Welcome, Guest
You have to register before you can post on our site.

Username
  

Password
  





Search Forums

(Advanced Search)

Forum Statistics
» Members: 2
» Latest member: YamanTunca
» Forum threads: 120
» Forum posts: 130

Full Statistics

Latest Threads
Editable PNG Çerçeve - Ed...
Forum: PNG Resimler
Last Post: YamanTunca
03-15-2026, 06:07 AM
» Replies: 0
» Views: 20
Orange Design Calligraphy...
Forum: JPG Resimler
Last Post: YamanTunca
03-13-2026, 05:43 PM
» Replies: 1
» Views: 28
Calligraphy Hat Yazili Te...
Forum: JPG Resimler
Last Post: YamanTunca
03-12-2026, 08:30 PM
» Replies: 1
» Views: 27
Hz. İbrahim'in (A.S.) Dil...
Forum: Dua&Zikir
Last Post: YamanTunca
03-09-2026, 06:44 AM
» Replies: 0
» Views: 17
Seyyid Ahmed el-Bedevî (k...
Forum: Biyografi
Last Post: YamanTunca
03-09-2026, 06:38 AM
» Replies: 0
» Views: 19
Seyyid İbrahim Düsûkî (k....
Forum: Biyografi
Last Post: YamanTunca
03-09-2026, 06:34 AM
» Replies: 0
» Views: 18
Gül ve Çiçek  | Çiçek  Fo...
Forum: JPG Resimler
Last Post: YamanTunca
03-09-2026, 06:24 AM
» Replies: 0
» Views: 18
Rabbini Çokca Zikret Ayet...
Forum: JPG Resimler
Last Post: YamanTunca
03-09-2026, 06:19 AM
» Replies: 0
» Views: 19
Sabredenleri Müjdele Hat ...
Forum: JPG Resimler
Last Post: YamanTunca
03-09-2026, 06:19 AM
» Replies: 0
» Views: 17
Deki Rabbim ilmimi Artır ...
Forum: JPG Resimler
Last Post: YamanTunca
03-09-2026, 06:18 AM
» Replies: 0
» Views: 18

 
  Gıda Sahtekârlığı ve Toplumsal Çöküş
Posted by: YamanTunca - 03-09-2026, 02:58 AM - Forum: Vaaz&Nasihat - No Replies

Gıda Sahtekârlığı ve Toplumsal Çöküş

Euzubillahimineşşeytanirracim
Bismillahirrahmenirrahim

**"Onların çoğunu günah, düşmanlık ve haram yemekte yarışırken görürsün. Yaptıkları ne kadar kötüdür!
Rabbanîler ve âlimler onları, günah olan sözleri söylemekten ve haram yemekten menetselerdi ya! İşledikleri şeyler ne kadar kötüdür!"
Sadakallahul Azîm. (Mâide Suresi, 62-63)

Allahümme salli ala Muhammedin ve ala âli Muhammed.

Aziz Müminler,

Bugün sizlerle, içinde bulunduğumuz çağın en büyük ahlaki ve toplumsal sorunlarından biri hakkında konuşacağız: Yiyeceklerde yapılan sahtekârlık ve bunun insanlığın başına açtığı belalar. Yüce Rabbimiz, Mâide Suresi'nde bildirdiği gibi, insanların bir kısmının kötülükte, düşmanlıkta ve haram lokma yemekte yarıştığını haber veriyor. Bu ayetler, sadece geçmiş kavimlere değil, kıyamete kadar gelecek tüm insanlığa bir uyarıdır. Özellikle gıda konusundaki hileler, haram lokma, sahte üretim, Rabbimizin bizlere emanet ettiği bedenimizi ve dolayısıyla ruhumuzu ifsad etmektedir.

Yolculuğumuza başlıyoruz. Bu yolculuk, doğayı bozup yetmediği gibi, şimdi de laboratuvarlarda sahte et üretmeye kalkan modern bilim anlayışı hakkında olacak.

Hatırlayın, Hûd Aleyhisselam, Ad kavmine peygamber olarak gönderildiğinde, onları hakka davet etti. Onlar ise, "Sen de bizim gibi bir insansın, bizim yediğimizden yiyor, içtiğimizden içiyorsun. Getir bize azabı, eğer doğru sözlülerdensen!" dediler. Hûd Aleyhisselam da "Rabbim! Onların beni yalanlamalarına karşı bana yardım et!" diye dua etti. Rabbimiz duasını kabul etti ve kavmini korkunç bir kuraklıkla cezalandırdı. Üç yıl süren bu kıtlığın ardından çaresiz kalan Ad kavmi, Hûd Aleyhisselam'a gelerek yağmur duası istediler. Hûd Aleyhisselam dua edince, gökte iki bulut belirdi: biri beyaz, biri siyah. Onlara, "Hangisini dilerseniz seçin" dedi. Onlar da siyah bulutu, yağmur yüklü zannederek seçtiler. Oysa o bulut, Ad kavmini helak edecek olan azap rüzgârıydı. Hûd Aleyhisselam'ın işaretiyle o kara buluttan kopan korkunç bir kasırga, günlerce sürdü ve o azgın kavmi, yurtlarıyla birlikte tarumar edip yerle bir etti.

İşte Rabbimizin ayetlerinde geçen "Yaptıkları ne kadar kötüdür!" ifadesi, Allah'ın varlığına ve birliğine, özellikle de O'nun ölümden sonra dirilten (El-Bâis) sıfatına inanmayanların sonunun ne kadar kötü olduğunu bize haykırmaktadır.

Rabbimiz, yarattığı her varlığa bir baş, bir lider, bir yön verir. Bibere bir baş vermiş, kaleme bir baş vermiş, süpürgeye bir baş vermiştir. Peki, koca koca ümmetlere, milletlere bir baş vermez mi hiç? Elbette verir. İşte Hûd Aleyhisselam, Ad kavmine bir baş, bir rehber olarak gönderilmiştir. Ad kavminin helaki, işte bu rehbere uymamaları, kibirleri ve Allah'ın ayetlerini yalanlamaları yüzünden olmuştur. Ve onların en son kalıntıları, tarih boyunca hep azgınlıkta direnen toplulukların içinde varlığını sürdürmüştür.

Unutmayalım ki, varlık âleminde O'ndan gayrı hiçbir şey yoktur. Her gördüğün, her duyduğun, her şey O'nun varlığının bir yansımasıdır. O, hem yaşatan hem öldürendir. Azrail Aleyhisselam da O'nun emrinde bir melektir. Ölümü yaratan da O'dur, hayatı veren de. O, Evvel'dir, Âhir'dir, Bâki'dir, yani ölümsüz olandır. Öldükten sonra diriltecek olan da (El-Bâis) yine O'dur.

Şimdi gelelim asıl meselemize. Günümüzde, Allah'ın yaratma kanunlarına (âdetullah) müdahale etmeye kalkan bir anlayış türemiştir. Bir takım bilim adamları, doğayı katledip yetmiyormuş gibi, şimdi de etin aslını, mayasını değiştirmeye, laboratuvarda canlıdan bağımsız et üretmeye kalkışmışlardır. Danasız sığır eti, tavuksuz tavuk eti, balıksız balık eti üretme peşindedirler.

Rabbimiz, her canlıyı bir baş (yaratılış gayesi ve lider) ile yaratmıştır. Bir hayvanı, eti için yaratmış, ona bir ruh, bir can vermiştir. Peki, bu ruhu, bu canı, bu başı olmayan, sadece hücreden üretilmiş bir et parçasını yediğimizde, o gıdanın bizim vücudumuza, ruhumuza etkisi ne olacaktır? Bu, tıpkı Ad kavminin, kendilerine gönderilen peygambere (başa) "Sen de bizim gibi bir insansın" diyerek isyan etmeleri gibidir. Onlar nasıl ki başsız kalmayı, rehbersiz kalmayı tercih edip helak oldularsa, bu çağın insanı da yediği gıdanın başını, yani onun yaratılış gayesini ve Rabbimizin ondaki hikmetini inkâr ederek aynı akıbete sürüklenmektedir.

"Bu bilimsel bir gelişme, neden yemeyelim?" diyenler olabilir. Mesele sadece yemek değil, mesela Allah'ın koyduğu sınırları tanımamaktır. Helal-haram hassasiyetini kaybetmektir. Bir şeyin helal olması için sadece içinde domuz eti olmaması yetmez; aynı zamanda o hayvanın usulüne uygun kesilmesi, duasının edilmesi, canına saygı gösterilmesi gerekir. Peki, bir petri kabında üretilen hücre yığınının nerede başı, nerede sonu, nerede ruhu vardır ki üzerine Besmele çekilsin? Bu, yaratılışı ve yaratıcıyı hiçe saymaktır.

İşte böyle bir anlayış, tıpkı Ad kavmine gelen azap bulutu gibi, insanlığın başına belalar yağdıracaktır. Günahlar ve isyanlar, nasıl ki demiri mıknatıs gibi kendine çeker ve belaları celbederse, haram lokma da aynı şekilde toplumların manevi mıknatısını bozarak onları felaketlere sürükler. Rabbimiz Şûrâ Suresi 30. ayette ne buyuruyor: "Başınıza gelen herhangi bir musibet, kendi ellerinizin işlediği (günahlar) yüzündendir."

Önce doğayı katlettiler, şimdi gıdanın kendisini katlediyorlar. Bu gidişle, Ad kavminin helakine sebep olan kasırgalar, Semud kavminin helakine sebep olan depremler ve sair felaketler, yeryüzünü bir bir sarmaya başlayacaktır. Yeryüzü sarsıldıkça sarsılacak, ta ki kıyamet kopana kadar.

Aziz Müminler! Helal lokma hassasiyetimizi yeniden kazanmalıyız. Yediğimizin nereden geldiğini, nasıl üretildiğini, gerçekten helal olup olmadığını sormalıyız. Dünyanın debdebesine kapılıp da nefsimizin her arzusunu yerine getirmek, bizi Ad ve Semud kavimlerinin akıbetine sürükleyebilir. Dinimizin bize verdiği şan ve şeref, dünyalık makamlarda değil, Allah'ın rızasını kazanmakta ve O'nun koyduğu sınırlara riayet etmektedir. Unutmayalım, asıl olan ana yemektir; tatlılar ise sadece birer ziynettir. Nasıl ki Cuma namazı ve bayram namazı mükellef olan her Müslümana farz ise, helal lokma peşinde koşmak da her an üzerimize farzdır.

Rabbimiz, bizleri ahir zaman fitnelerinden, haram lokmadan, gıda sahtekârlığıyla imtihan olmaktan muhafaza eylesin. Bizleri, her an Allah'ı zikreden, her nefeste O'nunla olan gerçek müminlerden eylesin. Bizleri, dünyanın geçici şan ve şöhretine aldanıp da ahiretini unutanlardan eylemesin.

Peygamber Efendimiz (s.a.v.) buyurmuşlardır: "Ashabımdan bir yerde vefat eden kimse, orada bulunanlara şefaatçi olur." İstanbul gibi mübarek şehirlerde yaşayan bizler, bu büyük şefaate nail olabilmek için, o güzel sahabelere layık olmaya çalışmalıyız. Onların izinden gitmeli, onların ahlakıyla ahlaklanmalıyız.

Allah'ım! Bizleri ve tüm inanan kardeşlerimizi, ahir zaman fitnelerinin belasından, görünen ve görünmeyen tüm felaketlerden muhafaza buyur. Bizlere helal ve tayyip rızıklar nasip eyle. Dualarımızı, tövbelerimizi kabul eyle.

El-Fâtiha maas-salavât.

17.10.2013 Persembe


Kar©glan
Başağaçlı Raşit Tunca

Original Kar©glan

Print this item

  KÜFÜR DENİZİNİ YARIP GEÇMEK
Posted by: YamanTunca - 03-09-2026, 02:57 AM - Forum: Vaaz&Nasihat - No Replies

KÜFÜR DENİZİNİ YARIP GEÇMEK

Eûzübillâhimineşşeytânirracîm
Bismillâhirrahmânirrahîm

Rabbi edhilnî mudhale sıdkın ve ahricnî muhrece sıdkın vec'al lî min ledünke sultânen nasîrâ.

Sadakallahü'l-Azîm.
(İsrâ Suresi, 80. Ayet:
"Rabbim! Beni doğru bir giriş ile girdir ve doğru bir çıkış ile çıkar. Katından bana yardım edici bir kuvvet ver.")

Allahümme salli alâ Muhammed.
Allahümme salli alâ Îsâ.
Allahümme salli alâ Mûsâ.
Allahümme salli alâ İbrâhîm.
Allahümme salli alâ Nûh.
Allahümme salli alâ Âdem ve Havvâ.

Îsâvî olurum, şarapta içerim.
Mûsevî olurum, denizi yarar geçerim.
Huccâc olurum, ateşi deler geçerim.
Nebevî olurum, dalgaları aşar geçerim.
Safevî olurum, cenneti koyar dünyaya geçerim.
Âdem olurum, dünyadan cennete geçerim.

Aziz Müminler,

Bugün sözümüz, hakikat denizlerinde yol bulmaktan, nefsin karanlık dalgalarını yarıp geçmekten olacak.

Bir kutsi hadiste Cenâb-ı Mevlâ'nın Hz. Ali'ye (k.v.) kimseye vermediği zühdü verdiği buyrulur. Peki nedir zühd? Zühd, hakikatte göğüs genişliğidir. Hz. Ali'nin göğsü ilimle, hikmetle, sabırla doluydu. İşte bu genişlik, zemzemden gelen bir feyiz ile Allah'ın lütfuydu.

Bağcılıkla uğraşanlar bilir: Asma çubuğu dediğimiz omaca, baharda uzayan dallarından birisi toprağa gömülür, ucu dışarıda bırakılır. Zamanla toprağa gömülen kısım kökleşir ve yeni bir asma olur, yeni üzümler verir. İşte İdris soyu, Yûsuf soyu, Hz. Ali soyu da böyledir. Bazen saklanır, toprağa gömülür, sonra dışarı sarkan ucundan yeni bir bağ olur, yeni nesiller yetişir. Mehdî (a.s.) de işte böyle bir Yûsufî, İdrîsî, Alî Muhammed soyudur. Onun çubuğu toprağa batırılmış, ucu dışarıda bırakılmıştır. Cebrail Aleyhisselam'ın cennetten çıkarken getirdiği ayva, nar ve üzüm işte bu soyu simgeler. Hasan ile Hüseyin'in birlikte yediği o üzüm, onların evladı olacak olan Mehdî'nin mübarek mayasıdır. Onun kemale ermiş hali, pekmez gibi tatlı ve değerlidir.

Atalar ne güzel söylemiş: "Sabır ile ham koruk helva olurmuş."

