiler vermiş ve onları gelişmelerden haberdar etmiştir.<br />
<br />
Yetiştirdiği talebelerini hocalık yapmak üzere çeşitli yerlere göndermek suretiyle ders halkalarının sayısını daha da artıran Süleyman Efendi Hazretleri, başta Ramazan ayları olmak üzere onları vaaz ve irşad için Anadolu ve Trakya'nın muhtelif köy ve şehirlerine göndermiştir.<br />
<br />
Diğer taraftan yetişen talebelerini resmî imtihanlara göndererek birçoğunun müftü, vâiz, imam ve Kur'ân Kursu hocası olarak hizmet etmesini sağlamıştır. Talebelerini sadece ilmî ve manevî açıdan yetiştirmemiş, onların yeme-içme, barınma ve sağlık meseleleriyle de alakadar olmuştur.<br />
<br />
Süleyman Efendi Hazretleri, vaaz ve talebe okutma faaliyetleri sırasında birçok defalar takibata uğrar, karakola çağrılır, ifadesi alınır, hatta muhtelif zamanlarda İstanbul Emniyeti Birinci Şube’sinin kötü şartlarından dolayı “tabutluk” diye anılan nezârethanesinde işkenceye tâbi tutulur.<br />
<br />
1956 yılındaki bir vaazında “Cezayirli kardeşlerimize yardım edemiyoruz, hiç olmazsa dualarımızla destek olalım." dediği için emniyette ifadesi alınır.<br />
<br />
1957’de Kütahya Tavşanlı’dan bir şahıs, taraftarları ile Bursa Ulucamii’nde mehdîlik iddiası ile nümâyiş yapar. Süleyman Efendi bu hâdiseyle irtibatlandırılarak Kütahya Emniyet Müdürlüğü'nde sorgudan sonra altmış dokuz yaşında tutuklanıp elli dokuz gün sonra idam talebiyle hâkim huzuruna çıkarılır. Ancak diğerlerinde olduğu gibi bunda da hadisenin tezgâh ve şahitlerin yalancı olduğu anlaşıldığından 29 Ağustos 1957 tarihinde kefaletle serbest bırakılır ve ardından 8 Kasım 1957'de beraat eder.<br />
<br />
Süleyman Efendi Hazretleri, hayatını uğrunda feda ettiği talebe okutma ve insanları irşad etme hususunda çok ağır iftiralara ve emniyetin devamlı tacizine maruz kalır.<br />
<br />
Süleyman Efendi Hazretleri, Osmanlı’nın son devrinde yetişen büyük bir İslam âlimi olmakla birlikte eser telif etmemiştir. Kendilerine niçin kitap yazmadığı sorulduğunda bunu şöyle izah etmiştir:<br />
<br />
“Selefin mum ışında yazdığı paha biçilmez hazine misali eserlerin toprağa gömülerek çürüdüğünü, bakkallara satıldığını, çöplüklere atıldığını ve bir kısmının da kütüphane raflarında tozlanmış ve çürümeye terk edilmiş olduğunu gördüm. Medreseleri kapanmış, yazısı değiştirilmiş, din ilimleri yok olmaya yüz tutmuş olan bir zamanda kitap yazmaktansa yazılan ilmî eserleri anlayarak anlatacak ve ilmi satırdan sadra indirip yaşatacak talebe, yani canlı kitap yetiştirmeyi daha lüzumlu buldum.”<br />
<br />
Süleyman Efendi Hazretleri’nin Eserleri Şunlardır:<br />
<br />
    Kur’ân Harf ve Harekeleri, Kur’ân-ı Kerîm’i En Kısa Zamanda Okumayı Öğreten Yepyeni Bir Tertip ve Usul: Hayattayken yazıp bastırdığı bu eser Kur’ân-ı Kerîm okumasını öğreten bir elifbâdır. Bu eserden bugüne kadar milyonlarca insan Kur’ân-ı Kerîm okumayı öğrenmiş ve halen de öğrenmeye devam etmektedir.<br />
    Risâle-i Kibrît-i Ahmer ve Risâle-i İksîr-i Ulûm ve Ma‘rifet<br />
    Mektuplar ve Bazı Mesâil-i Mühimme<br />
<br />
<br />
Bu son iki eser tasavvufa dâir olup Mektûbât-ı İmâm-ı Rabbânî’nin hulâsa ve zübdesi mâhiyetinde olarak mütalaa edilebilir.<br />
<br />
    Amme Cüzü’nü bizzat kendileri tefsir ederken talebeleri tarafından tutulan notlar.<br />
    Fatiha, Mülk, Nur, Ahzab, Kıyame ve bazı sureleri tefsir ederken talebeleri tarafından tutulan notlar.<br />
<br />
<br />
Süleyman Hilmi Tunahan Efendi ( k.s.) Hazretleri, 16 Eylül 1959 ( Hicri 12 Rebiulevvel 1379) Çarşamba günü ikindi namazından sonra Kısıklı’daki hanesinde dâr-ı bekâya irtihal buyurdular ( kaddesallâhü sirrahü’l-e‘az). Ancak tasarruf ve irşadları tamamıyla ve kemâliyle ber-devamdır.<br />
<br />
Süleyman Efendi Hazretleri, Fatih dersiâmlarından olduğundan Fâtih Câmii haziresine defni için Bakanlar Kurulu’ndan izin alınır. Ancak zamanın İçişleri Bakanı Namık Gedik'in karşı çıkması sonucu Karacaahmet Mezarlığı'nda polislerce kazılan kabre defnedilmeye mecbur edilir. Daha sonra yedi mermer sütun üzerinde etrafı açık bir kubbe ile örtülen kabr-i şerîfleri, ziyaretgâhtır.<br />
<br />
Cenâb-ı Hak sevenlerini ve bütün müminleri şefaatlerine nâil kılsın.<br />
<br />
<br />
Süleyman Efendi Hazretleri amelde Hanefî, itikatta Matüridî mezhebine mensup olup meşreben Nakşî idi. Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat’e son derece bağlı idi. Kendisinden feyiz alan talebeleri ile vaaz ve sohbetlerine devam eden kimselere en büyük tavsiyesi Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat akidesine ihlâs ve samimiyetle sarılmaları idi.<br />
<br />
Ezelî takdir olarak Silsile-i Sâdât’ın 33. ve son halkası kendilerinin nasibi olduğundan Seyyidler Zinciri’nin 32. halkası Salâhuddîn İbn-i Mevlânâ Sirâcüddîn ( k.s.) Hazretleri’nde manevî seyr ü sülûkünü tamamladıktan sonra tecelliyâtın büyüklüğünden, Salâhuddin Hazretleri kendilerini İmâm-ı Rabbânî Müceddid-i Elf-i Sâni Ahmed-i Farukî es-Serhendî ( k.s.) Hazretleri'nin nisbet-i ruhâniyesine teslim ettiler.<br />
<br />
Dünyanın şu son zamanlarında ilâhî feyizden nasipleri bulunan insanları yüksek himmetleriyle küfr ü dalâl çukurundan imân ve ihlâs sâhâsına çıkardılar. Halen de çıkarmaktadırlar.<br />
<br />
Süleyman Hilmi Tunahan Hazretleri’nin talebelerine ve mensuplarına, hocalarına nisbetle “Süleymancı” denilmekte ise de hakikatte bu tamamen uydurma bir tabirdir ve “Süleymancılık” diye bir din, bir mezhep veya bir tarikat mevcut değildir.<br />
<br />
Küfrün her çeşidi karşısında ilmî ve fiilî hizmetiyle mücadele veren son devrin büyük İslâm âlimi Süleyman Hilmi Tunahan ( k.s.) Efendi Hazretleri, Ehl-i Sünnet’i müdafaa ve fırak-ı dâlle ile de mücadele ediyor, İslâm’ın içindeki fitnelerle savaşıyordu.<br />
<br />
Şu sözüyle de İslâm dünyasına hitab ediyordu:<br />
“Ey İslâm cemaati! Biz hayatta olduğumuz müddetçe Resûlüllah’ın ashâbına iftira ve yalan isnat edilebileceğini mi zannediyorsunuz? ( Böyle bir zanna kapılmayınız). Çünkü biz ( Ehl-i Sünnet cemaati) hayattayız.<br />
<br />
<br />
Silsile-i Sâdât<br />
1. Ebû Bekrini’s Sıddîk ( r.a.)<br />
2. Selmân-ı Fârisî ( r.a.)<br />
3. Kâsım bin Muhammed ( k.s.)<br />
4. Câfer-i Sâdık ( k.s.)<br />
5.Bâyezid-i Bestâmî ( k.s.)<br />
6. Ebu’l Hasan Harakânî ( k.s.)<br />
7. Ebû Ali Farmedî ( k.s.)<br />
8. Yusuf Hemedânî ( k.s.)<br />
9. Abdü’l-Hâlık Gucduvânî ( k.s.)<br />
10. Hâce Arif Rivgerî ( k.s.)<br />
11. Mahmud İncir Fagnevî ( k.s.)<br />
12. Hâce Ali Râmitinî ( k.s.)<br />
13. Muhammed Bâbâ Semmâsi ( k.s.)<br />
14. Seyyid Emir Külâl ( k.s.)<br />
15. Muhammed Bahâüddin Nakşibend ( k.s.)<br />
16. Hâce Alâüddîn  Attâr ( k.s.)<br />
17. Yakub Çarhî ( k.s.)<br />
18. Hâce Ubeydullah Ahrâr ( k.s.)<br />
19. Hâce Muhammed Zâhid ( k.s..)<br />
20. Derviş Muhammed ( k.s.)<br />
21. Muhammed Hâcegî Emkengî ( k.s)<br />
22. Hâce Muhammed Bâkîbillâh ( k.s.)<br />
23. İmâm-ı Rabbânî Ahmed-i Fârûkî es-Serhendî ( k.s.)<br />
24. Hâce Muhammed Mâsum ( k.s.)<br />
25. Şeyh Seyfüddin Ârif ( k.s.)<br />
26. Muhammed Nûrü’l-Bedvânî ( k.s.)<br />
27. Şemsüddin Habibullah İbn-i Mirzâ Can ( k.s.)<br />
28. Abdullâh Dehlevî ( k.s.)<br />
29. Hâfız Ebû Saîd Sâhib ( k.s.)<br />
30. Habîbullah Cân-ı Cânan ( k.s.)<br />
31. Muhammed Mazhar Îşân Cân-ı Cânan ( k.s.)<br />
32. Salâhuddin İbn-i Mevlânâ Sirâcüddin ( k.s.)<br />
33. Ebu’l-Fârûk Süleyman Hilmi Silistrevî ( k.s.)<br />
<br />
</span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Hüseyn Hilmi Işık "Rahmettullahi aleyh"]]></title>
			<link>http://yamanboard.w4f.eu/showthread.php?tid=80</link>
			<pubDate>Mon, 09 Mar 2026 05:04:25 +0100</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="http://yamanboard.w4f.eu/member.php?action=profile&uid=2">YamanTunca</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">http://yamanboard.w4f.eu/showthread.php?tid=80</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><br />
<br />
<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Hüseyn Hilmi Işık "Rahmettullahi aleyh"</span></span><br />
<br />
<br />
<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">HAYATI</span></span><br />
<br />
Son devir İslam âlimi, evliya ve fen adamı. Müsteâr ismi “Sıddîk Gümüş”tür. Bazı kitaplarında bu ismi kullanmıştır. 8 Mart 1911 tarihinde (H.1329) İstanbul-Eyüp Sultan’da doğdu. Babası Saîd Efendi ve dedesi İbrahim Pehlivan Plevne’nin Lofca kasabası, Tepova köyünden, annesi Âişe hanım ve annesinin babası Hüseyin ağa da, Lofca kasabasından idiler. Babası Said Efendi, Doksanüç Harbi denilen 1877 Osmanlı-Rus Harbinde muhâcir olarak İstanbul’a gelip, Eyyûp Vezirtekke’ye yerleşti. Said Efendi 1929 senesinde vefât etti. Eyüp Sultân kabristânında medfûndur. Annesi Âişe Hanım, 1954’te Ankara’da vefât etti. Bağlum mezarlığındadır.<br />
<br />
<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Okula Başlaması</span></span><br />
<br />
<br />
Hüseyin Hilmi Efendi beş yaşında, Eyyüb Câmii ile Bostan iskelesi arasındaki Mihri Şâh Sultân ilk mektebine başladı. Burada Kur’ânı kerîm’i hatmetti. 1924 senesinde aynı yerdeki Reşadiye numune mektebini birincilikle bitirdi. O sene, Konya’dan İstanbul’a getirilmiş olan, Halıcıoğlu Askerî Lisesi giriş imtihânlarını pekiyi derece ile kazandığı gibi ikinci sınıfa da birincilikle geçti. Her sene takdîrler alarak 1929’da askerî liseyi birincilikle bitirdi ve askerî tıbbiyye mektebine seçildi.<br />
<br />
Derslerindeki çalışkanlığı ve üstün istidadı hocalarının dikkatini çekiyordu. Lisede iken geometri hocası, her dersi verince Hüseyin Hilmi Efendiye tekrâr ettirirdi. Arkadaşları, “Sen anlatınca dahâ iyi anlıyoruz” derlerdi.<br />
<br />
<br />
Lisede okurken, mukaddesâtına saldıranları görünce, hayâl kırıklığına uğradı. Birkaç sene önce, berâber oruç tuttuğu, namaz kıldığı arkadaşları iftirâlara aldanarak, ibâdetten vazgeçtiler. Namaz kılan oruç tutan tek o kalmıştı. Yalnız kalmak, onu çok üzdü. 1929 senesinde, lise son sınıfta, on sekiz yaşında idi. Kadir Gecesi, okulda yatmışlardı. Uyuyamadı. yatağından fırladı. Düşüncelerinde, îmânda yalnız kalmıştı. Sıkılıyordu, bunalıyordu. Bahçeye çıktı. Gökyüzü yıldızlarla dolu idi. Eyüp Sultân’ın, yâni Hâlid bin Zeyd’in türbesine karşı, Haliç’in ışıklı dalgaları, sanki ona, “üzülme, sen haklısın” diyorlardı. Hıçkırarak ağladı. “Yâ Rabbî! Sana inanıyorum. Seni ve Peygamberlerini seviyorum. İslâm bilgilerini öğrenmek istiyorum. Beni, din düşmanlarına aldanmaktan koru!” diye yalvardı. Allahü teâlâ, bu mâsum ve hâlis duâsını kabul buyurdu. Kerâmetler, hârikalar hazînesi, ilim deryâsı Abdülhakîm Arvasi “rahmetullahi aleyh”, önce rüyâda, sonra câmide karşısına çıktı ve onu kendine çekti.<br />
<br />
<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Abdülhakîm Arvasi hazretleri ile karşılaşması</span></span><br />
<br />
Bir gün dersten çıkmış öğle namazını kılmak için Bâyezîd Câmiine gitmişti. Nur yüzlü bir ihtiyâr, içerde oturmuş, önündeki bir kitaptan anlatıyordu. Güçlükle gidip, arkasına oturup dinledi. (Evliyâ mezârları nasıl ziyâret edilir?) konusunu işliyordu. Hiç bilmediği, çok merâk ettiği şeylerdi. O sırada câmi içinde ikindi namazı kılınmaya başlandı. Hoca da kitâbı kapayıp, "Bu kitâp Allah rızâsı için bu küçük efendiye hediyem olsun" diyerek arkasına uzattı. Kalkıp namaza başladı.<br />
<br />
<br />
Hoca efendi, kendisini görmemişti. Arkasında küçük efendi olduğunu nereden anlamıştı? Kitâbı alınca, câminin boş yerine koşup namazını kıldı. Kitâbın kapağında "Râbıta-i Şerîfe" ve altında "Abdülhakîm" yazılı idi. Yanındakine sorup, kitâbı verenin Abdülhakîm Efendi olduğunu, Cuma günleri, Eyüp Câmiinde vaaz verdiğini öğrendi. Cuma gününü bekledi. Büyük câmide hocayı aradı. Göremedi. Sordu. "O, başka câmide imâmdır. Orada kılıp, buraya gelir. Dışarıda bekler" dediler. Dayanamadı. Dışarı çıktı. Onu, bir kitâpçı sergisinin yanında duruyor gördü.<br />
<br />
Cemâat câmiden çıkmaya başlayınca Abdülhakim Efendi kalktı, câminin yan tarafındaki küçük bölüme girdi. Yerdeki yüksek mindere oturup rahle üstündeki kitaptan anlatmaya başladı. Hüseyin Hilmi Efendi, en önde karşısına oturmuş dikkatle dinliyordu. Hiç işitmemiş olduğu çok merâk ettiği din ve dünyâ bilgilerini zevkle dinledi. Defîne bulmuş fakir gibi, serin suya kavuşmuş, ciğeri yanık kimse gibi idi. Gözlerini Seyyid Abdülhakîm Efendiden hiç ayırmıyor, onun sevimli, nûrlu yüzünü seyretmeye, söylediği, her biri pırlanta gibi kıymetli bilgileri dinlemeye dalmış, kendinden geçmiş, dünyâ işlerini, mektebini, her şeyi unutmuştu. Kalbinde, tatlı tatlı bir şeyler dolaşıyor, sanki yıkanarak temizleniyordu. Dahâ ilk sohbeti, ilk sözleri Hüseyin Hilmi Efendiyi mest etmişti. "Fenâ" denilen ve kavuşmak için uzun seneler çile çekilen nimet, sanki bir derste hâsıl olmuştu.<br />
<br />
Ne yazık ki, bir saat geçmiş, ders bitmişti. Bu bir saat, Hüseyin Hilmi Efendiye bir an gibi gelmiş, rüyâdan uyanır gibi, elindeki not defterini cebine koyarak, dışarı çıkmak için kapıdaki kalabalığa karışmıştı. Ayakkabılarının bağcıklarını bağlarken, birisi eğilip, kulağına, "Küçük efendi! Seni çok sevdim. Bizim ev mezârlık arasındadır. Bize gel. Seninle konuşuruz!" dedi. Bu sesin sahibi, Seyyid Abdülhakîm Efendi idi.<br />
<br />
O gece, Hilmi Efendi, rüyâsında "Bulutsuz, parlak mâvi bir semâ gördü. Etrâfı, câmi kubbesindeki gibi parmaklıkla çevrilmiş, burada nur yüzlü biri gidiyordu. Başını kaldırıp bakınca, Seyyid Abdülhakîm efendi olduğunu gördü." Heyecanla uyandı. Birkaç gün sonra, yine rüyâsında, "Hazret-i Hâlid'in türbesinde sandukanın baş tarafına oturmuş bir zat gördü. Yüzü ay gibi parlıyordu. İnsanlar elini öpmek için bekliyordu. Hilmi Efendi de gitti ve sırası geldiğinde elini öperken uyandı."<br />
<br />
<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Yanından hiç ayrılmıyordu</span></span><br />
<br />
Artık sık sık Abdülhakîm Efendinin evine gitmeye başladı. Bâzan sabâh namazından önce gelip, yatsıdan sonra, istemeye istemeye zorla ayrılıyordu. Hatta herşeyi unutup, yeniden görüyormuş gibi oluyordu. Yemekte, namazda, istirâhatte, bir yere gitmekte, Abdülhakîm Efendiden hiç ayrılmıyor, hareketlerine dikkat ediyor ve hep onu dinliyordu. Bir dakîkanın boş geçmemesi için çırpındığı gibi, tatil günlerinde, boş kaldığı zamanlarda da, hep oraya gidiyordu. Câmilerdeki vaazlarını hiç kaçırmıyordu. Abdülhakîm efendi ona önce Türkçe kitaplar, birkaç ay sonra, Arabî ve Farisî okuttu. Emsile, Avâmil, Simâ'î masdarlar. Emâlî kasîdesi, Mevlânâ Hâlid Dîvânı, İsaguci denilen mantık kitâbını ezberletti.<br />
<br />
Seyyid Abdülhakîm Efendinin Hüseyin Hilmi Efendiye ilk verdiği vazîfe, İmâm-ı Begavî'nin "Kazâ-kader" hakkındaki, birkaç satırının Arabî'den Türkçeye tercümesi oldu. Tercümeyi, yaparak, ertesi gün hocasına götürünce, "Çok iyi, doğru tercüme etmişsin. Hoşuma gitti" buyurdu. (Bu tercüme, Seadet-i Ebediyye kitabının 412. sayfasındadır)<br />
<br />
<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Tıb Fakültesinden eczacılığa geçmesi</span></span><br />
<br />
Hüseyin Hilmi Efendi, tıbbiye mektebinde ikinci sınıfa birincilikle geçti. Kemik vizesini vermiş, kadavra üzerinde çalışma zamanı gelmişti. O hafta Eyüp'e gitti. Abdülhakîm Efendi ile bahçede başbaşa otururlarken, "Sen doktor olma. Eczâcılığa naklet! Çok iyi olur" buyurdu. Hilmi Efendi, "Ben sınıfın birincisiyim. Eczâclığa geçmek için izin vermezler" deyince: "Sen istida (dilekçe) ver. Allahü teâlâ inşâallah nasîb eder" buyurdu. Dilekçelerden, yazışmalardan sonra, Hilmi Efendi Eczâcı mektebi ikinci sınıfına gecti. Abdülhakîm Efendinin emri ile, Paris'te çıkan Le Matin gazetesine abone olup, Fransızcasını ilerletti. Eczâcı mektebini ve sonra Gülhâne hastahânesinde bir senelik stajını hep birincilikle bitirip, ilk önce, üsteğmen olarak askerî tıbbiye mektebine müzâkereci tâyin edildi.<br />
<br />
<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Yeni bir buluşu</span></span><br />
<br />
Bu arada yine hocasının emriyle Kimyâ Yüksek Mühendisliğini okumaya başladı. Von Mises'den yüksek matematik, Prager'den mekanik, Dember'den fizik, Goss'dan teknik kimyâ okudu. Kimyâ profesörü Arndt'ın yanında çalıştı. Takdîrlerini kazandı. Arndt'ın yanında altı ay travay yapıp, (Phenyl-cyan-nitromethan'ın nitron-esteri) cisminin sentezini yaptı ve formülünü tesbit etti.<br />
<br />
Dünyâda ilk olan bu başarılı travayı, fen fakültesi mecmûasında ve Almanya'da çıkan "Zentral Blatt" kimyâ kitâbının 1937 târîh ve 2519 sayısında (H. Hilmi Işık) isminde yazılıdır.<br />
<br />
Hüseyin Hilmi Işık, 1936 senesi sonunda 1/1 sayılı Kimyâ Yüksek Mühendisliği diplomasını aldı. O sene Türkiye'de ilk kimyâ yüksek mühendisi olduğu, günlük gazetelerde yazıldı. Bu başarısından dolayı askerî kimyâ sınıfına geçirilerek, Ankara, Mamak'ta zehirli gazlar kimyâgeri yapıldı. Burada on bir sene kalıp, Auer fabrikası genel direktörü Merzbacher ve kimyâ doktoru Goldstein ve optik mütehassısı Neumann ile yıllarca çalıştı. Onlardan Almanca da öğrendi. Harp gazları mütehassısı oldu. Başarılı hizmetler gördü.<br />
<br />
<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Sarf ve nahv mühendisi</span></span><br />
<br />
<br />
Hüseyin Hilmi Işık "rahmetullahi aleyh", her fırsatta İstanbul'a giderdi. Bu ziyâretleri güçleşince mektup yazarak gönlünü ferahlatırdı. Abdülhakîm Efendi, cevaben bir mektupta şöyle yazmıştır: "Pekçok sevilen Hilmi ve Sedâd! Sevimli mektûbunuzu aldık. Senâ ve şükre bâis oldu. Avâmil'in tercümesini güzel yapmış. Demek ki, anlamış. Hilmi istifâde eder. Sedâd istifâde eder. Avâmil'in bir şerhi, bir de mu'rebi vardır. Bunları bir vâsıta ile gönderirim. Zâten nahiv itibâriyle kâfî olur. Sonra kimyâ mühendisi olduğunuz gibi, bir de sarf ve nahiv mühendisi olursunuz. Diğer mühendisler çoğaldıkça, kıymetten düşerler. Bu mühendislik haddi zâtında makbûl olduğu gibi, nâdir olmuş, azalmış ve bitmiş olduğundan çok makbûl olur. Demek orada bulunmanız, böyle devlet-i azîmeye nâil olmak için olmuş. Selâmlar ve düâlar ederiz."<br />
<br />
Başka bir mektupta, "Hilmi, mektûbunuza müteşekkir oldum. Sıhhatinize şükrettim. Din ve dünyânıza en ziyâde yarayan ve dîn-i islâmda misli telîf edilmiş olmayan Mektûbât-ı İmâm-ı Rabbânî kitâbını okuyup bâzısını anlamanın çok ziyâde bir fadl ve ihsân olduğunu bilmelisin!..."<br />
<br />
Hüseyin Hilmi Işık, Mamak'ta iken, İmâm-ı Rabbânî'nin ve oğlu Muhammed Masûm'un üçer cild Mektûbât'larının Müstekımzâde tarafından yapılan Türkçe tercümelerini birkaç kere okuyarak, bu altı cild kitâptan, harf sırası ile özet çıkardı. Üç bin sekiz yüz kırk altı madde hâlinde meydâna gelen bu özeti, İstanbul'a gelince Seyyid Abdülhakîm Efendiye okudu. Hepsini, dikkatle dinledi, çok beğendi. Bu bir kitâp olmuş. İsmini "Kıymetsiz Yazılar" koy, buyurdu. Hüseyin Hilmi Işık'ın şaşırdığını görünce, "Anlamadın mı? Bu yazılara kıymet biçilebilir mi?" dedi. (Bu kitap, Hakikat kitabevi tarafından bastırılmıştır)<br />
<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color"><br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Evlenmesi</span></span><br />
<br />
1940 senesinde, Abdülhakîm Efendinin tavassutu ile Karamürsel Kumaş Fabrikası Müdürü Ziya Beyin kızı Nefise Siret Hanım ile evlendi. Belediye kaydını müteakip, nikahı, Hanefî ve Şâfi'î mezheblerine göre Abdülhakîm Efendi kıydı. Düğün yemeğinde Hilmi Işık'ı yanına oturttu. Yatsıdan sonra kendisine duâ etti ve zevcesine teveccüh buyurarak, "Sen benim hem kızım, hem de gelinimsin" dedi. Böylece Hüseyin Işık'ı manevi oğulluğa kabul ettiği anlaşıldı.<br />
<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><br />
Hocasının vefatı</span></span><br />
<br />
Hüseyin Hilmi Işık "rahmetullahi aleyh", 1943 senesi sonbahârında Ankara, Hamamönü'ndeki evinde otururken, Abdülhakîm Efendinin yeğeni Fârûk Beyin oğlu avukat Nevzâd Işık gelip, "Hilmi ağabey! Efendi babam seni istiyor" dedi. Şaşırdı. Efendi hazretlerinin Ankara'da ne işi olabilirdi? Birlikte, Fârûk Beyin Hâcı Bayram'daki evine geldiler. Abdülhakim Efendinin Ankara'da mecburi ikamete tâbi tutulduğunu öğrendi. Yorgunluktan çok zayıf, hâlsiz oturmakta olduğunu gördü. Hilmi Işık, her akşam gelip, koluna girer ve yatak odasına geçirdikten sonra, üstünü örtüp, yüksek sesle "Kul-e'ûzü"leri okuduktan sonra ayrılırdı. Gündüzleri, ziyârete gelenler, karşısındaki sandalyelere otururlar, az sonra giderlerdi. Hilmi Işık'ı her zaman yatağının içine oturtur, hafîfçe bir şeyler söylerdi. Yirmi gün sonra burada vefat etti. Bağlum'da defnedilirken, oğlu Ahmed Mekkî Efendinin emri ile, Hilmi Işık kabre girip, dînî vazifeleri yaptı. Yine Mekki Efendi, "Babam, Hilmi'yi çok severdi. Onun sesini tanır. Telkîni Hilmi okusun!" buyurdu ve bu şerefli vazîfeyi de Hilmi Efendi yerine getirdi.<br />
<br />
<br />
Hüseyin Hilmi Işık "rahmetullahi aleyh", birkaç sene sonra, İstanbul'da yazdırdığı mermer taşı Bağlum'daki kabre koydurdu. Van'da Seyyid Fehîm hazretlerine de mermer taş yazdırdı. İstanbul'da Abdülfettâh Akri ve Muhammed Emîn Tokâdî'nin kabirlerini de tamîr ettirdi. 1971'de Delhi, Diyobend, Serhend ve sonra Karaşi'yi ziyâret etti; Panipüt şehrinde, Senâullah Dehlevî hazretleri ile Mazhar-ı Cân-ı Cânân'ın zevcesinin kabirlerini tamir ettirerek her iki kabrin muhâfazasını temin etti.<br />
<br />
Hüseyin Hilmi Işık, ilim güneşi Abdülhakîm Efendinin vefatlarından sonra, mahdûm-i mükerremi, Üsküdar, sonra Kadıköy Müftîsi, fazîletli Seyyid Ahmed Mekkî Efendinin halka-i tedrîsine kabûl buyuruldu. Büyük bir şefkat ve mahâret ile, (fıkh), (tefsîr), (hadîs), ma'kûl ve menkûl, üsûl ve fürû' ilimlerini tâlim buyurup kendisini, 27 Ramazân-ı mübârek 1953 (H.1373) pazar günü icâzet-i mutlaka ile, tedrîse mezun eyledi.<br />
<br />
<br />
<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Öğretmenlik hayatı</span></span><br />
<br />
Hüseyin Hilmi Işık, 1947'de Bursa Askerî Lisesi'nde kimyâ muallimi, sonra öğretim müdürü oldu. Kuleli ve Erzincan askerî liselerinde uzun seneler kimyâ okutarak yüzlerce subaya hocalık yaptı. 1960'da emekli olduktan sonra, Vefâ Lisesi'nde, Fatih imâm hatîp okulunda, Cağaloğlu ve Bakırköy sanat enstitülerinde matematik ve kimyâ hocalığı yapıp çok sayıda îmânlı genç yetiştirdi.<br />
<br />
1962 senesinde Yeşilköy'de Merkez Eczâhânesi'ni satın aldı. Sâhip ve mesûl müdürü olarak, uzun seneler halkın sıhhatine hizmet etti.<br />
<br />
<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">"Seâdet-i Ebediyye" yi yazması</span></span><br />
<br />
<br />
HüseyinHilmi Işık "rahmetullahi aleyh", 1956 senesinde "Seâdet-i Ebediyye" kitâbını neşretti. Seâdet-i Ebediyye kitâbını okuyanların teşvîki ile, ikinci kısmını da hazırladı. Bu da, 1957'de bastırıldı. Bu iki kitâp, temiz gençlikte, İslâmiyete karşı, öyle bir alâka ve câzibe uyandırdı ki, suâl yağmuru altında kaldı. Bu çeşitli soruları cevâplandırmak için, mûteber kitâplardan tercüme ederek yaptığı açıklamalar ve ilâvelerle, üçüncü kısmını da 1960'da bastırdı. Bu üç kitâbı, 1963'de bir araya getirip, "Tam İlmihâl" adını verdi. Devâmlı suâller sebebi ile, kitâbının her baskısına yeni ilâveler yaparak 1248 sayfalık eşsiz bir eser meydana getirdi. Eserin İngilizceye tercümesi yapıldı, "Endless Bliss" ismi verildi ve Hakîkat Kitâbevi tarafından beş cild olarak bastırıldı.<br />