Mehdî'nin ham halini görenler, onun için "Bu daha koruktu, ekşiydi, hamdı" diyebilirler. Üzümü korukken koparan, ancak onu turşu yapıp yiyebilir. Ama sabredip onun kemal vaktini bekleyenler, onun pekmez gibi tatlı olduğunu görür ve tadına doyum olmaz. Onun içtiğini görenler, üzümün şarap olduğu günleri görenlerdir. Oysa Allah'ın üzümün şarap olacağından haberi yok muydu? Vardı elbette. Ama aslolan, onun koruk halini bilip sabretmek, sonra da pekmez halini idrak edebilmektir.

İşte "Îsâvî olurum, şarapta içerim" sözünün manası budur. İnsan ne yaptığının farkında olmalıdır. Yaptığı işin, ibadetin, taatin bilincinde olmalı, onun farzını, sünnetini, hakikatini bilmelidir.

Şimdi hac mevsimi geride kaldı. Hacca gidemeyenler için umre vakti girdi. Umre, ihrama girip Kâbe'yi tavaf ettikten sonra Safâ ile Merve arasında sa'y edip tıraş olmaktan ibarettir. Bir rivayette üç umre, bir hac sevabı kazandırır. Yedi tavaf bir umre sevabıdır. Yani Kâbe'yi yirmi bir defa tavaf eden, bir hac sevabı kazanır.

Tıpkı bilgisayar sistemindeki hesaplama birimleri gibi:
8 Bit 1 Byte eder.
1024 Byte 1 Kilo Byte (KB) eder.
1024 KB 1 Mega Byte (MB) eder.
1024 MB 1 Giga Byte (GB) eder.
1024 GB 1 Tera Byte (TB) eder.

İşte şimdi umre mevsimine girdik. Mekke'ye gidemeyenler için de bir müjde var: Geceyi ibadetle, teheccüdle, sohbetle, Kur'an okuyarak geçirip sabah namazını kıldıktan sonra kalkıp kuşluk namazını kılmak da kişiye bir umre sevabı kazandırır. Üç gece buna devam eden, bir hac sevabına nail olur.

Yine "Sübhânallâhi velhamdülillâhi ve lâ ilâhe illallâhu vallâhu ekber, ve lâ havle ve lâ kuvvete illâ billâhil aliyyil azîm" demek, Kâbe'yi bir defa tavaf etmek gibidir. Bunu yedi defa tekrar etmek bir umre, yirmi bir defa tekrar etmek ise bir hac sevabıdır.

İşte böylece bizler de, bulunduğumuz yerlerde, gönül Kâbe'mizi tavaf ederek, zikirle, ibadetle, hayırla o mübarek beldelere manen komşu olabiliriz.

Biliyor musunuz, bir aile en geniş haliyle anne, baba, iki kaynana, iki kaynata ve en fazla iki çocuk ile 8 kişiden oluşur. Bu da 8 bit eder, yani bir aile, bir "byte"tır. 1024 ailenin olduğu yer, köylükten çıkıp şehir mesabesine ulaşır. 1024 şehir, en büyük bir devlettir. 96 gram altın gibi düşünün, 96 devlet ve millet bir dünya eder. Bundan bir ışık yılı mesafede ikinci bir dünya... Otuz dünyayı içine alan bir ana yıldız... Dört yılda bir şalt yar eden bir kutup yıldızı... İnsan elini açınca, orta parmağının ucundan başlayıp boğumlar sırasıyla 8 bit, 1024 byte, 1 MB eder. İnsan bir daire çizince her yöne olan uzaklığı aynıdır. İnsan ve Âdem, bütün sistemlere aynı mesafededir. Kâbe Amerika'ya ne kadar uzaksa, en batıdaki yıldıza da o kadar uzağız. Kâbe Avustralya'ya ne kadar uzaksa, en güneydeki yıldıza da o kadar uzağız.

Yeri ve göğü aşabiliyorsanız aşın, aşamıyorsanız size aştıracak bir güç vardır elbet.

Bir rivayete göre, kıyametten sonra hesap görüldükten sonra, en fakir cennetlik kişiye bir dünya verilecek. Zengin yıldızları düşünün, sisteminde binlerce gezegeni olan bir yıldız. İşte bizler de öldükten sonra, cennetlik isek, kendi yıldızımızın olduğu yere ulaşacağız. Cehennemlikler ise, dünyanın altına, karanlıklar diyarına doğru indirilecek.

Îsâ Aleyhisselam buyurdu ki: "Yapıcıların reddettikleri taş, köşenin başı oldu." Kâbe'nin köşesinde Hacerü'l-Esved vardır. O taş, Muhammed Mustafa'nın (s.a.v.) yıldızının taşıdır. Öyle bir yıldız sistemi ki ona bağlı binlerce gezegen ve yıldız vardır. O, hepsini güden bir çobandır. Halley kuyruklu yıldızından kopan bir parça olan Hacerü'l-Esved, işte Muhammed'in (s.a.v.) kâbe kavseynindeki o cennet yıldızından kopup gelen, bizi çoban gibi etrafımızda dönüp dolaşan bir rahmet nişanesidir.

Allah'ım, Muhammed Mustafa'ya, âline, ashabına, tâbiîne, tebeut-tâbiîne ve bütün müminlere, müminelere, müslimanlara salat ve selam eyle.

İşte Mûsâ Aleyhisselam ile ümmeti denize varınca durdular, kaldılar. Mûsâ'nın duası işte o an geldi:

Rabbi edhilnî mudhale sıdkın ve ahricnî muhrece sıdkın vec'al lî min ledünke sultânen nasîrâ.

Ey başına ahirzaman dumanları çökmüş, ahirzaman fitnelerine bulanmış insanlık! Bu küfür ve nefis denizini, bu karanlık dalgaları yarmak için hep birlikte Mûsâ ve ümmetinin duasını edelim:

Rabbi edhilnî mudhale sıdkın ve ahricnî muhrece sıdkın vec'al lî min ledünke sultânen nasîrâ.

Ümit olunur ki Rabbimiz başımızdaki dumanları dağıtır, bizi doğru girişle girdirir, doğru çıkışla çıkarır ve katından bize yardım edici bir kuvvet verir.

El-Fâtiha bi-hürmeti'l-Mehdî ve's-sâlihîn.

Karoglan
Başağaçlı Raşit Tunca
Schrems, 25.10.2013 Cuma

Print this item

  YÜCE DAĞ BAŞINDA YAĞAN KAR İDİM
Posted by: YamanTunca - 03-09-2026, 02:57 AM - Forum: Vaaz&Nasihat - No Replies

YÜCE DAĞ BAŞINDA YAĞAN KAR İDİM

Eûzübillâhimineşşeytânirracîm
Bismillâhirrahmânirrahîm

Ve mâ erselnâke illâ rahmeten li’l-âlemîn.

Sadakallahü’l-Azîm.
(Biz seni ancak âlemlere rahmet olarak gönderdik.)

Allahümme salli alâ Muhammed.
Allahümme salli alâ Ahmed.
Allahümme salli alâ Tâhâ.
Allahümme salli alâ Yâsin.
Allahümme salli alâ cemî’i’l-enbiyâi ve’l-mürselîn.
Allahümme salli alâ cemî’i’l-melâiketi ve’l-mukarrebîn.

Aziz Müminler,

Bugün sözümüz, dağlardan, tepelerden ve bunların manevi hayatımızdaki yerinden olacak. Zira her peygamberin, her Allah dostunun kabrinden cennete açılan bir kapı vardır. İsmail Aleyhisselam’ın kabri, Kâbe’nin yanındaki Hicr-i İsmail’dedir. Üzerinden geçilmesin diye çevrilen o mübarek yer, işte o kapının eşiğidir. Onun kabrinden cennete açılan kapı, Zilhicce’nin onuncu günü, Arefe günü, Hacer-i Esved tarafına değil de dışarıya doğru açılır ve gerçek hacılar cennete o kapıdan geçerler.

Bu böyledir. Ankara’da Hacı Bayram-ı Veli Hazretleri, Ankara’nın cennete açılan kapısıdır. Konya’da Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî, Konya’nın cennete bakan kapısıdır. Her Allah dostu, bulunduğu beldenin manevi direği, o beldenin gökyüzünde parlayan bir yıldızıdır. Tıpkı Peygamber Efendimiz’in (s.a.v.) Pazartesi günü doğup yine Pazartesi günü vefat etmesi gibi, onlar da doğar ve batarlar. İsa Aleyhisselam gibi batmayan güneşler de vardır ki onlar, Kâbe ve Mescid-i Nebevî ekseninde yer alırlar.

Geçenlerde lösemi hastalığı üzerine bir konferans verildi. Biz de bu vesileyle şunu hatırlattık: Her şeyin doğal olanı, Allah’ın doğaya koyduğu yasalara uygun olanıdır. Kan hücrelerini yenileyecek en kıymetli gıdalardan biri üzüm pekmezidir. Lösemi hastalarının sabah aç karnına ve akşam yatarken yarımşar ince bardak içecekleri üzüm pekmezi, karaciğerin kendini tamir etmesine ve sağlıklı kan yapmasına vesile olur. Lakin ilaç sanayisinin çıkarlarına dokunanlar, “Demir üzüm pekmezinden alınamaz, mutlaka hap veya iğne gerekir” diyerek insanları yanıltmaktadır. Oysa Allah, demiri üzümün içinde, onun da özünü çekirdeğinde bizlere sunmuştur. İnsanoğlu topraktan yaratılmıştır ve toprakta bulunan tüm maddeler onun bedeninde de vardır. Cenâb-ı Hakk’ın yarattığı doğal gıdalar, sayısız şifayı içinde barındırır. Mühim olan, helal ve temiz olana yönelmek, yaratılanın doğal dengesini korumaktır.

Hastalıkların şifasını da Rabbimiz yarattığı gıdalarda var etmiştir. Önemli olan, bu gıdaları doğal ve helal yollarla elde edip tüketmektir.

Gelelim asıl sözümüze: “Yüce Dağ Başında Yağan Kar İdim.”

Yıllar önce, imam-hatip ortaokulu üçüncü sınıftayken bir arkadaşımla Afyon’a, askerî okul sınavlarına gitmiştik. Fakat imam-hatipli olduğumuz için sınava alınmadık. Dönecektik ki arkadaşım Mehmet Emin, “Afyon Kalesi’ne çıkalım, buraya gelmişken” dedi. Birlikte çıktık o dik yokuşu, kale yolunu bilmeden tırmandık, zirveye vardık. Sonra arkadaşım sordu: “Afyon’a gittin mi?” “Gittim.” “Kaleye çıktın mı?” “Çıktım.” “Altındaki ormanlara baktın mı?” “Baktım.” Oysa kalenin altında orman yoktu. Meğer o dağ, Afyon’un babasının, Afyonluların suyunun dağıymış. Altındaki ormanlar derken, eteklerindeki evleri, insanları kast ediyormuş.

İşte herkesin bir dağı vardır. Peki Muhammed’in dağı neresidir? O iki çatallıdır: biri Sevr, biri Hira’dır. Mekke’ye gidip de Muhammed’in dağına tırmanmayan, bir başka deyişle manevi yolculuğunda o son tepeyi aşmayan, o yokuşu çıkmayan kimse, Muhammed olarak dünyaya gelemez. Neden mi? Çünkü o seyr-i sülûk yolunda, bedendeki hücreler insan tohumu oluncaya kadar nice merhaleler kat eder. Son yolculuk, o dağı tırmanıp aşmak, Muhammedî bir doğuşla dünyaya gelmektir.

Bir sır daha verelim: Bazı dağların başı karlıdır, ama Muhammed’in dağında kar olmaz. Hiç düşündünüz mü neden? Çünkü Muhammed (s.a.v.) annesinden sünnetli doğmuştur. Onun başında takke olmaz, sarığını kendi takar, dilerse takkesini de kendi takar. Alpler, Hristiyan diyarının dağlarıdır, hep karlıdır. Kilimanjaro da karlı bir dağdır. Karlı dağlar sünnetsizlerin, yani fıtratını muhafaza edememişlerin diyarını simgeler. Her doğan, Muhammed fıtratı üzere doğar; sonra anne babası onu başka dinlere, başka yollara yöneltir. İşte mesele, sünnetsize değil, sünnetli Muhammed’e varmak, ona tâbi olmaktır.

Türkler, Altaylar’dan, en yüce dağlardan inip gelen bir millettir. Bizler, Âdem ve Şît Aleyhimüsselam’ın soyundan, İbrahim milletindeniz. Urfa bizimdir, Adıyaman bizimdir, hacılarımız Mekke’ye, Medine’ye bizden gider. Biz Muhammed ümmetiyiz. Varın siz de bu sözümüzden ders alın, seyr-i sülûkünüzü tamam edip son dağı tırmanmayı kendinize gaye edinin. Muhakkak ki Uhud’daki o tepe, tıpkı Medine’deki Okçular Tepesi gibi, Mehdî’nin de tepesidir. Peygamber Efendimiz (s.a.v.) “Sakın Mehdî’yi yalnız bırakmayın, karda sürünerek de olsa ona varın, tâbi olun, o tepeyi terk etmeyin” buyurmuştur. Uhud Savaşı, aslında Mehdî’yi kurtarma savaşıdır.

Dağa tırmanmak, hilâl gözetlemek de sünnettir. Ramazan hilâlini, şehrin en yüksek yerine çıkıp gözetlemek mübarek bir sünnettir. Biz de işte Alpler’in ortasında bir tepede, gurbet ellerde hilâl gözetleyenlerdeniz. Vaktiyle Hira’da, Sevr’de gözetlenen o hilâl, şimdi nice müminin gönlünde doğmayı beklemektedir.

Kur’an-ı Kerim’in ilk âyetleri Hira’da, Ramazan ayında indi. Kadir Suresi’nde “Biz onu (Kur’an’ı) Kadir Gecesi’nde indirdik” buyrulur. İşte Ramazan ve Ramazan’da hilâl gözetlemek, yeni yılın ilk hilâlini gözetlemek, Medine’de Muhammed’i gözetlemek gibidir. Şehre bu gözle bakan, o şehrin sahibi, efendisi olur.

Zamanın sahibi Mehdî’dir. Onu bekleyenler, onu gözetleyenler de içinde bulundukları beldenin, gönül şehirlerinin efendileri olurlar.

Rabbimiz, mümin kullarını bu kainatta yerini görenlerden, yerinin kıymetini bilenlerden eylesin. Yurduna, dağına, şehrine sahip çıkanlardan, zamanın efendisi Mehdî’yi gözetleyenlerden eylesin.

El-Fâtiha bi-hürmeti’l-Mehdî ve’l-Muhammed.