<br />
Abdülhakîm-i Arvasi hazretlerinin oğlu derin âlim Ahmet Mekki Efendi, Seâdet-i Ebediyye kitâbına yazdığı takrizde şöyle söylemektedir: "Asrımızın fâdıllarından, zamânımızın bir tânesinin yazmış olduğu Seâdet-i Ebediyye kitâbına göz gezdirdim. Bu kitâpta, kelâm, fıkıh ve tasavvuf bilgilerini buldum. Bunların hepsinin, bilgilerini nübüvvet kaynağından almış olanların kitâplarından toplanmış olduğunu gördüm. Bu kitâpta, Ehl-i sünnet velcemâ'at itikâdına uygun olmayan hiçbir bilgi, hiçbir söz yoktur. Ey Temiz gençler! Dînî ve millî bilgilerinizi, bu latîf, benzeri bulunmayan, belki de, ileride bir benzeri yazılamayacak olan, bu kitâptan alınız!"<br />
<br />
<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">İlmi faaliyetleri</span></span><br />
<br />
Hüseyin Hilmi Işık, 1966 senesinde İstanbul'da Işık Kitâbevi'ni, sonra da Hakîkat Kitâbevi'ni açtı. 1976 yılında, İhlâs Vakfı'nı kurdu. Türkçe, Almanca, Fransızca, İngilizce ve ofset ile hazırladığı Arabî, Fârisî yüzden fazla kitâbı dünyânın her tarafına yaydı. Bütün bu hizmetlerin, Seyyid Abdülhakîm-i Arvâsî hazretlerinin tasarrufları ve himmetleri ile ve İslâm âlimlerine olan aşırı sevgi ve saygısının bereketi ile olduğunu söylerdi.<br />
<br />
<br />
Hüseyin Hilmi Işık "rahmetullahi aleyh", Seyyid Abdülhakîm Efendinin sohbetindeki, sözlerindeki lezzeti, başka hiçbir yerde duyamadığını söyler, "şimdi en zevkli anlarım, o tatlı günleri hâtırladığım zamanlardır" derdi. "O zamanları hâtırladıkça, hasretinden, firâk ateşinden burnumun kemikleri sızlıyor" der, şu beyti sık sık okurdu:<br />
<br />
Zi-hicr-i dositân, hûn şüd derûn-i sîne cân-ı men,<br />
Firâk-ı hem-nişînân suht magz-ı istehân-ı men!<br />
<br />
(Sevdiklerimden ayrı kaldığım için, göğsümde, rûhum kan ağlıyor,<br />
Birlikte oturduklarımın ayrılığı, kemiklerimin iliğini yakıyor!)<br />
<br />
Hüseyin Hilmi Işık, her sohbetinde İslâm âlimlerinin kitâblarından okur, İmâm-ı Rabbânî'nin ve Abdülhakîm-i Arvâsî'nin sözlerini aktarırken, gözleri yaşarırdı. "Kelâm-ı kibâr, kibâr-ı kelâmest" derdi. "Büyüklerin sözü, sözlerin büyüğüdür" demektir. <br />
<br />
<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Vefatı</span></span><br />
<br />
Hüseyin Hilmi Işık "rahmetullahi aleyh" 26 Ekim 2001 (H. 9 Şabân 1422)'de vefât etti. Eyüp Camiinde kılınan cenaze namazına binlerce insan katıldı. Eyüp Sultan'da toprağa verildi.<br />
<br />
Hüseyin Hilmi Işık'ın, bir kızı, bir oğlu olup, oğlu Abdülhakim Bey babasından yedi ay önce Hakk'ın rahmetine kavuştu. Damadı İhlas Holding'in sahibi Enver Ören, torunu A. Mücahid Ören'dir. Bir torunu da Abdülhakim Bey'in oğlu Ferruh Işık Bey'dir.<br />
<br />
<br />
Hüseyin Hilmi Işık "rahmetullahi aleyh", hayatı boyunca insanlarla iyi geçinmeyi, güzel ahlâk sahibi olmayı tavsiye etti. Fitne çıkarmaktan her zaman çok sakındı ve sevenlerine de bu hususta hep ikazda bulundu. Güler yüzlü olmayı, güzel ve temiz giyinmeyi tavsiye etti. Bu zamanda İslamiyete hizmetin bu şekilde yapılacağını söylerdi. Politikaya asla karışmadı. Siyaset adamları ile görüşmekten kaçındı. Yetiştirdiği binlerce öğrencisi ülkeye hep faydalı hizmetlerde bulunmuşlardır. "Ehl-i Sünnet o kimsedir ki, bir yerde bir saat kalsa, orada hayırlı bir iz bırakır" derdi.<br />
<br />
<br />
Hüseyin Hilmi Işık "rahmetullahi aleyh" son derece vefakâr idi. Ecdadımıza büyük hürmeti vardı. İslam âlimleri ve Osmanlılara, vefa borcu olduğuna inanır ve onları büyük bir muhabbetle severdi. "Osmanlılar olmasaydı, biz şimdi Müslüman ve Ehli sünnet olamazdık" derdi. Hocası Seyyid Abdülhakim Efendinin talebeleri ve aile efradına hürmet ve ihsanlarda bulunmayı bir vefa vecibesi addederdi. Seyyidlere büyük hürmeti vardı. Ömrü boyunca, onlara hizmet etmeyi, onların sıkıntılarını gidermeyi maddî ve manevî destek vermeyi kendine önemli bir vazife bildi.<br />
<br />
"En büyük keramet istikamet üzere olmaktır" buyururdu. Namazı ve diğer ibadetleri birinci vazife olarak görür, altını çize çize "Namaza mani olan işte hayır yoktur", derdi.<br />
<br />
Hüseyin Hilmi Işık "rahmetullahi aleyh" dine zararı olmayan şeylere üzülmezdi. Çocukların yaramazlıklarını tabii görürdü. Ama onlara dinlerini öğretmekte gevşek davranılmasını hoş görmezdi. Şahsî malı, serveti yoktu. Çok çalışkandı. Nesi varsa, kitaplara ve kitapların dünyaya yayılmasına harcadı.<br />
<br />
<br />
Hakikî bir tevazuya sahip idi. Kendisini asla başkalarından üstün görmez, sevenlerine "Benim günahım hepinizden çoktur, çünkü ben hepinizden daha yaşlıyım" derdi. Evine gelen misafirlere lâyıkıyla hizmet ederdi. Evinin alış verişini bizzat yapar, odununu ve kömürünü kendi alır, fatura ve vergilerini kendisi yatırırdı.<br />
<br />
Hüseyin Hilmi Işık "rahmetullahi aleyh", ailesinden Osmanlı terbiyesi, Seyyid Abdülhakîm Efendiden de tasavvuf edebi almış idi. Kendisinden büyüklerin yanında konuşmaz, kimse ile münâkaşa etmez, edebi gözetir, ekseriyâ iki dizi üzerine oturur, bağdaş kurmayı bile edeb dışı görürdü. Bursa'da eski müderrislerden Ali Haydar Efendiyi ziyaretinde saatlerce iki dizi üzerinde oturunca, Ali Haydar Efendi talebelerine, "Hilmi Beyden edeb öğrenin edeb!" demişti.<br />
<br />
<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Güzel ahlakı</span></span><br />
<br />
Hüseyin Hilmi Işık, çok nazik ve kibardı. Mamak Maske fabrikasında vazife yaparken, orada Cemal adında bir genç çalışıyordu. Babası Diyanette heyet-i müşavere azası Konyalı Eyüb Necati Perhiz idi. Genç evde de efendimli konuşmaya ve ibadetlerini yapmaya başlayınca babası bu değişikliğin sebebini sordu. Bizim bir kumandanımız var, çok kibar birisidir. Efendimsiz konuşmaya alışırım da onun yanında da öyle konuşurum diye korkuyorum dedi. Babası şaşırdı. Oğlu ile, Hüseyin Hilmi Efendiye, kendisini ziyaret edip teşekkür etmek üzere haber gönderdi. Hilmi Efendi "babanız yaşlıdır. Buraya gelmesi de uygun olmaz, biz ona gidelim" dedi; ve ziyaret etti.<br />
<br />
Seâdet-i Ebediyye kitabını ilk çıkardığı sıralar, subaylara, senede bir kaç defa çift maaş verirlerdi. Çift maaşın tekini biriktirip, bu kitabı çıkarmak için harcardı.<br />
<br />
Hüseyin Hilmi Işık'ın "rahmetullahi aleyh", sabır ve tahammülleri çok idi. İnsanlardan, bir eziyet, sıkıntı gelse katlanır, mukabele etmezdi. Yerine göre pamuktan yumuşak, ama küfre, bid'atlere ve günâha karşı da çelik gibi sert idi. Dinimizin öngördüğü derecede cesûr idi. Kitaplarında doğruyu yazmaktan kaçınmaz, "Korkulacak yalnız Allahü teâlâdır" der, ama fitne çıkmamasına da çok dikkat ederdi. Devletin kanunlarına uymada çok titiz davranırdı. Müslüman dine uyar, günah işlemez; kanunlara uyar, suç işlemez derdi. Sık sık "Vatan sevgisi imandandır" hadis-i şerîfini okurdu.<br />
<br />
Hüseyin Hilmi Işık "rahmetullahi aleyh", maddî ve mânevî, dünyevî ve uhrevî ve bilhassa fen, tıb ve eczacılık ilimlerinde zamanın ileri gelenlerinden olduğu için, gerçek bir âlim idi. Her sözü ilme, fenne ve tecrübeye dayanan ve bu bilgilerini ve tecrübelerini dinin temel ve asıl miyarları ile karşılaştırıp, tartarak, söylediğinden, hikmet konuşan, yâni her sözünde dünyevi veya uhrevî faydalar bulunan, belki eşi bir daha çok zor bulunabilecek olan bir zât idi.<br />
<br />
<br />
En kıymetli kitaplardan tercüme ve derlemeler ile telif eserler vücuda getirdi. Akaid husûsunda, bilhassa Ehl-i Sünnet ve Cemâat inancını sâde bir dille açıklayıp bu inancın yayılmasına öncülük etti. Hanefî, Mâlikî, Şâfi'î ve Hanbelî mezheblerindenbirinde bulunmanın Ehl-i Sünnetin alâmeti olduğunu, herkesin kendi mezhebine göre amel etmesinin şart olduğunu, zarûret ve ihtiyâc hâlinde, hak olan dört mezhebden birinin taklîd edilebileceğini, Ehl-i Sünnet kitaplarından alarak açıklayıp herkese duyurdu.Seâdet-i Ebediyye ve diğer kitaplarında, binlerce mesele yazdı. Unutulmuş ilimleri ihyâ etti. "Ümmetim bozulduğu zaman bir sünnetimi ihyâ edene yüz şehid sevâbı verilir" hadîs-i şerîfini hep göz önünde tutarak, farzları, vâcibleri, sünnetleri, hattâ müstehabları uzun uzun yazdı.<br />
<br />
Dünyanın her tarafındaki insanlara doğru İslamiyet'i tanıttı. Ehli sünnet âlimlerince tasvip ve medhedilen yüzlerce Arabî ve Fârisî eseri, Hakîkat Kitâbevi vasıtasıyla yedi iklim, dört bucağa yaydı. Vehhabi, Şii, Kadiyani gibi bozuk fırkaların doğru yoldan ayrıldıkları noktaları bütün dünyaya tanıttı. Ehl-i Sünnet itikadı canlanmaya, kıpırdamaya ve yeşermeye başladı. Bu bakımdan yaptıkları işi, dîni tecdid (yenileme ve kuvvetlendirme) ile isimlendirenler oldu.<br />
<br />
Hüseyin Hilmi Işık "rahmetullahi aleyh", aynı zamanda çok kudretli bir şair ve tarihçi idi. Muhtelif vezin ve türde yazdıkları şiirler emsalsiz güzellikleri ile kitaplarında yer almaktadır.<br />
<br />
Abdülhakîm Efendi kendisine bir ders verdikleri zaman; "Bin, kemal sayısıdır, bir şey bin kere okunursa ezberlenir, ama sen zekîsin, beş yüz kere okusan ezberlersin", derdi. Doksan yıllık hayâtının sonuna kadar, hâfıza ve zekâsından hiç bir şey kaybetmedi. Öğrenmek istediği şeyi tam öğrenirdi. Bu sebeptendir ki, yetmiş beş yaşından sonra, namaz vakitlerine dâir, yazılmış bir çok kitabı, inceden inceye okumuş, anlamış ve Seâdet-i Ebediyye ve başka eserlerine ilâve etmiştir. Oradaki girift trigonometrik hesapları kolaylıkla yaptığını görenler, gerçek bir fen adamı olduğunu kabul ederlerdi.<br />
<br />
Hüseyin Hilmi Işık "rahmetullahi aleyh", iktisada, tasarrufa çok riayet ederdi. İsrafı tasvip etmezdi.<br />
<br />
<br />
Bir ihtiyaç olmadıkça evinden dışarıya çıkmaz, ilimle, kitap mütalaasıyla meşgul olurdu. Sevenlerine çok okumalarını ve muteber kitapları herkese ulaştırmaya çalışmalarını tavsiye ederdi. "İslâmiyet, her safhası ile, ahlâkı ile, itikadı ile, ameli ile yaşanan bir dindir. Hepsi bulunursa, tam olur. Yoksa kişinin dini eksik olur" derdi. Yazdığı kitapların her biri, zamanımızda önemli bir boşluğu doldurdu ve ihtiyaçları karşıladı.<br />
<br />
Sıhhati muhafazaya son derecede itina gösterir, mevsime göre giyinirdi. "Elektrik cereyanı öldürür, hava cereyanı süründürür"; "Yaşlıların üşütmekten ve düşmekten çok sakınması gerekir"; "Sıhhati korumak Müslümanların üzerine vecibedir, ibadetleri yapmak ancak bununla mümkün olur" derdi. "Sıhhat için paraya acınmaz" buyururdu.<br />
<br />
Zamanı yerli yerinde ve en iyi şekilde kullanırdı. Her işini muayyen bir zamanda yapardı. Vakit hususunda verilen sözlere de riayet eder, başkalarının da hassasiyet göstermesini isterdi. Mesela, Yeşilköy'deki eczanesine gitmek için evinden çıkışı her zaman aynı vakitte idi. O vakitten bir dakika sonra çıktığı vaki olmazdı.<br />
<br />
Bir yere gidip gelirken, kahvede oturan adamları görünce teessüfle, "eğer parayla zaman satın almak mümkün olsaydı şu adamların zamanlarını alır, çalışırdım" buyururdu. Okumaktan, yazmaktan ve çalışmaktan uzak durmak, ona göre, insanın yaratılış sırrına ters düşerdi.<br />
<br />
<br />
Nasıl muvaffak oldunuz diye soranlara: Helekel müsevvifun yani "Sonra yaparım diyenler helak oldu", hadisi şerifine uyarak bugünün işini yarına bırakmadım ve kendi işimi kendim gördüm, yapamadığım işi bir başkasına havale ettiğim zaman neticesini takip ettim" cevabını verirdi. "Bu zamanda İslamiyet'e hizmeti muvaffakiyetle yapabilmek için muhatabın anlayacağı gibi konuşmalı ve herkese tatlı dilli güler yüzlü olmalıdır" buyururdu.<br />
<br />
Her işinde orta yolu takip eder, hiç bir şeyde aşırılığı tasvip etmezdi. En iyi hoca, en iyi evlad, en iyi kardeş, en iyi eş, en iyi baba, en iyi dede, en iyi komşu ve en iyi ilim adamı olmaya gayret ederdi.<br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #ff0000;" class="mycode_color">Bu bölüm İstanbul Evliyaları, Cild.I'den alınmıştır.</span></span></span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><br />
<br />
<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Hüseyn Hilmi Işık "Rahmettullahi aleyh"</span></span><br />
<br />
<br />
<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">HAYATI</span></span><br />
<br />
Son devir İslam âlimi, evliya ve fen adamı. Müsteâr ismi “Sıddîk Gümüş”tür. Bazı kitaplarında bu ismi kullanmıştır. 8 Mart 1911 tarihinde (H.1329) İstanbul-Eyüp Sultan’da doğdu. Babası Saîd Efendi ve dedesi İbrahim Pehlivan Plevne’nin Lofca kasabası, Tepova köyünden, annesi Âişe hanım ve annesinin babası Hüseyin ağa da, Lofca kasabasından idiler. Babası Said Efendi, Doksanüç Harbi denilen 1877 Osmanlı-Rus Harbinde muhâcir olarak İstanbul’a gelip, Eyyûp Vezirtekke’ye yerleşti. Said Efendi 1929 senesinde vefât etti. Eyüp Sultân kabristânında medfûndur. Annesi Âişe Hanım, 1954’te Ankara’da vefât etti. Bağlum mezarlığındadır.<br />
<br />
<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Okula Başlaması</span></span><br />
<br />
<br />
Hüseyin Hilmi Efendi beş yaşında, Eyyüb Câmii ile Bostan iskelesi arasındaki Mihri Şâh Sultân ilk mektebine başladı. Burada Kur’ânı kerîm’i hatmetti. 1924 senesinde aynı yerdeki Reşadiye numune mektebini birincilikle bitirdi. O sene, Konya’dan İstanbul’a getirilmiş olan, Halıcıoğlu Askerî Lisesi giriş imtihânlarını pekiyi derece ile kazandığı gibi ikinci sınıfa da birincilikle geçti. Her sene takdîrler alarak 1929’da askerî liseyi birincilikle bitirdi ve askerî tıbbiyye mektebine seçildi.<br />
<br />
Derslerindeki çalışkanlığı ve üstün istidadı hocalarının dikkatini çekiyordu. Lisede iken geometri hocası, her dersi verince Hüseyin Hilmi Efendiye tekrâr ettirirdi. Arkadaşları, “Sen anlatınca dahâ iyi anlıyoruz” derlerdi.<br />
<br />
<br />
Lisede okurken, mukaddesâtına saldıranları görünce, hayâl kırıklığına uğradı. Birkaç sene önce, berâber oruç tuttuğu, namaz kıldığı arkadaşları iftirâlara aldanarak, ibâdetten vazgeçtiler. Namaz kılan oruç tutan tek o kalmıştı. Yalnız kalmak, onu çok üzdü. 1929 senesinde, lise son sınıfta, on sekiz yaşında idi. Kadir Gecesi, okulda yatmışlardı. Uyuyamadı. yatağından fırladı. Düşüncelerinde, îmânda yalnız kalmıştı. Sıkılıyordu, bunalıyordu. Bahçeye çıktı. Gökyüzü yıldızlarla dolu idi. Eyüp Sultân’ın, yâni Hâlid bin Zeyd’in türbesine karşı, Haliç’in ışıklı dalgaları, sanki ona, “üzülme, sen haklısın” diyorlardı. Hıçkırarak ağladı. “Yâ Rabbî! Sana inanıyorum. Seni ve Peygamberlerini seviyorum. İslâm bilgilerini öğrenmek istiyorum. Beni, din düşmanlarına aldanmaktan koru!” diye yalvardı. Allahü teâlâ, bu mâsum ve hâlis duâsını kabul buyurdu. Kerâmetler, hârikalar hazînesi, ilim deryâsı Abdülhakîm Arvasi “rahmetullahi aleyh”, önce rüyâda, sonra câmide karşısına çıktı ve onu kendine çekti.<br />
<br />
<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Abdülhakîm Arvasi hazretleri ile karşılaşması</span></span><br />
<br />
Bir gün dersten çıkmış öğle namazını kılmak için Bâyezîd Câmiine gitmişti. Nur yüzlü bir ihtiyâr, içerde oturmuş, önündeki bir kitaptan anlatıyordu. Güçlükle gidip, arkasına oturup dinledi. (Evliyâ mezârları nasıl ziyâret edilir?) konusunu işliyordu. Hiç bilmediği, çok merâk ettiği şeylerdi. O sırada câmi içinde ikindi namazı kılınmaya başlandı. Hoca da kitâbı kapayıp, "Bu kitâp Allah rızâsı için bu küçük efendiye hediyem olsun" diyerek arkasına uzattı. Kalkıp namaza başladı.<br />
<br />
<br />
Hoca efendi, kendisini görmemişti. Arkasında küçük efendi olduğunu nereden anlamıştı? Kitâbı alınca, câminin boş yerine koşup namazını kıldı. Kitâbın kapağında "Râbıta-i Şerîfe" ve altında "Abdülhakîm" yazılı idi. Yanındakine sorup, kitâbı verenin Abdülhakîm Efendi olduğunu, Cuma günleri, Eyüp Câmiinde vaaz verdiğini öğrendi. Cuma gününü bekledi. Büyük câmide hocayı aradı. Göremedi. Sordu. "O, başka câmide imâmdır. Orada kılıp, buraya gelir. Dışarıda bekler" dediler. Dayanamadı. Dışarı çıktı. Onu, bir kitâpçı sergisinin yanında duruyor gördü.<br />
<br />
Cemâat câmiden çıkmaya başlayınca Abdülhakim Efendi kalktı, câminin yan tarafındaki küçük bölüme girdi. Yerdeki yüksek mindere oturup rahle üstündeki kitaptan anlatmaya başladı. Hüseyin Hilmi Efendi, en önde karşısına oturmuş dikkatle dinliyordu. Hiç işitmemiş olduğu çok merâk ettiği din ve dünyâ bilgilerini zevkle dinledi. Defîne bulmuş fakir gibi, serin suya kavuşmuş, ciğeri yanık kimse gibi idi. Gözlerini Seyyid Abdülhakîm Efendiden hiç ayırmıyor, onun sevimli, nûrlu yüzünü seyretmeye, söylediği, her biri pırlanta gibi kıymetli bilgileri dinlemeye dalmış, kendinden geçmiş, dünyâ işlerini, mektebini, her şeyi unutmuştu. Kalbinde, tatlı tatlı bir şeyler dolaşıyor, sanki yıkanarak temizleniyordu. Dahâ ilk sohbeti, ilk sözleri Hüseyin Hilmi Efendiyi mest etmişti. "Fenâ" denilen ve kavuşmak için uzun seneler çile çekilen nimet, sanki bir derste hâsıl olmuştu.<br />
<br />
Ne yazık ki, bir saat geçmiş, ders bitmişti. Bu bir saat, Hüseyin Hilmi Efendiye bir an gibi gelmiş, rüyâdan uyanır gibi, elindeki not defterini cebine koyarak, dışarı çıkmak için kapıdaki kalabalığa karışmıştı. Ayakkabılarının bağcıklarını bağlarken, birisi eğilip, kulağına, "Küçük efendi! Seni çok sevdim. Bizim ev mezârlık arasındadır. Bize gel. Seninle konuşuruz!" dedi. Bu sesin sahibi, Seyyid Abdülhakîm Efendi idi.<br />
<br />
O gece, Hilmi Efendi, rüyâsında "Bulutsuz, parlak mâvi bir semâ gördü. Etrâfı, câmi kubbesindeki gibi parmaklıkla çevrilmiş, burada nur yüzlü biri gidiyordu. Başını kaldırıp bakınca, Seyyid Abdülhakîm efendi olduğunu gördü." Heyecanla uyandı. Birkaç gün sonra, yine rüyâsında, "Hazret-i Hâlid'in türbesinde sandukanın baş tarafına oturmuş bir zat gördü. Yüzü ay gibi parlıyordu. İnsanlar elini öpmek için bekliyordu. Hilmi Efendi de gitti ve sırası geldiğinde elini öperken uyandı."<br />
<br />
<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Yanından hiç ayrılmıyordu</span></span><br />
<br />
Artık sık sık Abdülhakîm Efendinin evine gitmeye başladı. Bâzan sabâh namazından önce gelip, yatsıdan sonra, istemeye istemeye zorla ayrılıyordu. Hatta herşeyi unutup, yeniden görüyormuş gibi oluyordu. Yemekte, namazda, istirâhatte, bir yere gitmekte, Abdülhakîm Efendiden hiç ayrılmıyor, hareketlerine dikkat ediyor ve hep onu dinliyordu. Bir dakîkanın boş geçmemesi için çırpındığı gibi, tatil günlerinde, boş kaldığı zamanlarda da, hep oraya gidiyordu. Câmilerdeki vaazlarını hiç kaçırmıyordu. Abdülhakîm efendi ona önce Türkçe kitaplar, birkaç ay sonra, Arabî ve Farisî okuttu. Emsile, Avâmil, Simâ'î masdarlar. Emâlî kasîdesi, Mevlânâ Hâlid Dîvânı, İsaguci denilen mantık kitâbını ezberletti.<br />
<br />
Seyyid Abdülhakîm Efendinin Hüseyin Hilmi Efendiye ilk verdiği vazîfe, İmâm-ı Begavî'nin "Kazâ-kader" hakkındaki, birkaç satırının Arabî'den Türkçeye tercümesi oldu. Tercümeyi, yaparak, ertesi gün hocasına götürünce, "Çok iyi, doğru tercüme etmişsin. Hoşuma gitti" buyurdu. (Bu tercüme, Seadet-i Ebediyye kitabının 412. sayfasındadır)<br />
<br />
<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Tıb Fakültesinden eczacılığa geçmesi</span></span><br />
<br />
Hüseyin Hilmi Efendi, tıbbiye mektebinde ikinci sınıfa birincilikle geçti. Kemik vizesini vermiş, kadavra üzerinde çalışma zamanı gelmişti. O hafta Eyüp'e gitti. Abdülhakîm Efendi ile bahçede başbaşa otururlarken, "Sen doktor olma. Eczâcılığa naklet! Çok iyi olur" buyurdu. Hilmi Efendi, "Ben sınıfın birincisiyim. Eczâclığa geçmek için izin vermezler" deyince: "Sen istida (dilekçe) ver. Allahü teâlâ inşâallah nasîb eder" buyurdu. Dilekçelerden, yazışmalardan sonra, Hilmi Efendi Eczâcı mektebi ikinci sınıfına gecti. Abdülhakîm Efendinin emri ile, Paris'te çıkan Le Matin gazetesine abone olup, Fransızcasını ilerletti. Eczâcı mektebini ve sonra Gülhâne hastahânesinde bir senelik stajını hep birincilikle bitirip, ilk önce, üsteğmen olarak askerî tıbbiye mektebine müzâkereci tâyin edildi.<br />
<br />
<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Yeni bir buluşu</span></span><br />
<br />
Bu arada yine hocasının emriyle Kimyâ Yüksek Mühendisliğini okumaya başladı. Von Mises'den yüksek matematik, Prager'den mekanik, Dember'den fizik, Goss'dan teknik kimyâ okudu. Kimyâ profesörü Arndt'ın yanında çalıştı. Takdîrlerini kazandı. Arndt'ın yanında altı ay travay yapıp, (Phenyl-cyan-nitromethan'ın nitron-esteri) cisminin sentezini yaptı ve formülünü tesbit etti.<br />
<br />
Dünyâda ilk olan bu başarılı travayı, fen fakültesi mecmûasında ve Almanya'da çıkan "Zentral Blatt" kimyâ kitâbının 1937 târîh ve 2519 sayısında (H. Hilmi Işık) isminde yazılıdır.<br />
<br />
Hüseyin Hilmi Işık, 1936 senesi sonunda 1/1 sayılı Kimyâ Yüksek Mühendisliği diplomasını aldı. O sene Türkiye'de ilk kimyâ yüksek mühendisi olduğu, günlük gazetelerde yazıldı. Bu başarısından dolayı askerî kimyâ sınıfına geçirilerek, Ankara, Mamak'ta zehirli gazlar kimyâgeri yapıldı. Burada on bir sene kalıp, Auer fabrikası genel direktörü Merzbacher ve kimyâ doktoru Goldstein ve optik mütehassısı Neumann ile yıllarca çalıştı. Onlardan Almanca da öğrendi. Harp gazları mütehassısı oldu. Başarılı hizmetler gördü.<br />
<br />
<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Sarf ve nahv mühendisi</span></span><br />
<br />
<br />
Hüseyin Hilmi Işık "rahmetullahi aleyh", her fırsatta İstanbul'a giderdi. Bu ziyâretleri güçleşince mektup yazarak gönlünü ferahlatırdı. Abdülhakîm Efendi, cevaben bir mektupta şöyle yazmıştır: "Pekçok sevilen Hilmi ve Sedâd! Sevimli mektûbunuzu aldık. Senâ ve şükre bâis oldu. Avâmil'in tercümesini güzel yapmış. Demek ki, anlamış. Hilmi istifâde eder. Sedâd istifâde eder. Avâmil'in bir şerhi, bir de mu'rebi vardır. Bunları bir vâsıta ile gönderirim. Zâten nahiv itibâriyle kâfî olur. Sonra kimyâ mühendisi olduğunuz gibi, bir de sarf ve nahiv mühendisi olursunuz. Diğer mühendisler çoğaldıkça, kıymetten düşerler. Bu mühendislik haddi zâtında makbûl olduğu gibi, nâdir olmuş, azalmış ve bitmiş olduğundan çok makbûl olur. Demek orada bulunmanız, böyle devlet-i azîmeye nâil olmak için olmuş. Selâmlar ve düâlar ederiz."<br />
<br />
Başka bir mektupta, "Hilmi, mektûbunuza müteşekkir oldum. Sıhhatinize şükrettim. Din ve dünyânıza en ziyâde yarayan ve dîn-i islâmda misli telîf edilmiş olmayan Mektûbât-ı İmâm-ı Rabbânî kitâbını okuyup bâzısını anlamanın çok ziyâde bir fadl ve ihsân olduğunu bilmelisin!..."<br />
<br />
Hüseyin Hilmi Işık, Mamak'ta iken, İmâm-ı Rabbânî'nin ve oğlu Muhammed Masûm'un üçer cild Mektûbât'larının Müstekımzâde tarafından yapılan Türkçe tercümelerini birkaç kere okuyarak, bu altı cild kitâptan, harf sırası ile özet çıkardı. Üç bin sekiz yüz kırk altı madde hâlinde meydâna gelen bu özeti, İstanbul'a gelince Seyyid Abdülhakîm Efendiye okudu. Hepsini, dikkatle dinledi, çok beğendi. Bu bir kitâp olmuş. İsmini "Kıymetsiz Yazılar" koy, buyurdu. Hüseyin Hilmi Işık'ın şaşırdığını görünce, "Anlamadın mı? Bu yazılara kıymet biçilebilir mi?" dedi. (Bu kitap, Hakikat kitabevi tarafından bastırılmıştır)<br />
<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color"><br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Evlenmesi</span></span><br />
<br />
1940 senesinde, Abdülhakîm Efendinin tavassutu ile Karamürsel Kumaş Fabrikası Müdürü Ziya Beyin kızı Nefise Siret Hanım ile evlendi. Belediye kaydını müteakip, nikahı, Hanefî ve Şâfi'î mezheblerine göre Abdülhakîm Efendi kıydı. Düğün yemeğinde Hilmi Işık'ı yanına oturttu. Yatsıdan sonra kendisine duâ etti ve zevcesine teveccüh buyurarak, "Sen benim hem kızım, hem de gelinimsin" dedi. Böylece Hüseyin Işık'ı manevi oğulluğa kabul ettiği anlaşıldı.<br />
<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><br />
Hocasının vefatı</span></span><br />
<br />
Hüseyin Hilmi Işık "rahmetullahi aleyh", 1943 senesi sonbahârında Ankara, Hamamönü'ndeki evinde otururken, Abdülhakîm Efendinin yeğeni Fârûk Beyin oğlu avukat Nevzâd Işık gelip, "Hilmi ağabey! Efendi babam seni istiyor" dedi. Şaşırdı. Efendi hazretlerinin Ankara'da ne işi olabilirdi? Birlikte, Fârûk Beyin Hâcı Bayram'daki evine geldiler. Abdülhakim Efendinin Ankara'da mecburi ikamete tâbi tutulduğunu öğrendi. Yorgunluktan çok zayıf, hâlsiz oturmakta olduğunu gördü. Hilmi Işık, her akşam gelip, koluna girer ve yatak odasına geçirdikten sonra, üstünü örtüp, yüksek sesle "Kul-e'ûzü"leri okuduktan sonra ayrılırdı. Gündüzleri, ziyârete gelenler, karşısındaki sandalyelere otururlar, az sonra giderlerdi. Hilmi Işık'ı her zaman yatağının içine oturtur, hafîfçe bir şeyler söylerdi. Yirmi gün sonra burada vefat etti. Bağlum'da defnedilirken, oğlu Ahmed Mekkî Efendinin emri ile, Hilmi Işık kabre girip, dînî vazifeleri yaptı. Yine Mekki Efendi, "Babam, Hilmi'yi çok severdi. Onun sesini tanır. Telkîni Hilmi okusun!" buyurdu ve bu şerefli vazîfeyi de Hilmi Efendi yerine getirdi.<br />
<br />
<br />
Hüseyin Hilmi Işık "rahmetullahi aleyh", birkaç sene sonra, İstanbul'da yazdırdığı mermer taşı Bağlum'daki kabre koydurdu. Van'da Seyyid Fehîm hazretlerine de mermer taş yazdırdı. İstanbul'da Abdülfettâh Akri ve Muhammed Emîn Tokâdî'nin kabirlerini de tamîr ettirdi. 1971'de Delhi, Diyobend, Serhend ve sonra Karaşi'yi ziyâret etti; Panipüt şehrinde, Senâullah Dehlevî hazretleri ile Mazhar-ı Cân-ı Cânân'ın zevcesinin kabirlerini tamir ettirerek her iki kabrin muhâfazasını temin etti.<br />
<br />
Hüseyin Hilmi Işık, ilim güneşi Abdülhakîm Efendinin vefatlarından sonra, mahdûm-i mükerremi, Üsküdar, sonra Kadıköy Müftîsi, fazîletli Seyyid Ahmed Mekkî Efendinin halka-i tedrîsine kabûl buyuruldu. Büyük bir şefkat ve mahâret ile, (fıkh), (tefsîr), (hadîs), ma'kûl ve menkûl, üsûl ve fürû' ilimlerini tâlim buyurup kendisini, 27 Ramazân-ı mübârek 1953 (H.1373) pazar günü icâzet-i mutlaka ile, tedrîse mezun eyledi.<br />
<br />
<br />
<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Öğretmenlik hayatı</span></span><br />
<br />
Hüseyin Hilmi Işık, 1947'de Bursa Askerî Lisesi'nde kimyâ muallimi, sonra öğretim müdürü oldu. Kuleli ve Erzincan askerî liselerinde uzun seneler kimyâ okutarak yüzlerce subaya hocalık yaptı. 1960'da emekli olduktan sonra, Vefâ Lisesi'nde, Fatih imâm hatîp okulunda, Cağaloğlu ve Bakırköy sanat enstitülerinde matematik ve kimyâ hocalığı yapıp çok sayıda îmânlı genç yetiştirdi.<br />
<br />
1962 senesinde Yeşilköy'de Merkez Eczâhânesi'ni satın aldı. Sâhip ve mesûl müdürü olarak, uzun seneler halkın sıhhatine hizmet etti.<br />
<br />
<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">"Seâdet-i Ebediyye" yi yazması</span></span><br />
<br />
<br />
HüseyinHilmi Işık "rahmetullahi aleyh", 1956 senesinde "Seâdet-i Ebediyye" kitâbını neşretti. Seâdet-i Ebediyye kitâbını okuyanların teşvîki ile, ikinci kısmını da hazırladı. Bu da, 1957'de bastırıldı. Bu iki kitâp, temiz gençlikte, İslâmiyete karşı, öyle bir alâka ve câzibe uyandırdı ki, suâl yağmuru altında kaldı. Bu çeşitli soruları cevâplandırmak için, mûteber kitâplardan tercüme ederek yaptığı açıklamalar ve ilâvelerle, üçüncü kısmını da 1960'da bastırdı. Bu üç kitâbı, 1963'de bir araya getirip, "Tam İlmihâl" adını verdi. Devâmlı suâller sebebi ile, kitâbının her baskısına yeni ilâveler yaparak 1248 sayfalık eşsiz bir eser meydana getirdi. Eserin İngilizceye tercümesi yapıldı, "Endless Bliss" ismi verildi ve Hakîkat Kitâbevi tarafından beş cild olarak bastırıldı.<br />
<br />
Abdülhakîm-i Arvasi hazretlerinin oğlu derin âlim Ahmet Mekki Efendi, Seâdet-i Ebediyye kitâbına yazdığı takrizde şöyle söylemektedir: "Asrımızın fâdıllarından, zamânımızın bir tânesinin yazmış olduğu Seâdet-i Ebediyye kitâbına göz gezdirdim. Bu kitâpta, kelâm, fıkıh ve tasavvuf bilgilerini buldum. Bunların hepsinin, bilgilerini nübüvvet kaynağından almış olanların kitâplarından toplanmış olduğunu gördüm. Bu kitâpta, Ehl-i sünnet velcemâ'at itikâdına uygun olmayan hiçbir bilgi, hiçbir söz yoktur. Ey Temiz gençler! Dînî ve millî bilgilerinizi, bu latîf, benzeri bulunmayan, belki de, ileride bir benzeri yazılamayacak olan, bu kitâptan alınız!"<br />
<br />
<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">İlmi faaliyetleri</span></span><br />
<br />
Hüseyin Hilmi Işık, 1966 senesinde İstanbul'da Işık Kitâbevi'ni, sonra da Hakîkat Kitâbevi'ni açtı. 1976 yılında, İhlâs Vakfı'nı kurdu. Türkçe, Almanca, Fransızca, İngilizce ve ofset ile hazırladığı Arabî, Fârisî yüzden fazla kitâbı dünyânın her tarafına yaydı. Bütün bu hizmetlerin, Seyyid Abdülhakîm-i Arvâsî hazretlerinin tasarrufları ve himmetleri ile ve İslâm âlimlerine olan aşırı sevgi ve saygısının bereketi ile olduğunu söylerdi.<br />
<br />
<br />
Hüseyin Hilmi Işık "rahmetullahi aleyh", Seyyid Abdülhakîm Efendinin sohbetindeki, sözlerindeki lezzeti, başka hiçbir yerde duyamadığını söyler, "şimdi en zevkli anlarım, o tatlı günleri hâtırladığım zamanlardır" derdi. "O zamanları hâtırladıkça, hasretinden, firâk ateşinden burnumun kemikleri sızlıyor" der, şu beyti sık sık okurdu:<br />
<br />
Zi-hicr-i dositân, hûn şüd derûn-i sîne cân-ı men,<br />
Firâk-ı hem-nişînân suht magz-ı istehân-ı men!<br />
<br />
(Sevdiklerimden ayrı kaldığım için, göğsümde, rûhum kan ağlıyor,<br />
Birlikte oturduklarımın ayrılığı, kemiklerimin iliğini yakıyor!)<br />
<br />
Hüseyin Hilmi Işık, her sohbetinde İslâm âlimlerinin kitâblarından okur, İmâm-ı Rabbânî'nin ve Abdülhakîm-i Arvâsî'nin sözlerini aktarırken, gözleri yaşarırdı. "Kelâm-ı kibâr, kibâr-ı kelâmest" derdi. "Büyüklerin sözü, sözlerin büyüğüdür" demektir. <br />
<br />
<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Vefatı</span></span><br />
<br />
Hüseyin Hilmi Işık "rahmetullahi aleyh" 26 Ekim 2001 (H. 9 Şabân 1422)'de vefât etti. Eyüp Camiinde kılınan cenaze namazına binlerce insan katıldı. Eyüp Sultan'da toprağa verildi.<br />
<br />
Hüseyin Hilmi Işık'ın, bir kızı, bir oğlu olup, oğlu Abdülhakim Bey babasından yedi ay önce Hakk'ın rahmetine kavuştu. Damadı İhlas Holding'in sahibi Enver Ören, torunu A. Mücahid Ören'dir. Bir torunu da Abdülhakim Bey'in oğlu Ferruh Işık Bey'dir.<br />
<br />
<br />
Hüseyin Hilmi Işık "rahmetullahi aleyh", hayatı boyunca insanlarla iyi geçinmeyi, güzel ahlâk sahibi olmayı tavsiye etti. Fitne çıkarmaktan her zaman çok sakındı ve sevenlerine de bu hususta hep ikazda bulundu. Güler yüzlü olmayı, güzel ve temiz giyinmeyi tavsiye etti. Bu zamanda İslamiyete hizmetin bu şekilde yapılacağını söylerdi. Politikaya asla karışmadı. Siyaset adamları ile görüşmekten kaçındı. Yetiştirdiği binlerce öğrencisi ülkeye hep faydalı hizmetlerde bulunmuşlardır. "Ehl-i Sünnet o kimsedir ki, bir yerde bir saat kalsa, orada hayırlı bir iz bırakır" derdi.<br />
<br />
<br />
Hüseyin Hilmi Işık "rahmetullahi aleyh" son derece vefakâr idi. Ecdadımıza büyük hürmeti vardı. İslam âlimleri ve Osmanlılara, vefa borcu olduğuna inanır ve onları büyük bir muhabbetle severdi. "Osmanlılar olmasaydı, biz şimdi Müslüman ve Ehli sünnet olamazdık" derdi. Hocası Seyyid Abdülhakim Efendinin talebeleri ve aile efradına hürmet ve ihsanlarda bulunmayı bir vefa vecibesi addederdi. Seyyidlere büyük hürmeti vardı. Ömrü boyunca, onlara hizmet etmeyi, onların sıkıntılarını gidermeyi maddî ve manevî destek vermeyi kendine önemli bir vazife bildi.<br />
<br />
"En büyük keramet istikamet üzere olmaktır" buyururdu. Namazı ve diğer ibadetleri birinci vazife olarak görür, altını çize çize "Namaza mani olan işte hayır yoktur", derdi.<br />
<br />
Hüseyin Hilmi Işık "rahmetullahi aleyh" dine zararı olmayan şeylere üzülmezdi. Çocukların yaramazlıklarını tabii görürdü. Ama onlara dinlerini öğretmekte gevşek davranılmasını hoş görmezdi. Şahsî malı, serveti yoktu. Çok çalışkandı. Nesi varsa, kitaplara ve kitapların dünyaya yayılmasına harcadı.<br />
<br />
<br />
Hakikî bir tevazuya sahip idi. Kendisini asla başkalarından üstün görmez, sevenlerine "Benim günahım hepinizden çoktur, çünkü ben hepinizden daha yaşlıyım" derdi. Evine gelen misafirlere lâyıkıyla hizmet ederdi. Evinin alış verişini bizzat yapar, odununu ve kömürünü kendi alır, fatura ve vergilerini kendisi yatırırdı.<br />
<br />
Hüseyin Hilmi Işık "rahmetullahi aleyh", ailesinden Osmanlı terbiyesi, Seyyid Abdülhakîm Efendiden de tasavvuf edebi almış idi. Kendisinden büyüklerin yanında konuşmaz, kimse ile münâkaşa etmez, edebi gözetir, ekseriyâ iki dizi üzerine oturur, bağdaş kurmayı bile edeb dışı görürdü. Bursa'da eski müderrislerden Ali Haydar Efendiyi ziyaretinde saatlerce iki dizi üzerinde oturunca, Ali Haydar Efendi talebelerine, "Hilmi Beyden edeb öğrenin edeb!" demişti.<br />
<br />
<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Güzel ahlakı</span></span><br />
<br />
Hüseyin Hilmi Işık, çok nazik ve kibardı. Mamak Maske fabrikasında vazife yaparken, orada Cemal adında bir genç çalışıyordu. Babası Diyanette heyet-i müşavere azası Konyalı Eyüb Necati Perhiz idi. Genç evde de efendimli konuşmaya ve ibadetlerini yapmaya başlayınca babası bu değişikliğin sebebini sordu. Bizim bir kumandanımız var, çok kibar birisidir. Efendimsiz konuşmaya alışırım da onun yanında da öyle konuşurum diye korkuyorum dedi. Babası şaşırdı. Oğlu ile, Hüseyin Hilmi Efendiye, kendisini ziyaret edip teşekkür etmek üzere haber gönderdi. Hilmi Efendi "babanız yaşlıdır. Buraya gelmesi de uygun olmaz, biz ona gidelim" dedi; ve ziyaret etti.<br />
<br />
Seâdet-i Ebediyye kitabını ilk çıkardığı sıralar, subaylara, senede bir kaç defa çift maaş verirlerdi. Çift maaşın tekini biriktirip, bu kitabı çıkarmak için harcardı.<br />
<br />
Hüseyin Hilmi Işık'ın "rahmetullahi aleyh", sabır ve tahammülleri çok idi. İnsanlardan, bir eziyet, sıkıntı gelse katlanır, mukabele etmezdi. Yerine göre pamuktan yumuşak, ama küfre, bid'atlere ve günâha karşı da çelik gibi sert idi. Dinimizin öngördüğü derecede cesûr idi. Kitaplarında doğruyu yazmaktan kaçınmaz, "Korkulacak yalnız Allahü teâlâdır" der, ama fitne çıkmamasına da çok dikkat ederdi. Devletin kanunlarına uymada çok titiz davranırdı. Müslüman dine uyar, günah işlemez; kanunlara uyar, suç işlemez derdi. Sık sık "Vatan sevgisi imandandır" hadis-i şerîfini okurdu.<br />
<br />
Hüseyin Hilmi Işık "rahmetullahi aleyh", maddî ve mânevî, dünyevî ve uhrevî ve bilhassa fen, tıb ve eczacılık ilimlerinde zamanın ileri gelenlerinden olduğu için, gerçek bir âlim idi. Her sözü ilme, fenne ve tecrübeye dayanan ve bu bilgilerini ve tecrübelerini dinin temel ve asıl miyarları ile karşılaştırıp, tartarak, söylediğinden, hikmet konuşan, yâni her sözünde dünyevi veya uhrevî faydalar bulunan, belki eşi bir daha çok zor bulunabilecek olan bir zât idi.<br />
<br />
<br />
En kıymetli kitaplardan tercüme ve derlemeler ile telif eserler vücuda getirdi. Akaid husûsunda, bilhassa Ehl-i Sünnet ve Cemâat inancını sâde bir dille açıklayıp bu inancın yayılmasına öncülük etti. Hanefî, Mâlikî, Şâfi'î ve Hanbelî mezheblerindenbirinde bulunmanın Ehl-i Sünnetin alâmeti olduğunu, herkesin kendi mezhebine göre amel etmesinin şart olduğunu, zarûret ve ihtiyâc hâlinde, hak olan dört mezhebden birinin taklîd edilebileceğini, Ehl-i Sünnet kitaplarından alarak açıklayıp herkese duyurdu.Seâdet-i Ebediyye ve diğer kitaplarında, binlerce mesele yazdı. Unutulmuş ilimleri ihyâ etti. "Ümmetim bozulduğu zaman bir sünnetimi ihyâ edene yüz şehid sevâbı verilir" hadîs-i şerîfini hep göz önünde tutarak, farzları, vâcibleri, sünnetleri, hattâ müstehabları uzun uzun yazdı.<br />
<br />
Dünyanın her tarafındaki insanlara doğru İslamiyet'i tanıttı. Ehli sünnet âlimlerince tasvip ve medhedilen yüzlerce Arabî ve Fârisî eseri, Hakîkat Kitâbevi vasıtasıyla yedi iklim, dört bucağa yaydı. Vehhabi, Şii, Kadiyani gibi bozuk fırkaların doğru yoldan ayrıldıkları noktaları bütün dünyaya tanıttı. Ehl-i Sünnet itikadı canlanmaya, kıpırdamaya ve yeşermeye başladı. Bu bakımdan yaptıkları işi, dîni tecdid (yenileme ve kuvvetlendirme) ile isimlendirenler oldu.<br />
<br />
Hüseyin Hilmi Işık "rahmetullahi aleyh", aynı zamanda çok kudretli bir şair ve tarihçi idi. Muhtelif vezin ve türde yazdıkları şiirler emsalsiz güzellikleri ile kitaplarında yer almaktadır.<br />
<br />
Abdülhakîm Efendi kendisine bir ders verdikleri zaman; "Bin, kemal sayısıdır, bir şey bin kere okunursa ezberlenir, ama sen zekîsin, beş yüz kere okusan ezberlersin", derdi. Doksan yıllık hayâtının sonuna kadar, hâfıza ve zekâsından hiç bir şey kaybetmedi. Öğrenmek istediği şeyi tam öğrenirdi. Bu sebeptendir ki, yetmiş beş yaşından sonra, namaz vakitlerine dâir, yazılmış bir çok kitabı, inceden inceye okumuş, anlamış ve Seâdet-i Ebediyye ve başka eserlerine ilâve etmiştir. Oradaki girift trigonometrik hesapları kolaylıkla yaptığını görenler, gerçek bir fen adamı olduğunu kabul ederlerdi.<br />
<br />
Hüseyin Hilmi Işık "rahmetullahi aleyh", iktisada, tasarrufa çok riayet ederdi. İsrafı tasvip etmezdi.<br />
<br />
<br />
Bir ihtiyaç olmadıkça evinden dışarıya çıkmaz, ilimle, kitap mütalaasıyla meşgul olurdu. Sevenlerine çok okumalarını ve muteber kitapları herkese ulaştırmaya çalışmalarını tavsiye ederdi. "İslâmiyet, her safhası ile, ahlâkı ile, itikadı ile, ameli ile yaşanan bir dindir. Hepsi bulunursa, tam olur. Yoksa kişinin dini eksik olur" derdi. Yazdığı kitapların her biri, zamanımızda önemli bir boşluğu doldurdu ve ihtiyaçları karşıladı.<br />
<br />
Sıhhati muhafazaya son derecede itina gösterir, mevsime göre giyinirdi. "Elektrik cereyanı öldürür, hava cereyanı süründürür"; "Yaşlıların üşütmekten ve düşmekten çok sakınması gerekir"; "Sıhhati korumak Müslümanların üzerine vecibedir, ibadetleri yapmak ancak bununla mümkün olur" derdi. "Sıhhat için paraya acınmaz" buyururdu.<br />
<br />
Zamanı yerli yerinde ve en iyi şekilde kullanırdı. Her işini muayyen bir zamanda yapardı. Vakit hususunda verilen sözlere de riayet eder, başkalarının da hassasiyet göstermesini isterdi. Mesela, Yeşilköy'deki eczanesine gitmek için evinden çıkışı her zaman aynı vakitte idi. O vakitten bir dakika sonra çıktığı vaki olmazdı.<br />
<br />
Bir yere gidip gelirken, kahvede oturan adamları görünce teessüfle, "eğer parayla zaman satın almak mümkün olsaydı şu adamların zamanlarını alır, çalışırdım" buyururdu. Okumaktan, yazmaktan ve çalışmaktan uzak durmak, ona göre, insanın yaratılış sırrına ters düşerdi.<br />
<br />
<br />
Nasıl muvaffak oldunuz diye soranlara: Helekel müsevvifun yani "Sonra yaparım diyenler helak oldu", hadisi şerifine uyarak bugünün işini yarına bırakmadım ve kendi işimi kendim gördüm, yapamadığım işi bir başkasına havale ettiğim zaman neticesini takip ettim" cevabını verirdi. "Bu zamanda İslamiyet'e hizmeti muvaffakiyetle yapabilmek için muhatabın anlayacağı gibi konuşmalı ve herkese tatlı dilli güler yüzlü olmalıdır" buyururdu.<br />
<br />
Her işinde orta yolu takip eder, hiç bir şeyde aşırılığı tasvip etmezdi. En iyi hoca, en iyi evlad, en iyi kardeş, en iyi eş, en iyi baba, en iyi dede, en iyi komşu ve en iyi ilim adamı olmaya gayret ederdi.<br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #ff0000;" class="mycode_color">Bu bölüm İstanbul Evliyaları, Cild.I'den alınmıştır.</span></span></span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Gavs-ı Sani Seyyid Abdulbaki Erol El Hüseyni (ks) Hazretleri Kimdir?]]></title>
			<link>http://yamanboard.w4f.eu/showthread.php?tid=79</link>
			<pubDate>Mon, 09 Mar 2026 05:01:39 +0100</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="http://yamanboard.w4f.eu/member.php?action=profile&uid=2">YamanTunca</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">http://yamanboard.w4f.eu/showthread.php?tid=79</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><br />
<br />
<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color">Tasavvuf Yolundan Gavs-ı Sani SEYYiD ABDüLBAKi EROL  EL HÜSEYNi HAZRETLERi</span><br />
<br />
<br />
Bilvanis, Siyanüs, Taruni, Havil, Dilibey, Nurşin, Kasrik ve Gadir köylerinden soluklayarak Menzil’i mekan edinen Gavs Hz.leri ve oğulları ( Seyda Hz.leri ve Seyyid Abdülbaki Hz.leri) kıyamete dek sürecek irşad faaliyeti sergilemektedirler. Peygamber soyundan gelen bu aile, şah-ı Nakşibendi ( k.s.)’ın Kasr-ı Arifan’da başlattığı irşadın ikincisini her türlü çileye rağmen, devam ettirmektedirler. Bu yüzden Menzil’e Seyda Hz.leri ( k.s.) ikinci Buhara demiştir. Gerek Gavs Hz.leri, gerek Seyda Hz.leri ve gerekse Seyyid Abdulbaki Hz.lerinin bu yerlerde Allah’ın rızasını kazanmaktan başka gayeleri olmamıştır. Rıza-ı Bari hayatlarının parçası olmuş ve bu uğurda diyar diyar gezmişler ve bu uzun yürüyüşten sonra , Menzil en son durakları olmuş. Böylece göç ve hicret hayatını yaşayarak Resulüllah’a mutabaat yaptılar.<br />
<br />
Bu yürüyüşü önce Gavs Hz.leriyle köy köy gezerek başlamış Seyda Hz.leri döneminde kalabalıklara dönüşmüş ve Seyyid Abdülbaki Hz.lerin de ise zirveye ulaşmıştır. Bu irşad halkasının içinde şeyh Abdurrahman-ı Tahi, şeyh Fethullah, şeyh Muhammed Diyauddin, şeyh Ahmed-el Haznevi gibi sadatlar sıralanmış, mekan değiştirenlerin yerine Gavs Hz.leri, Seyda Hz.leri ve Seyyid Abdülbaki Hz.leri aynı heyecanla bu yolu bugüne dek taşıyarak onların yollarını takib etmişlerdir.<br />
<br />
<br />
Nöbeti devraldığı zat, hem kardeşi, hem yol arkadaşı, hem mürşidi Seyda Hz.leridir. hayattayken arkasında iki büklüm bir vaziyette büyük bir adabla peşisıra yürümesiyle dikkati çeken Seyyid Abdulbaki Hz.leri ilerisini haber verircesine nöbeti Seyda Hz.lerinden devralmıştır. Babaları Gavs Hz.leri olan bu ikili, ailenin gözbebekleridir adeta.<br />
<br />
Seyyid Abdulbaki Hz.leri tâ çocukluk yaşlarda hastalığa yakalanmış, zayıf ve bitap düşmüştür. Malum bizim gibi zayıf insanlar için hastalık günahlara kefaret olan ilaçtır ama, büyük zatlar için makam almalarına veya bir basamak ilerisine sıçramak için verilen ilaçtır. Verem hastalığına yakalanmış, ama hasta haliyle Siirt’te, oradan da Van’a okumaya gitmeyi ihmal etmedi. O zamanları medrese talebeliğinin yanısıra , tevbe de veriyordu. Bir yandan hastalık, bir yandan talebelik ve bir yandan da Gavs Hz.lerinin emri doğrultusunda irşada yardımcı olmasıyla alametlerini tâ o günlerde belli etmesi büyüklüğüne işarettir.<br />
<br />
Gavs Hz.leri Van’a gönderdi. Van’da ne oldu? Kısa zamanda irşad halkası genişledi ve çoğaldı. Kötü hallerini bırakan halkaya dahil oluyordu. Tabii bu arada rahatsız olanlar muhalefet etmeye başladılar. istemeyenler ve çekemeyenler oldu. Münkirler boş durmadılar, hemen şikayet ettiler. iki-üç gün tevkif edildikten sonra Seyyid Abdulbaki Hz.lerini genç yaşta 30 gün süreyle tutukladılar. Molla Ahmed bu durumu Gavs Hz.lerine açıklamaya çekinir, rahatsızlık duyacağını hesap ederek önce tereddüt etti ve nihayet Seyyid Sıtkı’ya söyler. Zaten Seyyid Abdülbaki Hz.leri hastaydı. Bir de hapishane hayatı eklenince, bütün bunları Gavs Hz.leri işitirse ne yapar düşüncesiyle Molla Ahmed’in anlattıklarını dayıları açıklar.Dayıları Seyyid Sıtkı diyor ki:<br />
<br />
“Ben Gavs Hz.lerine söyleyince, Gavs Hz.leri öyle oldu ki, öyle ferahlandı ki, inanın çiçek gibi açıldı. öyle tebessümle bana dedi ki:<br />
<br />
-Ondan büyük nimet ne var? Allah’a şükredelim. imam-ı Rabbani, şah-ı Nakşibendi, Abdulkadir Geylani, şah-ı Hazne hepsi içerde mapus kaldı. Onlara mutabaatı oldu. Bazıları hata yapıyor, suç işliyor, tevkif ediliyor ve ceza altına giriyor. Bu Allah’ın yolunda tevkif edilmiş ve nezaret altına alınmış ne kadar büyük nimettir. Ne kadar şükretsek azdır.”<br />
<br />
O yörenin insanları kötü işleri bırakıp, yola gelmesinden rahatsızlık duyanlar Yüzbaşı’ya şikayet ediyorlar, o da huduttaki yüzbaşıya bildiriyor, derken yirmibeş muhtardan imza toplayarak gözaltına alıyorlar.<br />
<br />
30 günden sonra serbest bırakıyorlar. Gerçi şikayet edenlerin ekserisi hakikati görünce pişmanlık duymuşlar ve yola girmişler. Baktılar ki ne kadar çile çekiyorsa bu zat, o kadar Allah ( C.C.) daha fazla veriyor. Bu durumu idrak edenler hemen diz çöküp halkaya dahil oluyorlardı. 30 günden sonra Menzil’e geliyorlar, daha sonraları tekrar okumak için gidip geliyorlardı. Allah’ın dostları hepsi çekmiş, eziyet onlar için lezzet ve taddır.Seyyid Abdulbaki Hz.lerinin terbiyesinde başta Gavs Hz.lerinin ve Molla Derviş gibi Hocaların katkısı büyüktür. Seyda Hz.leri nasıl ki Gavs Hz.lerinin emrinde nasıldı, Seyyid Abdülbaki belki iki-üç misli daha fazla Seyda ( k.s.)’ın emrindeydi. Seyda Hz.leri ağabey-kardeş ilişkisinin ötesinde can yoldaş idiler. Seyyid Abdulbaki Hz.leri Gavs ( k.s.)’ın döneminde bile Seyda Hz.lerinin karşısında sanki ölü ve cansız gibiydi, yani teslimiyet çoktu. Zaten Seyyid Abdülbaki Hz.lerinin bu halleri , onun ileride Seyda Hz.lerinden sonra büyük bir zat olacağını haber veriyordu. Adabı ve halleri “Seyda Hz.lerine layık olmaya çalışacağım” mesajını ortaya koyuyordu.<br />
<br />
Nitekim de Seyda Hz.leri bu dünyadan göç ettikten sonra irşad daha da kat kat arttı.Seyyid Abdulbaki Hz.leri hastalık çektiği için genç yaşlarda çok zayıfmış, ince yapılıymış. Gavs Hz.lerini Ankara’ya yolladı, o hastalık geçti, dönüşte kilo almaya başladı. Böylece o zayıflık da üzerinden alınmış yerine heybet hakim olmuş. Hem de öyle bir heybet ki, sima olarak artık babası Gavs<br />
Hz.lerine benziyordu. Seyda Hz.lerinin sofilerinden Gavs’ı tanımayanlara, Seyyid Abdulbaki’yi görmeniz kâfi deniliyor. Gerçekten de, Gavs’ı görenler yüzcek benzediğini söylüyorlar. Hastalık, hapis, eziyetler derken sabır yürüyüşünü Seyda Hz.lerinin arkasında adapla yapıyordu. Seyda Hz.lerinin halifelik öncesi ve sonrası emrinden çıkmayan birisi varsa o da Seyyid Abdulbaki Hz.leri idi. Hayatında iki şey mukaddes biliyordu: birisi Gavs Hz.leri ve Seyda Hz.leri, diğeri ise Kur’an ve hadis…<br />
<br />
öyle ki , Seyda Hz.leri şu işi yap, hemen yapıyordu. Ağabey-kardeş ilişkisi teslimiyet çerçevesinde geçti. Zaten Mürşid-i Kâmil’in alameti âdâbıdır. Gavs Hz.leri vefat edince bütün işleri Seyda Hz.leri yapıyordu. O yıllar en büyük yardımcısı Seyyid Abdulbaki ( k.s.)idi. Hayatını âdâb ve teslimiyet üzerine tanzim etmişti. Gavs Hz.lerine de öyle candan ve aşktan bağlıydı ki,<br />
onun dar-ı bekâya irtihali Seyyid Abdulbaki ( k.s.)’ın iç dünyasında fırtına estirmiş, adeta şok hali yaşamasına sebep oldu. öyle bir şok ki beraber yaşadıkları Seyda Hz.lerini bile bir an unuttururcasına, 21 gün biat etmemiş Gavs Hz.lerinin merkadına günlerce yüz sürmüş ve onu kaybetmenin hüznünü yaşıyordu. Tabii bu şoktan çıkmama hali Seyda Hz.lerine beyatını<br />
geciktirmesine sebep olmuş. Seyyid Abdulbaki Hz.lerinin bu haline itiraz edenler olmuş ama , o bütün bunlara aldırış etmeden Gavs ( k.s.)’ın merkadına yapışmıştı. Yine birgün Seyyid Abdulbaki Gavs’ın merkadında, Seyda Hz.leri de merkadda o arada Kur’an okuyor. işte o sıra ne olduysa orda oluyor, Seyda Hz.leri:<br />