Karoglan
Başağaçlı Raşit Tunca
Schrems, 04.11.2013 Pazartesi

Print this item

  SAF ALTIN (MÜ'MİN)
Posted by: YamanTunca - 03-09-2026, 02:56 AM - Forum: Vaaz&Nasihat - No Replies

SAF ALTIN (MÜ'MİN)

Eûzübillâhimineşşeytânirracîm
Bismillâhirrahmânirrahîm

Fe vecedâ abden min ibâdinâ âteynâhu rahmeten min indinâ ve allemnâhu min ledünnâ ılmâ.
Kâle lehu Mûsâ hel ettebiuke alâ en tuallimeni mimmâ ullimte ruşdâ.
Kâle inneke len testatîa maiye sabrâ.
Ve keyfe tasbiru alâ mâ lem tuhit bihi hubrâ.

Sadakallahü'l-Azîm. (Kehf Suresi, 65-68)

Allahümme salli alâ Muhammed.
Allahümme salli alâ Mûsâ.
Allahümme salli alâ İsâ.
Allahümme salli alâ Hızır.
Allahümme salli alâ Mehdî.

Aziz Müminler,

Bugünkü sohbetimize, içsel bir yolculuğun, hakikate erme çabasının kapısını aralayarak başlıyoruz. Zira Allah Teâlâ, ledünnî ilim dediğimiz, eşyanın hakikatine dair sırlarla dolu bir ilmi dilediği kullarına bahşeder. Hz. Mûsâ’nın, kendisine bu ilim verilen Hızır Aleyhisselam’a talebelik etmek istemesi ve sabır konusundaki o meşhur imtihanı, bizlere büyük derslerle doludur.

Hepimiz ‘saf altın’ olmak, yani özüne ve aslına uygun, değerli bir mümin olmak isteriz. Peki bu nasıl mümkün olur? Saf altın olmak, önce ‘erinmemeyi’ öğrenmekle başlar. Dinimizin emirlerini yerine getirirken, iyilik yaparken, bir işe koyulurken hissettiğimiz o uyuşukluk, o isteksizlik, işte asıl mücadele onunladır. Bir bardak su vermekten, bir ihtiyaç sahibine yardım etmekten, kalkıp abdest almaktan, namaza durmaktan erinmeyen insan, iradesini güçlendirir ve manevi değerini artırır. Müslümanlıktan uzaklaşmanın ilk adımı da yine erinmekle başlar. Önce sabah namazına kalkmaya eriniriz, sonra diğer ibadetlerimizi aksatırız ve farkında olmadan manevi değerimiz erimeye, düşmeye başlar. İşte saf altın olmanın yolu, bu erinme duygusuna galip gelmekten geçer. Mümin, hayır işlerinde üşenmez, yorulmaz, usanmaz.

Bu dünyada her şeyin bir özü ve bu öze uygun bir davranış biçimi, bir metaneti vardır. Metanet, Allah’ın ‘el-Metîn’ isminin bir tecellisidir. Güçlükler karşısında yılmayıp dimdik durabilmek, ümidi kaybetmemektir. Sevgili Peygamberimiz (s.a.v.) “Kıyamet kopuyor olsa bile elinizdeki hurma fidanını dikiniz.” buyurarak işte bu metaneti, bu bitmeyen ümidi emretmiştir.

Düşünün bir ağacı; dalı toprağa bağlıdır ama meyve vermek için çalışan o enerjiyi nereden alır? Ya da felç geçiren bir insanı; yaşama azmi, o ‘eigene Wille’ dedikleri şey, yani metaneti onu nasıl yeniden ayağa kaldırabilir? İşte bu, Allah’ın izniyle olur. Her şeyin bir dengesi vardır. Bir yerde sel olur, deprem olur; bunlar boş yere değildir. Adl-i Mutlak olan Allah, kullarına zulmetmez. Bir topluma verilen her musibet, o toplumun işlediği hataların, bozulan dengelerin bir sonucudur. Önemli olan, bu uyarılardan ders alıp hatadan dönmektir. Suçsuz yere ceza olmaz. Allah’ın adaleti kusursuzdur.

Günümüzde insanoğlu, doymak bilmeyen arzularıyla birçok şeyin doğal yapısını bozdu. Toprağı, suyu, havayı, bitkiyi, hayvanı... Oysa vücudumuzun sağlığı, yediğimiz meyve ve sebzenin, yetiştiği toprağın sağlığına bağlıdır. Kalsiyum kemiklerimizi nasıl ayakta tutuyorsa, topraktaki mineraller de bitkileri ayakta tutar. Biz doğanın dengesini bozduğumuzda, aslında kendi bedenimizi, kendi kainatımızı hasta ediyoruz. Domatesi yaratan Allah, onu insana hizmet için yaratmıştır. Ama biz onun genetiğini, doğal yapısını bozarsak, o bize fayda değil zarar verir hale gelir.

İşte mümin, yani iman eden kimse, bu kainattaki her şeyin birbiriyle bağlantılı olduğunu bilir. Su ne kadar ihtiyaçsa, hava da, toprak da, her bir element de o kadar ihtiyaçtır. Hiçbirini diğerinden ayıramayız. Nasıl ki Hz. İbrahim’in (a.s.) yumuşak huyluluğu, misafirperverliği (sebze-meyva cibilliyeti) bir ihtiyaçsa; savaşçılığı, cesareti (hayvani nefsi) de denge için bir ihtiyaçtır. Biri diğerini tamamlar. Dengeyi korumak, metaneti korumaktır. Allah’ın ‘Metîn’ isminin tecellisi, bütün kainatı ayakta tutar.

Öyleyse saf altın mümin olmak, sadece ibadet etmek değildir. Aynı zamanda erinmeden, üşenmeden bir bitki için, bir hayvan için, bir eşya için, hatta bir kaşık çatal için çalışıp onların temizliğine, düzenine, metanetini korumasına yardımcı olmaktır. Dünyamızın ve insanların kardeş olduğunu bilip, birimiz hepimiz, hepimiz birimiz için anlayışıyla hareket etmektir. Yaratılan her şeyin bir hikmeti olduğunu bilmek, tilkinin de, kurdun da, hatta domuzun da bu dünyada bir görevi, bir dengesi olduğunu anlamaktır. Önemli olan, her yaratılanın kendi özünden Rabbine giden yolu bulmasıdır.

Her bir yaratılışın, her bir cibilliyetin bir efendisi, bir önderi, bir peygamberi veya bir velisi vardır. Onların yaşayışı, o cibilliyetin nasıl olgunlaşacağını, hangi ahlak üzere olması gerektiğini gösterir. Dağda yaşaması gereken bir kurt, şehre inerse denge bozulur. Tilki huylu bir insan, tilkinin özüne uygun hareket ederse, yani zekasını ve kurnazlığını doğru yolda kullanırsa, metanetini korumuş olur.

Rabbimiz, hepimize özümüzü bulmayı, özümüzü bulanın Rabbini bulacağı hakikatine ermeyi nasip etsin. Kazma olup bir işe yaramayı, faydalı olmayı ahlak edinmeyi nasip etsin. Gelen bela ve musibetlere karşı metanetli olup, bizlere biçtiği ömür içerisinde, özümüze ve ahlakımıza uygun bir hayatı, doğruluk, dürüstlük, hayır ve ibadetle geçirmeyi nasip etsin.

El-Fâtiha bi-hürmeti Mehdî ve’l-Muhammed.

15.11.2013 Cuma


Kar©glan
Başağaçlı Raşit Tunca

Original Kar©glan

Print this item

  Allah'ın Bir İsmi de Celle Celalühü'dür
Posted by: YamanTunca - 03-09-2026, 02:56 AM - Forum: Vaaz&Nasihat - No Replies

Allah'ın Bir İsmi de Celle Celalühü'dür

Euzübillahimineşşeytanirracim
Bismillahirrahmanirrahim

"Kale Musa: Ma ci'tüm bihissirh. innellahe seyubtiluhu. innellahe la yuslihu amelel müfsidin."

Sadakallahülazim. (Yunus Suresi, 81)

Euzübillahimineşşeytanirracim
Bismillahirrahmanirrahim

Musa dedi ki: "Bu sizin getirdikleriniz (yaptıklarınız) apaçık bir büyüdür. Muhakkak ki Allah, onun (büyünün) tesirini iptal edecektir. Muhakkak ki Allah, fesatçıların (içten pazarlıklı bozguncuların) yaptıklarını düzeltmez (ve emellerine ulaştırmaz)."

Sadakallahülazim. (Yunus Suresi, 81)

Sohbetimize başlıyoruz:

Geçen vaazımızda bahsettiğimiz hicret olayında, Peygamberimiz (s.a.v.) hicrete mecbur edilmişti. Ardından Medine'de de savaşa zorlanmıştı. Uhud Savaşı'nda, okçular tepesine yerleştirdiği askerlerin, "kazandık" zannederek yerlerini terk etmeleri sonucu Peygamberimizin (s.a.v.) dişi kırılmış ve amcası Hamza (r.a.) şehit edilmişti.

İşte bu olaylardan sonra, Allah Teala'nın yardımının müminlerle olduğunu gösteren ayetler nazil olmuştur. Muhammed Suresi 7. ayette şöyle buyrulur:

"Allah'ın yolundan gider ve O'nun dinine yardım ederseniz, O da size yardım eder ve ayaklarınızı (olaylar karşısında) sabit kılar."

Yine aynı surenin 35. ayetinde ise:

"Sakın (düşmana karşı) gevşeklik göstermeyin ve (barışa çağrılmadığınız halde) barış istemeyin; (zira) siz üstün olanlarsınız. Allah sizinle beraberdir ve O, amellerinizi asla eksiltmeyecektir." buyrulmaktadır.

Bu ayetler bize açıkça gösteriyor ki, mümin direncini kaybetmemeli, metanetini korumalıdır. Sayıca az veya görünürde zayıf olsalar da Allah'ın yardımı müminlerle beraberdir ve galip gelecek olanlar onlardır.

İşte böyle bir inanca sahip olan Müslüman, düşman karşısında asla boyun eğmez. Zira Allah (c.c.), "Zayıf bile olsanız düşmana zayıflığınızı belli etmeyin" buyurmaktadır. Düşmandan önce davranıp aman dilemek, barış istemek müminin şanından değildir. Allah'ın emri, metanetli ve dik duruşlu olmaktır.

Hâlbuki günümüzde birçok Müslüman, bu bilincin uzağına düşmüş durumdadır. Oysaki Allah'ın adını andığımızda, O'nun sıfatlarını da hatırlamalıyız. Mesela Allah lafzının yanında gördüğümüz "C.C." ifadesi ne demektir bilir misiniz?

C.C.: "Celle Celalühü" demektir. Bu, Allah'ın, azamet ve yücelik sahibi olduğunu, haddi aşanlara karşı celaliyle (kahır ve gazabıyla) muamele edeceğini ifade eden bir sıfattır. Yani O, rahmetiyle olduğu kadar, celaliyle de kendisinden korkulandır. Kur'an'da kafirlerden, münafıklardan, zalimlerden bahsedilmesi, onların yaptıklarının boşa çıkarılacağının bildirilmesi, işte bu "Celle Celalühü" sıfatının bir tecellisidir.

Allah celle celalühüdür; yani celalinden korkulan, gazabına uğramaktan sakınılması gereken yegane kudret sahibidir. O, yeri geldiğinde kızar, döver ve söver mi? Elbette bu ifadeleri insani duygularla karıştırmamak gerekir. Allah'ın sövmesi demek, lanet etmesi, rahmetinden kovması, kafir demesi demektir. Kur'an'da birine "kafir" denmesi, onun hakkında verilmiş en büyük hükümdür. İşte bu, Allah'ın celalinin bir tezahürüdür.

Allah, kainatta her şeyi bir ölçüyle ve hikmetle yaratmıştır. Güneşler, dünyalar, tüm kainat içinde insan bir toz zerresi kadar bile değilken, Allah "her şeyi insanın emrine verdim" buyuruyor. Bu büyük bir lütuftur. Peki bu kadar şerefli kılınan insan, nasıl olur da kendini kainatın sahibi zanneder, büyüklenir ve Allah'a karşı gelme cüreti gösterir?

Bazı zavallılar, "Mahluka (yaratılmışa) bakan mahluk olur, mahluka Hakk gözüyle bakan nadan (cahil) olur" gibi sözler söylemişlerdir. Oysa kainata, dağlara, taşlara, güneşe, aya bakan ve onlarda Allah'ın kudretini, sanatını görmeyen, işte asıl odur. Nefsine tapan, her şeyi kendine perde edinip Hakk'ı göremeyen ahmak olur çıkar. Rabbimiz, kainatı insana musahhar kıldı ama bu, insanın şımarıp kibirlenmesi için değil, Allah'ın sonsuz kudretini anlaması ve şükretmesi içindir.

Dükkan sahibi yokken dükkana bakan çırağın, müşteri gelince "dükkan benim" havasına girmesi ne kadar yanlışsa, insanın da kainat üzerindeki tasarrufu geçicidir. Asıl sahip, her an her yerde hazır ve nazır olan Allah'tır. Öyleyse nefsine tapan aç kurtlar gibi olmayalım, Allah'tan çalmaya kalkmayalım.

İbrahim (a.s.) ve Sare validemizin kıssası bu konuda ibret vericidir. Firavun, Sare validemizi görünce ona zarar vermek ister. Ancak Allah, İbrahim (a.s.)'a, Sare'ye zarar verilemeyeceğini bildirir. Firavun her el uzatışında felç olur, Sare validemizin duasıyla kurtulur. En sonunda bu durum karşısında hayrete düşen Firavun, "Bu ne güzel bir dinmiş" der ve Sare validemizi İbrahim'e (a.s.) hediyelerle geri gönderir, yanına da Hacer validemizi katar. İşte Hacer validemiz de bu vesileyle İbrahim'in (a.s.) hanımı olur ve ondan İsmail (a.s.) dünyaya gelir. İsmail (a.s.) soyundan da Peygamber Efendimiz Muhammed Mustafa (s.a.v.) gelir. Görüldüğü gibi, Allah bazen hayır sandığımız şeylerin içinden şer, şer sandığımız şeylerin içinden hayır çıkarandır. Firavun'un kötülüğü, Hacer validemizin vesile olmasıyla Peygamber soyunun devamına sebep olmuştur.

Allah, geceden gündüzü, ölüden diriyi çıkarandır. Bir şeyin %100 kötü olmadığı gibi, %100 iyi de değildir. Önemli olan, iyi olmaya çalışmak, hayırda yarışmaktır. Herkes kendi amelinin karşılığını ahirette görecektir.

Kışın kar yağması da, yazın sıcağı da bir hikmetedir. Her şeyin bir dengesi vardır. Mesela ilk kar, faranjit mikrobunu taşıyabilir ama aynı kar, yüzümüzü ve ellerimizi ovuşturduğumuzda bizi yazın sivrisineklerden korur. Sivrisinekler de Mikail (a.s.)'ın askerleridir. Her şeyin birbiriyle bağlantısı vardır ve bu bağlantının merkezinde, eşref-i mahlukat (yaratılanların en şereflisi) olan insan vardır.

Namazda ikinci oturuşta okuduğumuz "Rabbenâğfirlî..." duası, anne-babamıza ve tüm müminlere karşı vefa borcumuzu ifade eder. "Rabbimiz! Beni, anne-babamı ve bütün müminleri hesap gününde bağışla" anlamına gelen bu dua, müminler arasındaki kardeşlik bağının ve merhametin bir göstergesidir.

Kıyamet yaklaştığında Kur'an-ı Kerim'in insanların kalbinden çekileceği, insanların Allah'ın kelamından mahrum kalacağı rivayet edilir. İşte o günlerde, insanların ellerinde sadece namazda oturuşları ve bu dualar kalacak. "Allah için bir müddet oturmak da ibadettir" bilinciyle hareket edenler, o günün zorluğuna hazırlık yapmış olacaklar. Bizler de evlatlarımıza bu bilinci aşılamalı, onların da Kur'an'a sımsıkı sarılmaları için dua etmeliyiz. Zira Kur'an'ın terk edilmesi, onun hicret etmesine, aramızdan ayrılmasına sebep olacaktır. Tıpkı yürüyen Kur'an olan Peygamberimiz (s.a.v.)'in hicrete zorlanması gibi, Kur'an da hicrete zorlanacaktır.

Rabbim, kainattaki yeri bir toz zerresi kadar bile olmayan insanoğlunu, nefsine tapıp kibirlenmekten muhafaza eylesin. Bizi, Firavun gibi azgınlaşanlardan değil, İbrahim (a.s.) gibi teslim olan, Sare validemiz gibi sabreden, Hacer validemiz gibi tevekkül eden kullarından eylesin.

Peygamberimiz Muhammed Mustafa'ya (s.a.v.), onun pak âl ve ashabına, tüm peygamberlere ve bizi onların yolundan ayırmayan Rabbimize sonsuz hamd ü senalar olsun.

Âmin.
El-Fatiha.

03.12.2013 Sali

Kar©glan
Başağaçlı Raşit Tunca

Original Kar©glan

Print this item

  El-Müheymin; Ölüleri Dirilten Allah
Posted by: YamanTunca - 03-09-2026, 02:55 AM - Forum: Vaaz&Nasihat - No Replies

El-Müheymin; Ölüleri Dirilten Allah

Euzubillahimineşşeytanirracim
Bismillahirrahmanirrahim

"Ve lekad ateyna davude ve suleymane ilma(ilmen), ve kalel hamdu lillahillezi faddalena ala kesirin min ibadihil mu'minin(mu'minine)."
Sadakallahul Azim. (Neml Suresi, 15. Ayet)

Allahümme salli ala Davude ve Süleymane,
Ve salli ala İsa ve Meryeme,
Ve salli ala havariyyun,
Ve salli ala ashabı kehf,
Ve salli ala Muhammedinil Mustafa,
Ve ala alihi ve ashabihi ecmain.

Aziz Müminler,

Yolculuğumuza, Allah'ın dilediği kullarına ilim vermesi üzerine başlıyoruz. Rabbimiz, Davud ve Süleyman aleyhimesselama ilim verdiğini buyuruyor. Onlar da bu büyük lütuf karşısında, kendilerini mümin kullarının birçoğundan üstün kılan Allah'a hamdettiler: "Bizi, mümin kullarının birçoğundan üstün kılan Allah'a hamdolsun" dediler.

Bugünkü vaazımızda, Allah'ın El-Müheymin isminin tecellileri üzerinde duracağız. El-Müheymin, ölüleri dirilten, hayat veren demektir. Peki, kâinatın haritasında bu ismin tecelli ettiği yer neresidir? Dirilenler kimlerdir?

Bunun en büyük örneklerinden biri, Hızır aleyhisselam döneminde diriltilenlerdir. Rabbimiz onlara "ölün" dedi, öldüler ve sonra onları diriltti. İsa peygamber de ölüleri Allah'ın izniyle diriltti. Yine geçen vaazımızda anlattığımız gibi, Hz. Ebubekir'den de keramet olarak bu hikmet zuhur etmiştir.

Konunun en çarpıcı misali ise Üzeyir aleyhisselamın kıssasıdır. Üzeyir aleyhisselam, tıpkı bugün bazı insanların kalbine düşen şüphe gibi, "Rabbim! Ölüp toprak olmuş insanları nasıl dirilteceksin bana göster de kalbim iyice mutmain olsun" demişti. Bunun üzerine Allah Teala, onu ve eşeğini bir mağarada yüz sene ölü bıraktı. Sonra onu dirilttiğinde, eşeğinin sadece kemikleri kalmıştı. Üzeyir aleyhisselam "Ne kadar kaldım?" diye sorduğunda, "Yüz sene kaldın" cevabını aldı. Ardından, eşeğinin kemiklerini toplaması emredildi. Allah'ın izniyle, önce bu kemikler bir araya getirildi, sonra onlara et giydirildi ve nihayetinde ona yeniden can verildi. İşte o zaman, "El-Müheymin Allah'tır" dedi.

Bu kıssada derin sırlar vardır. Bakara Suresi'ndeki bu ayete dikkatle baktığımızda, dirilmenin sırrının "kemiğe bak" ilhamında gizli olduğunu görürüz. Rabbimiz, kemiklerin üzerine et giydirdiğini değil, "onların (kemiklerin) üzerine et giydirdik" buyurmaktadır. Yani diriliş, önce kemiklerin düzenlenmesi, sonra onlara et giydirilmesi ve ardından can verilmesiyle olur.

Peki, toprakta topraklaşmış olanlar için durum nedir? Kemikler kalsiyumdan meydana gelir. Kalsiyumu inekler üretir, inekler sütü ottan üretir. Ot ise yeşildir. Yeşil, Peygamber Efendimiz'in (s.a.v) rengidir, bereketin ve hayatın sembolüdür. Tıpkı çiçeklere meyvenin verilmesi gibi, her şeyin özü O'dur. Can, O'nunla hayat bulur.

Müminler, Efendimiz'in (s.a.v) getirdiği hayat dolu yolu diri tutarlar. Bu yol, en kıymetli hazinedir. O'na dil uzatmakla O'nun değeri düşmez, övmekle de değerine değer katılmaz. Nitekim Cenab-ı Hak, şeytanın "Senin kullarına sağdan soldan, önlerinden arkalarından gelip onları saptıracağım" demesine karşılık, "Senin benim has kullarım üzerinde hiçbir hâkimiyetin olamaz" buyurmuştur. (Hicr Suresi, 39-42)

Altın değerlidir; onu övmekle platin, yermekle teneke olmaz. Altın, ne övülmekle gururlanır ne de yerilmekle değer kaybeder. Aslanı övmekle kedi, kediyi övmekle aslan yapamazsınız. Peygamber Efendimiz (s.a.v) ve O'nun Ehl-i Beyt'i ile Sahabe'sini yermekle de övmekle de onların kadrini ne eksiltir ne de arttırabiliriz. Övgü ve yergi, ancak gerçek değeri bilmeyenleri yoldan çıkarır.

Bu yüzden bizler, Rabbimiz'in sözünde, amelinde ve yolunda dosdoğru olan, altın kıymetindeki kulları gibi olmaya gayret etmeli, her şeyi vaktinde ve yerinde yapmalıyız. Vaktinde kılınmayan namaza nasıl "kaza" deniyorsa, yerinde söylenmeyen söz de laf-ı güzaftır, boş sözdür.

Yüce Rabbimiz, bizleri sırat-ı müstakimden, yani kendilerine nimet verdiklerinin, peygamberlerin, sıddıkların ve salihlerin yolundan ayırmasın. Bizleri, hakikatleri gören, anlayan ve yaşayan kullarından eylesin.

El-Fatiha, maassalavat.

12.12.2013 Persembe

Kar©glan
Başağaçlı Raşit Tunca

Original Kar©glan

Print this item

  Tutan Eller ve Bırakan Eller
Posted by: YamanTunca - 03-09-2026, 02:55 AM - Forum: Vaaz&Nasihat - No Replies

Tutan Eller ve Bırakan Eller

(Karoglan'ın 20.12.2013 Cuma Vaazı)

Eûzü billâhi mineşşeytânirracîm.
Bismillâhirrahmânirrahîm.

İnnemâ tünziru menittebea'z-zikre ve haşiyer-rahmâne bi'l-gayb.
Fe beşşirhu bi mağfiretin ve ecrin kerîm.

Sadakallahü'l-azîm. (Yâsin Sûresi'nden ayetler meâlen: Sen ancak zikre (Kur'an'a) uyan ve görmediği halde Rahmân'dan korkan kimseyi uyarırsın. İşte böylesini, bir mağfiret ve çok güzel bir mükâfatla müjdele.)

Allahümme salli alâ Muhammedin ve alâ âli Muhammed.
Allahümme salli alâ Meryeme ve alâ âli Meryem.
Allahümme salli alâ Yakûbe ve alâ âli Yakûb.
Allahümme salli alâ Dâvûde ve alâ âli Dâvûd.
Allahümme salli alâ Zekeriyyâ ve alâ âli Zekeriyyâ.
Allahümme salli alâ Lokmâne ve alâ âli Lokmân.

Aziz kardeşlerim,
Bugün sizlerle, hayatın ve kâinatın üzerine kurulu olduğu büyük bir sırdan, "zıtlıkların dengesi"nden ve bunun bize öğrettiklerinden konuşmak istiyorum. Yolculuğumuza başlıyoruz.

Düşünün ki; bırakan eller olmazsa, tutan eller neyi tutacak? Eken eller olmazsa, biçen eller neyi biçecek? Diken eller olmasa, koparan eller ne koparacak? Tohumu toprağa koyan çiftçiler olmasa, toprak ananın bağrında ne bitecek?

Öte yandan, pişiren eller (anneler) olmasa, yemeyi eller ne yiyecek? Ören eller olmasa, giyen eller ne giyecek? Yıkayıp temizleyen su ve sabun olmasa, kirlenenler neyle arınacak?

Toprak olmasa, yağmur neyi bitirecek? Yer olmasa, göklerdeki rahmet nereye yağacak? Gökler olmasa, yerdekiler nereye bakıp da ibret alacak? Ses olmasa, kulak neyi duyacak? Söyleyen bir dil ve dudak olmasa, kulak ne işitecek, akıl ne anlayacak? Tat ve lezzet olmasa, yemeğe yemek denir miydi?

Hastalar olmasa, şifa arayan doktorların ve Lokman Hekim'in kıymeti bilinir miydi? Kâbe olmasa, Mekke'nin o mübarek beldenin önemi anlaşılır mıydı? Muhammed Mustafa (s.a.v.) olmasa, Medine'yi herkes böyle bağrına basar mıydı? Helaller, haramlar sayesinde kıymet bulmaz mı? Yasaklar olmasa, serbest olmanın tadı olur muydu? Öğrenmek olmasa, bilmenin hazzına varılır mıydı? Kalem olmasaydı, yazmak diye bir şeyden söz edebilir miydik? Çocuk olmasa, anne baba olmanın fedakârlığı ve sevgisi anlaşılır mıydı?

Cehennem korkusu olmasa, cennetin nimetlerine şükredebilir miydik? Düşmanlıklar olmasa, dostluğun, kardeşliğin kıymeti bilinir miydi? Anlatan olmasa, dinleyen neye kulak verecekti? Öğrenci olmasa, öğretmenliğin ne demek olduğu anlaşılır mıydı?

Gündüz olmasa, gecenin karanlığında kaybolup giderdik. Beyaz olmasa, siyahın ne olduğunu bilemezdik.

İşte bütün bunlar, Yüce Allah'ın "zevc" (çift) olarak yarattığı şu kâinattaki muhteşem dengenin birer yansımasıdır. Her şey zıddıyla kaimdir, zıddıyla bilinir.

Peki, bu zıtlıklar ve çiftler sadece tabiatta mı böyledir? Evlilikte de geçerli midir? Deniyor ki: "Evlilikte gerekli olan, aynı fikirde olanları bulmaktır." Bu doğru mudur?

Derim ki hayır. Çünkü "zevc" demek, senin zıddın demektir. Sen "a" dersin, eşin "b" diyebilmelidir. Sen sıcağı seversin, o soğuğu tercih edebilir. Sen tatlıdan hoşlanırsın, ona acı lezzetli gelebilir. Gece ile gündüz hep kavga halinde midir? Hayır, birbirlerini takip eder, birbirlerine yol verirler. İşte bu uyum, kavgadan değil, birbirinin varlığına duyulan ihtiyaçtan doğar.

Nasıl ki sonbahar, dünyayı kışa teslim eder; kış, emaneti alıp bahara devreder. Ana baba evladını besler, büyütür ve bir gün onu hayata, eşine teslim eder. Doğan, ölüme yol açar ki, gelenlerin önü açık olsun. Nefes alırken karbondioksiti veririz ki, yerine oksijen dolabilsin. Sadaka ve zekât veririz ki, malımızda bereket olsun, Allah da bize vermeye devam etsin. Kurban etini paylaşırız ki, Hz. İsmail'in teslimiyeti unutulmasın, kardeşlik bitsin.

Bazılarında Rahmân (şefkat ve merhamet sahibi) sıfatı tecelli ederken, bazılarında Rahim (bağışlayıcı ve nimet verici) sıfatı tecelli eder.

Âşık Veysel ne güzel söylemiş: "Güzelliğin on para etmez, bu bendeki aşk olmasa." Yani evlilikte şart olan aynı fikirde olmak değildir. Gece ile gündüz "kavga" etmeseydi, yirmi dört saat tamamlanmazdı. Yaz ile kış "anlaşmazlık" yaşamasaydı, o güzel bahar ve sonbahar mevsimleri olmazdı. Farklılıklar zenginliktir, berekettir. Nitekim Peygamber Efendimiz (s.a.v.), "Ümmetimin âlimlerinin ihtilafı (farklı içtihatları) rahmettir." buyurmuştur.

Bu farklılığı anlamak için misaller verelim: Tavşana havuz güzel gelirken, eşeğe arpa güzel gelir. Bu, yaratılıştan gelen bir fıtrat meselesidir. Kimse eşeğin arpasını yemez, ama tavşanın havuçunu afiyetle yer. Âlimler de böyledir. Biri bir konuyu anlatırken farklı bir yönü öne çıkarır. Kiminin mizacı daha sert, kimininki daha yumuşak olabilir. Önemli olan, bu farklılıkların ümmete bir rahmet olduğunu bilmektir. Çünkü herkesin anlayışına hitap eden bir âlim, bir söz mutlaka bulunur.

Bütüne bakmak gerekir. Parça bazen size çirkin, tuhaf görünebilir. Ama onu bütünün içinde gördüğünüzde, aslında o parçanın da bir anlamı, bir hikmeti olduğunu anlarsınız. İnanın bana, her şey yerli yerindedir.