<br />
“Abdulbaki otur…” diyor ve beyatı o anda gerçekleşiyor. Hatta, maneviyatta Gavs’ın ( k.s.) Seyda Hz.lerine üç sefer:<br />
<br />
“- Raşid, S. Abdulbaki’ye dikkat et. Onu sana teslim ettim” dediği rivayet ediliyor. Böylece, Seyda Hz.leri bu ikaz karşısında Seyyid Abdulbaki ( k.s.)’ına “otur” diyerek emaneti veriyor. Kelimenin tam anlamıyla bu emanet Seyyid Abdulbaki’ye ( k.s.) verilen en büyük hediyeydi. Artık o şok hali<br />
üzerinden kalkıyor, yeni bir hayata başlamanın sevinci üzerini kaplıyordu. Gavs ( k.s.)zamanındaki beraberlik eskisinden daha da çok koyulaşarak Mürşid-Halife ilişkisine dönüşüyor. Seyda Hz.leri halifeliği Molla Abdulbaki ile beraber ikisinin icazetini bir perşembe akşamı veriyor. Seyda Hz.lerinin sofileri Menzil’e ziyarete gittiğinde hep onu Seyda Hz.lerinin arkasında iki büklüm gördü ve hafızalarımızda hep o hali kaldı. Ayrıca Seyyid Abdulbaki sırt ağrılarından dolayı Seyda Hz.lerinin emriyle ameliyat da olurlar.Seyda Hz.leri de dar-ı bekâya irtihal edince bütün yük Seyyid Abdulbaki Hz.lerinin omuzlarına binmiştir. Nasıl ki, Gavs zamanında en büyük destekçi<br />
<br />
Seyda Hz.leri idi, Seydamızın döneminde de en büyük yardımcı Seyyid Abdulbaki Hz.leri idi. şimdi Menzil’in işleri daha da yoğunlaşmıştır. Bir yandan camii inşaatı, diğer yandan merkad inşaatı ve diğerleri bunun en büyük göstergesidir. Menzil artık gelen misafirleri maddeten kaldıramadığı için, Seyyid Abdulbaki Hz.leri büyük çapta inşaat ve imar faaliyetlerini başlatarak, Gavs ( k.s.) ve Seyda ( k.s.)’ın bıraktığı temelleri daha da genişletmişlerdir.<br />
<br />
önce Türk-i Cumhuriyet’lere yönelik bir seyahatı başlatırlar. Daha sonra bu yolculuktan sonra umre hazırlığına koyulur. Türk-i iller ve Umre yolculuğu derken, Menzil’e döner dönmez merkad ve camii inşaatını gerçekleştirir. Sene içinde de Afyon’u ve Pursaklar’ı ziyaret ederek hem irşad hem de mutabaat yapıyorlar. Seyda Hz.lerinden devraldığı yük, beş-on misli daha da artarak<br />
bu dönemde şeritle ( iple) tevbe verme metodunun görülmesi bu dönemin en belirgin özelliğini ortaya koyması bakımından mühimdir. O kadar yük artmış ki, Allah’ın rahmeti ve kudreti olmasa hiç bir insanın bu yükü taşıması mümkün değildir. Bütün bu eziyetleri Allah için çekiyorlar. Her türlü insanın nefes kokusuna normal bir insan, değil bir gün, bir saat bile dayanamaz. öyle oluyor ki, camii tıklım tıklım, üstüste secde ediliyor, nefessizlikten dayanılmaz hale geliyor. Böyle olduğu halde, hem camii inşaatı, hem Menzil’in işleri, hem sırt ağrıları, hem de irşad faaliyetlerini bıkmadan usanmadan, aralıksız bir şekilde yürütüyorlar. Fakat, Allah-ü Teala ona göre kuvvet vermiş. Allah’ın muhabbeti olmazsa ve sadatların muhabbeti olmazsa bütün bu işlerin yapılması imkânsızdır.<br />
<br />
Bel ağrılarına rağmen yine de irşaddan geri kalmıyor, devamlı sofilerin hizmetinde. Rahatsızlığını bile hiçbir zaman dile vurmaktan haya edinen bir mizacı var. Hastalığını soranlara, sıkılgan bir vaziyette anlatmaktan imtina ediyor, ancak ve ancak sırtını çeviremediğini görerek anlaşılıyor. Dikkatle bakıldığında kendini ve sırtını çeviremediği gözlerden kaçmıyor. Bunlara rağmen irşad faaliyetlerine yılmadan usanmadan ve sorumluluk duygusuyla devam ediyorlar. Bu vazifeyi madem yapacaksan, tam yapacaksın şuuruyla hareket ediyor. Allah ( C.C.) ecirlerini artırıyor.<br />
<br />
Seyyid Abdulbaki Hz.leri denilince ilk evvela âdâb akla geliyor. Gavs ( k.s.)’ın şah-ı Hazne’ye bağlılığı ve Seyda Hz.lerinin Gavs’a teslimiyeti, Seyyid Abdulbaki ( k.s.)’ında zirveye çıkarak âdâba dönüşmüştür. Diğer halifelerde de var ama, Seyyid Abdulbaki’de tarif edilmez bir şekilde<br />
bambaşka…<br />
<br />
Seyda Hz.lerinin ardından merkadı ve camiiyi yapması, evlere ve çeşmelere el atması gibi faaliyetlerine de akıl sır ermiyor. Yani tasarrufatına akıl ermiyor ve çok hızlı başladı. Tabii hep Allah’tan geliyor. Bu dönemde çorba daha da fazla kaynıyor, ekmek daha çok çıkıyor, tabiri caizse on misli oldu.<br />
<br />
işte bu yoğun faaliyetinde Seyyid Abdulbaki Hz.lerinin dilinden sohbet bile işitemez olduk. Zaten fırsat yok. Sohbet ederse, tevbe veremezsin ve irşadın aksamasına yol açar. O bakımdan hiç boş durmuyor, o yüzden sohbete sıra gelmiyor. Seyda Hz.leri Gavs’tan sonra yaklaşık iki sene çok sohbet etti, sonradan birdenbire bıraktı. Vefatına yakın veda niteliğinde sohbetleri oldu o kadar. Fakat, Seyyid Abdulbaki Hz.leri irşadı devraldıktan sonra sohbet etmemesi, yukarıda işaret ettiğimiz hususlardan kaynaklanmaktadır. Bu dönemde amel, zikir ve akıl ön planda. Muhabbetten ziyade çalışmak, bu dönemin en belirgin özelliği.<br />
<br />
işin özü, fazla söze ne hacet, Seyyid Saki Hz.lerinin de buyurduğu gibi:<br />
<br />
“Artık emeklemeyi bitirdik, şimdi Amel zamanı…”<br />
<br />
bu Yolunamaci Allah ( c.c.) Rizasidir.<br />
Kişi Ne Yaparsa Allah ( c.c.) Nin Rizasi Için çalişmali, Ne Yaparsa Allah ( c.c.) Için Yapmali Ki, Ahirette Yüzü Beyaz Olanlardan Olsun.<br />
<br />
Evden çikarken Evdekilerin Rizkini Kazanmaya Diye Niyet Etmemeli, üstümüze Vacip Kilindiği Için ( sizin Için çikiyorum) Diye Allah ( c.c.) Rizasi Için Niyet Edip çalişmaya öyle çikmaliyiz, çünkü ( allah C.c.) Rizkiniza Kefilim Diye Buyuruyor.<br />
Sabah Namazindan Sonra üstünüzü Başinizi Giyip Evden çikarken Allah ( c.c.) Rizasi Için Niyet Edin.<br />
<br />
Yaptiğiniz Her Işte Niyetiniz Allah ( c.c.) Rizasi Için Olsun.<br />
Niyet çok önemli. Ne Iş Yaparsaniz Yapin önce Niyetinizi Kontrol Edin.<br />
Allah ( c.c.) Namazi Niyetsiz Kilarsaniz Kabul Etmez.<br />
<br />
Nefis Ve şeytan Düşmandir, Bunlara Uymayin !<br />
Nefs-i Emmare Insani Devamli Kötülüğe Sevkeder,ondan Kurtulmak Lazim.<br />
<br />
Dünyada çok Para Kazanan Bir Kişi Dünyada çok Hürmet Görebilir Reisicumhur Ve Bakanlar Kime Hürmet Gösterir; Parasi Olana Ve Dünya Parasi Olduğu Zaman Dünya Kapilari Açilir. Nasilki Dünyada Paraniz Olduğunda Hürmet Görüyorsaniz, Ahirette De Hürmet Görmek Için Kapilarin Açilmasi Için Ahiret Parasi Biriktirmek Ve Ameli Salih ( salih Amel) Işlemek Lazim Ki, Oradada Peygamberler, Sahabeyi Kiram Ve Evliyalar Hürmet Göstersin Ve Yer Göstersin.<br />
Onun Için Dünyada Ticareti Iyi Yapmak Ve Cebimizi Sevap Ve Iyiliklerle Doldurmak Gerek. Nasil Ki Parasi çok Olana Izzet Ve Ikramda Bulunuluyorsa Ahirette De Sevabi çok Olana Hürmet Gösterilir.<br />
<br />
Gavs Hazretleri Buyurdular Ki; Dünya Ahiretin Peşinden Gelir Ama, Ahiret Dünyanin Peşinden Gelmez.<br />
<br />
Siz Ahiret Için Yani Allah ( c.c.) Rizasi Için çalişirsaniz Dünyalik Size Kendisi Gelir.<br />
<br />
Hz.peygamber ( s.a.v.) ümmetine çok Düşkündür. Ahirette Diğer Peygamberler Kendi Nefislerini Düşünürken, Bizim Peygamberimiz Hz.muhammed ( s.a.v.) ümmeti ümmeti Der. Bizde Onu Mağdur Etmemek Için çalişmamiz Lazim.<br />
<br />
Alah ( c.c.) Peygamberimizin şefaatini Size Ve Bize Nasib Etsin.<br />
<br />
Allah ( c.c.) Hepinizden Razi Olsun.<br />
<br />
Sofi'nin Rüyası<br />
<br />
Mersinli bir sofinin anlattığı A.B. Hz lerinin anlatılmasını istediği bir rüyayı nakledelim<br />
<br />
Bir gece rüyasında iki cihan serveri efendimiz ( SAV) rüyasında görür yanında Hulafa-i Raşid’in diğer sahabeyi güzün efendilerimiz bulunmaktadır . efendimizin önünde büyük bir sofi topluluğu vardır efendimiz ( SAV ) Sıdık u Ekber Ebu Bekir efendimize döner ya Ebu Bekir gir sofilerin içinden kendi meşrebinden ( benzerinden) olanları çıkar Hazreti Ebu Bekir efendimiz girer sofiler topluluğunun içinden bir gurubu çıkarır efendimiz ( AS) hazreti Ömer ( RA) döner ya Ömer sende gir kendi meşrebinden olan insanları sofilerin içerisinden al çık der hazreti Ömer efendimizde girer bir grup sofi alır çıkar ..<br />
<br />
Arkasından hazreti Osman efendimiz ve hazreti Ali KEREMALLAHU VECHE efendimize aynı emiri verirler onlarda girer bir gurup sofi alır çıkarlar. geriye çok sofi kalmıştı ALLAH RASULÜ ( sav) EFENDİMİZ A.B ( ksa) döner ya A.B. bunlar kim diye sorar<br />
A.B ( KSA) boynunu büker sesini çıkarmaz .. ALLAH RASÜLÜ tekrar sorar<br />
Bunun üzerine A.B Hz. leri buyururur efendimiz bunlar bazen hatmelerini kaçıran bazen virtlerini terk eden sofilerdir buyurmuş …<br />
<br />
ALLAH RASÜLÜ ( s:a:v)buyurur öyle ise bunları da biz götürelim der<br />
<br />
Bir sofinin yaşadığı bir olayı İsveçre ’de oturan yetkili bir arkadaştan nakledelim ..<br />
Bir gün Şahı Hazne k.s.a. nın torunlarından birisi menzile gelir. Menzil’de A.B Hz leri ile birlikte gezerken önde A.B. Hz leri arkada Şahı Hazne ‘nin torunu ve diğer sofiler.. Adabı bilen o sofi Şahı hazne Hz.lerinin torununa şunu sorar..<br />
<br />
- Kurban bizim bildiğimiz adaba göre Sizin önde A.B. Hz.lerinin arkada gitmesi icab ederdi. Amma görüyoruz ki siz arkada O önde gidiyor. Bunun hikmetini anlayamadık sebebi nedir ?<br />
Şahı Haznenin torunu anlattı.<br />
<br />
- Ben bir gün rüya gördüm .. Ruyamda çok güzel bir taht vardı. Acaba bu taht kimin diye düşünürken dedem Şahı Hazneyi gördüm . geldi tahtın sağ tarafında ayakta dineldi. Arkasından Gavs Abdulhakim Hüseyni Hz.leri geldi dineldi. Ben merak ediyordum .. acaba tahta kim gelecek oturacak. Herhalde Allah Rasulü gelecek diye düşünüyordum. İlerden birisi belirdi. Yüzünü nurdan göremiyordum. Ben pür edep seyrediyordum. Geldi tahta oturdu. İyice dikkat ettiğimde A.B. Hz.leri olduğunu gördüm. Dedemin ve Abdulhakim Hüseyni Hz.lerinin edep tuttuğu bir insanı bir Allah dostunu zamanın Gavsının önünden nasıl yürüyebilirim…<br />
O sofi anlatmaya devam ediyor ..<br />
<br />
- Biz Seyda Muhammed Raşid Hz.leri zamanında çok gördük ki Şahı Haznenin hizmetcisi gelse Seyda Hz.leri bizzat kendisi ilgilenir ve onun karşısında pür edep dururdu. Yorum size ait …<br />
<br />
<br />
<br />
Gavs hz.lerinin zikir hakkindaki Bütün sohbetleri<br />
<br />
Buyurdular<br />
<br />
-Kalbin gıdası zikirdir. Günahlar ise, şeytanın gıdasıdır. Kalbini diriltmek ve beslemek isteyen kimse Yüce Allahın zikrini çok yapmalıdır. Günah işleyenler, kalplerini zayıflatıp şeytanı kuvvetlendirmiş olurlar. Şeytanı kuvvetli olanın dini zayıf olur. Onun için haramlardan uzak durmalıdır<br />
<br />
-Zikre devam ediniz, virde önem veriniz. Çünkü kalbin tek ilacı zikirdir. Kur?an okumak, salâvat çekmek, hizmet etmek sevaptır; fakat bunlar kalbe ilaç olmaz, nefsin çirkin sıfatlarını değiştirmez. Nefsi ancak zikir terbiye eder.?<br />
<br />
-Zikir kalbin gıdasıdır; gıdasını almayan kalp zayıflar, sonra ölür.<br />
Kalp ancak zikir ile beslenir, kuvvetlenir, tatlanır, manen hayat bulur. Haramlar ve işlenen günahlar ise, şeytanın gıdasıdır. İşlenen günahlar, insanın kalbini zayıflatır; onun düşmanı olan nefsi ve şeytanı kuvvetlendirir. Bu nedenle, insanın içinde kalp, nefis ve şeytan devamlı mücadele hâlindedir. Rabbü?l-Alemin:<br />
/( Dikkat edin, uyanık olun; kalpler ancak Allah?ın zikriyle huzur bulur,)* buyurmuştur.? Rad 28<br />
-Yüce Allahi zikre devam ediniz.Zikir çekerken uyanik olunuz.Allah zikrini kalbinizin içine yerlestiriniz. Zikir kalbe yerlesince siz istemesenizde kalp Yüce Allahi zikreder.Midenizi düsünün;o,siz istemesiniz de kendi isini görür.Siz uyurken bile işine devam eder.Içine zikir yerleşen kalp de böyledir.<br />
Zikr cekmeyen sofi avamdir. Naksi listesine sadece zikir* ceken sofiler yazilir.<br />
*Nefis nefy isbat ile müslüman olur.<br />
*Sofiler bize dünya sikayeti ediyorlar.Ama bir sofi gelip zikr ile soru sormuyor.<br />
*Dünya dertleri hep gafletten geliyor. Zikri sürekli cekin,günahlara meyl etmeyin. Yoksa zikr uzar gider.<br />
<br />
-Gavs hz.lerine bir sofi gelip Zikrimi cekemiyorum deyince mübarek celalleniyor. Mübarek* yok hastayim,yok yapamiyorum gibi dertlerin zikre mani olmadigini buyurmus ve her türlüsünün gafletten meydana geldigini buyurmus. Illaki zikri cekmek gerektigini buyurmustur.<br />
<br />
Gavs sani yine ( zikr cekmeyen rabita yapmayan kisiyi tanimadiklarini) buyurmustur<br />
<br />
Gavs - ı Sânî -<br />
-Hazretleri, Divandaki görevlilere ve korumalara buyurmuşlar;<br />
Virdinizi çekmezseniz, 100 sene de hizmet etseniz; işe yaramaz.<br />
<br />
- Hatme,rabıta ve vird bizim yolumuzun esaslarıdır. bunlardan birini yapan<br />
kapımızın önündedir.İkisini yapanın eli elimizdedir.Üçünü yapanın eli cebimizdedir ne isterse alsın.<br />
<br />
Gavs-i Sani ( k.s) virdi şöyle anlatmış:<br />
<br />
Düşünün sobayı nasıl ki soba yanar sonra sobayı temızlemesseniz ne olur<br />
<br />
bilirmisiniz der sobayı yakmaya kalkarsanız soba tıkanır dumanı gerı teper<br />
<br />
o zaman buğulursunuz zehirlenir ölürsünüz Gavs ( k.s) devam edıyor virdi<br />
<br />
cekmesenız kalbe Allah cc nuru gelmez Allahın nurunun gelmedigi kalp ne<br />
<br />
olur olur Allah cc anmayan kalp olur ve Allahın nuru Kalbine girmez o zaman<br />
<br />
kalbe seytanın vesvesesı girer Allahı unutmaya kadar gider, virdınızı çekin<br />
<br />
gafletsız dıyor sonra gavs-ı Sani hz. gıdın hesap verın gorevlılere der.<br />
<br />
Gavs-ı Sani Hz.lerinin vird üzerine yaptığı sohbetin bir kısmını<br />
<br />
-Siz hastasınız ve bir doktora gittiniz.Doktor sizin hastalığınıza iyi gelecek bir ilaç tavsiye etti.<br />
Bu ilacı alırsanız iyileşeceksiniz.Ancak ilacı almıyorsunuz ve hastalık da geçmiyor.<br />
Vird kalbin ilacıdır, eğer gafletsiz çekilirse lezzet alınır ve derdinize derman olur. Vird gaflet ile<br />
çekilirse bitmek bilmez.İnsan bir an önce kalkmak ister, sıkıntı basar.<br />
Allah dan başka bir şeyi vird esnasında düşünmek gafletdir.Gaflet ise şeytandandır.<br />
Bu yolu bitirmek lazımdır<br />
<br />
Şöyle bir soru soruldu;<br />
<br />
-Efendim, biz virdi gafletsiz çekmek istiyoruz ama olmuyor. Cevaben buyurdular ki;<br />
<br />
-Çok çalışmak lazımdır, virde başlandığında bir kerede çekmek gerekir. Vird esnasında sadece Allahı düşünmek gerekir<br />
<br />
Gavsımızın Sohbeti<br />
*<br />
*Şah-ı Nakşibend Hz. ( ksa) bir gün vird çekiyordu. Bir ses işitti. Ses dedi; ey kulum ben senden razıyım. Geçmiş günahlarını ve gelecek günahlarını affettim. Yeter artık vird çekme dedi. Şah-ı Nakşibend ( ksa) Hz.leri dikkat etti, ses tek noktadan geliyordu. Baktı sağından, solundan, arkadan, önden, alttan ve üstten gelmiyor. Sadece tek bir noktadan geliyordu. Şah-ı Nakşibend ( ksa) Hz.leri Şeriat ilmine vurdu, dedi ey iblis sen şeytansın, şeytan; nerden anladın, şeytan olduğumu, Şah-ı Nakşibend ( ksa) Hz.leri dedi;<br />
<br />
Rahmani ses olsa her yönden ve aynı anda gelir seninki tek bir noktadan geliyor. Sağ elini yukarı kaldırıp, elindeki vird tesbihini bir vurdu, şeytanın arşını kırdı, tuz budak etti, ilmi sayesinde. İlim nurdur, ışıktır. Onun için herkes ilim yapacak, okuyacak, öğrenecek. Bir taksinin her şeyi olsa farı olmazsa yol gidemez. İşte insanda da ilim olmazsa her yer karanlıktır. Kısa zamanda tepe takla gider. İşte Şah-ı - Nakşi - bend - ( ksa) Hz.leri denilmesindeki sebep budur. İlmiyle şeytanın levhini kırmasından sonra, Allahu-Teala Azimüşan Şah-ı Nakşibend ( ksa) Hz.lerinin kalp kulağına, Ey kulum ilmin ile öyle bir sed çektinki, iblis bu seti kıyamete kadar aşamaz. Gavs?ımız açıkladı; ?Şahı, en ulu yüksek, Nakşi gizli, Bend set, yani maneviyattan yapılmış gizli aşılmayan yüce, ulu sed anlamına gelir. Bu sed Allah ( cc ) Seddidir.<br />
Seyda hazretleri bir sohbet esnasındayken..Sofilerden biri gavsım dünyada herkesin bir işi bir mesleği vardır ..Sizin<br />
<br />
mesleğiniz nedir?diye sormuş.<br />
<br />
Seyda hazretleride benim işim çözmek ve bağlamak üzerinedir diye cevaplamış..Sofi çözmek ve bağlamaktan kastınız nedir Gavsım deyince:<br />
<br />
Seyda hazretlerinin cevabı ''Kurban ben sofilerin kalplerini dünyadan ÇÖZÜP ahirete BAĞLIYORUM<br />
<br />
alıntıdır.<br />
<br />
Seyda Hz.lerinin Halifelerine Yaptığı Sohbet”<br />
<br />
BİR İNSANIN SUYA HARARETİ GİBİ BENDE SANA KAVUŞMANIN HARARETİYLE YANIYORUM. KABUL ET BİZİ SEYDAM KOVMA KAPINDAN AMA ŞUNU BİLİYORUM Kİ BİR BABA OĞLUNU KOVAMAZ . İŞTE UMUDUM BUNDANDIR SEYDAM CANIM<br />
<br />
Zamanin kutlusu su an Gavs-i Sani k.s. Hz. zamaninda halifeydi, çünkü o zamanin kutlusu kendi abisi Sultan Seyyid Muhammed Rasid k.s.a hz. leri idi. Hiç br Seyh digerinden büyüktür kelamini kullanamayiz Allah muhafaza küffar oluruz. Hepsi Mürsid olmus, irsadalarini tamamlamis, Rablerine kavusmuslardir insallahü teâlâ. Ve hepsinin Nüru Rasulullah s.a.v. efendimizin Nûrudur. Herhangi bi kiyaslama yapilamaz. Mevlâ C.C. hepsine Mürsidlik makamini layik görüp Onlari birer Seyh yapmistir. Kendi kendine olmadi hiç birsey, Cenâbi Hak ol demeden olmazda. Bizim yapmamiz gereken ise, sirf Evliyaullah olduklari için, Mevlâ c.c. dostlari olduklari için ve Rasulullah s.a.v. efendimizin nûru ile sereflendikeri için Onlara k.s. teslim olmamizdir. Ve bu nûr Allahü Teâlânin nûrudur. Sirf bunlari düsünüp ve inanip bu yola teslimiyet ve samimiyetle tabi olmamiz gerekir. Fitneye mahal veren iblistir. Onu engellemek ise Kulun Allahin izni rahmeti ve sadatin himmeti ile engel olmaktir. Dualarimiz o yöndedir ki, Allah c.c. izni Sadatin himmeti ile, hiç bir mürid böyle düsüncelere kapilmasin. Sufi kendi mürsidine tabii olmalidir, çünkü zamanin kutlusu Odur. Bakiniz; Sultan Seyyid Muhammed Rasid hz. lerinin sufileri, su an Gavs-i Sani Hz. lerinin sufisidir. çünkü zamanin kutlusu degismistir. Ama ölüde olsa diride olsa, hepsinin nûru Muhammed s.a.v. efendimizin nûrudur ve dünyayi aydinlatmaktadir, zahiren görülmesede bâtinda bu bilinir. Tarik-i Naksibendiye disinda ise, bunu söyle algilayabiliriz. her mürid kendi mürsidine tabidir, ona teslim olmustur. Karistirma, kiyaslanma yapilamaz. Önemli olan ne tarikat nede mürsidin üstünlügüdür ( ki takvadaki mertebedeki üstünlügü yalniz ve yalniz Allah c.c. bilir), önemli olan müridin teslimiyeti samimiyeti ve yasantisidir. Hani derler ya, sen maneviyati ne o kapida ara nede bu kapida, sen herseyi önce kendinde ara. Yapilmasi gereken Allah dostlarina teslim olmak. Hangisinin daha üstün daha iyi ( hasa!) oldugunu düsünmek arastirmak çok büyük yanlisa iter bizleri ve bu düsüncede seytandandir. Vesvese ile fitneye mahal verecek davranislardan sakinmaliyiz. Bizler önümüze bakip, teslim olmaliyiz, yasamasini bilmeliyiz, vücüdümüzün her zerresinde hissetmeliyiz bu Aski. Önce fenafiseyh, sonra fenafirrasul ve en sonunda fenafillah olabilmek için. <br />
<br />
<br />
Naksibendi tarikati menzil kolunun suanki seyhi Abdulbaki hz.leri<br />
<br />
Gavsî Bilvanisî’nin yakınlarından olan bir seyyid, birçok seferinde Gavsî Bilvanisî ile beraber yolculuk yapmıştı. Bir gün bu seyyid Şahı Haznenin ziyaretinde bulundu. Şahı Hazne’nin huzuruna vardığında, Şahı Hazne:<br />
-Abdülhakim ne yapıyor?” diye sordu. Seyyid, S.A.Hakîm ve ailesinden bahsetti. Şahı Hazne, S.A. Hakîm’in çocuklarından haber vermesini söyledi. Gavsî Bilvanisi’nin yakını olan Seyyid:<br />
-Şeyh Abdûlhâkîm’in üç oğlu var.<br />
“Birinci oğlunun ismi Seyyid Muhammed Nuranî” dedi. Şahı Hazne:<br />
-O Şeyh olur” buyurdu. Seyyid:<br />
-İkinci oğlunun ismi Seyyid Muhammed Raşid” dedi, Şahı Hazne:<br />
-Onun çok büyük cemaati olur” buyurdu. Seyyid:<br />
-Üçüncü oğlunun ismi ise Seyyid Abdûlbakî” dedi, Şahı Hazne:<br />
-Âlem onun zamanında irşadı görsün” dedi…<br />
<br />
Şahı Hazne’nin müjdelediği Gavsus-Sanî Seyyid Abdûlbâkî, çocuk yaşlardayken hastalığı nedeniyle hastanede yatıyordu. Gavsus-Sanî’yi hastanede ( k.s) ziyaretinde bulunan bir sofi anlatıyor:<br />
“Gavsus-Sanî yatakta yatıyor, Abdülhakim el-Hüseynî ( k.s.), Gavsus-Sanî’nin yanı başında duruyordu. Ben çiçeklerle içeri girdiğimi görünce hoşuna gitti ve dedi ki:<br />
-Sofi sen Seyyid Abdûlbâkî’yi seviyor musun?” Sofi:<br />
-Evet, kurban çok seviyorum.” Şeyh Abdülhakim dedi ki:<br />
Ah keşke onun zamanına erişebilseydik te ona üç gün müridlik yapabilseydik….”<br />
İşte kardeşlerim! ‘Ümmeti Muhammed gaflete düşmesin zamanına yetişirse elinden tutsun, eteğine yapışsın, imanını kurtarsın’ diye Bu mübarekler böyle bir müjde vermişlerdir.<br />
Bu mübareklerin irşad metodları Rasulullah ( s.a.v) efendimizin irşad metodlarıdır. Bu yüzden bu insanları, Allah Teala kullarına böyle sevdirmektedir. Bu mübareğin daha irşadının altıncı senesinde:<br />
“Elhamdülillah sofilerden şu ana kadar vefat edipte imansız giden hiç kimse olmadı” buyurdu<br />
<br />
</span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><br />
<br />
<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color">Tasavvuf Yolundan Gavs-ı Sani SEYYiD ABDüLBAKi EROL  EL HÜSEYNi HAZRETLERi</span><br />
<br />
<br />
Bilvanis, Siyanüs, Taruni, Havil, Dilibey, Nurşin, Kasrik ve Gadir köylerinden soluklayarak Menzil’i mekan edinen Gavs Hz.leri ve oğulları ( Seyda Hz.leri ve Seyyid Abdülbaki Hz.leri) kıyamete dek sürecek irşad faaliyeti sergilemektedirler. Peygamber soyundan gelen bu aile, şah-ı Nakşibendi ( k.s.)’ın Kasr-ı Arifan’da başlattığı irşadın ikincisini her türlü çileye rağmen, devam ettirmektedirler. Bu yüzden Menzil’e Seyda Hz.leri ( k.s.) ikinci Buhara demiştir. Gerek Gavs Hz.leri, gerek Seyda Hz.leri ve gerekse Seyyid Abdulbaki Hz.lerinin bu yerlerde Allah’ın rızasını kazanmaktan başka gayeleri olmamıştır. Rıza-ı Bari hayatlarının parçası olmuş ve bu uğurda diyar diyar gezmişler ve bu uzun yürüyüşten sonra , Menzil en son durakları olmuş. Böylece göç ve hicret hayatını yaşayarak Resulüllah’a mutabaat yaptılar.<br />
<br />
Bu yürüyüşü önce Gavs Hz.leriyle köy köy gezerek başlamış Seyda Hz.leri döneminde kalabalıklara dönüşmüş ve Seyyid Abdülbaki Hz.lerin de ise zirveye ulaşmıştır. Bu irşad halkasının içinde şeyh Abdurrahman-ı Tahi, şeyh Fethullah, şeyh Muhammed Diyauddin, şeyh Ahmed-el Haznevi gibi sadatlar sıralanmış, mekan değiştirenlerin yerine Gavs Hz.leri, Seyda Hz.leri ve Seyyid Abdülbaki Hz.leri aynı heyecanla bu yolu bugüne dek taşıyarak onların yollarını takib etmişlerdir.<br />
<br />
<br />
Nöbeti devraldığı zat, hem kardeşi, hem yol arkadaşı, hem mürşidi Seyda Hz.leridir. hayattayken arkasında iki büklüm bir vaziyette büyük bir adabla peşisıra yürümesiyle dikkati çeken Seyyid Abdulbaki Hz.leri ilerisini haber verircesine nöbeti Seyda Hz.lerinden devralmıştır. Babaları Gavs Hz.leri olan bu ikili, ailenin gözbebekleridir adeta.<br />
<br />
Seyyid Abdulbaki Hz.leri tâ çocukluk yaşlarda hastalığa yakalanmış, zayıf ve bitap düşmüştür. Malum bizim gibi zayıf insanlar için hastalık günahlara kefaret olan ilaçtır ama, büyük zatlar için makam almalarına veya bir basamak ilerisine sıçramak için verilen ilaçtır. Verem hastalığına yakalanmış, ama hasta haliyle Siirt’te, oradan da Van’a okumaya gitmeyi ihmal etmedi. O zamanları medrese talebeliğinin yanısıra , tevbe de veriyordu. Bir yandan hastalık, bir yandan talebelik ve bir yandan da Gavs Hz.lerinin emri doğrultusunda irşada yardımcı olmasıyla alametlerini tâ o günlerde belli etmesi büyüklüğüne işarettir.<br />
<br />