Allah, insan denen varlığı, kâinatın küçük bir haritası gibi yaratmıştır. Bu haritada bedenimizin her uzvunun bir görevi, bir hikmeti vardır. Kimisi alır, kimisi verir; kimisi tutar, kimisi bırakır. Bu döngü hayatın ta kendisidir.

"Vaazlarımızda bazı ifadeler ağır oluyor" diyenler olabilir. Ama unutmayalım ki, hakikat bazen perdesiz söylenir. Mühim olan, söylenen sözün özüne, hikmetine bakmaktır.

Aziz kardeşlerim,
Hidayete ermek, hesap bilinciyle yaşamaktan geçer. Allah hesap gününün sahibidir, el-Hasîb'dir. Bu dünya bir misafirhane gibidir. Bir gün buradan göçüp giderken, yediklerimizin, içtiklerimizin, yaptıklarımızın, kazandıklarımızın hesabı sorulacaktır. Peygamber Efendimiz (s.a.v.) "Ölmeden önce ölünüz" buyurur. Yani, her akşam yatağa girmeden önce, "Bugün ne yaptım?" diye düşünün, nefis muhasebesi yapın. Eğer bir günah işlediyseniz, tövbe edip kalkın, iki rekât namaz kılın, bir tesbih çekin, iki satır Kur'an okuyun. Çünkü Yüce Rabbimiz Hûd Suresi 114. ayette şöyle buyuruyor: "Muhakkak ki iyilikler kötülükleri giderir." Günahlarınızı iyiliklerle, hayırla silin.

İşte böyle bir hayatın sonunda, tutan eller bir gün bırakacak ki, yerini yeniler alsın. Dedeler bu dünyadan göçmeseydi, torunlar bu dünyada dede olamazdı. Bu, sünnetullah'tır, Allah'ın değişmez kanunudur. Herkesin bir vadesi, bir emaneti vardır. Önemli olan, emaneti taşırken, vadesi dolduğunda onu nasıl teslim edeceğimizdir.

Yarbay Mehmet İldirar rahmetlinin dediği gibi: "Musa asasını şöyle tutmuş, İbrahim ateşe böyle atılmış diye anlatan Müslüman, sen vaktin gelince asanı nasıl tutacaksın, ateşe nasıl gireceksin, işte o önemli." Onlar kendi zamanlarını yaşadılar, imtihanlarını verdiler. Gün ve zaman bugündür. Şu anın idrakinde olalım.

Ve yine bilmeliyiz ki, korktuğumuz şeyler bazen birer korkuluktan ibarettir. Asıl mesele, Allah'tan korkmak, O'na karşı gelmekten sakınmaktır. Allah adalet sahibidir, el-Mukit'tir (her yaratılmışın rızkını veren, gücü yetendir). Hesabı dilediği gibi görür, dilediğine dilediği şekilde sorar. Korkaklar ve hainler, yaptıklarının hüznü ve utancıyla yaşayacak olanlardır.

Nasıl ki bir zamanlar Hz. İsa'ya (a.s.) dil uzatanlar, onun şahsını ve annesini hedef alanlar, ahirette büyük bir pişmanlık yaşayacaklarsa; bugün namaz kılmayanlar da yarın kıyamet gününde secde etmek isteyecek fakat buna güç yetiremeyeceklerdir. Sırtları dimdik kalacak, eğilmeyen kereste gibi olacaklardır. İşte o zaman pişmanlık fayda vermez.

Son söz olarak şunu hatırlatalım: Büyüklerimiz ne güzel söylemiş:

    Güvenme insanoğluna, ölmemeye çare mi var?
    Hazan olmuş bir gül gibi, solmamaya çare mi var?
    Hani ecdat hani ata, Hakka karşı yapma hata,
    Tabut denen o can ata, binmemeye çare mi var?

    Makamımız kuş misali, daldan dala konabilir.
    İnsanoğlu yok misali, bir gün olur ölebilir.

    Dağlar taşlar kül misali, bir gün olur tozabilir.
    İnsanoğlu gül misali, bir gün olur solabilir.
    Hakikate eren erler, Mevlâ'sını bulabilir.
    Kendini hor görenler, bir gün yüce olabilir.

Rabbim, cümlemizi, hakikati gören, hikmetle hareket eden, iyilikleriyle kötülükleri silen ve son nefesinde imanla huzuruna varan kullarından eylesin. Bizi, dünya ve ahirette zıtların dengesi içinde daima hayırda, doğruda ve güzelde buluştursun.

El-Fâtiha...

12.12.2013 Persembe

Kar©glan
Başağaçlı Raşit Tunca

Original Kar©glan

Print this item

  İtaat ve İtiraz
Posted by: YamanTunca - 03-09-2026, 02:54 AM - Forum: Vaaz&Nasihat - No Replies

İtaat ve İtiraz

Eûzü billâhi mineşşeytânirracîm
Bismillâhirrahmânirrahîm

“Elem a’hed ileyküm yâ benî âdeme en lâ ta’büdüşşeytân(şeytâne), innehu leküm adüvvün mübîn(mübînün). Ve eni’budûnî, hâzâ sırâtun mustakîm(mustakîmun). Ve lekad edalle minküm cibillen kesîrâ(kesîren), e fe lem tekûnû ta’kılûn(tâkılûne).”

Sadakallahülazîm (Yasin Suresi, 60-61-62)

Eûzü billâhi mineşşeytânirracîm
Bismillâhirrahmânirrahîm

Ey Âdemoğulları! Ben size, “Şeytana kulluk etmeyin, çünkü o sizin için apaçık bir düşmandır. Bana kulluk edin, doğru yol budur” diye ahid vermedim mi? Andolsun ki, o sizden pek çok nesli saptırdı. Hâlâ aklınızı kullanmıyor musunuz?

Sadakallahülazîm (Yasin Suresi, 60-61-62)

Allahümme salli alâ Muhammedin ve alâ âli Muhammed. Ve alâ elihi ve ashabihi ecmaîn. Ve salli alâ cemîil enbiyâi vel mürselîn. Ve sallü alâ ve sellim alâ cemîil melâiketil mukarrebîn.

Yolculuğumuza başlıyoruz!...

Kur'an-ı Kerim'de Allah'a, Peygamber'e, anne ve babaya itaat emredilir. Ancak bu itaatin bir hikmeti ve sınırı vardır. Peki, peygamberler hata edebilir mi? Hz. Adem ve Hz. Havva peygamber değil miydi? Onlar da hata etmediler mi? İşte, hata edilen bir hususta peygambere dahi itaat edilmez. Anne baba da hata edebilir. Örneğin, hırsız olan bir baba, çocuğuna hırsızlığın yöntemlerini öğretmeye kalkarsa, aklı başında olan bir evladın ona itaat etmemesi gerekir. Bu durumda itaat edilecek tek merci olarak Allah ve O'nun kitabı Kur'an kalır.

Peki ya diğer kutsal kitaplar? Tevrat'a, İncil'in onu nesh ettiği (hükmünü kaldırdığı) konularda itaat edilmez. İncil'e de Kur'an'ın nesh ettiği konularda itaat edilmez. Şarap meselesi buna en bariz örnektir.

İnsanlık sürekli bir tekâmül (olgunlaşma, gelişme) halindedir. Dünkü insana evinde tuvaletin olması garip gelirken, bugün evinde alafranga tuvaleti olmayana garip gözüyle bakılıyor. Hz. Âdem'e "otomobil nedir?" diye anlatmak ne kadar zorsa, o da bunu bilirdi elbette ama insanlık henüz o makama varmamıştı. Hz. Âdem ve Havva validemiz cennette her şeyi görmüş olarak geldiler, ama dünyada doğan çocukları görmediklerini kazana kazana, keşfede keşfede bugüne ulaştılar.

Öyleyse, insanlık tekâmül halindedir. Nitekim Peygamber Efendimiz (s.a.v.) Hz. Ömer'e, "Musa yaşasaydı bana tabi olmaktan başka çaresi yoktu" buyurmuştur. Bu, vahyin ve dinin tekâmülünü, son ve en kâmil şeklinin İslam olduğunu ifade eden büyük bir sözdür. Peygamberimiz (s.a.v.) böyle bir adım attıysa, bizim de onun izini takip etmemiz gerekir. Onun attığı bu büyük adımı anlamak ve onun gösterdiği doğru yolda ilerlemek, müminin asli vazifesidir.

Müctehidler, istidlal (akıl yürütme) ve hislerle (duyularla) bilinen şeylerin de birer delil olabileceğine hükmetmişlerdir. Gören ile görmeyenin gözleri açıktır ama birinde görmeyi sağlayan "nur" vardır. Görmeyen, önündeki elmayı görmese de, elini uzatıp dokunduğunda onun varlığını hisleriyle anlar. Elmanın yenilebilir olduğunu bilir. İşte hislerle bilmek de bir delildir. Ancak, tıpkı bir körün deniz kenarında, bastonunun boşluğa gelmesiyle duracağını bilmesi gibi, hislerimiz de bizi her zaman doğruya götürmeyebilir. O kör, oranın uçurum olduğunu kendisine haber veren bir rehbere muhtaçtır. İşte bu rehberler, peygamberler, onların varisleri olan âlimler ve Allah dostlarıdır (evliyâullah).

Her bilgi, bir melek vasıtasıyla insana ulaşır. Gözümüzdeki ışığı algılayan, beyne ileten, yorumlayan âdeta binlerce görevli melek vardır. Karnımız acıktığında midemizdeki meleklerin “Azığımız bitti” diye haber vermesiyle acıktığımızı hissederiz. Nefes almamız, kalbimizin atması, güneşin ısıtması, bulutların yağmur indirmesi... Tüm bu sistemler, Allah’ın emriyle çalışan sayısız meleğin görev yapmasıyla işler. Bir bedenin sıhhati için binlerce melek görevlidir. Bir geminin yüzmesi, bir uçağın uçması da yine Allah’ın izniyle ve bu sistemin işleyişini sağlayan meleklerin varlığıyladır.

İşte "altıncı his" veya güçlü sezgi dediğimiz şey, meleklerin dilini anlamak, onların gönderdiği sinyalleri almaktır. Her insanın bu yeteneği aynı derecede güçlü değildir. Bu noktada, insanlara bu işaretleri nasıl okuyacaklarını öğretecek, onları doğruya yönlendirecek rehberlere ihtiyaç vardır. Bu rehberlerin görevi, insanların meleklerin diliyle daha iyi iletişim kurmalarını sağlamak, onları manevi olgunluğa eriştirmektir. İstidlal ilmi, işte bu melek ilmini bilmek, onlarla iletişime geçebilmektir.

Her insanın melekleri, onun yaratılışına (cibilliyetine) uygun bilgiler taşır. Kişi iman edip, ibadetlerini yerine getirerek ve ahlakını güzelleştirerek meleklerini memnun ederse, onlarla irtibatı güçlenir. Onlardan bilmedikleri hususlarda ilham yoluyla bilgi almaya başlar.

"O gün onların dillerini mühürleriz, elleri bize söyler, ayakları da yapmış olduklarına şahitlik eder." (Yasin Suresi, 65) ayeti ne demektir? İşte budur. Ellerimizdeki, ayaklarımızdaki görevli melekler, kıyamet günü yaptıklarımıza dair konuşacaklardır.

Bir evlat için anne ve baba, iki ayrı koruyucu melekler ordusu gibidir. Tirmizî'de geçen bir hadiste Peygamber Efendimiz (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: "Allah'ın rızası, anne babanın rızasındadır. Allah'ın gazabı da anne babayı gazablandırmaktadır." Bu melekler ordusunu idare eden, onlara emir veren Allah'tır. Rahman ve Rahim isimlerinin tecellisi olan anne-baba olma şerefine ermek, büyük bir makamdır. İşte bu yüzdendir ki "Cennet annelerin ayakları altındadır."

Hz. Âdem ile Hz. Havva validemizin anne-baba olma şerefine ermeleri de yıllar sürmüştür. Onlar bu mertebeye layık olduktan, evlat bakabilecek hale geldikten sonra Rabbimiz onları Arafat'ta buluşturmuş, oradan Müzdelife'ye inmişler ve orada halvet olmuşlardır. Bu sebeple hac ibadeti sırasında Arafat'tan Müzdelife'ye gidilir ve gece orada yatılır.

Ey insanlar! İman ediniz ki size rehber olacak, Kur'an'ın ve Peygamber'in sözlerinin hikmetlerini açıklayacak olan gerçek yol göstericileri bulabilesiniz. Onlara tabi olun ki, Allah'ın emirlerine (namaz, oruç, zekât, hac) uyarak ve nafile ibadetlerle Allah'a yaklaşasınız. Öyle bir mertebeye erişin ki, meleklerin sesini duymaya başlayasınız. İşte o zaman, Allah'ın dostluğuna (velayet) erdiğinizi anlarsınız. Meleklerin sesini duyunca, Allah'ın emrinin dışına çıkmak, gaflet anları dışında, artık sizin için kolay kolay vaki olmaz. Böylece Allah'ın "dostlarım" dediği evliyâullahın arasına katılırsınız. Ve kemale ermek, olgunluğa ulaşmak sizin için de gerçekleşir.

Rabbim, bu vaazımızı ve diğer vaazlarımızı okuyanları, dinleyenleri, anlatanları, başka dillere tercüme edenleri, yazanları, dağıtanları kemaline eren kullarından eylesin. Meleklerinin sesini duyma makamına yükselttiklerinden eylesin. Bu makama çıkanlar, bu garip fakiri de unutmayıp, bu garip bekaya göçtükten sonra ruhumuza bir Fatiha okuyanlardan eylesin.

Âmîn.
El-Fâtiha.

28.12.2013 Cumartesi

Kar©glan
Başağaçlı Raşit Tunca

Original Kar©glan

Print this item

  Temizliğin Önemi Temizliğin Çeşitleri Mutlak Sular Artık Sular
Posted by: YamanTunca - 03-09-2026, 02:52 AM - Forum: ibadetlerimiz - No Replies

Temizliğin Önemi Temizliğin Çeşitleri Mutlak Sular Artık Sular

III. TEMİZLİK

A) Temizliğin Önemi


İslam dininin çok önem verdiği konulardan biri de temizliktir.

Kur’an-ı Kerim’de, temizliğe riayet eden Müslümanlar övülmekte ve Allah’ın sevgisini kazanacakları bildirilmektedir.

Bu konuda Yüce Allah şöyle buyuruyor:

فٖيهِ رِجَالٌ يُحِبُّونَ اَنْ يَتَطَهَّرُواۜ وَاللّٰهُ يُحِبُّ الْمُطَّهِّرٖينَ

“Orada temizlenmeyi seven adamlar vardır. Allah da çokça temizlenenleri sever.”71

Peygamberimiz de

بُنِىَ الدِّينُ عَلَى النَّظَافَةِ. الطُّهُورُ شَطْرُ الإِيمَانِ

“Din temizlik üzerine kurulmuştur.”,72 “Temizlik imanın yarısıdır.”73 buyurarak, temizliğin dinimizde ne kadar büyük önem taşıdığını belirtmiştir.