Gavs Hz.leri Van’a gönderdi. Van’da ne oldu? Kısa zamanda irşad halkası genişledi ve çoğaldı. Kötü hallerini bırakan halkaya dahil oluyordu. Tabii bu arada rahatsız olanlar muhalefet etmeye başladılar. istemeyenler ve çekemeyenler oldu. Münkirler boş durmadılar, hemen şikayet ettiler. iki-üç gün tevkif edildikten sonra Seyyid Abdulbaki Hz.lerini genç yaşta 30 gün süreyle tutukladılar. Molla Ahmed bu durumu Gavs Hz.lerine açıklamaya çekinir, rahatsızlık duyacağını hesap ederek önce tereddüt etti ve nihayet Seyyid Sıtkı’ya söyler. Zaten Seyyid Abdülbaki Hz.leri hastaydı. Bir de hapishane hayatı eklenince, bütün bunları Gavs Hz.leri işitirse ne yapar düşüncesiyle Molla Ahmed’in anlattıklarını dayıları açıklar.Dayıları Seyyid Sıtkı diyor ki:<br />
<br />
“Ben Gavs Hz.lerine söyleyince, Gavs Hz.leri öyle oldu ki, öyle ferahlandı ki, inanın çiçek gibi açıldı. öyle tebessümle bana dedi ki:<br />
<br />
-Ondan büyük nimet ne var? Allah’a şükredelim. imam-ı Rabbani, şah-ı Nakşibendi, Abdulkadir Geylani, şah-ı Hazne hepsi içerde mapus kaldı. Onlara mutabaatı oldu. Bazıları hata yapıyor, suç işliyor, tevkif ediliyor ve ceza altına giriyor. Bu Allah’ın yolunda tevkif edilmiş ve nezaret altına alınmış ne kadar büyük nimettir. Ne kadar şükretsek azdır.”<br />
<br />
O yörenin insanları kötü işleri bırakıp, yola gelmesinden rahatsızlık duyanlar Yüzbaşı’ya şikayet ediyorlar, o da huduttaki yüzbaşıya bildiriyor, derken yirmibeş muhtardan imza toplayarak gözaltına alıyorlar.<br />
<br />
30 günden sonra serbest bırakıyorlar. Gerçi şikayet edenlerin ekserisi hakikati görünce pişmanlık duymuşlar ve yola girmişler. Baktılar ki ne kadar çile çekiyorsa bu zat, o kadar Allah ( C.C.) daha fazla veriyor. Bu durumu idrak edenler hemen diz çöküp halkaya dahil oluyorlardı. 30 günden sonra Menzil’e geliyorlar, daha sonraları tekrar okumak için gidip geliyorlardı. Allah’ın dostları hepsi çekmiş, eziyet onlar için lezzet ve taddır.Seyyid Abdulbaki Hz.lerinin terbiyesinde başta Gavs Hz.lerinin ve Molla Derviş gibi Hocaların katkısı büyüktür. Seyda Hz.leri nasıl ki Gavs Hz.lerinin emrinde nasıldı, Seyyid Abdülbaki belki iki-üç misli daha fazla Seyda ( k.s.)’ın emrindeydi. Seyda Hz.leri ağabey-kardeş ilişkisinin ötesinde can yoldaş idiler. Seyyid Abdulbaki Hz.leri Gavs ( k.s.)’ın döneminde bile Seyda Hz.lerinin karşısında sanki ölü ve cansız gibiydi, yani teslimiyet çoktu. Zaten Seyyid Abdülbaki Hz.lerinin bu halleri , onun ileride Seyda Hz.lerinden sonra büyük bir zat olacağını haber veriyordu. Adabı ve halleri “Seyda Hz.lerine layık olmaya çalışacağım” mesajını ortaya koyuyordu.<br />
<br />
Nitekim de Seyda Hz.leri bu dünyadan göç ettikten sonra irşad daha da kat kat arttı.Seyyid Abdulbaki Hz.leri hastalık çektiği için genç yaşlarda çok zayıfmış, ince yapılıymış. Gavs Hz.lerini Ankara’ya yolladı, o hastalık geçti, dönüşte kilo almaya başladı. Böylece o zayıflık da üzerinden alınmış yerine heybet hakim olmuş. Hem de öyle bir heybet ki, sima olarak artık babası Gavs<br />
Hz.lerine benziyordu. Seyda Hz.lerinin sofilerinden Gavs’ı tanımayanlara, Seyyid Abdulbaki’yi görmeniz kâfi deniliyor. Gerçekten de, Gavs’ı görenler yüzcek benzediğini söylüyorlar. Hastalık, hapis, eziyetler derken sabır yürüyüşünü Seyda Hz.lerinin arkasında adapla yapıyordu. Seyda Hz.lerinin halifelik öncesi ve sonrası emrinden çıkmayan birisi varsa o da Seyyid Abdulbaki Hz.leri idi. Hayatında iki şey mukaddes biliyordu: birisi Gavs Hz.leri ve Seyda Hz.leri, diğeri ise Kur’an ve hadis…<br />
<br />
öyle ki , Seyda Hz.leri şu işi yap, hemen yapıyordu. Ağabey-kardeş ilişkisi teslimiyet çerçevesinde geçti. Zaten Mürşid-i Kâmil’in alameti âdâbıdır. Gavs Hz.leri vefat edince bütün işleri Seyda Hz.leri yapıyordu. O yıllar en büyük yardımcısı Seyyid Abdulbaki ( k.s.)idi. Hayatını âdâb ve teslimiyet üzerine tanzim etmişti. Gavs Hz.lerine de öyle candan ve aşktan bağlıydı ki,<br />
onun dar-ı bekâya irtihali Seyyid Abdulbaki ( k.s.)’ın iç dünyasında fırtına estirmiş, adeta şok hali yaşamasına sebep oldu. öyle bir şok ki beraber yaşadıkları Seyda Hz.lerini bile bir an unuttururcasına, 21 gün biat etmemiş Gavs Hz.lerinin merkadına günlerce yüz sürmüş ve onu kaybetmenin hüznünü yaşıyordu. Tabii bu şoktan çıkmama hali Seyda Hz.lerine beyatını<br />
geciktirmesine sebep olmuş. Seyyid Abdulbaki Hz.lerinin bu haline itiraz edenler olmuş ama , o bütün bunlara aldırış etmeden Gavs ( k.s.)’ın merkadına yapışmıştı. Yine birgün Seyyid Abdulbaki Gavs’ın merkadında, Seyda Hz.leri de merkadda o arada Kur’an okuyor. işte o sıra ne olduysa orda oluyor, Seyda Hz.leri:<br />
<br />
“Abdulbaki otur…” diyor ve beyatı o anda gerçekleşiyor. Hatta, maneviyatta Gavs’ın ( k.s.) Seyda Hz.lerine üç sefer:<br />
<br />
“- Raşid, S. Abdulbaki’ye dikkat et. Onu sana teslim ettim” dediği rivayet ediliyor. Böylece, Seyda Hz.leri bu ikaz karşısında Seyyid Abdulbaki ( k.s.)’ına “otur” diyerek emaneti veriyor. Kelimenin tam anlamıyla bu emanet Seyyid Abdulbaki’ye ( k.s.) verilen en büyük hediyeydi. Artık o şok hali<br />
üzerinden kalkıyor, yeni bir hayata başlamanın sevinci üzerini kaplıyordu. Gavs ( k.s.)zamanındaki beraberlik eskisinden daha da çok koyulaşarak Mürşid-Halife ilişkisine dönüşüyor. Seyda Hz.leri halifeliği Molla Abdulbaki ile beraber ikisinin icazetini bir perşembe akşamı veriyor. Seyda Hz.lerinin sofileri Menzil’e ziyarete gittiğinde hep onu Seyda Hz.lerinin arkasında iki büklüm gördü ve hafızalarımızda hep o hali kaldı. Ayrıca Seyyid Abdulbaki sırt ağrılarından dolayı Seyda Hz.lerinin emriyle ameliyat da olurlar.Seyda Hz.leri de dar-ı bekâya irtihal edince bütün yük Seyyid Abdulbaki Hz.lerinin omuzlarına binmiştir. Nasıl ki, Gavs zamanında en büyük destekçi<br />
<br />
Seyda Hz.leri idi, Seydamızın döneminde de en büyük yardımcı Seyyid Abdulbaki Hz.leri idi. şimdi Menzil’in işleri daha da yoğunlaşmıştır. Bir yandan camii inşaatı, diğer yandan merkad inşaatı ve diğerleri bunun en büyük göstergesidir. Menzil artık gelen misafirleri maddeten kaldıramadığı için, Seyyid Abdulbaki Hz.leri büyük çapta inşaat ve imar faaliyetlerini başlatarak, Gavs ( k.s.) ve Seyda ( k.s.)’ın bıraktığı temelleri daha da genişletmişlerdir.<br />
<br />
önce Türk-i Cumhuriyet’lere yönelik bir seyahatı başlatırlar. Daha sonra bu yolculuktan sonra umre hazırlığına koyulur. Türk-i iller ve Umre yolculuğu derken, Menzil’e döner dönmez merkad ve camii inşaatını gerçekleştirir. Sene içinde de Afyon’u ve Pursaklar’ı ziyaret ederek hem irşad hem de mutabaat yapıyorlar. Seyda Hz.lerinden devraldığı yük, beş-on misli daha da artarak<br />
bu dönemde şeritle ( iple) tevbe verme metodunun görülmesi bu dönemin en belirgin özelliğini ortaya koyması bakımından mühimdir. O kadar yük artmış ki, Allah’ın rahmeti ve kudreti olmasa hiç bir insanın bu yükü taşıması mümkün değildir. Bütün bu eziyetleri Allah için çekiyorlar. Her türlü insanın nefes kokusuna normal bir insan, değil bir gün, bir saat bile dayanamaz. öyle oluyor ki, camii tıklım tıklım, üstüste secde ediliyor, nefessizlikten dayanılmaz hale geliyor. Böyle olduğu halde, hem camii inşaatı, hem Menzil’in işleri, hem sırt ağrıları, hem de irşad faaliyetlerini bıkmadan usanmadan, aralıksız bir şekilde yürütüyorlar. Fakat, Allah-ü Teala ona göre kuvvet vermiş. Allah’ın muhabbeti olmazsa ve sadatların muhabbeti olmazsa bütün bu işlerin yapılması imkânsızdır.<br />
<br />
Bel ağrılarına rağmen yine de irşaddan geri kalmıyor, devamlı sofilerin hizmetinde. Rahatsızlığını bile hiçbir zaman dile vurmaktan haya edinen bir mizacı var. Hastalığını soranlara, sıkılgan bir vaziyette anlatmaktan imtina ediyor, ancak ve ancak sırtını çeviremediğini görerek anlaşılıyor. Dikkatle bakıldığında kendini ve sırtını çeviremediği gözlerden kaçmıyor. Bunlara rağmen irşad faaliyetlerine yılmadan usanmadan ve sorumluluk duygusuyla devam ediyorlar. Bu vazifeyi madem yapacaksan, tam yapacaksın şuuruyla hareket ediyor. Allah ( C.C.) ecirlerini artırıyor.<br />
<br />
Seyyid Abdulbaki Hz.leri denilince ilk evvela âdâb akla geliyor. Gavs ( k.s.)’ın şah-ı Hazne’ye bağlılığı ve Seyda Hz.lerinin Gavs’a teslimiyeti, Seyyid Abdulbaki ( k.s.)’ında zirveye çıkarak âdâba dönüşmüştür. Diğer halifelerde de var ama, Seyyid Abdulbaki’de tarif edilmez bir şekilde<br />
bambaşka…<br />
<br />
Seyda Hz.lerinin ardından merkadı ve camiiyi yapması, evlere ve çeşmelere el atması gibi faaliyetlerine de akıl sır ermiyor. Yani tasarrufatına akıl ermiyor ve çok hızlı başladı. Tabii hep Allah’tan geliyor. Bu dönemde çorba daha da fazla kaynıyor, ekmek daha çok çıkıyor, tabiri caizse on misli oldu.<br />
<br />
işte bu yoğun faaliyetinde Seyyid Abdulbaki Hz.lerinin dilinden sohbet bile işitemez olduk. Zaten fırsat yok. Sohbet ederse, tevbe veremezsin ve irşadın aksamasına yol açar. O bakımdan hiç boş durmuyor, o yüzden sohbete sıra gelmiyor. Seyda Hz.leri Gavs’tan sonra yaklaşık iki sene çok sohbet etti, sonradan birdenbire bıraktı. Vefatına yakın veda niteliğinde sohbetleri oldu o kadar. Fakat, Seyyid Abdulbaki Hz.leri irşadı devraldıktan sonra sohbet etmemesi, yukarıda işaret ettiğimiz hususlardan kaynaklanmaktadır. Bu dönemde amel, zikir ve akıl ön planda. Muhabbetten ziyade çalışmak, bu dönemin en belirgin özelliği.<br />
<br />
işin özü, fazla söze ne hacet, Seyyid Saki Hz.lerinin de buyurduğu gibi:<br />
<br />
“Artık emeklemeyi bitirdik, şimdi Amel zamanı…”<br />
<br />
bu Yolunamaci Allah ( c.c.) Rizasidir.<br />
Kişi Ne Yaparsa Allah ( c.c.) Nin Rizasi Için çalişmali, Ne Yaparsa Allah ( c.c.) Için Yapmali Ki, Ahirette Yüzü Beyaz Olanlardan Olsun.<br />
<br />
Evden çikarken Evdekilerin Rizkini Kazanmaya Diye Niyet Etmemeli, üstümüze Vacip Kilindiği Için ( sizin Için çikiyorum) Diye Allah ( c.c.) Rizasi Için Niyet Edip çalişmaya öyle çikmaliyiz, çünkü ( allah C.c.) Rizkiniza Kefilim Diye Buyuruyor.<br />
Sabah Namazindan Sonra üstünüzü Başinizi Giyip Evden çikarken Allah ( c.c.) Rizasi Için Niyet Edin.<br />
<br />
Yaptiğiniz Her Işte Niyetiniz Allah ( c.c.) Rizasi Için Olsun.<br />
Niyet çok önemli. Ne Iş Yaparsaniz Yapin önce Niyetinizi Kontrol Edin.<br />
Allah ( c.c.) Namazi Niyetsiz Kilarsaniz Kabul Etmez.<br />
<br />
Nefis Ve şeytan Düşmandir, Bunlara Uymayin !<br />
Nefs-i Emmare Insani Devamli Kötülüğe Sevkeder,ondan Kurtulmak Lazim.<br />
<br />
Dünyada çok Para Kazanan Bir Kişi Dünyada çok Hürmet Görebilir Reisicumhur Ve Bakanlar Kime Hürmet Gösterir; Parasi Olana Ve Dünya Parasi Olduğu Zaman Dünya Kapilari Açilir. Nasilki Dünyada Paraniz Olduğunda Hürmet Görüyorsaniz, Ahirette De Hürmet Görmek Için Kapilarin Açilmasi Için Ahiret Parasi Biriktirmek Ve Ameli Salih ( salih Amel) Işlemek Lazim Ki, Oradada Peygamberler, Sahabeyi Kiram Ve Evliyalar Hürmet Göstersin Ve Yer Göstersin.<br />
Onun Için Dünyada Ticareti Iyi Yapmak Ve Cebimizi Sevap Ve Iyiliklerle Doldurmak Gerek. Nasil Ki Parasi çok Olana Izzet Ve Ikramda Bulunuluyorsa Ahirette De Sevabi çok Olana Hürmet Gösterilir.<br />
<br />
Gavs Hazretleri Buyurdular Ki; Dünya Ahiretin Peşinden Gelir Ama, Ahiret Dünyanin Peşinden Gelmez.<br />
<br />
Siz Ahiret Için Yani Allah ( c.c.) Rizasi Için çalişirsaniz Dünyalik Size Kendisi Gelir.<br />
<br />
Hz.peygamber ( s.a.v.) ümmetine çok Düşkündür. Ahirette Diğer Peygamberler Kendi Nefislerini Düşünürken, Bizim Peygamberimiz Hz.muhammed ( s.a.v.) ümmeti ümmeti Der. Bizde Onu Mağdur Etmemek Için çalişmamiz Lazim.<br />
<br />
Alah ( c.c.) Peygamberimizin şefaatini Size Ve Bize Nasib Etsin.<br />
<br />
Allah ( c.c.) Hepinizden Razi Olsun.<br />
<br />
Sofi'nin Rüyası<br />
<br />
Mersinli bir sofinin anlattığı A.B. Hz lerinin anlatılmasını istediği bir rüyayı nakledelim<br />
<br />
Bir gece rüyasında iki cihan serveri efendimiz ( SAV) rüyasında görür yanında Hulafa-i Raşid’in diğer sahabeyi güzün efendilerimiz bulunmaktadır . efendimizin önünde büyük bir sofi topluluğu vardır efendimiz ( SAV ) Sıdık u Ekber Ebu Bekir efendimize döner ya Ebu Bekir gir sofilerin içinden kendi meşrebinden ( benzerinden) olanları çıkar Hazreti Ebu Bekir efendimiz girer sofiler topluluğunun içinden bir gurubu çıkarır efendimiz ( AS) hazreti Ömer ( RA) döner ya Ömer sende gir kendi meşrebinden olan insanları sofilerin içerisinden al çık der hazreti Ömer efendimizde girer bir grup sofi alır çıkar ..<br />
<br />
Arkasından hazreti Osman efendimiz ve hazreti Ali KEREMALLAHU VECHE efendimize aynı emiri verirler onlarda girer bir gurup sofi alır çıkarlar. geriye çok sofi kalmıştı ALLAH RASULÜ ( sav) EFENDİMİZ A.B ( ksa) döner ya A.B. bunlar kim diye sorar<br />
A.B ( KSA) boynunu büker sesini çıkarmaz .. ALLAH RASÜLÜ tekrar sorar<br />
Bunun üzerine A.B Hz. leri buyururur efendimiz bunlar bazen hatmelerini kaçıran bazen virtlerini terk eden sofilerdir buyurmuş …<br />
<br />
ALLAH RASÜLÜ ( s:a:v)buyurur öyle ise bunları da biz götürelim der<br />
<br />
Bir sofinin yaşadığı bir olayı İsveçre ’de oturan yetkili bir arkadaştan nakledelim ..<br />
Bir gün Şahı Hazne k.s.a. nın torunlarından birisi menzile gelir. Menzil’de A.B Hz leri ile birlikte gezerken önde A.B. Hz leri arkada Şahı Hazne ‘nin torunu ve diğer sofiler.. Adabı bilen o sofi Şahı hazne Hz.lerinin torununa şunu sorar..<br />
<br />
- Kurban bizim bildiğimiz adaba göre Sizin önde A.B. Hz.lerinin arkada gitmesi icab ederdi. Amma görüyoruz ki siz arkada O önde gidiyor. Bunun hikmetini anlayamadık sebebi nedir ?<br />
Şahı Haznenin torunu anlattı.<br />
<br />
- Ben bir gün rüya gördüm .. Ruyamda çok güzel bir taht vardı. Acaba bu taht kimin diye düşünürken dedem Şahı Hazneyi gördüm . geldi tahtın sağ tarafında ayakta dineldi. Arkasından Gavs Abdulhakim Hüseyni Hz.leri geldi dineldi. Ben merak ediyordum .. acaba tahta kim gelecek oturacak. Herhalde Allah Rasulü gelecek diye düşünüyordum. İlerden birisi belirdi. Yüzünü nurdan göremiyordum. Ben pür edep seyrediyordum. Geldi tahta oturdu. İyice dikkat ettiğimde A.B. Hz.leri olduğunu gördüm. Dedemin ve Abdulhakim Hüseyni Hz.lerinin edep tuttuğu bir insanı bir Allah dostunu zamanın Gavsının önünden nasıl yürüyebilirim…<br />
O sofi anlatmaya devam ediyor ..<br />
<br />
- Biz Seyda Muhammed Raşid Hz.leri zamanında çok gördük ki Şahı Haznenin hizmetcisi gelse Seyda Hz.leri bizzat kendisi ilgilenir ve onun karşısında pür edep dururdu. Yorum size ait …<br />
<br />
<br />
<br />
Gavs hz.lerinin zikir hakkindaki Bütün sohbetleri<br />
<br />
Buyurdular<br />
<br />
-Kalbin gıdası zikirdir. Günahlar ise, şeytanın gıdasıdır. Kalbini diriltmek ve beslemek isteyen kimse Yüce Allahın zikrini çok yapmalıdır. Günah işleyenler, kalplerini zayıflatıp şeytanı kuvvetlendirmiş olurlar. Şeytanı kuvvetli olanın dini zayıf olur. Onun için haramlardan uzak durmalıdır<br />
<br />
-Zikre devam ediniz, virde önem veriniz. Çünkü kalbin tek ilacı zikirdir. Kur?an okumak, salâvat çekmek, hizmet etmek sevaptır; fakat bunlar kalbe ilaç olmaz, nefsin çirkin sıfatlarını değiştirmez. Nefsi ancak zikir terbiye eder.?<br />
<br />
-Zikir kalbin gıdasıdır; gıdasını almayan kalp zayıflar, sonra ölür.<br />
Kalp ancak zikir ile beslenir, kuvvetlenir, tatlanır, manen hayat bulur. Haramlar ve işlenen günahlar ise, şeytanın gıdasıdır. İşlenen günahlar, insanın kalbini zayıflatır; onun düşmanı olan nefsi ve şeytanı kuvvetlendirir. Bu nedenle, insanın içinde kalp, nefis ve şeytan devamlı mücadele hâlindedir. Rabbü?l-Alemin:<br />
/( Dikkat edin, uyanık olun; kalpler ancak Allah?ın zikriyle huzur bulur,)* buyurmuştur.? Rad 28<br />
-Yüce Allahi zikre devam ediniz.Zikir çekerken uyanik olunuz.Allah zikrini kalbinizin içine yerlestiriniz. Zikir kalbe yerlesince siz istemesenizde kalp Yüce Allahi zikreder.Midenizi düsünün;o,siz istemesiniz de kendi isini görür.Siz uyurken bile işine devam eder.Içine zikir yerleşen kalp de böyledir.<br />
Zikr cekmeyen sofi avamdir. Naksi listesine sadece zikir* ceken sofiler yazilir.<br />
*Nefis nefy isbat ile müslüman olur.<br />
*Sofiler bize dünya sikayeti ediyorlar.Ama bir sofi gelip zikr ile soru sormuyor.<br />
*Dünya dertleri hep gafletten geliyor. Zikri sürekli cekin,günahlara meyl etmeyin. Yoksa zikr uzar gider.<br />
<br />
-Gavs hz.lerine bir sofi gelip Zikrimi cekemiyorum deyince mübarek celalleniyor. Mübarek* yok hastayim,yok yapamiyorum gibi dertlerin zikre mani olmadigini buyurmus ve her türlüsünün gafletten meydana geldigini buyurmus. Illaki zikri cekmek gerektigini buyurmustur.<br />
<br />
Gavs sani yine ( zikr cekmeyen rabita yapmayan kisiyi tanimadiklarini) buyurmustur<br />
<br />
Gavs - ı Sânî -<br />
-Hazretleri, Divandaki görevlilere ve korumalara buyurmuşlar;<br />
Virdinizi çekmezseniz, 100 sene de hizmet etseniz; işe yaramaz.<br />
<br />
- Hatme,rabıta ve vird bizim yolumuzun esaslarıdır. bunlardan birini yapan<br />
kapımızın önündedir.İkisini yapanın eli elimizdedir.Üçünü yapanın eli cebimizdedir ne isterse alsın.<br />
<br />
Gavs-i Sani ( k.s) virdi şöyle anlatmış:<br />
<br />
Düşünün sobayı nasıl ki soba yanar sonra sobayı temızlemesseniz ne olur<br />
<br />
bilirmisiniz der sobayı yakmaya kalkarsanız soba tıkanır dumanı gerı teper<br />
<br />
o zaman buğulursunuz zehirlenir ölürsünüz Gavs ( k.s) devam edıyor virdi<br />
<br />
cekmesenız kalbe Allah cc nuru gelmez Allahın nurunun gelmedigi kalp ne<br />
<br />
olur olur Allah cc anmayan kalp olur ve Allahın nuru Kalbine girmez o zaman<br />
<br />
kalbe seytanın vesvesesı girer Allahı unutmaya kadar gider, virdınızı çekin<br />
<br />
gafletsız dıyor sonra gavs-ı Sani hz. gıdın hesap verın gorevlılere der.<br />
<br />
Gavs-ı Sani Hz.lerinin vird üzerine yaptığı sohbetin bir kısmını<br />
<br />
-Siz hastasınız ve bir doktora gittiniz.Doktor sizin hastalığınıza iyi gelecek bir ilaç tavsiye etti.<br />
Bu ilacı alırsanız iyileşeceksiniz.Ancak ilacı almıyorsunuz ve hastalık da geçmiyor.<br />
Vird kalbin ilacıdır, eğer gafletsiz çekilirse lezzet alınır ve derdinize derman olur. Vird gaflet ile<br />
çekilirse bitmek bilmez.İnsan bir an önce kalkmak ister, sıkıntı basar.<br />
Allah dan başka bir şeyi vird esnasında düşünmek gafletdir.Gaflet ise şeytandandır.<br />
Bu yolu bitirmek lazımdır<br />
<br />
Şöyle bir soru soruldu;<br />
<br />
-Efendim, biz virdi gafletsiz çekmek istiyoruz ama olmuyor. Cevaben buyurdular ki;<br />
<br />
-Çok çalışmak lazımdır, virde başlandığında bir kerede çekmek gerekir. Vird esnasında sadece Allahı düşünmek gerekir<br />
<br />
Gavsımızın Sohbeti<br />
*<br />
*Şah-ı Nakşibend Hz. ( ksa) bir gün vird çekiyordu. Bir ses işitti. Ses dedi; ey kulum ben senden razıyım. Geçmiş günahlarını ve gelecek günahlarını affettim. Yeter artık vird çekme dedi. Şah-ı Nakşibend ( ksa) Hz.leri dikkat etti, ses tek noktadan geliyordu. Baktı sağından, solundan, arkadan, önden, alttan ve üstten gelmiyor. Sadece tek bir noktadan geliyordu. Şah-ı Nakşibend ( ksa) Hz.leri Şeriat ilmine vurdu, dedi ey iblis sen şeytansın, şeytan; nerden anladın, şeytan olduğumu, Şah-ı Nakşibend ( ksa) Hz.leri dedi;<br />
<br />
Rahmani ses olsa her yönden ve aynı anda gelir seninki tek bir noktadan geliyor. Sağ elini yukarı kaldırıp, elindeki vird tesbihini bir vurdu, şeytanın arşını kırdı, tuz budak etti, ilmi sayesinde. İlim nurdur, ışıktır. Onun için herkes ilim yapacak, okuyacak, öğrenecek. Bir taksinin her şeyi olsa farı olmazsa yol gidemez. İşte insanda da ilim olmazsa her yer karanlıktır. Kısa zamanda tepe takla gider. İşte Şah-ı - Nakşi - bend - ( ksa) Hz.leri denilmesindeki sebep budur. İlmiyle şeytanın levhini kırmasından sonra, Allahu-Teala Azimüşan Şah-ı Nakşibend ( ksa) Hz.lerinin kalp kulağına, Ey kulum ilmin ile öyle bir sed çektinki, iblis bu seti kıyamete kadar aşamaz. Gavs?ımız açıkladı; ?Şahı, en ulu yüksek, Nakşi gizli, Bend set, yani maneviyattan yapılmış gizli aşılmayan yüce, ulu sed anlamına gelir. Bu sed Allah ( cc ) Seddidir.<br />
Seyda hazretleri bir sohbet esnasındayken..Sofilerden biri gavsım dünyada herkesin bir işi bir mesleği vardır ..Sizin<br />
<br />
mesleğiniz nedir?diye sormuş.<br />
<br />
Seyda hazretleride benim işim çözmek ve bağlamak üzerinedir diye cevaplamış..Sofi çözmek ve bağlamaktan kastınız nedir Gavsım deyince:<br />
<br />
Seyda hazretlerinin cevabı ''Kurban ben sofilerin kalplerini dünyadan ÇÖZÜP ahirete BAĞLIYORUM<br />
<br />
alıntıdır.<br />
<br />
Seyda Hz.lerinin Halifelerine Yaptığı Sohbet”<br />
<br />
BİR İNSANIN SUYA HARARETİ GİBİ BENDE SANA KAVUŞMANIN HARARETİYLE YANIYORUM. KABUL ET BİZİ SEYDAM KOVMA KAPINDAN AMA ŞUNU BİLİYORUM Kİ BİR BABA OĞLUNU KOVAMAZ . İŞTE UMUDUM BUNDANDIR SEYDAM CANIM<br />
<br />
Zamanin kutlusu su an Gavs-i Sani k.s. Hz. zamaninda halifeydi, çünkü o zamanin kutlusu kendi abisi Sultan Seyyid Muhammed Rasid k.s.a hz. leri idi. Hiç br Seyh digerinden büyüktür kelamini kullanamayiz Allah muhafaza küffar oluruz. Hepsi Mürsid olmus, irsadalarini tamamlamis, Rablerine kavusmuslardir insallahü teâlâ. Ve hepsinin Nüru Rasulullah s.a.v. efendimizin Nûrudur. Herhangi bi kiyaslama yapilamaz. Mevlâ C.C. hepsine Mürsidlik makamini layik görüp Onlari birer Seyh yapmistir. Kendi kendine olmadi hiç birsey, Cenâbi Hak ol demeden olmazda. Bizim yapmamiz gereken ise, sirf Evliyaullah olduklari için, Mevlâ c.c. dostlari olduklari için ve Rasulullah s.a.v. efendimizin nûru ile sereflendikeri için Onlara k.s. teslim olmamizdir. Ve bu nûr Allahü Teâlânin nûrudur. Sirf bunlari düsünüp ve inanip bu yola teslimiyet ve samimiyetle tabi olmamiz gerekir. Fitneye mahal veren iblistir. Onu engellemek ise Kulun Allahin izni rahmeti ve sadatin himmeti ile engel olmaktir. Dualarimiz o yöndedir ki, Allah c.c. izni Sadatin himmeti ile, hiç bir mürid böyle düsüncelere kapilmasin. Sufi kendi mürsidine tabii olmalidir, çünkü zamanin kutlusu Odur. Bakiniz; Sultan Seyyid Muhammed Rasid hz. lerinin sufileri, su an Gavs-i Sani Hz. lerinin sufisidir. çünkü zamanin kutlusu degismistir. Ama ölüde olsa diride olsa, hepsinin nûru Muhammed s.a.v. efendimizin nûrudur ve dünyayi aydinlatmaktadir, zahiren görülmesede bâtinda bu bilinir. Tarik-i Naksibendiye disinda ise, bunu söyle algilayabiliriz. her mürid kendi mürsidine tabidir, ona teslim olmustur. Karistirma, kiyaslanma yapilamaz. Önemli olan ne tarikat nede mürsidin üstünlügüdür ( ki takvadaki mertebedeki üstünlügü yalniz ve yalniz Allah c.c. bilir), önemli olan müridin teslimiyeti samimiyeti ve yasantisidir. Hani derler ya, sen maneviyati ne o kapida ara nede bu kapida, sen herseyi önce kendinde ara. Yapilmasi gereken Allah dostlarina teslim olmak. Hangisinin daha üstün daha iyi ( hasa!) oldugunu düsünmek arastirmak çok büyük yanlisa iter bizleri ve bu düsüncede seytandandir. Vesvese ile fitneye mahal verecek davranislardan sakinmaliyiz. Bizler önümüze bakip, teslim olmaliyiz, yasamasini bilmeliyiz, vücüdümüzün her zerresinde hissetmeliyiz bu Aski. Önce fenafiseyh, sonra fenafirrasul ve en sonunda fenafillah olabilmek için. <br />
<br />
<br />
Naksibendi tarikati menzil kolunun suanki seyhi Abdulbaki hz.leri<br />
<br />
Gavsî Bilvanisî’nin yakınlarından olan bir seyyid, birçok seferinde Gavsî Bilvanisî ile beraber yolculuk yapmıştı. Bir gün bu seyyid Şahı Haznenin ziyaretinde bulundu. Şahı Hazne’nin huzuruna vardığında, Şahı Hazne:<br />
-Abdülhakim ne yapıyor?” diye sordu. Seyyid, S.A.Hakîm ve ailesinden bahsetti. Şahı Hazne, S.A. Hakîm’in çocuklarından haber vermesini söyledi. Gavsî Bilvanisi’nin yakını olan Seyyid:<br />
-Şeyh Abdûlhâkîm’in üç oğlu var.<br />
“Birinci oğlunun ismi Seyyid Muhammed Nuranî” dedi. Şahı Hazne:<br />
-O Şeyh olur” buyurdu. Seyyid:<br />
-İkinci oğlunun ismi Seyyid Muhammed Raşid” dedi, Şahı Hazne:<br />
-Onun çok büyük cemaati olur” buyurdu. Seyyid:<br />
-Üçüncü oğlunun ismi ise Seyyid Abdûlbakî” dedi, Şahı Hazne:<br />
-Âlem onun zamanında irşadı görsün” dedi…<br />
<br />
Şahı Hazne’nin müjdelediği Gavsus-Sanî Seyyid Abdûlbâkî, çocuk yaşlardayken hastalığı nedeniyle hastanede yatıyordu. Gavsus-Sanî’yi hastanede ( k.s) ziyaretinde bulunan bir sofi anlatıyor:<br />
“Gavsus-Sanî yatakta yatıyor, Abdülhakim el-Hüseynî ( k.s.), Gavsus-Sanî’nin yanı başında duruyordu. Ben çiçeklerle içeri girdiğimi görünce hoşuna gitti ve dedi ki:<br />
-Sofi sen Seyyid Abdûlbâkî’yi seviyor musun?” Sofi:<br />
-Evet, kurban çok seviyorum.” Şeyh Abdülhakim dedi ki:<br />
Ah keşke onun zamanına erişebilseydik te ona üç gün müridlik yapabilseydik….”<br />
İşte kardeşlerim! ‘Ümmeti Muhammed gaflete düşmesin zamanına yetişirse elinden tutsun, eteğine yapışsın, imanını kurtarsın’ diye Bu mübarekler böyle bir müjde vermişlerdir.<br />
Bu mübareklerin irşad metodları Rasulullah ( s.a.v) efendimizin irşad metodlarıdır. Bu yüzden bu insanları, Allah Teala kullarına böyle sevdirmektedir. Bu mübareğin daha irşadının altıncı senesinde:<br />
“Elhamdülillah sofilerden şu ana kadar vefat edipte imansız giden hiç kimse olmadı” buyurdu<br />
<br />
</span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Menzil'in Sultanı Seyyid Muhammed Raşid Erol Kimdir?]]></title>
			<link>http://yamanboard.w4f.eu/showthread.php?tid=78</link>
			<pubDate>Mon, 09 Mar 2026 05:00:46 +0100</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="http://yamanboard.w4f.eu/member.php?action=profile&uid=2">YamanTunca</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">http://yamanboard.w4f.eu/showthread.php?tid=78</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><br />
<br />
<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color">AİLESİ VE YAŞADIGI YERLER</span><br />
<br />
Bağlıları arasında Seyda hazretleri namıyla bilinen Eşşeyh Esseyyid Muhammed Raşid Erol (k.s.) hazretleri 23.3.1930 tarihinde<br />
Siirt'in Baykan ilçesine bağlı Siyanüs köyünde dünyayı şereflendirmişlerdir. Babası Gavsi Bilvanisi Seyyid Abdulhakim Hüseyni (k.s.) hazretleri olup Nakşibendi büyüklerindendir.<br />
Dedeleri Seyyid Muhammed Şeyh Muhammed Diya-uddin (k.s.) hazretlerinin halifelerindendir. Baba ve dedeleri ilim ve tarikat ehli olan Seyda hazretleri Evladı Resul olup Bilvanis seyyidlerindendir. Hz. Hüseyin (r.a.) soyundan geldiği için de "El-Hüseyni" denilmektedir. Seyyidlik şeceresi şu şekildedir:<br />
<br />
1 -Seyyid Muhammed Raşid d-Hüseyni<br />
2 -Seyyid Abdülhakim el-Hüseyni<br />
3 -Seyyid Muhammed<br />
4 - Seyyid Ma ruf<br />
5 -Seyyid Tahir<br />
6 -Şeyh Seyyid Kal<br />
7 - Seyyid Hace Ebu Tâhir<br />
8 -Seyyid Said Ebu l-Hayr<br />
9 -Seyyid Ali<br />
10- Seyyid Halil<br />
11- Seyyid Hasan<br />
12 -Seyyid Mahmud<br />
13-Seyyid Ali<br />
14- Seyyid Taceddin<br />
15-Seyyid Kasım<br />
16-Seyyid İdris<br />
17- Seyyid Ca'fer<br />
18-Seyyid Kasım<br />
19-Seyyid Kemaleddin<br />
20-Seyyid Ebu Firas<br />
21-Seyyid Fellâh<br />
22 - Seyyid Muhammed<br />
23- Seyyid Taceddin<br />
24-Seyyid Ebu Firas<br />
25-Seyyid Maceddin<br />
26-Seyyid Muhammed el-Mağfur Ebu Firas<br />
2 7- Seyyid Şerafeddin<br />
28-Seyyid imam Ali<br />
29-Seyyid İmam Hüseyni (r.a.)<br />
<br />
Dedesi Seyyid Muhammed (k.s.) medreselerde yetişmiş çok büyük bir alimdi.<br />
Hüsn-ü hat sanatinda çok mahirdi. Hazret'e intisab etmiş, Nakşibendi halifesi olarak icazet ve hilafet almişti.<br />
Fakat kendisi şeyhine "Sizin sagliginizda kendi halifeligimi açikliya-mam, sizden sonraya kalirsam, açiklanmasini birisine vasiyyet edersiniz.<br />
Aksi takdirde sizin yaşadiginiz devirde ben mürşidim ben şeyhim diyemem, lütfen beni gizleyiniz" diye rica etmişti.<br />
Şeyhinden önce vefat ettigi içinde halifeligi açiktan ilan edilmeyip gizli kalmiştir. Babası olan Gavs hazretlerini Seyyid Muham-med'in vefatı üzerine Seyyid Maruf (k.s.) (Seyda hazretlerinin dedesinin babası) büyütmüştür.<br />
Gavs hazretleri Siyanüs seyyidlerinden olan Fatime Validemizle evlenmişler, bu izdivaçtan Seyyid Muhammed (k.s.), Seyyid Muhammed Raşid (k.s.) ve Seyyid Zeynel Abidin isimlerinde üç oğlu ile Halime ve Hatice isminde iki kızı olmuştur.<br />
Zeynel Abidin küçük yaşta vefat etmiştir. İlk zevcesinin teşvikiyle evlendiği Ta-runi köyünden Seyyide olan ikinci hanımı Sıdıka Va-lidemizdende Seyda hazretlerinin diğer kardeşleri, Seyyid Abdülbaki (k.s.), Seyyid Ahmed, Seyyid Ab-dülhalim, Seyyid Muhyiddin ve Seyyid Enver ile Aynulhayat, Refiate, Raikate, Naciye adlı kızkardeşleri olmuştur.<br />
Seyda hazretleri 2 yaşlarında iken Seyyid Maruf vefat edince Gavs hazretleri evini Siyanüs köyünden Taruni köyüne taşıdı. Burada 13 sene kaldılar.<br />
Daha sonra mürşidi Ahmedi Haznevi'nin (k.s.) izniyle Bilvanis köyüne hicret ettiler. Şah-ı Hazne Seyda Hazretlerini 9 yaşındayken görür.<br />
Yüzü aydınlanır. İleride çok sofileri olacağını belirtir ve Allah'a şükrederek "Biz onun cemaatında bulunamazsak da, o çok kalabalık cemaatın çobanını görmek te büyük bir nimettir" derler.<br />
Seyda hazretleri (k.s.) bu köyde yine Seyyide olan Sekine Validemizle evlenmişlerdir. Bu evlilikten Seyyid Fevzeddin, Seyyid Abdülgani, Seyyid Taceddin, Seyyid Mazhar, Seyyid Abdurrakib isimli oğullan ile Haşine, Muhsine, Hasibe, Rukiye, Münevver, Mukaddes, Mümine ve Hediye isimli kızları dünyaya gelmiştir.<br />
Gavs hazretleri Bilvanis köyünde 6 sene kaldıktan sonra Seyda hazretleriyle birlikte Bitlis'in Kasrik köyüne taşındılar. Burada 11 sene kaldıktan sonra Siirt'in Kozluk kazasının Gadir köyüne hicret ettiler.<br />
9 sene (Burada iken vatan görevini önce acemi birliği olan Manisa'da, sonra Diyarbakır'da tamamladı) kaldıkları Gadir'den hayatının sonuna kadar ikamet edecekleri Adıyaman ilinin Kâhta kazasının Menzil köyüne yerleştiler.<br />
Babası Gavs hazretleri l Haziran 1972 yılında vefat edince başhyan ir-şad görevi 21 sene 4 ay 19 gün devam etmişti. Seyda Hazretleri babasının vefatında buyurdular: "Allah (cc) Resulüne "Biz seni alemlere rahmet olarak göndermekten başka birşey için göndermedik. Allah Rasûlünün ölümü dünyanın üzerine musibet halinde çöktü.<br />
Benim babam da Allah Rasûlünün varislerin-dendir. Ben onun Allah yolunda insanları irşad ve ilimle uğraştığına şahidim. Biz onu Allah yolunda olduğu için seviyorduk. Babam vefat etti. Nakl-i mekan etti. Allah Hayy'dır ve mekândan münezzehtir. Öyleyse aşka, Allah'a... herşey fanidir."<br />
1968 yılında halifelik icazetini alan 1972 yılında irşad görevine başlayan Seyda hazretlerinin (k.s.) yurtiçinden ve yurdışmdan aşırı ziyaretçisinin gelmesi 18.7.1983 tarihinde Çanakkale'nin Gökçeada ilçesinde mecburi ikametine yolaçmıştır. Önce Adıyaman'a, sonra Adana'ya oradanda Gökçeada'ya götürülen Seyda hazretleri çektiği sıkıntı ve adanın havasının, sıhhatini etkilemesi sonucu<br />
30.1.1985 tarihinde Ankara'ya nakledilmiştir. Burada da 16 ay gözetim altında tutulduktan sonra Merkezi idarenin müsadesiyle tekrar Menzil'e dönmüştür. Tekrar tebliğ ve irşad hizmetinedevam ederken 1991 yılının Ramazan Bayramı bayramlaşması sırasında içersine zehirli böcek ilacı çekilmiş şırıngayla suikast yapılmış, eline isabet eden zehir etkisini göstermiş, acil müdahaleyle hastaneye yatırılan Seyda hazretleri (k.s.) hayati tehlikeyi atlatmış, fakat elinin üstündeki ve içindeki yaralar sebebiyle uzun süre ızdırap çekmiştir.<br />
Şeker, damar sertligi, tansiyon ve romatizma hastaliklari nedeniyle uzun yillar tedavi gören Seyda hazretlerinin ölümünden bir yil önce ayagi kirilmiş çektigi izdiraplarina bir yenisi eklenmiş, fakat irşad faaliyetleri kesintisiz devam etmiştir.<br />
Romatizma sebebiyle her yaz gittiği Afyondaki kaplıcalardan Ankara'ya dönüşünden bir kaç gün sonra 22.10,1993 Cuma günü cuma namazından önce 63 yaşında Rahmet-i Rahmana kavuşmuştur. Vefat haberini alan onbinlerce bağlısının katılımıyla ertesi gün Menzilde babasının yanı başında toprağa verilmiştir<br />
<br />
Sevenlerinin Dilinden Seyda Hazretleri<br />
<br />
"Yaşayan en büyük evliya olan Şah-ı Bilvanisi Seyyit Fevzeddin Erol hazretlerinin amcası olan büyük evliya,alim zat. "<br />
<br />
"peygamber torunu mübarek insandır.o başkadır "<br />
<br />
"insanların huzuru u mahşerde kurtarıcısıdır inşallah.sofilrin imanını tazeleyen kişidir o gavsımız bana allah aşkını çağrıştırıyor.onu nezaman hatırlasam bütün günahlardan uzaklaşıyor gibiyim"<br />
<br />
"Gavs-i sani hazretleri zamanımızın en büyük evliyalarındandır.gidip görmek nasip oldu inşaallah.Allah ondan razı olsun eğer onu tanımasaydım şu anda büyüdüğüm çevre bakımından içkimde olurdu zinamda olurdu,kumarım da olurdu ne Allah'ı tanırdım ne peygamberi menzile gittiğimden ailemin haberi yok kesinlikle tarikata karşılar ama gidip bir gerçekleri bir görseler boşa geçirdikleri zamana üzülürler gavs-ı bir tanısalar ah ahh..İnşallah dua edin kardeşler.Allah sadattan razı olsun"<br />
<br />
"yer yüzünde hala ayaklı kuran olarak yaşayan ve sünneti seniyyeden kıl kadar ayrılmayan. ümmeti muhammede zhir va batında ko kanat geren. koruyup kollayan, sahibim, efendim kurtarıcım ve tek dayanağım. "<br />
<br />
"gavsı sani tek kurtuluş yolu demek başka çıkar yol kalmadı demek zamanın kutbu demek rasulullah (sav) den sonra en büyük irşadı yapan kişi demek peygamber efendimizin göz nuru demek allah aşkından bir an uzaklaşmayan bir zat demek ahir zaman da imanla gidebilmenin en kolay çaresi demek gavsı sani herşey demek"<br />
<br />
"gavs sofilerin babası gemimizin kaptanı O nu çok seviyorum eminimki oda sofilerini çok seviyordur bitin sofi kardeşlerime saygı ve selamlarımı yolluyorum.Birbirimize her daim dua edelim hepiniz ALLAH A emanet olun saygılarımla...."<br />
<br />
"Görmeyene,gitmeyene,dinlemeyene,köye girerken kalbine sevinç girmeyene,camiye ilk girişindeki selamının güzellliğini duymayana,gülü koklarken o camiye yayılan gül kokusunu hissetmeyene,gözlerindeki o nuru alamayana,çorbasından bir kaşık içmeyene,ekmeğinden bir lokma yemeyene,köyünde yatmayana,camisine bakmayana,suyunu içmeyene,elini öpmeyene,Kelime-i şahadet getirişindeki o içtenliğini hissetmeyene ve oradan ayrılırken içine düşen burukluğun sebebinin GAVS-I SANİ (k.s) olduğunu hala idrak edemeyene ne anlatsak BOŞ arkadaşlar BOŞ..Babam onlarada Himmet etsin..Rabbim ıslah etsin.. "<br />
<br />
"Zamanımızın gavsının kim olduğunu, hatta böyle bir zatın var olup olmadığını kimse bilemez.Tamam, herkesin kendi mürşidini diğer mürşidlerden üstün görmesi,bilmesi lazımdır.gereklidir.Fakat derecesini Allahtan ve Allahın bildirdiklerinden başka bilen çıkmaz.Abdülkadir Geylani hz.leri kendi gavslığını manevi bir hal ve emir ile bizzat kendisi ilan ettiğinden dolayı onun gavs olduğunda zaten şüphe yoktur.Bazı arkadaşların Abdulbaki hz.lerini bu şekilde nitelemelerine karşı bir başka kişide çıkıp İstanbul/fatihdeki MAHMUT EFENDİ hz.lerinin bu makamda olduğunu söyleyebilir.Her iki durumda yanlıştır.dediğim gibi üstün görülebilir fakat bir derece isnat edilemez. "<br />
<br />
"gavsı sani gavslık makamı iki kere verilmis evliyaya denir.dünya üzerinde tekdir.aynı zamanda birden fazla olamaz.şuanki S.ABDÜLBAKİ hazretleridir.fakat kendileri bu sıfatın çok fazla kullanılmasına tahminimce razı değillerdir.çünkü cahil veya anlamını idrak edemeyecek,bu makamın nasıl verildiğini kavrayamayacak kişiler tarafından eleştiri konusu olabilir.ama O'nu tanıyan,bir kere O'nu gören herkes artık soru sormayı bırakır ve bir nebze olsun nasiplenmeye bakar.inşaallah bizlerde O'nun himmetine nail oluruz.... "<br />
<br />
"allah indinde gerçek din islamdır allah c.c. bu dini baki kılacak kullarını yönlendirecek ve yanlız bırakmayacak bu yüzdenki kulları arasından seçtiği insanları bize rehber olarak gönderir işte bu kullara evliya denir evliyalar dünya üzerinde çoktur ama gavs bir tanedir oda SEYİT ABDULBAKİ H.Z (k.s) dir.lütfen bu ismi anarken bile adap ve edepli olun çünki o gavstır allahın nazlı kuludur,sevgili kullarındandır.Buna inanmıyorsanız bile lütfen genede saygılı olun vemümkünse hayatınızda bir kere olsun bu allah dostunu ziyaret edin edinki kalbiniz nurlansın inş. "<br />
<br />
<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color">“O’NU TANIMAK NE MÜMKÜN!”</span><br />
<br />
Gülistan’ın Takdimi<br />
Gülistan Dergisi olarak Gönül Sultanları (İslam Önderleri) kuşağımızın üçüncü serisinde, Gönüller Sultanı Seyyid Muhammed Raşid Hazretlerini, ahirete irtihalinin yıl dönümü vesilesiyle tekrar yâd edelim istedik.<br />
<br />
Ümmetin hakiki âlimlere her zamankinden daha çok ihtiyaç duyduğu şu garip günlerde, Sultan Hazretlerini bize anlatacak dertli ve pak bir gönül aradık. Ümmeti Muhammed’in derdiyle yaslı bir gönül…<br />
<br />
Sultan’a (ks) sağlığında uzun seneler büyük bir muhabbetle hizmette bulunmuş, onu en çok tanıyanlardan birisi olan Asrımızın büyük âlimlerinden Seyyid İbrahim Hakkı El-Mekkî Hazretlerini, Ramazan-ı Şerif’in ilk günlerinde ziyaret ettik. Şiddetli şekilde hasta olmalarına rağmen, Sultan Hazretleri hakkındaki söyleşi teklifimizi kabul ederek bizi onurlandırdılar.<br />
<br />
Kendilerine Seyyid Muhammed Raşid Hazretlerini sorduğumuzda, yokluğunu bir kez daha hatırlayarak yetim kalmış bir çocuk gibi gözleri dolan Seyyid İbrahim Hakkı Efendi’ye okurlarımız adına teşekkür ediyoruz. Allah razı olsun.<br />
<br />
Sultan Hazretleri gibi gerçek âlimleri hakkıyla tanımayı, Rabbimizin bize ve tüm okurlarımıza nasip etmesini temenni ederek sizleri Seyyid İbrahim Hakkı el-Mekkî Efendi’nin Sultan Muhammed Raşid Hazretlerini anlattığı söyleşimizi okumaya davet ediyoruz.<br />
<br />
<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color"><br />
O’nu Tanımak Ne Mümkün!</span><br />
<br />
Gülistan: Efendim, Sultan Seyyid Muhammed Raşid Hazretlerini ne zaman ve nasıl tanıdınız?<br />
<br />
Seyyid İbrahim Hakkı Efendi: Ahh! Maalesef… Çevresindeki kimse Sultan Hazretlerini tanımadı ki ben de tanıyayım. Onu tanıyan, ancak iki kişi oldu. Birincisi; Gavsu’l-Azam olan babası Seyyid Abdulhakim el-Bilvanisî Hazretleriydi, ikincisi de zamanımızın Gavsı olan Sultan Seyda Muhammed El-Konyevi Hazretleridir. Zira Sultan Hazretleri bir güneş gibiydi ki; kim bakabilir ve anlayabilirdi?...<br />
<br />
Birlik ve Beraberliğimize Katkıları<br />
<br />
Gülistan: Efendim; Sultan Muhammed Raşid Hazretlerinin çağrısı hakkında bilgi verir misiniz? O dönemlerde Ülkemizdeki birlik ve beraberliğe katkısı ne yönde olmuştur? İrşadı nerelere kadar ulaşmıştır?<br />
<br />
Seyyid İbrahim Hakkı Efendi: Elbette ki Sultan Hazretleri, hem zahiren hem manen Rasulullah'ın (sallallahu aleyhi vesellem) varisi olunca, davası Hazreti Rasulullah'ın (sav) davasıydı. Ve insanları sünnet-i seniyye çerçevesinde birliğe, beraberliğe, kardeşliğe, ümmetliğe ve gerçek insaniyete davet ederdi.<br />
<br />
Evet, Sultan Hazretleri, bütün Müslümanlara kardeşlik sofrası ve bütün âleme insaniyet sofrası açmıştı. Elbette ki o sofradan nasibini alan kardeşlik ve gerçek insaniyetin dışında bir tavrı olmamıştır.<br />
<br />
Sultan Hazretleri; vatanı, milleti, devleti, din ile birlikte herkese sevdirmeyi gayret etmiştir. Allah-u Zülcelal’in de o konuda kendisine büyük bir yardımı vardı ve o himmet, bereket ile bu kardeşleşmeyi ve bu sevgiyi bütün âlem, sanki hissetmek içerisindeydi ki o zamanı hatırlayan bizim ülkemiz, bütün dünyaya bir örnek olduğunu bilir.<br />
<br />
İrşadı Bütün Dünyaya Ulaşmıştı<br />
<br />
O’nun irşadı âm idi, umumi idi. İnsanlar dünyanın her tarafından onun davasına doğru akın akın geliyorlardı. Ne zaman oraya gitseniz Avrupa’dan, Amerika’dan, Rusya’dan, Hindistan’dan ve Arap ülkelerinden, hatta Uzak doğu ülkelerinden dahi insanlara rast gelirdiniz.<br />
<br />
Demek anlaşılıyor ki; Sultan Hazretleri, kutb-î âm idi. Bütün dünyaya irşad ederdi. Ancak irşadı da mıknatısın içindeki çekim kuvveti gibi gizliydi. Kimse görmezdi. Ancak onu, Yaratan, Sultan Hazretlerine o gücü veren bilirdi.<br />
<br />
Aziz kardeşim; Sultan Hazretleri, ziyaretine gelenleri haliyle, yaşantısıyla irşat ettiği için onları, Resulullah (sav) sünnetiyle yaşamaya davet ederdi.<br />
<br />
Onun davasında dilencilik yoktu, para toplama yoktu ve deri toplama yoktu. Onun davası, mücerret bir hak davasıydı. Dünya maddiyatıyla, dünya muhabbetiyle, dünya siyaseti ile alakası olmayan bir davaydı.<br />
<br />
Gülistan: Efendim, irşadı dünyanın pek çok yerine ulaşan Sultan Hazretleri gibi bir âlimin ahirete irtihali ile ümmet nasıl bir kayıp yaşamıştır?<br />
<br />
Seyyid İbrahim Hakkı Efendi: Aziz kardeşim; güneş batarken, âlem ne kaybına uğrarsa, Sultan Hazretleri ile de insanlık o hale girdi. Ancak Allah’a şükürler olsun ki onun batmasıyla birlikte zamanın Gavs-ı olan Sultan Konyevi Hazretleri gibi ay’lar çıkmaya başladı ve âlem o ışığın altında, o eski hayatını devam etmeye başladı. Umulur ki -inşallah- onların peşinden gidenler, maksalarına ulaşacaktır.<br />
<br />
Kalpleri Nasıl Etkiliyordu?<br />
<br />
Gülistan: Efendim, Sultan -kuddise sirruhu- Hazretleri, hiç konuşmadığı ve sohbet etmediği halde, milyonlarca insan tarafından ziyaret ediliyordu. Binlerce insanın bizzat şahit olduğu gibi, bunların arasında uyuşturucu müptelası olanlar da vardı, içki içen kumarbazlar ve binamaz insanlar da… Ve bu kimseler, Sultan Hazretleri ile beraber tövbe ettikleri günün ardından, bu tür kötü alışkanlarından bir anda kurtuluyorlardı. Bu nasıl oluyordu ve Sultan Hazretlerinin bu tür insanlara karşı muamelesi nasıldı, izah eder misiniz?<br />
<br />
Seyyid İbrahim Hakkı Efendi: Aziz kardeşim; Sultan Hazretlerinin hiç bir an kalbi Allah'tan gafil olmazdı. Kalbi Allah'la beraber olan bir insanın zahiri sohbete, zahiri konuşmaya ihtiyacı (gerek) yoktur. Çünkü Allah, kudret ve azametiyle, her yerde hazır ve nazır olduğu için ona bağlı olan kalb Allah sevgisini ve muhabbetini her tarafa dağıtır. Hayvanlar, bitkiler, her şey onu tanır sever ve O'nu görmek ister.<br />
<br />
Nitekim bir hadisi şerif vardır ki mealen ifade ediyorum. Hazret-i Peygamber (sallallahu aleyhi vesellem) şöyle buyuruyor: “Allah-u Teâlâ bir kulu sevdiği zaman Cebrâil'e: ‘Ben filânı seviyorum, onu sen de sev!’ Diye emreder. Cebrail (aleyhisselam) onu sever ve sonra gök halkına: ‘Allah filânı seviyor, onu siz de seviniz!’ Diye seslenir. Gök halkı da o kimseyi sever, sonra yeryüzündekilerin kalbinde, o kimseye karşı bir sevgi uyanır…” (Müslim)<br />
<br />
Yani, Cenabı Hak, onun sevgisini ve makbuliyetini yeryüzüne gönderir. Onu görmeyen bilen bilmeyen herkes, ona karşı kalben bir sevgi besler. Gelip gördükleri zaman da kalben ruhen teslim olurlar.<br />
<br />
Güneşin tesiri altındaki bitki, meyve vs. gibi günbegün farkına varmadan, olgunlaşmaya ve pişmeye başlarlar. İşte Sultan Hazretleri, güneş gibi yerinde sabitti. O'nun nazarı altına giren herkes fayda görürdü. Allah bizleri de onlardan biri eylesin. (Âmin)<br />
<br />
Onun ziyaretine gelen insanlara muamelesine gelince... Sultan Hazretleri, zahiren ve bâtınen Hazreti Rasulullah'ın (sallallahu aleyhi vesellem) varisi olduğu için O’nun muamelesi, Rasulullah'ın muamelesi gibiydi.<br />
<br />
Rasulullah'ın hadimi Enes (radıyallahu anh) buyurur ki; “Rasûlullâh’a tam on sene hizmet ettim. Bana bir defa bile; ‘Öf!’ demedi. Yaptığım bir şeyden dolayı; ‘Niye böyle yaptın?’ Diye azarlamadığı gibi, yapmadığım bir şey sebebiyle; ‘Şöyle yapsan olmaz mıydı?’ da demedi.” (Buhârî, Savm 53, Menâkıb 23; Müslim, Fezâil, 82)<br />
<br />
Ve malumdur ki Rasulullah'ın kapısına Yahudiler, Hıristiyanlar, Müşrikler, Mecusiler, ayyaşlar, hunharlar, cengâverler ve canavar huylu olan ehli cahiliyyedeki kişiler dahi, Rasulullah'ın kapısına giderdiler. Hiç bir zaman, Allah Resulü kimseyi red etmeden, herkese güzel muamele ile muamele ederdi. Hak’ka, hakikate ve gerçek insaniyete davet ederdi. İşte Sultan Hazretleri de tıpkı Rasulullah gibiydi.<br />
<br />
Manevi Tasarruf Nasıl Oluyor?<br />
<br />
Gülistan: Efendim, Sultan Muhammed Raşid Hazretleri gibi Allah dostu kamil mürşitlerin, nazarlarıyla, yani bakarak ve uzaktan manevi tasarrufla insanları irşad ettikleri söyleniyor? Bu nasıl mümkün olmaktadır?<br />
<br />
Seyyid İbrahim Hakkı Efendi: Evet, her Müslüman’a, hatta ehli tabiata dahi malumdur ki kaplumbağa denilen hayvan yumurtladıktan sonra, kendi yumurtasının karşısında durup nazarı ile cansız olan yumurtayı gözleri ile nazar ede ede -Allah'ın izni ile- sert kabuğundan çatlatıp canlandırır ve içinden yavru çıkartır ve beslemeye başlar.<br />
<br />
Eğer böyle zayıf bir hayvan, böyle zayıf bir nazara sahip ise sen Allah'ın bir veli kuluna ne dersin?...<br />
<br />
Bir hadis-i kudsîde buyurulur ki; “Ben kulumu sevdiğim zaman, onun işiten kulağı, gören gözü, tutan eli, anladığı kalbi olurum. Benden bir şey isterse, istediğini veririm. Bana sığınırsa, kendisini korurum.” (Buhari, İbn Mace, Beyhaki)<br />
<br />
Eğer bir insan, Allah'ın verdiği o basiret ile Allah'ın verdiği o güç ile bir insana nazar etse, elbette ki günah ve hatalardan dolayı ölü ve gafil olan (bir) kalbi nazarı ile diriltir. Hakiki insan haline gelir.<br />
<br />
<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color">Allah Dostlarının Nazarı</span><br />
<br />
Gülistan: Efendim, Allah dostlarının Ümmet-i Muhammed’e (sav) başka ne gibi faydaları vardır? İzah eder misiniz?<br />
<br />
Seyyid İbrahim Hakkı Efendi: Kendi kendine yetişen ağacın meyvesi olmaz, meyvesi olsa da nasıl tatsız olursa, manen Saadat-ı Kiram’dan babası olmayan da ve onların nazarıyla aşılanmayan da o yabani ağaç gibi meyvesiz ve meyvesi olsa da tatsızdır.<br />
<br />
İster o ağacı Mekke’ye götürün, isterseniz Medine'ye götürün! Ektiğin zaman meyvesi turunç gibi olacaktır. Yenilmez ve ondan istifade edilmez. Gerçek meyveyi elde etmek için aşılanması lazımdır.<br />
<br />
İşte, bir insanın gerçek bir insan haline gelmesi ve ibadetinden tat alması için de mutlak bir şekilde, bir Allah dostunun nazarıyla aşılanması gerekir.<br />
<br />
Allah-u Zülcelal bir ayeti kerimede, " …Bana yönelenlerin ve bana rucû edenlerin yoluna uy. Sonra dönüşünüz ancak banadır…" buyuruyor. (Lokman; 15)<br />
<br />
Bu ayeti kerimeden de anlaşılıyor ki bir Mürşidi Kamil’in peşinden gitmek ve ona uymak ve Saadat-ı Kiram’ın yolunu takip etmek, vaciptir.<br />
<br />
Gülistan: Efendim, son olarak şunu sormak istiyoruz; İslam âleminde Ehli Sünnet dışı akım ve ekollere karşı, şanlı ve yiğitçe mücadelesi ile tanınan Seyyid Muhammed bin Alevi Maliki Hazretlerinden ders aldığınızı biliyoruz. Nasıl bir âlimdi? Bize kısaca anlatır mısınız?<br />
<br />
Seyyid İbrahim Hakkı Efendi: Seyyid Muhammed Alev-i el Maliki'ye (kaddesallahu sırrahu) gelince; O, suretiyle, heybetiyle, cesaretiyle, ilmiyle, sahavetiyle, cömertliğiyle, şecaatiyle ve ilm-i hadis bilgisiyle ve her ilimde tıpkı Hz. Ali (kerremallahu vechehu) gibiydi. O’nu tanımak için Hz. Ali’nin siret kitaplarının okumasını tavsiye ederim. Allah bizleri de onların şefaatine nail eylesin. (Amin)<br />
<br />
<br />