Namazın sahih olabilmesi için de beden, elbise ve namaz kılınacak yerin temiz olması şart koşulmuştur.

Görülüyor ki Müslüman, bedenini, elbisesini, evini ve oturup kalktığı yeri her zaman temiz tutmak zorundadır.

Çevremizi kirletmemek, daima temiz tutmak da dinî görevlerimiz arasındadır. Peygamber Efendimiz, “Çevrenizi temizleyiniz”74 buyurarak çevrenin de temiz tutulmasını istemiştir.

Namaz kılan kimsenin abdest alması farzdır. Abdest almak ise günde birkaç defa temizlenmek demektir. Allah’ın her emrinde olduğu gibi gusül ve abdestle ilgili emirlerinde de nice hikmetler, sağlık açısından da pek çok faydalar olduğu bilinen bir gerçektir.

Dinimiz, dış temizliği gibi iç temizliğine de özen gösterilmesini emretmiştir. Müslümanın dışı temiz olacağı gibi kalbi ve ruhu da temiz olacaktır.

Organlarımız, maddi kirlerden temizlenirken aynı zamanda günahlardan da temiz tutulmalı, kalbimiz ve ruhumuz da her türlü kötü duygu ve düşüncelerden arındırılmalıdır.

İmam Gazâlî İhyâu ulûmi’d-dîn adlı ünlü eserinde temizliğin dört derecesi olduğunu bildiriyor:

1. Dışını her türlü kir ve pisliklerden,

2. Organlarını günahlardan,

3. Kalbini kötü huylardan,

4. Gönlünü Allah’tan başka her şeyden, temizlemektir.75

Özet olarak: Müslüman, dışını maddi ve manevi kirlerden, içini her türlü kötü duygu ve düşüncelerden arındırmalıdır ki Allah’ın sevgisini kazansın ve cennetine girmeyi hak etmiş olsun.

Diş temizliği de, peygamberimizin üzerinde ısrarla durduğu temizlik konularından biridir.

Peygamberimiz her fırsatta dişlerini temizler ve

السِّوَاكُ مَطْهَرَةٌ لِلْفَمِ مَرْضَاةٌ لِلرَّبِّ

“Misvak hem ağzı temizler, hem de Hakk’ın rızasını kazandırır.”76 buyururdu.

Dişlerini temizlemeyenleri gördüğünde de,

مَا لَكُمْ تَدْخُلُونَ عَلَىَّ قُلْحًا اِسْتَاكُوا

“Size ne oluyor da dişleriniz sararmış olduğu hâlde yanıma geliyorsunuz. Misvak kullanınız.”77 diyerek uyarırdı.
B) Temizliğin Çeşitleri

Temizlik iki türlüdür:

1. Hadesten Taharet

Bazı ibadetlerin yapılmasına mani olan hükmi pisliğe “Hades”, bundan temizlenmeye de “Hadesten Taharet” denir.

Hades, biri küçük, diğeri büyük olmak üzere ikiye ayrılır. Küçük hadesten temizlenmeye “Taharet-i Suğra” denir. Bu, abdestsizliği gideren temizliktir, yani abdest almak demektir.

Büyük hadesi gideren temizliğe de “Taharet-i Kübra” denir. Cünüplükten, hayız ve nifas hâllerinden temizlenmektir ki buna gusül denir.

Abdest almak veya gusletmek mümkün olmadığı hâllerde bunların yerine teyemmüm edilir.

2. Necasetten Taharet

Pis olan şeye “Necaset”, bundan temizlenmeye de “Necasetten Taharet” denir.

Namazın sahih olabilmesi için beden, elbise ve namaz kılınacak yerin temiz olması şarttır.

Namazın sahih olmasına mani olup olmaması bakımından necasetler ikiye ayrılır:

a) Necaset-i Galize

Hafif olmayan ağır necaset demektir.

Bunlar, İnsanlara ait (emzikli çocuğunki de dâhil) dışkı, sidik, vücudun herhangi bir yerinden akan kan, irin, ağız dolusu kusuntu, meni, kadınlardan adet, lohusalık ve istihaze hâllerinde gelen akıntılardır.

Eti yenmeyen hayvanların dışkı, sidik ve salyaları, eti yenilen hayvanlardan tavuk, kaz ve ördeklerin pislikleri, akan kan, karada yaşayıp usûlüne göre kesilmeden ölen hayvanların leşleri ile şarap da bu bölüme girer.

Namaz kılan kimsenin vücut, elbise ve namaz kılacağı yerin bu pisliklerden temizlenmiş olması lazımdır. Ancak bu pisliklerin katı durumunda olanlarından bir dirhemden (2.08 gr.) fazla bulunması, mayi ve akıcı olanlarından el ayasından (yani parmak diplerine kadar olan avuç içi genişliğinden) fazla bir sahayı kaplaması hâlinde namaz sahih olmaz. Bu miktarlardan az olan pislikler ise namaza mani değildir, fakat mekruhtur.

b) Necaset-i Hafife

Hafif olan, galiz olmayan necaset demektir.

Bunlar, Atın dışkı ve sidiği, eti yenen ehlî hayvanlardan koyun, keçi, sığır, manda ve devenin dışkısı ve sidiği. Eti yenmeyen kuşların pislikleri de bu bölüme girer.

Bu bölüme giren pisliklerden beden veya elbiseye bulaşan miktar, beden veya elbisenin dörtte birinden fazla ise namaz sahih olmaz. Bu miktardan azı ise namazın sahih olmasına mani değildir, fakat mekruhtur.

İğne ucu gibi idrar serpintileri ile yollardan sıçrayan çamurlardan sakınmak çoğu zaman mümkün olmadığından bunlar bağışlanmıştır. Ancak bu pislikler suya karıştığı takdirde suyu kirletirler.

Yollardan sıçrayan şeyin pislik olduğu belli olursa namaz yine sahih olmaz.

Pis olan kan, gerek insandan gerekse hayvandan akan kandır. Usûlüne uygun olarak kesilen hayvanın damarlarında ve etlerindeki kan, ciğer, dalak ve yürek kanları ile çekirge ve balık kanı, pire, tahtakurusu gibi korunulması zor olan şeylerin kanları namaza mani değildir, bunlar bağışlanmıştır.

İnsanın bedeninde, elbisesinde veya namaz kılacağı yerde namaza mani olmayacak kadar az pislik bulunmasıyla namaz sahihtir diye temizliği ihmal etmek yanlıştır. Bu pislikleri tamamen temizlemek mümkün iken bunlarla namaz kılmak mekruhtur.

Bu sebeple Müslüman, beden, elbise ve namaz kılacağı yerin temizliğine son derece dikkat etmelidir.

IV. SULAR

Hades denilen hükmi pisliğin giderilmesi ve necaset denilen hakiki pisliklerin temizlenmesi genellikle su ile olur. Ancak her su ile temizlik yapılmaz. Temizliğin hangi sularla yapılıp yapılamayacağının bilinmesi gerekir. Bu itibarla sular “mutlak ve mukayyed” su olarak ikiye ayrılır:

1. Mutlak Sular

Bunlar, yağmur, dolu, kar, pınar, dere, ırmak, nehir, kuyu, göl ve deniz sularıdır. Su denilince de bunlar akla gelir.

2. Mukayyed Sular

Bunlar, kavun, karpuz, üzüm ve gül suyu gibi sularla, aslında mutlak su olduğu hâlde içine başka şeylerin karışması ile incelik ve akıcılığını kaybederek bozulan sulardır.

Böyle sularla abdest alınmaz, gusül yapılmaz.

Hadesten taharette, hükmi pisliği izaleye elverişli olup olmaması yönünden mutlak sular beş kısımdır.

a) Hem temiz, hem de temizleyici olup kullanılması mekruh olmayan sular: Bunlar, rengi, kokusu, tadı bozulmamış, aslı değişmemiş ve kullanılmamış olan sulardır. Böyle sularla her türlü temizlik yapılır, abdest alınır, gusledilir. Bu sular hem içilir, hem de yemeklerde kullanılır.

b) Hem temiz hem de temizleyici olmakla beraber kullanılması mekruh olan sular: Bunlar, kedi, tavuk gibi evcil hayvanlarla, atmaca, şahin gibi yırtıcı kuşların artığı olan sulardır. Başka su varken bu türlü sularla abdest almak, gusül yapmak mekruhtur.

Başka temiz su olmaması hâlinde bu gibi suların kullanılmasında bir sakınca yoktur.

c) Kendisi temiz olduğu hâlde hükmi necaseti temizlemeyen sular:

Bunlar, abdest ve gusülde kullanılmış olan sulardır.

Böyle sulara “Mâ-i Müsta’mel = Kullanılmış Su” denir. Bu sularla tekrar abdest alınmaz, gusül yapılmaz. Ancak bu kullanılmış su pis olmadığından isabet ettiği yeri kirletmiş sayılmaz. Bununla beraber abdest alan kimse bu gibi suların üzerine sıçramasından da sakınmalıdır.
d) Temiz Olmayan Sular: Bunlar, içine pislik karışan ve akar olmayan az sulardır. Akar veya büyük sulara pis bir şey düşer veya pislik karışır da bu pisliğin rengi veya tadı yahut kokusu suda hissedilirse böyle sular da temiz değildir.

e) Şüpheli Sular: Bunlar, temiz olup olmadıkları şüpheli olan sulardır. Ehlî olan eşek ile katırın artığı olan sular böyledir. Bu gibi sularla pislik yıkanır. Ancak başka temiz su varken böyle bir su ile abdest alınmaz, gusül yapılmaz. Başka temiz su bulunmadığı takdirde ise bu su ile abdest alınır, gusül yapılır ve ihtiyaten de teyemmüm edilir.

A) Artık Sular

İnsan ve hayvanın içtikten sonra geriye bıraktığı suya “Artık Su” denir.

Artık sularla ilgili hükümler dört kısımdır:

1. Temiz ve temizleyici olup kullanılması mekruh olmayan artıklar: Bunlar, ağızları temiz olmak kaydıyla insanın, at, koyun, sığır ve deve gibi etleri yenen ehlî ve vahşi hayvanların ve kuşların artıklarıdır.

Bu artıklar hem temiz, hem temizleyicidir. Her türlü temizlikte kullanılabilir.

Ağızları temiz olmayanların artıkları ise temiz değildir. Şarap içen veya ağız dolusu kusan bir kimse bunun peşinden su içerse, artığı temiz olmaz.

2. Pis olan artıklar: Bunlar, domuz, köpek, kurt, aslan gibi hayvanların artıklarıdır. Bunların artıkları temizlikte kullanılmaz ve içilmez.

3. Kullanılmaları mekruh olan artıklar: Bunlar, kedinin, sokaklarda gezip dolaşan tavuğun, atmaca, şahin ve doğan gibi yırtıcı kuşların artıklarıdır.

Başka su varken bunların artıklarının temizlikte kullanılması mekruhtur. Ancak başka su bulunmazsa bunlarla temizlik yapılabilir.

4. Şüpheli artıklar: Bunlar, eşek ve katırın artıkları olan sulardır. Bu artıkların kendileri temizdir fakat temizleyici olup olmadıkları şüphelidir. Başka su bulunmadığı takdirde bu sularla abdest alınır ve ihtiyaten de teyemmüm edilir.

B) Kuyuların Temizlenmesi

Yüzeyi yüz arşın (=68 m2) genişliğinden az olan kuyu, —suyu ne kadar çok olursa olsun— “küçük havuz” sayılır.

Böyle bir kuyunun içine kan, sidik gibi sıvı bir pislik yahut insan pisliği, kedi ve köpek gibi eti yenmeyen, tavuk, kaz ve ördek gibi eti yenen hayvanların pislikleri karışırsa veyahut kuyuya domuz düşerse —domuz ölmeden ve ağzı suya değmeden çıkarılsa bile— kuyunun suyu pislenmiş olur ve suyunun tamamen boşaltılması gerekir.

Kuyuya insan veya koyun ve keçi gibi büyük cüsseli bir hayvan düşüp ölürse veya serçe ve fare gibi küçük hayvanlar düşüp öldükten sonra şişer veya dağılır yahut da tüyleri dökülürse, yine kuyudaki suyun tamamen boşaltılması lazımdır.

Bu saydıklarımız, başka bir yerde öldükten sonra kuyuya atılmış olurlarsa hüküm yine aynıdır.

Bir kuyuda bir pislik, görüldüğü vakitten itibaren kuyu pislenmiş sayılır. Eğer kuyuda bir hayvan ölüsü görülür ve düştüğü vakit biliniyorsa o vakitten itibaren pislenmiş olur. Eğer hayvan ölüsünün kuyuya ne zaman düştüğü bilinmiyor ve şişmemiş ise ihtiyaten bir tam gün önce, şişmiş ise üç tam gün önce düşmüş kabul edilir.

O müddet zarfında böyle bir sudan abdest alanlar abdestlerini, gusül yapmış olanlar da gusüllerini ve kıldıkları namazları iade etmeleri gerekir.

Böyle bir su ile yıkanmış olan elbiselerin de tekrar yıkanması icap eder.

Modern usûllerle suyun temiz olup olmadığının belirlenmesi daha sağlıklı bir yoldur. Elbette ki temizlik temeli üzerine kurulan yüce bir dinin mensubu olan Müslümanların bu usûllerden mümkün olduğunca yararlanması lazımdır. Ancak bunun her yerde yapılması mümkün değildir.

C) Temizlik Nelerle Yapılır?

Pislik bulaşan şeyleri temizlemenin birçok yolu vardır.

Başlıcaları şunlardır:

1. Su İle Yıkayarak Temizleme

“Hades” denilen ve hükmi pislik olarak nitelenen abdestsizlik, cünüplük, âdet ve lohusalık hâlleri temiz olan “Mutlak su”lar ile abdest almak ve gusül yapmak suretiyle giderilir. Su bulunmadığı takdirde bunların yerine teyemmüm edilir.

“Necaset-i Hakikiyye” denilen maddi pislikler de temiz olan sularla giderilir.

Pislikler, a) Görünen pislik, b) Görünmeyen pislik olmak üzere ikiye ayrılır.

Görünen pislik ile kirlenen bir şey, su ile veya temiz bir mayi ile yıkanıp pislik giderilince temizlenmiş olur.

Görünmeyen pislik (sidik gibi) ile kirlenen bir şey, üç defa yıkanıp her defasında sıkmakla temiz olur. Üçüncü kere sıkılmada hiç su damlamayacak şekilde sıkılması gerekir.

Eğer yıkanan şey, halı, kilim, keçe gibi sıkılamayan bir şey ise her yıkayışta su damlaları kesilinceye kadar bırakılır ve böylece temizlenmiş olur. Tamamen kurumasına gerek kalmaz. Böyle bir şey, akarsu içinde bırakılır veya üzerine çok su dökülerek yıkanırsa pislikten iz kalmayınca temizlenmiş olur. Ayrıca, bunun sıkılmasına ve kurutulmasına ve suya tekrar sokulmasına gerek yoktur.

Porselen olmayan ve üzerinde sırça bulunmayan, yani içine su çeken topraktan yapılıp ateşte pişirilmiş olan kaplar pislenince üç kere yıkanır ve her yıkayışta damlalar kesilmek üzere beklenir. Pisliğin kokusu tamamen giderilince kaplar temizlenmiş olur.

2. Silerek Temizleme:

Bıçak, cam, ayna, düz mermer, porselen ve madeni tepsi gibi şeyler pislenirse bu gibi şeyler, içine pislik emmediğinden bez veya toprakla silinmek suretiyle temizlenmiş olur.

3. Ateşle Yakarak Temizleme:

Bazı pis şeyler ateşle yakılınca temizlenir. Mesela, tezek yanıp kül hâline gelirse temiz olur. Bazı şeyler de su ile kaynatılarak, bazı maddeler de kazımak suretiyle temizlenir.

Ayrıca günümüzde pek çok temizleme cihazı geliştirilmiş ve çeşitli temizlik maddeleri üretilmiştir. Bu sebeple kir ve pisliklerin giderilmesi kolay hâle geldiğinden temizliğin daha iyi bir şekilde yapılabilmesi için bunlardan imkânlar ölçüsünde yararlanılması gerekir.

Kaynak

Diyanet islam ilmihali

Print this item

  Abdest ve Önemi Abdestin Farzları Abdestin Sünnetleri Abdestin Çeşitleri Abdesti Boza
Posted by: YamanTunca - 03-09-2026, 02:51 AM - Forum: ibadetlerimiz - No Replies



Abdestin Farzları Abdestin Sünnetleri Abdestin Çeşitleri Abdesti Bozan ve Bozmayan Şeyler

V. ABDEST

A) Abdest ve Önemi


Abdestin Arapçası, “vudû”dur. Sözlükte, temizlik ve güzellik anlamına gelir. Terim olarak ise belirli organları yıkamak ve mesh etmek suretiyle yapılan bir temizliktir.

Namaz kılmak için abdest almak şarttır. Abdestsiz namaz sahih değildir.

Abdestle ilgili olarak Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyrulmaktadır:

يَآ اَيُّهَا الَّذٖينَ اٰمَنُوٓا اِذَا قُمْتُمْ اِلَى الصَّلٰوةِ فَاغْسِلُوا وُجُوهَكُمْ وَاَيْدِيَكُمْ اِلَى الْمَرَافِقِ وَامْسَحُوا بِرُؤُ۫سِكُمْ وَاَرْجُلَكُمْ اِلَى الْكَعْبَيْنِ

“Ey iman edenler, namaz kılmaya kalktığınız zaman yüzlerinizi, dirseklerinize kadar ellerinizi ve başlarınıza mesh edip topuklara kadar ayaklarınızı yıkayın.”78

Abdest, dış dünya ile daha çok temasta bulunan organlarımızın temizlenmesine, bu organlarla işlediğimiz günahların bağışlanmasına ve ahirette cennete girmemize vesile olur.79

Peygamberimiz abdestin fazileti hakkında şöyle buyuruyor:

مَنْ تَوَضَّأَ فَأَحْسَنَ الْوُضُوءَ خَرَجَتْ خَطَايَاهُ مِنْ جَسَدِهِ حَتَّى تَخْرُجَ مِنْ تَحْتِ أَظْفَارِهِ

“Bir kimse güzelce abdest alırsa, tırnaklarının altına kadar vücudundan günahları dökülür.”80

Bir başka hadis-i şerifte de şöyle buyurmuştur:

إِنَّ أُمَّتِي يُدْعَوْنَ يَوْمَ الْقِيَامَةِ غُرًّا مُحَجَّلِينَ مِنْ آثَارِ الْوُضُوءِ، فَمَنِ اسْتَطَاعَ مِنْكُمْ أَنْ يُطِيلَ غُرَّتَهُ فَلْيَفْعَلْ

“Benim ümmetim kıyamet gününde abdest azaları, abdest nurunun parlaklığıyla geleceklerdir. Bu parlaklığı daha fazla uzatmak hanginizin elinden gelirse yapsın.”81

Konu ile ilgili olarak Ebû Hureyre’den (ra.) şöyle rivayet edilmiştir:

Peygamberimiz bir gün Medine kabristanına gelip:

—Ey Müminler yurdu, size selam olsun. İnşallah biz de size katılacağız. Kardeşlerimi görmeyi isterdim, buyurdu. Ashab:

—Ya Resulallah, biz sizin kardeşleriniz değil miyiz, dediler. Peygamberimiz:

—Siz benim Ashabımsınız. Kardeşlerimiz ise henüz gelmemiş olanlardır, buyurdu. Ashab:

—Ey Allah’ın Resulü, henüz gelmemiş olan o kardeşlerinizi nasıl tanıyacaksınız, dediler. Peygamberimiz:

—Bir kimsenin, hepsi aynı renkte olan atlar arasında alnı ve üç ayağı ak bir atı bulunsa onu tanımaz mı, diye sordu. Ashab:

—Evet, tanır, dediler. Bunun üzerine Peygamberimiz:

—Öyle ise kardeşlerimiz, yüz, el ve ayakları abdest nuru ile parlak olarak geleceklerdir. Ben de onlardan önce gidip Havuz başında onları bekleyeceğim, buyurdu.82

B) Abdestin Farzları

Kur’an-ı Kerim’de abdestle ilgili ayetten de açıkça anlaşıldığı üzere abdestin farzları dörttür. Bunlar:

1. Yüzü Bir Kere Yıkamak

Yüz, alnın en üst tarafında saç bittiği yerden çene altına kadar ve iki kulak yumuşakları arasında olan yerdir.

Sık olan sakalların yalnız üstünü yıkamak yeterlidir. Sakal seyrek ise altındaki cildin de yıkanması lazımdır. Bıyık ve kaşlar hakkındaki hüküm de böyledir.

Sakalın altındaki deri görülmüyorsa o sakal sıktır. Deri görülüyorsa seyrektir.

Yüzü yıkarken kirpikler ile göz pınarlarının da yıkanması gerekir. Gözün içini yıkamak gerekmez.

2. Elleri ve Kolları Dirseklerle Beraber Bir Kere Yıkamak

Dirseklerin daha yukarısının yıkanması gerekmez. Parmakların olduğu taraftan başlayıp dirseklere doğru yıkamak sünnettir. Dirseklerden başlayıp parmakların tarafına doğru yıkamak caiz ise de sünnete uygun değildir.

3. Başın Dörtte Birini Mesh Etmek

Mesh etmek, başka bir yerde kullanılmayan yaşlığı bir yere değdirmek demektir. Kolları yıkadıktan sonra ondan arta kalan yaşlıkla başın mesh edilmesi caiz olmaz. Çünkü bu su, kullanılmıştır. Başın mesh edilmesi için yeni su alınması lazımdır.

Başta mesh edilecek yer, iki kulağın üst tarafında kalan yerdir. Buranın dörtte birini mesh etmek yeterlidir. Kulaklardan aşağı sarkan saçların üzerine mesh edilmez. Böyle saçlar başın üstünde topuz yapılmış olsa bile yine mesh edilmez.

4. Ayakları Topukları ile Beraber Bir Kere Yıkamak83

Ayakların iki tarafında çıkıntı hâlinde bulunan kemiklere “Topuk” denir. Ayakları yıkarken topukları da yıkamak lazımdır. Bunların yukarısını yıkamak gerekmez.
Abdestte ayakları yıkamak farzdır. Çıplak ayaklara mesh etmek caiz değildir. Ayaklara çıplak olarak mesh edileceğini iddia edenler, abdestle ilgili ayette وَاَرْجُلَكُمْ kelimesini بِرُؤُ۫سِكُمْ kelimesine atfederek وَاَرْجُلَكُمْ’ün lâm’ını esre okumakta ve buna dayanarak da ayakların çıplak olarak mesh edilmesi gerektiğini söylemektedirler.

Hâlbuki وَاَرْجُلَكُمْ kelimesinin lâm harfi hem “üstün”, hem de “esre” olarak okunmaktadır. Yani her ikisi de kıraattir. “Üstün” okunduğu takdirde ayet,

“Ayaklarınızı da yıkayın”, “esre” okunduğu takdirde ise “ayaklarınızı da mesh edin” manalarını ifade eder.

Bu manalardan hangisi doğrudur? Fıkıh usûlünde belirtildiği üzere birden çok manaya ihtimali olan “nass”lar mücmeldir. Abdest ayetindeki وَاَرْجُلَكُمْ kelimesi de böyledir. Mücmel olan bu ayetten hangi mana kastedilmiştir? Yani, abdestte ayakların yıkanması mı, yoksa mesh edilmesi mi emredilmiştir.

Bunu açıklayan bir delilin bulunması lazımdır. Yoksa iki manaya gelen ayetin, bir delile dayanmadan ayakların yıkanmasını ifade eden manasını bırakarak diğer manasını tercih edip çıplak ayaklara mesh edilmesine hükmetmenin ilmî bir dayanağı olmaz.

Kur’an’dan sonra dinî hükümlerin dayandığı ikinci delil, hiç şüphesiz peygamberimizin sünnetidir. Bu sebeple abdestte ayakların yıkanması veya mesh edilmesi hususundaki hükmün, sünnetle açıklanması gerekmektedir.

Hem fiili, hem de kavli sünnete baktığımız zaman, Peygamberimizin abdestte ayaklarını yıkadığı tevatüren sabit olduğu hâlde, çıplak ayakları mesh ettiğine dair hiçbir sahih rivayetin bulunmadığı görülmektedir.84

Hatta Peygamberimiz, abdestte ayaklarını yıkarken bir kısmını kuru bırakan Sahabileri, “وَيْلٌ لِلْاَعْقَابِ مِنَ النَّارِ = Vay şu ökçelerin ateşten hâline”85 buyurarak uyarmış, abdest alan bir kimsenin ayağında tırnak kadar bir yeri ıslatmadığını görünce, “Dön abdestini güzel al” buyurmuş, o kişi de dönüp ayağının her tarafını iyice yıkadıktan sonra namazı kılmıştır.86

Peygamberimizin sözleri ve abdestte bizzat ayaklarını yıkamış olması, ayetten kastedilen hükmün, “abdestte ayakların yıkanması gerektiğini” açıkça göstermektedir. “Cerr” kıraatine dayanarak abdestte ayakların mesh edilmesi gerektiğini iddia etmenin hiçbir geçerliliği yoktur.

Kaldı ki abdest, daha önce Mekke’de “Vahy-i gayr-i metlüvv” (Kelimeler hâlinde okunmadan doğrudan doğruya peygamberin kalbine indirilme) ile farz kılınmış ve daha sonra Medine’de bu ayetle takrir edilmiştir.

Çünkü abdest, müstakil bir ibadet olmayıp namaza tabi olduğundan zamanla ihmal edilerek şartlarının gereği gibi yerine getirilmemesi ihtimaline karşı “vahy-i metlüvv” ile takrir ve tespit edilmiştir.87

Ayakların yıkanmasında اِلَى الْكَعْبَيْنِ kelimesi ile topuklarla sınırlandırılması da ayakların yıkanacağını göstermektedir. Çünkü meshte “şuraya kadar” diye bir sınırlama söz konusu olamaz.

Ayrıca en çok yıkanıp temizlenmesi gereken ayakların abdestte yıkanmaması, İslam’ın temizlik anlayışı ile bağdaşmadığı gibi, abdest ayetinin sonundaki “Allah size sıkıntı vermek istemez, ama sizi tertemiz yapmak ister” diye açıklanan temizlik hikmetine de tamamen aykırıdır.

Eğer ayetten ayakların mesh edilmesi kastedilseydi, başın meshinde yalnız بِرُؤُ۫سِكُمْ zikredildiği gibi, ayaklarda da sadece وَاَرْجُلَكُمْ demek yeterli olur, اِلَى الْكَعْبَيْنِ kaydına gerek kalmazdı.

Bütün bunlardan açıkça anlaşılıyor ki ayet-i kerime her ne kadar mücmel ise de ayakları yıkamanın farz olduğu hususunda muhkemdir.

Yalnız topuğu veya ayağının bir kısmı ile topuğu kalacak şekilde ayağı kesik olan kimsenin, kalan kısmı yıkaması gerekir.

Kolu kesik olan kimse de bu kolunu yıkamaz. Dirsek veya dirsekle beraber kolunun bir kısmı kalmışsa kalan yerlerin yıkanması lazımdır.

Abdestte yıkanması gereken organlarda suyun deriye ulaşmasına engel olan hamur, mum ve çapak gibi şeylerin giderilmesi gerekir. Suyun geçmesine mani olacak şekilde tabaka oluşturan oje, ve boya da aynı hükümdedir.

Suyun geçmesine engel olmayan kına ile boyacının tırnağında kalan boyalar, zarurete binaen abdeste mani değildir.

Parmaklar, aralarına suyu geçirmeyecek şekilde bitişik ise suyun, parmakların arasına ulaştırılması lazımdır.

Parmakta bulunan dar yüzüğün hareket ettirilerek suyun altına ulaşması sağlanmalıdır.

Abdest aldıktan sonra saçlar tıraş edilse başa yeniden mesh etmek gerekmediği gibi, abdest aldıktan sonra sakal, bıyık ve tırnakların kesilmesi durumunda da bunların tekrar yıkanması lazım gelmez.

Abdest organlarında bulunan yaranın yıkanması zararlı olursa ilaç üzerine su akıtılır. Bu da zarar verirse yara üzerine mesh edilir. mesh etmek de zararlı ise terk edilir.

Gözü hasta olan kimsenin gözüne suyun zarar vereceği kendi tecrübesiyle bilinir veya bunu uzman Müslüman bir doktor bildirirse, hastalığı devam ettiği sürece gözüne su değdirmez.

Abdestte vacib yoktur.

C) Abdestin Sünnetleri

Abdestin başlıca sünnetleri şunlardır:

1. Abdeste başlarken önce elleri bileklere kadar yıkamak.

Eller temiz ise yıkamak sünnettir. Temiz değil ise bunları önceden yıkayıp temizlemek farzdır. Böylece diğer organlar kirletilmemiş olur.

2. Abdeste “Eûzu” ve “Besmele” ile başlamak. Yani “Eûzu billâhi mine’ş-şeytâni’r-racîm. Bismillâhi’r-Rahmani’r-Rahim” demek.88

3. Niyet etmek.

Niyet, kalp ile olur. Dil ile “Niyet ettim Allah rızası için abdest almaya” demek müstehabdır.