<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color">SULTAN SEYYİD MUHAMMED RAŞİD EROL HAZRETLERİ</span><br />
<br />
Esseyyid Muhammed Raşid Erol Hazretleri 23.3.1930 tarihinde Siirt'in Baykan ilçesine bağlı Siyanüs köyünde doğmuştur.<br />
<br />
Babası Gavsi Bilvanisi Seyyid Abdulhakim Hüseyni (ks) hazretleri olup Nakşibendî büyüklerindendir. Dedeleri Seyyid Muhammed Şeyh Muhammed Diyauddin (ks) hazretlerinin halifelerindendir. Baba ve dedeleri ilim ve tarikat ehli olan Seyda hazretleri Evladı Resul olup Bilvanis seyyidlerindendir. Hz. Hüseyin (ra) soyundan geldiği için de "El-Hüseyni" denilmektedir.<br />
<br />
<br />
1968 yılında halifelik icazetini, Nakşibendi yolunun o dönemki büyüklerinden olan Babası Gavs’ul Azam Seyyid Abdulhakim el-Hüseyni (ks)’dan aldı.<br />
<br />
Gavs-ı Bilvanisi (ks) vefatına yakın; "Kendi yerine, kendinden daha büyük bir şeyh bırakmadan vefat eden mürşit, Allah indinde mesuldür." buyurdu. Daha sonra; "Elhamdülillah biz bunu yaptık, Muhammed Raşid bizden büyüktür." diye ilave etti.<br />
<br />
1972 yılında irşad görevine başlayan Seyda hazretlerinin (k.s.) yurtiçinden ve yurt dışından aşırı ziyaretçisinin gelmesi neticesinde, 18.7.1983 tarihinde Çanakkale'nin Gökçeada ilçesinde mecburi ikamete tabi tutuldu. Oradan önce Adıyaman'a, sonra Adana'ya oradan da Gökçeada'ya götürülen Seyda hazretleri çektiği sıkıntı ve adanın havasının sıhhatini etkilemesi sonucu 30.1.1985 tarihinde Ankara'ya nakledilmiştir. Burada da 16 ay gözetim altında tutulduktan sonra, merkezi idarenin müsaadesiyle tekrar Menzil'e dönmüştür.<br />
<br />
Romatizma sebebiyle her yaz aylarında gittiği Afyondaki kaplıcalardan Ankara'ya dönüşünden bir kaç gün sonra, 22.10.1993 Cuma günü cuma namazından iki saat sonra 63 yaşında Rahmet-i Rahmana kavuşmuştur. Vefat haberini alan on binlerce bağlısının katılımıyla, ertesi gün Menzil’de babasının yanı başında toprağa verilmiştir.<br />
<br />
Seyyid Muhammed Raşid (ks), o kadar çok insana vesile oldu ki, hiç konuşmayan bir zatın, binlerce insanı etrafına toplayıp onların hidayetine vesile olmasını akıllar idrak edemedi. Tabi ki ancak bunun lezzetini, ancak Allah’ın izniyle ondan nasiplenen insanlar bilebilir.<br />
</span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><br />
<br />
<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color">AİLESİ VE YAŞADIGI YERLER</span><br />
<br />
Bağlıları arasında Seyda hazretleri namıyla bilinen Eşşeyh Esseyyid Muhammed Raşid Erol (k.s.) hazretleri 23.3.1930 tarihinde<br />
Siirt'in Baykan ilçesine bağlı Siyanüs köyünde dünyayı şereflendirmişlerdir. Babası Gavsi Bilvanisi Seyyid Abdulhakim Hüseyni (k.s.) hazretleri olup Nakşibendi büyüklerindendir.<br />
Dedeleri Seyyid Muhammed Şeyh Muhammed Diya-uddin (k.s.) hazretlerinin halifelerindendir. Baba ve dedeleri ilim ve tarikat ehli olan Seyda hazretleri Evladı Resul olup Bilvanis seyyidlerindendir. Hz. Hüseyin (r.a.) soyundan geldiği için de "El-Hüseyni" denilmektedir. Seyyidlik şeceresi şu şekildedir:<br />
<br />
1 -Seyyid Muhammed Raşid d-Hüseyni<br />
2 -Seyyid Abdülhakim el-Hüseyni<br />
3 -Seyyid Muhammed<br />
4 - Seyyid Ma ruf<br />
5 -Seyyid Tahir<br />
6 -Şeyh Seyyid Kal<br />
7 - Seyyid Hace Ebu Tâhir<br />
8 -Seyyid Said Ebu l-Hayr<br />
9 -Seyyid Ali<br />
10- Seyyid Halil<br />
11- Seyyid Hasan<br />
12 -Seyyid Mahmud<br />
13-Seyyid Ali<br />
14- Seyyid Taceddin<br />
15-Seyyid Kasım<br />
16-Seyyid İdris<br />
17- Seyyid Ca'fer<br />
18-Seyyid Kasım<br />
19-Seyyid Kemaleddin<br />
20-Seyyid Ebu Firas<br />
21-Seyyid Fellâh<br />
22 - Seyyid Muhammed<br />
23- Seyyid Taceddin<br />
24-Seyyid Ebu Firas<br />
25-Seyyid Maceddin<br />
26-Seyyid Muhammed el-Mağfur Ebu Firas<br />
2 7- Seyyid Şerafeddin<br />
28-Seyyid imam Ali<br />
29-Seyyid İmam Hüseyni (r.a.)<br />
<br />
Dedesi Seyyid Muhammed (k.s.) medreselerde yetişmiş çok büyük bir alimdi.<br />
Hüsn-ü hat sanatinda çok mahirdi. Hazret'e intisab etmiş, Nakşibendi halifesi olarak icazet ve hilafet almişti.<br />
Fakat kendisi şeyhine "Sizin sagliginizda kendi halifeligimi açikliya-mam, sizden sonraya kalirsam, açiklanmasini birisine vasiyyet edersiniz.<br />
Aksi takdirde sizin yaşadiginiz devirde ben mürşidim ben şeyhim diyemem, lütfen beni gizleyiniz" diye rica etmişti.<br />
Şeyhinden önce vefat ettigi içinde halifeligi açiktan ilan edilmeyip gizli kalmiştir. Babası olan Gavs hazretlerini Seyyid Muham-med'in vefatı üzerine Seyyid Maruf (k.s.) (Seyda hazretlerinin dedesinin babası) büyütmüştür.<br />
Gavs hazretleri Siyanüs seyyidlerinden olan Fatime Validemizle evlenmişler, bu izdivaçtan Seyyid Muhammed (k.s.), Seyyid Muhammed Raşid (k.s.) ve Seyyid Zeynel Abidin isimlerinde üç oğlu ile Halime ve Hatice isminde iki kızı olmuştur.<br />
Zeynel Abidin küçük yaşta vefat etmiştir. İlk zevcesinin teşvikiyle evlendiği Ta-runi köyünden Seyyide olan ikinci hanımı Sıdıka Va-lidemizdende Seyda hazretlerinin diğer kardeşleri, Seyyid Abdülbaki (k.s.), Seyyid Ahmed, Seyyid Ab-dülhalim, Seyyid Muhyiddin ve Seyyid Enver ile Aynulhayat, Refiate, Raikate, Naciye adlı kızkardeşleri olmuştur.<br />
Seyda hazretleri 2 yaşlarında iken Seyyid Maruf vefat edince Gavs hazretleri evini Siyanüs köyünden Taruni köyüne taşıdı. Burada 13 sene kaldılar.<br />
Daha sonra mürşidi Ahmedi Haznevi'nin (k.s.) izniyle Bilvanis köyüne hicret ettiler. Şah-ı Hazne Seyda Hazretlerini 9 yaşındayken görür.<br />
Yüzü aydınlanır. İleride çok sofileri olacağını belirtir ve Allah'a şükrederek "Biz onun cemaatında bulunamazsak da, o çok kalabalık cemaatın çobanını görmek te büyük bir nimettir" derler.<br />
Seyda hazretleri (k.s.) bu köyde yine Seyyide olan Sekine Validemizle evlenmişlerdir. Bu evlilikten Seyyid Fevzeddin, Seyyid Abdülgani, Seyyid Taceddin, Seyyid Mazhar, Seyyid Abdurrakib isimli oğullan ile Haşine, Muhsine, Hasibe, Rukiye, Münevver, Mukaddes, Mümine ve Hediye isimli kızları dünyaya gelmiştir.<br />
Gavs hazretleri Bilvanis köyünde 6 sene kaldıktan sonra Seyda hazretleriyle birlikte Bitlis'in Kasrik köyüne taşındılar. Burada 11 sene kaldıktan sonra Siirt'in Kozluk kazasının Gadir köyüne hicret ettiler.<br />
9 sene (Burada iken vatan görevini önce acemi birliği olan Manisa'da, sonra Diyarbakır'da tamamladı) kaldıkları Gadir'den hayatının sonuna kadar ikamet edecekleri Adıyaman ilinin Kâhta kazasının Menzil köyüne yerleştiler.<br />
Babası Gavs hazretleri l Haziran 1972 yılında vefat edince başhyan ir-şad görevi 21 sene 4 ay 19 gün devam etmişti. Seyda Hazretleri babasının vefatında buyurdular: "Allah (cc) Resulüne "Biz seni alemlere rahmet olarak göndermekten başka birşey için göndermedik. Allah Rasûlünün ölümü dünyanın üzerine musibet halinde çöktü.<br />
Benim babam da Allah Rasûlünün varislerin-dendir. Ben onun Allah yolunda insanları irşad ve ilimle uğraştığına şahidim. Biz onu Allah yolunda olduğu için seviyorduk. Babam vefat etti. Nakl-i mekan etti. Allah Hayy'dır ve mekândan münezzehtir. Öyleyse aşka, Allah'a... herşey fanidir."<br />
1968 yılında halifelik icazetini alan 1972 yılında irşad görevine başlayan Seyda hazretlerinin (k.s.) yurtiçinden ve yurdışmdan aşırı ziyaretçisinin gelmesi 18.7.1983 tarihinde Çanakkale'nin Gökçeada ilçesinde mecburi ikametine yolaçmıştır. Önce Adıyaman'a, sonra Adana'ya oradanda Gökçeada'ya götürülen Seyda hazretleri çektiği sıkıntı ve adanın havasının, sıhhatini etkilemesi sonucu<br />
30.1.1985 tarihinde Ankara'ya nakledilmiştir. Burada da 16 ay gözetim altında tutulduktan sonra Merkezi idarenin müsadesiyle tekrar Menzil'e dönmüştür. Tekrar tebliğ ve irşad hizmetinedevam ederken 1991 yılının Ramazan Bayramı bayramlaşması sırasında içersine zehirli böcek ilacı çekilmiş şırıngayla suikast yapılmış, eline isabet eden zehir etkisini göstermiş, acil müdahaleyle hastaneye yatırılan Seyda hazretleri (k.s.) hayati tehlikeyi atlatmış, fakat elinin üstündeki ve içindeki yaralar sebebiyle uzun süre ızdırap çekmiştir.<br />
Şeker, damar sertligi, tansiyon ve romatizma hastaliklari nedeniyle uzun yillar tedavi gören Seyda hazretlerinin ölümünden bir yil önce ayagi kirilmiş çektigi izdiraplarina bir yenisi eklenmiş, fakat irşad faaliyetleri kesintisiz devam etmiştir.<br />
Romatizma sebebiyle her yaz gittiği Afyondaki kaplıcalardan Ankara'ya dönüşünden bir kaç gün sonra 22.10,1993 Cuma günü cuma namazından önce 63 yaşında Rahmet-i Rahmana kavuşmuştur. Vefat haberini alan onbinlerce bağlısının katılımıyla ertesi gün Menzilde babasının yanı başında toprağa verilmiştir<br />
<br />
Sevenlerinin Dilinden Seyda Hazretleri<br />
<br />
"Yaşayan en büyük evliya olan Şah-ı Bilvanisi Seyyit Fevzeddin Erol hazretlerinin amcası olan büyük evliya,alim zat. "<br />
<br />
"peygamber torunu mübarek insandır.o başkadır "<br />
<br />
"insanların huzuru u mahşerde kurtarıcısıdır inşallah.sofilrin imanını tazeleyen kişidir o gavsımız bana allah aşkını çağrıştırıyor.onu nezaman hatırlasam bütün günahlardan uzaklaşıyor gibiyim"<br />
<br />
"Gavs-i sani hazretleri zamanımızın en büyük evliyalarındandır.gidip görmek nasip oldu inşaallah.Allah ondan razı olsun eğer onu tanımasaydım şu anda büyüdüğüm çevre bakımından içkimde olurdu zinamda olurdu,kumarım da olurdu ne Allah'ı tanırdım ne peygamberi menzile gittiğimden ailemin haberi yok kesinlikle tarikata karşılar ama gidip bir gerçekleri bir görseler boşa geçirdikleri zamana üzülürler gavs-ı bir tanısalar ah ahh..İnşallah dua edin kardeşler.Allah sadattan razı olsun"<br />
<br />
"yer yüzünde hala ayaklı kuran olarak yaşayan ve sünneti seniyyeden kıl kadar ayrılmayan. ümmeti muhammede zhir va batında ko kanat geren. koruyup kollayan, sahibim, efendim kurtarıcım ve tek dayanağım. "<br />
<br />
"gavsı sani tek kurtuluş yolu demek başka çıkar yol kalmadı demek zamanın kutbu demek rasulullah (sav) den sonra en büyük irşadı yapan kişi demek peygamber efendimizin göz nuru demek allah aşkından bir an uzaklaşmayan bir zat demek ahir zaman da imanla gidebilmenin en kolay çaresi demek gavsı sani herşey demek"<br />
<br />
"gavs sofilerin babası gemimizin kaptanı O nu çok seviyorum eminimki oda sofilerini çok seviyordur bitin sofi kardeşlerime saygı ve selamlarımı yolluyorum.Birbirimize her daim dua edelim hepiniz ALLAH A emanet olun saygılarımla...."<br />
<br />
"Görmeyene,gitmeyene,dinlemeyene,köye girerken kalbine sevinç girmeyene,camiye ilk girişindeki selamının güzellliğini duymayana,gülü koklarken o camiye yayılan gül kokusunu hissetmeyene,gözlerindeki o nuru alamayana,çorbasından bir kaşık içmeyene,ekmeğinden bir lokma yemeyene,köyünde yatmayana,camisine bakmayana,suyunu içmeyene,elini öpmeyene,Kelime-i şahadet getirişindeki o içtenliğini hissetmeyene ve oradan ayrılırken içine düşen burukluğun sebebinin GAVS-I SANİ (k.s) olduğunu hala idrak edemeyene ne anlatsak BOŞ arkadaşlar BOŞ..Babam onlarada Himmet etsin..Rabbim ıslah etsin.. "<br />
<br />
"Zamanımızın gavsının kim olduğunu, hatta böyle bir zatın var olup olmadığını kimse bilemez.Tamam, herkesin kendi mürşidini diğer mürşidlerden üstün görmesi,bilmesi lazımdır.gereklidir.Fakat derecesini Allahtan ve Allahın bildirdiklerinden başka bilen çıkmaz.Abdülkadir Geylani hz.leri kendi gavslığını manevi bir hal ve emir ile bizzat kendisi ilan ettiğinden dolayı onun gavs olduğunda zaten şüphe yoktur.Bazı arkadaşların Abdulbaki hz.lerini bu şekilde nitelemelerine karşı bir başka kişide çıkıp İstanbul/fatihdeki MAHMUT EFENDİ hz.lerinin bu makamda olduğunu söyleyebilir.Her iki durumda yanlıştır.dediğim gibi üstün görülebilir fakat bir derece isnat edilemez. "<br />
<br />
"gavsı sani gavslık makamı iki kere verilmis evliyaya denir.dünya üzerinde tekdir.aynı zamanda birden fazla olamaz.şuanki S.ABDÜLBAKİ hazretleridir.fakat kendileri bu sıfatın çok fazla kullanılmasına tahminimce razı değillerdir.çünkü cahil veya anlamını idrak edemeyecek,bu makamın nasıl verildiğini kavrayamayacak kişiler tarafından eleştiri konusu olabilir.ama O'nu tanıyan,bir kere O'nu gören herkes artık soru sormayı bırakır ve bir nebze olsun nasiplenmeye bakar.inşaallah bizlerde O'nun himmetine nail oluruz.... "<br />
<br />
"allah indinde gerçek din islamdır allah c.c. bu dini baki kılacak kullarını yönlendirecek ve yanlız bırakmayacak bu yüzdenki kulları arasından seçtiği insanları bize rehber olarak gönderir işte bu kullara evliya denir evliyalar dünya üzerinde çoktur ama gavs bir tanedir oda SEYİT ABDULBAKİ H.Z (k.s) dir.lütfen bu ismi anarken bile adap ve edepli olun çünki o gavstır allahın nazlı kuludur,sevgili kullarındandır.Buna inanmıyorsanız bile lütfen genede saygılı olun vemümkünse hayatınızda bir kere olsun bu allah dostunu ziyaret edin edinki kalbiniz nurlansın inş. "<br />
<br />
<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color">“O’NU TANIMAK NE MÜMKÜN!”</span><br />
<br />
Gülistan’ın Takdimi<br />
Gülistan Dergisi olarak Gönül Sultanları (İslam Önderleri) kuşağımızın üçüncü serisinde, Gönüller Sultanı Seyyid Muhammed Raşid Hazretlerini, ahirete irtihalinin yıl dönümü vesilesiyle tekrar yâd edelim istedik.<br />
<br />
Ümmetin hakiki âlimlere her zamankinden daha çok ihtiyaç duyduğu şu garip günlerde, Sultan Hazretlerini bize anlatacak dertli ve pak bir gönül aradık. Ümmeti Muhammed’in derdiyle yaslı bir gönül…<br />
<br />
Sultan’a (ks) sağlığında uzun seneler büyük bir muhabbetle hizmette bulunmuş, onu en çok tanıyanlardan birisi olan Asrımızın büyük âlimlerinden Seyyid İbrahim Hakkı El-Mekkî Hazretlerini, Ramazan-ı Şerif’in ilk günlerinde ziyaret ettik. Şiddetli şekilde hasta olmalarına rağmen, Sultan Hazretleri hakkındaki söyleşi teklifimizi kabul ederek bizi onurlandırdılar.<br />
<br />
Kendilerine Seyyid Muhammed Raşid Hazretlerini sorduğumuzda, yokluğunu bir kez daha hatırlayarak yetim kalmış bir çocuk gibi gözleri dolan Seyyid İbrahim Hakkı Efendi’ye okurlarımız adına teşekkür ediyoruz. Allah razı olsun.<br />
<br />
Sultan Hazretleri gibi gerçek âlimleri hakkıyla tanımayı, Rabbimizin bize ve tüm okurlarımıza nasip etmesini temenni ederek sizleri Seyyid İbrahim Hakkı el-Mekkî Efendi’nin Sultan Muhammed Raşid Hazretlerini anlattığı söyleşimizi okumaya davet ediyoruz.<br />
<br />
<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color"><br />
O’nu Tanımak Ne Mümkün!</span><br />
<br />
Gülistan: Efendim, Sultan Seyyid Muhammed Raşid Hazretlerini ne zaman ve nasıl tanıdınız?<br />
<br />
Seyyid İbrahim Hakkı Efendi: Ahh! Maalesef… Çevresindeki kimse Sultan Hazretlerini tanımadı ki ben de tanıyayım. Onu tanıyan, ancak iki kişi oldu. Birincisi; Gavsu’l-Azam olan babası Seyyid Abdulhakim el-Bilvanisî Hazretleriydi, ikincisi de zamanımızın Gavsı olan Sultan Seyda Muhammed El-Konyevi Hazretleridir. Zira Sultan Hazretleri bir güneş gibiydi ki; kim bakabilir ve anlayabilirdi?...<br />
<br />
Birlik ve Beraberliğimize Katkıları<br />
<br />
Gülistan: Efendim; Sultan Muhammed Raşid Hazretlerinin çağrısı hakkında bilgi verir misiniz? O dönemlerde Ülkemizdeki birlik ve beraberliğe katkısı ne yönde olmuştur? İrşadı nerelere kadar ulaşmıştır?<br />
<br />
Seyyid İbrahim Hakkı Efendi: Elbette ki Sultan Hazretleri, hem zahiren hem manen Rasulullah'ın (sallallahu aleyhi vesellem) varisi olunca, davası Hazreti Rasulullah'ın (sav) davasıydı. Ve insanları sünnet-i seniyye çerçevesinde birliğe, beraberliğe, kardeşliğe, ümmetliğe ve gerçek insaniyete davet ederdi.<br />
<br />
Evet, Sultan Hazretleri, bütün Müslümanlara kardeşlik sofrası ve bütün âleme insaniyet sofrası açmıştı. Elbette ki o sofradan nasibini alan kardeşlik ve gerçek insaniyetin dışında bir tavrı olmamıştır.<br />
<br />
Sultan Hazretleri; vatanı, milleti, devleti, din ile birlikte herkese sevdirmeyi gayret etmiştir. Allah-u Zülcelal’in de o konuda kendisine büyük bir yardımı vardı ve o himmet, bereket ile bu kardeşleşmeyi ve bu sevgiyi bütün âlem, sanki hissetmek içerisindeydi ki o zamanı hatırlayan bizim ülkemiz, bütün dünyaya bir örnek olduğunu bilir.<br />
<br />
İrşadı Bütün Dünyaya Ulaşmıştı<br />
<br />
O’nun irşadı âm idi, umumi idi. İnsanlar dünyanın her tarafından onun davasına doğru akın akın geliyorlardı. Ne zaman oraya gitseniz Avrupa’dan, Amerika’dan, Rusya’dan, Hindistan’dan ve Arap ülkelerinden, hatta Uzak doğu ülkelerinden dahi insanlara rast gelirdiniz.<br />
<br />
Demek anlaşılıyor ki; Sultan Hazretleri, kutb-î âm idi. Bütün dünyaya irşad ederdi. Ancak irşadı da mıknatısın içindeki çekim kuvveti gibi gizliydi. Kimse görmezdi. Ancak onu, Yaratan, Sultan Hazretlerine o gücü veren bilirdi.<br />
<br />
Aziz kardeşim; Sultan Hazretleri, ziyaretine gelenleri haliyle, yaşantısıyla irşat ettiği için onları, Resulullah (sav) sünnetiyle yaşamaya davet ederdi.<br />
<br />
Onun davasında dilencilik yoktu, para toplama yoktu ve deri toplama yoktu. Onun davası, mücerret bir hak davasıydı. Dünya maddiyatıyla, dünya muhabbetiyle, dünya siyaseti ile alakası olmayan bir davaydı.<br />
<br />
Gülistan: Efendim, irşadı dünyanın pek çok yerine ulaşan Sultan Hazretleri gibi bir âlimin ahirete irtihali ile ümmet nasıl bir kayıp yaşamıştır?<br />
<br />
Seyyid İbrahim Hakkı Efendi: Aziz kardeşim; güneş batarken, âlem ne kaybına uğrarsa, Sultan Hazretleri ile de insanlık o hale girdi. Ancak Allah’a şükürler olsun ki onun batmasıyla birlikte zamanın Gavs-ı olan Sultan Konyevi Hazretleri gibi ay’lar çıkmaya başladı ve âlem o ışığın altında, o eski hayatını devam etmeye başladı. Umulur ki -inşallah- onların peşinden gidenler, maksalarına ulaşacaktır.<br />
<br />
Kalpleri Nasıl Etkiliyordu?<br />
<br />
Gülistan: Efendim, Sultan -kuddise sirruhu- Hazretleri, hiç konuşmadığı ve sohbet etmediği halde, milyonlarca insan tarafından ziyaret ediliyordu. Binlerce insanın bizzat şahit olduğu gibi, bunların arasında uyuşturucu müptelası olanlar da vardı, içki içen kumarbazlar ve binamaz insanlar da… Ve bu kimseler, Sultan Hazretleri ile beraber tövbe ettikleri günün ardından, bu tür kötü alışkanlarından bir anda kurtuluyorlardı. Bu nasıl oluyordu ve Sultan Hazretlerinin bu tür insanlara karşı muamelesi nasıldı, izah eder misiniz?<br />
<br />
Seyyid İbrahim Hakkı Efendi: Aziz kardeşim; Sultan Hazretlerinin hiç bir an kalbi Allah'tan gafil olmazdı. Kalbi Allah'la beraber olan bir insanın zahiri sohbete, zahiri konuşmaya ihtiyacı (gerek) yoktur. Çünkü Allah, kudret ve azametiyle, her yerde hazır ve nazır olduğu için ona bağlı olan kalb Allah sevgisini ve muhabbetini her tarafa dağıtır. Hayvanlar, bitkiler, her şey onu tanır sever ve O'nu görmek ister.<br />
<br />
Nitekim bir hadisi şerif vardır ki mealen ifade ediyorum. Hazret-i Peygamber (sallallahu aleyhi vesellem) şöyle buyuruyor: “Allah-u Teâlâ bir kulu sevdiği zaman Cebrâil'e: ‘Ben filânı seviyorum, onu sen de sev!’ Diye emreder. Cebrail (aleyhisselam) onu sever ve sonra gök halkına: ‘Allah filânı seviyor, onu siz de seviniz!’ Diye seslenir. Gök halkı da o kimseyi sever, sonra yeryüzündekilerin kalbinde, o kimseye karşı bir sevgi uyanır…” (Müslim)<br />
<br />
Yani, Cenabı Hak, onun sevgisini ve makbuliyetini yeryüzüne gönderir. Onu görmeyen bilen bilmeyen herkes, ona karşı kalben bir sevgi besler. Gelip gördükleri zaman da kalben ruhen teslim olurlar.<br />
<br />
Güneşin tesiri altındaki bitki, meyve vs. gibi günbegün farkına varmadan, olgunlaşmaya ve pişmeye başlarlar. İşte Sultan Hazretleri, güneş gibi yerinde sabitti. O'nun nazarı altına giren herkes fayda görürdü. Allah bizleri de onlardan biri eylesin. (Âmin)<br />
<br />
Onun ziyaretine gelen insanlara muamelesine gelince... Sultan Hazretleri, zahiren ve bâtınen Hazreti Rasulullah'ın (sallallahu aleyhi vesellem) varisi olduğu için O’nun muamelesi, Rasulullah'ın muamelesi gibiydi.<br />
<br />
Rasulullah'ın hadimi Enes (radıyallahu anh) buyurur ki; “Rasûlullâh’a tam on sene hizmet ettim. Bana bir defa bile; ‘Öf!’ demedi. Yaptığım bir şeyden dolayı; ‘Niye böyle yaptın?’ Diye azarlamadığı gibi, yapmadığım bir şey sebebiyle; ‘Şöyle yapsan olmaz mıydı?’ da demedi.” (Buhârî, Savm 53, Menâkıb 23; Müslim, Fezâil, 82)<br />
<br />
Ve malumdur ki Rasulullah'ın kapısına Yahudiler, Hıristiyanlar, Müşrikler, Mecusiler, ayyaşlar, hunharlar, cengâverler ve canavar huylu olan ehli cahiliyyedeki kişiler dahi, Rasulullah'ın kapısına giderdiler. Hiç bir zaman, Allah Resulü kimseyi red etmeden, herkese güzel muamele ile muamele ederdi. Hak’ka, hakikate ve gerçek insaniyete davet ederdi. İşte Sultan Hazretleri de tıpkı Rasulullah gibiydi.<br />
<br />
Manevi Tasarruf Nasıl Oluyor?<br />
<br />
Gülistan: Efendim, Sultan Muhammed Raşid Hazretleri gibi Allah dostu kamil mürşitlerin, nazarlarıyla, yani bakarak ve uzaktan manevi tasarrufla insanları irşad ettikleri söyleniyor? Bu nasıl mümkün olmaktadır?<br />
<br />
Seyyid İbrahim Hakkı Efendi: Evet, her Müslüman’a, hatta ehli tabiata dahi malumdur ki kaplumbağa denilen hayvan yumurtladıktan sonra, kendi yumurtasının karşısında durup nazarı ile cansız olan yumurtayı gözleri ile nazar ede ede -Allah'ın izni ile- sert kabuğundan çatlatıp canlandırır ve içinden yavru çıkartır ve beslemeye başlar.<br />
<br />
Eğer böyle zayıf bir hayvan, böyle zayıf bir nazara sahip ise sen Allah'ın bir veli kuluna ne dersin?...<br />
<br />
Bir hadis-i kudsîde buyurulur ki; “Ben kulumu sevdiğim zaman, onun işiten kulağı, gören gözü, tutan eli, anladığı kalbi olurum. Benden bir şey isterse, istediğini veririm. Bana sığınırsa, kendisini korurum.” (Buhari, İbn Mace, Beyhaki)<br />
<br />
Eğer bir insan, Allah'ın verdiği o basiret ile Allah'ın verdiği o güç ile bir insana nazar etse, elbette ki günah ve hatalardan dolayı ölü ve gafil olan (bir) kalbi nazarı ile diriltir. Hakiki insan haline gelir.<br />
<br />
<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color">Allah Dostlarının Nazarı</span><br />
<br />
Gülistan: Efendim, Allah dostlarının Ümmet-i Muhammed’e (sav) başka ne gibi faydaları vardır? İzah eder misiniz?<br />
<br />
Seyyid İbrahim Hakkı Efendi: Kendi kendine yetişen ağacın meyvesi olmaz, meyvesi olsa da nasıl tatsız olursa, manen Saadat-ı Kiram’dan babası olmayan da ve onların nazarıyla aşılanmayan da o yabani ağaç gibi meyvesiz ve meyvesi olsa da tatsızdır.<br />
<br />
İster o ağacı Mekke’ye götürün, isterseniz Medine'ye götürün! Ektiğin zaman meyvesi turunç gibi olacaktır. Yenilmez ve ondan istifade edilmez. Gerçek meyveyi elde etmek için aşılanması lazımdır.<br />
<br />
İşte, bir insanın gerçek bir insan haline gelmesi ve ibadetinden tat alması için de mutlak bir şekilde, bir Allah dostunun nazarıyla aşılanması gerekir.<br />
<br />
Allah-u Zülcelal bir ayeti kerimede, " …Bana yönelenlerin ve bana rucû edenlerin yoluna uy. Sonra dönüşünüz ancak banadır…" buyuruyor. (Lokman; 15)<br />
<br />
Bu ayeti kerimeden de anlaşılıyor ki bir Mürşidi Kamil’in peşinden gitmek ve ona uymak ve Saadat-ı Kiram’ın yolunu takip etmek, vaciptir.<br />
<br />
Gülistan: Efendim, son olarak şunu sormak istiyoruz; İslam âleminde Ehli Sünnet dışı akım ve ekollere karşı, şanlı ve yiğitçe mücadelesi ile tanınan Seyyid Muhammed bin Alevi Maliki Hazretlerinden ders aldığınızı biliyoruz. Nasıl bir âlimdi? Bize kısaca anlatır mısınız?<br />
<br />
Seyyid İbrahim Hakkı Efendi: Seyyid Muhammed Alev-i el Maliki'ye (kaddesallahu sırrahu) gelince; O, suretiyle, heybetiyle, cesaretiyle, ilmiyle, sahavetiyle, cömertliğiyle, şecaatiyle ve ilm-i hadis bilgisiyle ve her ilimde tıpkı Hz. Ali (kerremallahu vechehu) gibiydi. O’nu tanımak için Hz. Ali’nin siret kitaplarının okumasını tavsiye ederim. Allah bizleri de onların şefaatine nail eylesin. (Amin)<br />
<br />
<br />
<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color">SULTAN SEYYİD MUHAMMED RAŞİD EROL HAZRETLERİ</span><br />
<br />
Esseyyid Muhammed Raşid Erol Hazretleri 23.3.1930 tarihinde Siirt'in Baykan ilçesine bağlı Siyanüs köyünde doğmuştur.<br />
<br />
Babası Gavsi Bilvanisi Seyyid Abdulhakim Hüseyni (ks) hazretleri olup Nakşibendî büyüklerindendir. Dedeleri Seyyid Muhammed Şeyh Muhammed Diyauddin (ks) hazretlerinin halifelerindendir. Baba ve dedeleri ilim ve tarikat ehli olan Seyda hazretleri Evladı Resul olup Bilvanis seyyidlerindendir. Hz. Hüseyin (ra) soyundan geldiği için de "El-Hüseyni" denilmektedir.<br />
<br />
<br />
1968 yılında halifelik icazetini, Nakşibendi yolunun o dönemki büyüklerinden olan Babası Gavs’ul Azam Seyyid Abdulhakim el-Hüseyni (ks)’dan aldı.<br />
<br />
Gavs-ı Bilvanisi (ks) vefatına yakın; "Kendi yerine, kendinden daha büyük bir şeyh bırakmadan vefat eden mürşit, Allah indinde mesuldür." buyurdu. Daha sonra; "Elhamdülillah biz bunu yaptık, Muhammed Raşid bizden büyüktür." diye ilave etti.<br />
<br />
1972 yılında irşad görevine başlayan Seyda hazretlerinin (k.s.) yurtiçinden ve yurt dışından aşırı ziyaretçisinin gelmesi neticesinde, 18.7.1983 tarihinde Çanakkale'nin Gökçeada ilçesinde mecburi ikamete tabi tutuldu. Oradan önce Adıyaman'a, sonra Adana'ya oradan da Gökçeada'ya götürülen Seyda hazretleri çektiği sıkıntı ve adanın havasının sıhhatini etkilemesi sonucu 30.1.1985 tarihinde Ankara'ya nakledilmiştir. Burada da 16 ay gözetim altında tutulduktan sonra, merkezi idarenin müsaadesiyle tekrar Menzil'e dönmüştür.<br />
<br />
Romatizma sebebiyle her yaz aylarında gittiği Afyondaki kaplıcalardan Ankara'ya dönüşünden bir kaç gün sonra, 22.10.1993 Cuma günü cuma namazından iki saat sonra 63 yaşında Rahmet-i Rahmana kavuşmuştur. Vefat haberini alan on binlerce bağlısının katılımıyla, ertesi gün Menzil’de babasının yanı başında toprağa verilmiştir.<br />
<br />
Seyyid Muhammed Raşid (ks), o kadar çok insana vesile oldu ki, hiç konuşmayan bir zatın, binlerce insanı etrafına toplayıp onların hidayetine vesile olmasını akıllar idrak edemedi. Tabi ki ancak bunun lezzetini, ancak Allah’ın izniyle ondan nasiplenen insanlar bilebilir.<br />
</span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Gavs-ı Bilvanis Seyyid Abdûlhakîm El-Hüseynî Hazretleri Kimdir?]]></title>
			<link>http://yamanboard.w4f.eu/showthread.php?tid=77</link>
			<pubDate>Mon, 09 Mar 2026 04:59:30 +0100</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="http://yamanboard.w4f.eu/member.php?action=profile&uid=2">YamanTunca</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">http://yamanboard.w4f.eu/showthread.php?tid=77</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Gavs-ı Bilvanis Seyyid Abdûlhakîm El-Hüseynî Hazretleri Kimdir?</span><br />
<br />
Seyyid Abdülhakim El-Hüseyni Hazretleri Son devirde Suriye'de yetişen evliyadan Şeyh Ahmed-el Haznevi Hz.'lerinin halifelerindendir Seyiddir. Hz. Hüseyin'in r.a. soyundan geldiği için Hüseyni nisbesiyle meşhur olmuştur. Gavs Bilvanisi lakabıyla da bilinir. 1902 (H. 1320) senesinde Siirt'in Baykan ilçesine bağlı Kermat köyünde dünyayı şereflendirmiştir. 1972 (H. 1392) senesinde vefat etti. Adıyaman'ın Kahta ilçesine bağlı Menzil köyünde defnedildi. Seyyid Abdülhakim El-Hüseyni Hazretleri Doğumundan kısa bir müddet sonra babasının imamlık yapmak ve medresede talebe okutmak için davet edildiği komşu Siyanis köyüne taşındılar. Babası vazifesinin altıncı ayında vefat edince Abdülhakim el Hüseyni Hazretleri dedesi yanına aldı. Dedesi onu okutmak için alim ve tasavvuf ehli Muhammed Diyauddin Nurşini (k.s.) Hazretlerinin ders halkasına ve sohbetlerine gönderdi. <br />
<br />
Bu sırada sekiz yaşında bulunan Abdülhakim el Hüseyni on dört yaşına kadar bu zattan ilim öğrendi ve feyiz aldı.<br />
<br />
Seyyid Abdülhakim El-Hüseyni Hazretleri Hocası Nurşin'e taşınınca öğrenimine başka medreselerde devam etti. Aynı zamanda hocasıyla manevi bağını devam ettirdi. Daha ilmini tamamlayıp icazet almadan medrese ve tekkeler kapatılınca Siyanis'e döndü. Komşu Taruni köyüne imamlık yapıp, talebe okutmak üzere davet edildi. Burada pek çok talebe yetiştirdi. Bu sırada hocası Muhammed Diyauddin Nurşini Hz.'leri vefat etti. Seyyid Abdülhakim El-Hüseyni Hazretleri hem ilmini tamamlamak, hem de tasavvufta ilerlemek için Muhammed Diyauddin Nurşini'nin (k.s.) talebelerinden şeyh Selim'e talebe olmak istedi. Ancak rüyasında çok sevdiği halifesi şeyh Ahmed-el Hazneviye bağlanmasını bildirdi. Rüyasında Muhammed Diyauddin Nurşini (ks.) şeyh Ahmed - el Hazneviye hitaben "Şeyh Ahmed! Bu seyyid Abdülhakim'in babasının bizde emeği çoktur. Onun için sen ona gözün gibi bakacaksın!" diye emanet etti. Bu işaret üzerine Abdülhakim-il Hüseyni (ks) Sureyinin Hazne köyünde bulunan Şeyh Ahmed-el Haznevi (k.s.)'ye giderek talebe oldu. Şeyh Ahmed - el Haznevi (k.s.) daha ilk günden itibaren ona "Molla Abdülhakim" diye hitap ederek onun ilim ve irfanını takdir ettiğini gösterdi.<br />
<br />
Seyyid Abdülhakim El-Hüseyni Hazretleri, Ahmed-el Haznevi Hazretlerinin sohbetlerinde bulundu. Daha sonra tekrar memleketine döndü. Fakat 14 sene müddetle gidip gelerek ilmi ve tasavvuftaki derecesini artırdı. Hocasından, 34 yaşındayken medresede talebelere ilim öğretmek üzere, 36 yaşındayken de insanlara İslamiyet’in emir ve yasaklarını anlatmak suretiyle kurtuluşa kavuşmalarına vesile olmak için icazet aldı.Memleketine dönerek köyünde ve çevresindeki diğer kasabalarda İslam dininin emir ve yasaklarını anlatmaya başladı. Bütün ilim ve irfanını talebe yetiştirmeye ve Müslümanların Allah-u Teala'nın rızasını kazanmalarına vesile olmaya hasretti. İlk üç senede fazla netice alamadı. Ancak hocası Ahmed el Haznevi (k.s.)'nin vefatından sonra onun sohbetlerine büyük bir rağbet oldu. Akın akın gelen insanlar onun ilim ve feyzinden istifade etmeye çalıştılar. Ona olan bu büyük rağbet civar kasabalardaki bazı şeyhlerin gıptasına, bazılarının da kıskanmasına sebep oldu. Çünkü onlara bağlı bazı kimseler de gelip Seyyid Abdülhakim El-Hüseyni Hazretlerinin sohbetine katılıyorlardı. <br />
<br />
Bu şeyhlerden birisi ona gönderdiği mektupta; "İnsan düşünür ve kabul eder ki, yan yana koyun otlatan iki çobandan birinin bir kaç koyunu diğerinin sürüsüne kaçıp karışırsa onları iade etmek lazımdır. O halde sende bizim sürüden ayrılanları iade etmelisin" diyordu. Bu mektubu okuyan Seyyid Abdülhakim El-Hüseyni Hazretleri tebessüm ederek; "Biz ceddi-i pakimizin (peygamber efendimizin) ümmetine hizmeti gaye edinmişiz ve bunun için çabalıyoruz. Baş olmak ve çok taraftar toplamak gayretinde değiliz. Ceddimiz bize ilim miras bırakmıştır. Bu ilme kim sahipse varis odur. Biz inşallah miras gerçek varislerinin eline geçer diye dua ediyoruz" buyurdu. Hep aynı yerde kalmayıp, ikametgahını devamlı değiştirirdi. Taruni ve Bilvanis köylerinden sonra Bitlis’in Narlıdere nahiyesine, oradan da Siirt'in Kozluk kazasına bağlı Gadiri köyüne yerleşti.<br />
<br />
Seyyid Abdülhakim El-Hüseyni Hazretleri bir sohbeti esnasında dinleyenlerden birisi;"Bir kimse Kur'an-ı Kerimi, hadisi şerifleri, fıkıh ilmini biliyor, selefi salihinin, ilk devir İslam alimlerinin kitaplarını okuyorsa manevi bir yol göstericiye ne gerek vardır?" diye sordu. Cevabında buyurdu ki; Dediğin doğrudur. Fakat bir eczacı türlü türlü otları ve çiçekleri bilir. Hangisinden ne gibi şerbet çıkarılacağını, hangi hastalığa faydalı olacağını da bilir. Hatta çoğu zaman doktorlara da onu gösterir, onun tahlil ve araştırmasına göre teşhis ettikleri hastalığa onun ilaçlarını tavsiye ederler. Alimleri de buna kıyas ediniz. Halbuki insan ahiret yolunda evvela avamdır yani halktandır. Nasıl kendini tedavi edebilir. Kalp hastalıklarının tedavisi maddi hastalıkların tedavisinden daha zordur. Acaba nazari olarak tip ilmini tahsil edene, senin oğlun dahi olsa beyin ve kalp ameliyatında sen kendini teslim edebilir misin? Fakat tecrübe görmüş bir doktora kendini tereddütsüz teslim edebilirsin değil mi?Diyebiliriz ki zamanımızda yol göstericiler az olduğu için gençlerimizin isyanı fazla olmuştur. Bu gün vaaz ve nasihat eden kimseler çoktur ama hakiki saadet yolunu gösteren rehberler azdır." Seyyid Abdülhakim El-Hüseyni Hazretleri bir sohbeti sırasında tövbe ile ilgili olarak şöyle buyurdu: "Tövbeyi geciktirmemelidir. Tövbenin zamanı, ruh gargarayı geçmeyinceye kadardır. Gargarayı geçince kafirin imanı kabul olmadığı gibi Mümin’in tövbesi de makbul değildir. "Muhakkak Allah'u Teala kulun tövbesini ruh gargaraya gelmeden önce kabul eder" hadisi şeriftir. Nihayet can boğazına çıkınca ne kafirin imanı, ne müminin tövbesi kabul değildir.<br />
<br />
Seyyid Abdülhakim El-Hüseyni Hazretleri, Menzil'de bulunduğu sırada hastalanmadan önce şimdiki türbesinin yerini etrafına taşlar dizerek işaretledi. Vefat ettiği zaman buraya defnedilmesini vasiyet etti. Ömrü boyunca insanların imanlarını kurtarabilmeleri için gayret etti. Bir sohbetinde; Evliya yetiştirme mektepleri olan tarikatlar, artık iman kurtarma mektepleri haline geldi. Eskiden insanlar yıllarca gezer, kendilerine şeyh ararlardı. Şimdi ise şeyhler kapı kapı dolaşıp Müslümanları imanlarını kurtarması için çağırıyor ve topluyorlar. Şah-ı Hazne (ks) (burada kendisini kast ediyor) Ümmet-i Muhammed'in imanını kurtarmaya çalıştı. Yoksa bu zamanda tarikat meselesi diye bir şey olmuyor. Şimdi bir oyalamadır yapıyoruz. Maksat iman kurtarmaktır. (İnsanların geneli için) Tam hidayet, Mehdi (as) zamanında olacaktır. buyurdu.<br />
<br />
Seyyid Abdülhakim El-Hüseyni Hazretleri Ömrünün son zamanlarında sohbetine gelen insanlara buyurdu ki; "İnsan fakir olmalıdır. Rabbül Alemin hep fakirlerdir. Fakirleri sever. Fakirlikten maksat nefis ve benlikten uzak olmaktır. Dünya malından dolayı fakirlik değildir. İnsanın nefis ve benliğini yenmesi lazımdır. Nefsini gören kendinde büyüklük eden kimseyi Allah'u Teala sevmez." Şeytanın küfre girmesinin sebebi nefsini, kendini büyük görmesi değil miydi? İnsanın ayağı nefsin göğsünde bulunmalıdır ki, baş kaldırmaya gücü yetmesin. Nefsin düşmanlığı çok büyüktür. Firavun, Şeddat, Karun gibilerin felaketlerine de nefisleri sebep oldu. Çünkü büyüklük taslayan nefisleri, büyük iddialara kalkıştı. Kendileri boş bir dava güttüklerini, ilah olmadıklarını ve Allah'u Teala'dan uzak olduklarını bildikleri halde nefislerinin ilahlık davasına boyun eğdiler. Çünkü nefisleri o kadar çok büyümüş ve kendilerine hAkim olmuştu.<br />
<br />
İnsan hep iyilerle olmalı, iyilerle arkadaşlık etmelidir. İyilerle bulunmanın menfaati ebediyete kadar devam eder. İşte Ashb-ı Kehfin köpeği, köpek olması sebebiyle haram ve necistir. Islakken dokunduğu yerin temizlenmesi için yedi defa yıkamak gerekir (şafii mezhebine göre). Fakat iyilerle kaldığı için Allah'u Teala onu beraber kaldığı iyilerin hürmetine cennetlik yaptı. Haram ve necis olduğu halde cennetlik oldu ve cennette iyilerle beraber olacaktır. Halbuki Nuh (as)'ın oğlu bir peygamberin oğlu olduğu halde, kafirlerle arkadaşlık yapıp onlarla beraber bulunduğu için imanını kaybetti. Allah'u Teala onu kafirler topluluğundan yazdı. Peygamber oğlu olduğu halde kafirlerle arkadaşlık yapmasından dolayı son nefeste küfür üzerine imansız gitti. Diğer yandan necis olan bir köpek ise cennetlik oldu. Çünkü iyilerle beraberdi, onlardan ayrılmadı.<br />
<br />
Peygamber Efendimiz (sav) buyurdu ki; "İnsan her kimi seviyor ise kıyamette de onunla beraber haşr olacak, kiminle arkadaş ise haşirde de onunla arkadaş olacaktır". Seyyid Abdülhakim El-Hüseyni Hazretleri ömrünün son bir yılında kaldığı Adıyaman'ın Kâhta ilçesine bağlı Menzil köyünde hastalanan Abdulhakim-il Hüseyni (k.s) hazretleri tedavi için Diyarbakır'a götürüldü. Oradan da Ankara'ya nakledildi. Burada iken bazı siyaset adamları kendisini ziyaret ederek duasını istediler. Onlara hitaben; "Halis niyetle din-i mübine, İslam dinine her kim hizmet etmek isterse Allahu Teala onu muvaffak etsin diye dua etti."<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Seyyid Abdûlhakîm El-Hüseyni Hazretlerinin Vefatı</span><br />
<br />
Seyyid Abdülhakim El-Hüseyni Hazretleri Ankara'da geçirmiş olduğu ameliyattan sonrada durumu düzelmedi. 25 Mayıs 1972 (H.1392) tarihinde Ankara'da vefat etti. Cenazesi Menzil köyüne götürülerek talebeleri tarafından, daha önce işaretlemiş olduğu yerde defnedildi. Kabri sevenleri tarafından ziyaret edilmektedir.Seyyid Abdülhakim El-Hüseyni Hazretleri nin vefahatından sonra postuna Halifesi Seyda Seyyid Muhammde Raşid Hazretleri geçmiştir.<br />
<br />
Yüce Mevlâmız, Gavs-ı Bilvanis Seyyid Abdülhakim El-Hüseyni Hazretleri'nin makamını âli eylesin, ahirette himmet, bereket ve şefaatlerine bizleri nâil eylesin. Amin.<br />
<br />
</span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Gavs-ı Bilvanis Seyyid Abdûlhakîm El-Hüseynî Hazretleri Kimdir?</span><br />
<br />
Seyyid Abdülhakim El-Hüseyni Hazretleri Son devirde Suriye'de yetişen evliyadan Şeyh Ahmed-el Haznevi Hz.'lerinin halifelerindendir Seyiddir. Hz. Hüseyin'in r.a. soyundan geldiği için Hüseyni nisbesiyle meşhur olmuştur. Gavs Bilvanisi lakabıyla da bilinir. 1902 (H. 1320) senesinde Siirt'in Baykan ilçesine bağlı Kermat köyünde dünyayı şereflendirmiştir. 1972 (H. 1392) senesinde vefat etti. Adıyaman'ın Kahta ilçesine bağlı Menzil köyünde defnedildi. Seyyid Abdülhakim El-Hüseyni Hazretleri Doğumundan kısa bir müddet sonra babasının imamlık yapmak ve medresede talebe okutmak için davet edildiği komşu Siyanis köyüne taşındılar. Babası vazifesinin altıncı ayında vefat edince Abdülhakim el Hüseyni Hazretleri dedesi yanına aldı. Dedesi onu okutmak için alim ve tasavvuf ehli Muhammed Diyauddin Nurşini (k.s.) Hazretlerinin ders halkasına ve sohbetlerine gönderdi. <br />
<br />
Bu sırada sekiz yaşında bulunan Abdülhakim el Hüseyni on dört yaşına kadar bu zattan ilim öğrendi ve feyiz aldı.<br />
<br />
Seyyid Abdülhakim El-Hüseyni Hazretleri Hocası Nurşin'e taşınınca öğrenimine başka medreselerde devam etti. Aynı zamanda hocasıyla manevi bağını devam ettirdi. Daha ilmini tamamlayıp icazet almadan medrese ve tekkeler kapatılınca Siyanis'e döndü. Komşu Taruni köyüne imamlık yapıp, talebe okutmak üzere davet edildi. Burada pek çok talebe yetiştirdi. Bu sırada hocası Muhammed Diyauddin Nurşini Hz.'leri vefat etti. Seyyid Abdülhakim El-Hüseyni Hazretleri hem ilmini tamamlamak, hem de tasavvufta ilerlemek için Muhammed Diyauddin Nurşini'nin (k.s.) talebelerinden şeyh Selim'e talebe olmak istedi. Ancak rüyasında çok sevdiği halifesi şeyh Ahmed-el Hazneviye bağlanmasını bildirdi. Rüyasında Muhammed Diyauddin Nurşini (ks.) şeyh Ahmed - el Hazneviye hitaben "Şeyh Ahmed! Bu seyyid Abdülhakim'in babasının bizde emeği çoktur. Onun için sen ona gözün gibi bakacaksın!" diye emanet etti. Bu işaret üzerine Abdülhakim-il Hüseyni (ks) Sureyinin Hazne köyünde bulunan Şeyh Ahmed-el Haznevi (k.s.)'ye giderek talebe oldu. Şeyh Ahmed - el Haznevi (k.s.) daha ilk günden itibaren ona "Molla Abdülhakim" diye hitap ederek onun ilim ve irfanını takdir ettiğini gösterdi.<br />
<br />
Seyyid Abdülhakim El-Hüseyni Hazretleri, Ahmed-el Haznevi Hazretlerinin sohbetlerinde bulundu. Daha sonra tekrar memleketine döndü. Fakat 14 sene müddetle gidip gelerek ilmi ve tasavvuftaki derecesini artırdı. Hocasından, 34 yaşındayken medresede talebelere ilim öğretmek üzere, 36 yaşındayken de insanlara İslamiyet’in emir ve yasaklarını anlatmak suretiyle kurtuluşa kavuşmalarına vesile olmak için icazet aldı.Memleketine dönerek köyünde ve çevresindeki diğer kasabalarda İslam dininin emir ve yasaklarını anlatmaya başladı. Bütün ilim ve irfanını talebe yetiştirmeye ve Müslümanların Allah-u Teala'nın rızasını kazanmalarına vesile olmaya hasretti. İlk üç senede fazla netice alamadı. Ancak hocası Ahmed el Haznevi (k.s.)'nin vefatından sonra onun sohbetlerine büyük bir rağbet oldu. Akın akın gelen insanlar onun ilim ve feyzinden istifade etmeye çalıştılar. Ona olan bu büyük rağbet civar kasabalardaki bazı şeyhlerin gıptasına, bazılarının da kıskanmasına sebep oldu. Çünkü onlara bağlı bazı kimseler de gelip Seyyid Abdülhakim El-Hüseyni Hazretlerinin sohbetine katılıyorlardı. <br />
<br />
Bu şeyhlerden birisi ona gönderdiği mektupta; "İnsan düşünür ve kabul eder ki, yan yana koyun otlatan iki çobandan birinin bir kaç koyunu diğerinin sürüsüne kaçıp karışırsa onları iade etmek lazımdır. O halde sende bizim sürüden ayrılanları iade etmelisin" diyordu. Bu mektubu okuyan Seyyid Abdülhakim El-Hüseyni Hazretleri tebessüm ederek; "Biz ceddi-i pakimizin (peygamber efendimizin) ümmetine hizmeti gaye edinmişiz ve bunun için çabalıyoruz. Baş olmak ve çok taraftar toplamak gayretinde değiliz. Ceddimiz bize ilim miras bırakmıştır. Bu ilme kim sahipse varis odur. Biz inşallah miras gerçek varislerinin eline geçer diye dua ediyoruz" buyurdu. Hep aynı yerde kalmayıp, ikametgahını devamlı değiştirirdi. Taruni ve Bilvanis köylerinden sonra Bitlis’in Narlıdere nahiyesine, oradan da Siirt'in Kozluk kazasına bağlı Gadiri köyüne yerleşti.<br />
<br />
Seyyid Abdülhakim El-Hüseyni Hazretleri bir sohbeti esnasında dinleyenlerden birisi;"Bir kimse Kur'an-ı Kerimi, hadisi şerifleri, fıkıh ilmini biliyor, selefi salihinin, ilk devir İslam alimlerinin kitaplarını okuyorsa manevi bir yol göstericiye ne gerek vardır?" diye sordu. Cevabında buyurdu ki; Dediğin doğrudur. Fakat bir eczacı türlü türlü otları ve çiçekleri bilir. Hangisinden ne gibi şerbet çıkarılacağını, hangi hastalığa faydalı olacağını da bilir. Hatta çoğu zaman doktorlara da onu gösterir, onun tahlil ve araştırmasına göre teşhis ettikleri hastalığa onun ilaçlarını tavsiye ederler. Alimleri de buna kıyas ediniz. Halbuki insan ahiret yolunda evvela avamdır yani halktandır. Nasıl kendini tedavi edebilir. Kalp hastalıklarının tedavisi maddi hastalıkların tedavisinden daha zordur. Acaba nazari olarak tip ilmini tahsil edene, senin oğlun dahi olsa beyin ve kalp ameliyatında sen kendini teslim edebilir misin? Fakat tecrübe görmüş bir doktora kendini tereddütsüz teslim edebilirsin değil mi?Diyebiliriz ki zamanımızda yol göstericiler az olduğu için gençlerimizin isyanı fazla olmuştur. Bu gün vaaz ve nasihat eden kimseler çoktur ama hakiki saadet yolunu gösteren rehberler azdır." Seyyid Abdülhakim El-Hüseyni Hazretleri bir sohbeti sırasında tövbe ile ilgili olarak şöyle buyurdu: "Tövbeyi geciktirmemelidir. Tövbenin zamanı, ruh gargarayı geçmeyinceye kadardır. Gargarayı geçince kafirin imanı kabul olmadığı gibi Mümin’in tövbesi de makbul değildir. "Muhakkak Allah'u Teala kulun tövbesini ruh gargaraya gelmeden önce kabul eder" hadisi şeriftir. Nihayet can boğazına çıkınca ne kafirin imanı, ne müminin tövbesi kabul değildir.<br />
<br />
Seyyid Abdülhakim El-Hüseyni Hazretleri, Menzil'de bulunduğu sırada hastalanmadan önce şimdiki türbesinin yerini etrafına taşlar dizerek işaretledi. Vefat ettiği zaman buraya defnedilmesini vasiyet etti. Ömrü boyunca insanların imanlarını kurtarabilmeleri için gayret etti. Bir sohbetinde; Evliya yetiştirme mektepleri olan tarikatlar, artık iman kurtarma mektepleri haline geldi. Eskiden insanlar yıllarca gezer, kendilerine şeyh ararlardı. Şimdi ise şeyhler kapı kapı dolaşıp Müslümanları imanlarını kurtarması için çağırıyor ve topluyorlar. Şah-ı Hazne (ks) (burada kendisini kast ediyor) Ümmet-i Muhammed'in imanını kurtarmaya çalıştı. Yoksa bu zamanda tarikat meselesi diye bir şey olmuyor. Şimdi bir oyalamadır yapıyoruz. Maksat iman kurtarmaktır. (İnsanların geneli için) Tam hidayet, Mehdi (as) zamanında olacaktır. buyurdu.<br />
<br />
Seyyid Abdülhakim El-Hüseyni Hazretleri Ömrünün son zamanlarında sohbetine gelen insanlara buyurdu ki; "İnsan fakir olmalıdır. Rabbül Alemin hep fakirlerdir. Fakirleri sever. Fakirlikten maksat nefis ve benlikten uzak olmaktır. Dünya malından dolayı fakirlik değildir. İnsanın nefis ve benliğini yenmesi lazımdır. Nefsini gören kendinde büyüklük eden kimseyi Allah'u Teala sevmez." Şeytanın küfre girmesinin sebebi nefsini, kendini büyük görmesi değil miydi? İnsanın ayağı nefsin göğsünde bulunmalıdır ki, baş kaldırmaya gücü yetmesin. Nefsin düşmanlığı çok büyüktür. Firavun, Şeddat, Karun gibilerin felaketlerine de nefisleri sebep oldu. Çünkü büyüklük taslayan nefisleri, büyük iddialara kalkıştı. Kendileri boş bir dava güttüklerini, ilah olmadıklarını ve Allah'u Teala'dan uzak olduklarını bildikleri halde nefislerinin ilahlık davasına boyun eğdiler. Çünkü nefisleri o kadar çok büyümüş ve kendilerine hAkim olmuştu.<br />
<br />
İnsan hep iyilerle olmalı, iyilerle arkadaşlık etmelidir. İyilerle bulunmanın menfaati ebediyete kadar devam eder. İşte Ashb-ı Kehfin köpeği, köpek olması sebebiyle haram ve necistir. Islakken dokunduğu yerin temizlenmesi için yedi defa yıkamak gerekir (şafii mezhebine göre). Fakat iyilerle kaldığı için Allah'u Teala onu beraber kaldığı iyilerin hürmetine cennetlik yaptı. Haram ve necis olduğu halde cennetlik oldu ve cennette iyilerle beraber olacaktır. Halbuki Nuh (as)'ın oğlu bir peygamberin oğlu olduğu halde, kafirlerle arkadaşlık yapıp onlarla beraber bulunduğu için imanını kaybetti. Allah'u Teala onu kafirler topluluğundan yazdı. Peygamber oğlu olduğu halde kafirlerle arkadaşlık yapmasından dolayı son nefeste küfür üzerine imansız gitti. Diğer yandan necis olan bir köpek ise cennetlik oldu. Çünkü iyilerle beraberdi, onlardan ayrılmadı.<br />
<br />
Peygamber Efendimiz (sav) buyurdu ki; "İnsan her kimi seviyor ise kıyamette de onunla beraber haşr olacak, kiminle arkadaş ise haşirde de onunla arkadaş olacaktır". Seyyid Abdülhakim El-Hüseyni Hazretleri ömrünün son bir yılında kaldığı Adıyaman'ın Kâhta ilçesine bağlı Menzil köyünde hastalanan Abdulhakim-il Hüseyni (k.s) hazretleri tedavi için Diyarbakır'a götürüldü. Oradan da Ankara'ya nakledildi. Burada iken bazı siyaset adamları kendisini ziyaret ederek duasını istediler. Onlara hitaben; "Halis niyetle din-i mübine, İslam dinine her kim hizmet etmek isterse Allahu Teala onu muvaffak etsin diye dua etti."<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">Seyyid Abdûlhakîm El-Hüseyni Hazretlerinin Vefatı</span><br />
<br />
Seyyid Abdülhakim El-Hüseyni Hazretleri Ankara'da geçirmiş olduğu ameliyattan sonrada durumu düzelmedi. 25 Mayıs 1972 (H.1392) tarihinde Ankara'da vefat etti. Cenazesi Menzil köyüne götürülerek talebeleri tarafından, daha önce işaretlemiş olduğu yerde defnedildi. Kabri sevenleri tarafından ziyaret edilmektedir.Seyyid Abdülhakim El-Hüseyni Hazretleri nin vefahatından sonra postuna Halifesi Seyda Seyyid Muhammde Raşid Hazretleri geçmiştir.<br />
<br />
Yüce Mevlâmız, Gavs-ı Bilvanis Seyyid Abdülhakim El-Hüseyni Hazretleri'nin makamını âli eylesin, ahirette himmet, bereket ve şefaatlerine bizleri nâil eylesin. Amin.<br />
<br />
</span>]]></content:encoded>
		</item>
	</channel>
</rss>