4. Abdeste başlarken veya daha önce dişlerini fırçalamak. Misvak veya fırça yoksa dişlerini parmaklarıyla ovmak da yeterlidir.

Dişleri ve ağzı temizleyen misvak, sağlık yönünden faydalı olduğu gibi Allah’ın rızasının kazanılmasına da vesile olur.

Diş fırçası olarak kullanılan misvak, Arabistan’da yetişen Erak ağacının dallarından yapılır. Güzel kokusu ve hafif acılığıyla antiseptik (mikrop öldürücü) özellikleri olan misvakın diş hastalıklarına karşı da faydalı olduğu bilinmektedir.

Temiz maddelerden yapılan diş fırçaları ile de dişleri temizlemek misvak yerini tutar. Maksat dişlerin temizlenmesidir.

5. Ağzına üç kere su alıp her defasında boşaltmak. Ağza su almaya “Mazmaza” denir.

6. Burnuna üç defa su çekmek. Buna “İstinşak” denir.
7. Ağza ve buruna suyu iyice çekmek. Şöyle ki: Abdest alan kimse oruçlu değilse suyu ağzında çalkalar ve suyu burnuna iyice çeker. Eğer oruçlu ise boğazına su kaçıp orucun bozulma ihtimaline binaen ağzına ve burnuna su alırken mübalağa etmez.

8. Abdestte sıraya riayet etmek. Yani ayette bildirildiği gibi önce yüzü, sonra kolları yıkamak, sonra başı mesh etmek ve sonra da ayakları yıkamak.

9. Kollarını ve ayaklarını yıkarken önce sağdan başlamak. Bu, yıkanması gereken çift organlar hakkındadır. Yüz, tek organ olduğu için bunda sağdan başlama söz konusu değildir.

Ayaklara giyilen mestler mesh edilirken sünnet olan, ikisini birden mesh etmektir. Ancak ellerden birinin olmaması veya bir hastalık sebebiyle kullanılamayıp tek elle mesh edilmesi hâlinde sağdan başlanır.

10. Yıkanan her organı üç kere yıkamak.

Bu yıkayışların birincisi farz, diğer ikisi sünnettir. Üç defadan fazla yıkamak sünnete aykırı ise de sahihtir. Ancak abdest alan kimse bir kararsızlık içinde olduğu takdirde kalben mutmain olabilmek için üç defadan fazla da yıkayabilir. Suyun az olması hâlinde de üçten az yıkayabilir.

Mesh edilen organlar ise birden fazla mesh edilmez.

11. Elleri ve ayakları yıkamaya parmak uçlarından başlamak.

12. Elleri ve ayakları yıkarken parmaklarını aralamak (hilallemek).

Ellerin parmaklarının aralanması, parmakları birbirine geçirmekle, ayak parmaklarının aralanması ise el parmaklarından birini ayak parmaklarının arasına sokmakla olur. Şöyle ki: Sol elin küçük parmağı ile sağ ayağın küçük parmağının arasından başlanıp sıra ile devam edilerek sol ayağın küçük parmağında bitirilmesi müstehabdır. Ayak parmaklarını akarsuya sokmak aralamak yerine geçer.

13. Yüzü üç kere yıkadıktan sonra (sakallı olan kimsenin) sık olan sakallarını parmakları ile aşağıdan yukarıya doğru aralaması.

14. Başın tamamını mesh etmek. Buna “kaplama mesh” denir.

Başın dörtte birini mesh etmek farzdır, tamamını mesh etmek ise sünnettir. Şöyle yapılır:

Eller su ile ıslatılır. İki elini parmakları ile beraber başın ön tarafına koyar ve arkaya doğru sıvayarak götürür. Kaplama meshin başka şekilleri varsa da en kolay olanı budur.

15. Kulakları mesh etmek.

Baş mesh edildikten sonra ellerin yaşlığı devam ediyorsa yeni bir su almadan kulaklar mesh edilir. Ancak eller yeniden ıslatıldıktan sonra kulakların mesh edilmesi daha güzeldir.

Ellerde yaşlık kalmamış ise sünnetin yerine getirilmesi, ellerin yeniden ıslatılmasına bağlıdır.

Kulakların içi şehadet parmakları ile dışı da baş parmaklar ile mesh edilir.

16. Boynu mesh etmek.

Baş ve kulaklar mesh edildikten sonra elleri yeniden ıslatmaya gerek olmadan iki elin arkası ile boyun mesh edilir, boğaz mesh edilmez.

17. Abdest organlarını yıkarken iyice ovmak.

18. Abdest organlarını ara vermeden yıkamak. Buna “Vilâ” denir. Yani bir organı yıkadıktan sonra o kurumadan diğerlerini yıkamak.

Havanın kuru ve sıcak olması gibi sebeplerle yıkanan organın çabuk kuruması durumunda ise sünnet terk edilmiş olmaz.

D) Abdestin Adabı

“Âdâb”, “edeb”in çoğuludur.

Buna “Müstehab” ve “Mendûb” da denir.

Mendub olan şeyi yapan sevab kazanır, yapmayan kınanmaz.

Abdestin başlıca edepleri şunlardır:

1. Abdest suyunun, üzerine sıçramaması için yüksekçe bir yerde durmak.

2. Abdest alırken kıbleye karşı durmak.

3. Abdestte başkasından yardım istememek.

Ancak bir özrü sebebiyle başkasından yardım istemesi veya başkasının kendi arzusu ile abdest suyunu hazırlaması, getirmesi ve dökmesi edebe aykırı değildir.

4. Bir ihtiyaç olmadıkça konuşmamak.

5. Ağza ve buruna suyu sağ el ile almak.

6. Sol el ile sümkürmek.

7. Özür sahipleri hariç, vakit girmeden önce abdest almak (Özür sahibi olanlar ise vakit girdikten sonra abdest almak zorundadır.).

8. Kalp ile yapılan niyeti dil ile de söylemek.

9. Her organı yıkarken ve mesh ederken besmele çekmek.

10. Her organı yıkarken veya mesh ederken dua okumak.

11. Geniş olan yüzüğü hareket ettirmek.

12. Kulaklarını mesh ederken ellerinin küçük parmaklarını kulaklarının içine sokmak.
13. Ayaklarını sol eliyle yıkamak.

14. Abdestin sonunda kelime-i şehadet getirmek.

15. Abdesten sonra (oruçlu değilse) artan sudan içmek.

16. Temiz bir yerde abdest almak.

17. Abdestten sonra “Kadr” suresini okumak.

18. Abdestte kullanılan su damlalarından elbisesini korumak.

19. Suyu yüzüne çarpmamak.

20. Suyu ne israf etmek ne de çok kıt kullanmak.

21. Yüzü yıkamaya üst taraftan başlamak.

E) Abdestin Çeşitleri

Üç çeşit abdest vardır:

1. Farz Olan Abdest: Abdesti olmayan kimsenin, namaz kılmak, tilavet secdesi yapmak ve Kur’an-ı Kerim’i tutmak için abdest alması farzdır.

2. Vacip Olan Abdest: Abdesti olmayan kimsenin Kâbe’yi tavaf etmek için abdest alması vacibdir.

3. Mendub Olan Abdest: Daima abdestli bulunmak, her namaz vakti için abdest almak, abdestli olarak uyumak, abdesti varken tekrar abdest almak mendubdur.

Kur’an okumak, dinî kitapları tutmak, hadis okumak, Peygamberimizin kabrini ziyaret etmek, Arafat’ta vakfe, Safa ile Merve arasında sa’yetmek, ezan okumak, cenaze yıkamak için abdest almak mendub olduğu gibi bir hata yaptıktan, öfkelendikten, yalan söyledikten ve gıybet yaptıktan sonra da abdest almak mendubdur.

F) Abdest Nasıl Alınır?

Kollar dirseklerin yukarısına kadar sıvanır. Mümkünse yüksekçe bir yerde durulur ve kıbleye karşı dönülür.

“Niyet ettim Allah rızası için abdest almaya” diye niyet edilir. “Eûzu billâhi mine’ş-şeytani’r-racîm. Bismillâhi’r-Rahmani’r-Rahîm” diyerek eller bileklere kadar üç kere yıkanır. Eller yıkanırken parmak araları aralanır (hilallenir). Yüzük varsa yerinden hareket ettirilerek altının yıkanması sağlanır.

Sonra sağ avuç ile ağzına üç kere su alınıp her defasında iyice çalkalanır. Sonra yine sağ avuca su alınarak buruna üç kere çekilir ve her defasında sol el ile sümkürülerek burun temizlenir.

Sonra alnın üst tarafından başlanarak yüzün her tarafı üç kere yıkanır. Sakal varsa parmaklar ile aralanır. Sakal seyrek ise suyun deriye ulaşması sağlanır.

Bundan sonra sağ kol üç defa dirseklerle beraber yıkanır. Sonra aynı şekilde sol kol da üç kere dirseklerle beraber yıkanır.

Bundan sonra eller ıslatılır, sağ elin içi ve parmaklar başın üzerine konularak mesh edilir. Yani elin iç tarafı ile başın dörtte biri sığanır. Bununla farz yerine getirilmiş olur.

Sünnete uyarak başın tamamını mesh etmek isteyen şöyle yapar: Islatılan iki elini parmakları ile beraber başın ön tarafına koyup arkaya doğru sığayarak götürür. Böylece başın tamamı mesh edilmiş olur.

Baş mesh edildikten sonra sağ elin şehadet parmağı ile sağ kulağın içi, başparmağı ile de kulağın dışı, sol elin şehadet parmağı ile sol kulağın içi, başparmağı ile de kulağın dışı mesh edilir.

Başını mesh ettikten sonra elinin ıslaklığı devam ediyorsa ellerini yeniden ıslatmaya gerek kalmadan onlarla kulaklarını mesh edebilir. Ellerinde ıslaklık kalmamış ise sünnetin yerine gelmesi için eller yeniden ıslatılır.

Sonra yeni bir suya ihtiyaç olmadan iki elin arkası ile boyun mesh edilir.

Bundan sonra evvela sağ ayak, sonra sol ayak topuklarla beraber üçer defa yıkanır.

Ayakların yıkanmasına parmak uçlarından başlanır ve parmak araları iyice temizlenir. Parmak aralarının temizlenmesine sağ ayağın küçük parmağından başlanarak sol ayağın küçük parmağında bitirilir.

Sonra kıbleye karşı Kelime-i Şahadet getirilir.

Böylece abdest usûlüne göre alınmış olur.

G) Abdest Duaları

Abdest alırken okunması mendub olan dualar vardır. Bunlar okunmadan da abdest tamamdır. Ancak bu duaları bilen kimsenin okuması güzeldir.

Abdest alınırken okunması mendub olan dualar şunlardır:

1. Abdeste başlarken “Eûzu” ve “Besmele” den sonra şu dua okunur.

اَلْحَمْدُ لِلّهِ الَّذِي جَعَلَ الْمَاءَ طَهُوراً وَجَعَلَ اْلإِسْلاَمَ نُورًا

Okunuşu: el-Hamdü lillâhillezî ceale’l-mâe tahûren ve ceale’l-islâme nûrâ.

Anlamı: “Suyu temizleyici ve İslam’ı nur kılan Allah’a hamdolsun.”

2. Ağza su alırken:

اَللّهُمَّ اسْقِنِي مِنْ حَوْضِ نَبِيِّكَ كَأْساً لاَ أَظْمَأُ بَعْدَهُ أَبَداً

Okunuşu: Allâhümme’skınî min havzi nebiyyike ke’sen lâ ezmeu ba’dehu ebedâ.

Anlamı: “Allahım! Bana peygamberin havuzundan öyle bir kâse içir ki ondan sonra bir daha susamayayım.”

3. Buruna su alırken:

اَللّهُمَّ لَا تَحْرِمْنِي رَائِحَةَ نَعِيمِكَ وَجَنَّاتِكَ

Okunuşu: Allâhümme lâ tahrimnî râyihate naîmike ve cennâtik.

Anlamı: “Allahım! Beni nimetlerinin ve cennetlerinin kokusundan mahrum etme.”

4. Yüzü yıkarken:

اَللّهُمَّ بَيِّضْ وَجْهِي بِنُورِكَ يَوْمَ تَبْيَضُّ وُجُوهُ وَتَسْوَدُّ وُجُوهُ

Okunuşu: Allâhümme beyyid vechî binûrike yevme tebyeddu vucûhun ve tesveddu vucûh.

Anlamı: “Allahım! Bazı yüzlerin beyazlanacağı bazı yüzlerin de kararacağı günde benim yüzümü ak eyle.”

5. Sağ kolunu yıkarken:

اَللّهُمَّ أَعْطِنِي كِتَابِي بِيَمِينِي وَحَاسِبْنِي حِسَابًا يَسِيرًا

Okunuşu: Allâhümme a’tinî kitabî biyeminî ve hâsibnî hisâben yesîrâ.

Anlamı: “Allahım! Bana kitabımı sağ tarafımdan ver ve hesabımı kolaylaştır.”

6. Sol kolunu yıkarken:

اَللّهُمَّ لاَ تُعْطِ كِتَابِي بِشِمَالِي وَلاَ مِنْ وَرَاءِ ظَهْرِي وَلاَ تُحَاسِبْنِي حِسَابًا شَدِيدًا

Okunuşu: Allâhümme lâ tü’ti kitabî bişimalî ve lâ min verâi zahrî ve lâ tuhasibnî hisaben şedîdâ.

Anlamı: “Allahım! Bana kitabımı solumdan ve arka tarafımdan verme ve beni zor bir hesaba çekme.”

7. Başa mesh ederken:

اَللّهُمَّ غَشِّني بِرَحْمَتِكَ وَاَنْزِلْ عَلَىَّ مِنْ بَرَكاتِكَ

Okunuşu: Allâhümme ğaşşinî birahmetike ve enzil aleyye min berakâtik.

Anlamı: “Allahım! Beni rahmetinle ört ve üzerime bereketlerinden indir.”

8. Kulaklara mesh ederken:

اَللّهُمَّ اجْعَلْنِي مِنَ الَّذِينَ يَسْتَمِعُونَ الْقَوْلَ فَيَتَّبِعُونَ أَحْسَنَهُ

Okunuşu: Allâhümmec’alnî minellezîne yestemiûne’l-kavle fe yettebiûne ahseneh.

Anlamı: “Allahım! Beni, hak sözü işitip sözün en güzeline uyanlardan eyle.”

9. Boynuna mesh ederken:

اَللّهُمَّ أَعْطِقْ رَقَبَتِي مِنَ النَّارِ

Okunuşu: Allâhümme a’tık rekabetî minennâr.

Anlamı: “Allahım! Benim vücudumu cehennem ateşinden azâd eyle.”

10. Ayakları yıkarken:

اَللّهُمَّ ثَبِّتْ قَدَمَيَّ عَلَى الصِّرَاطِ يَوْمَ تَزِلُّ فِيهِ اْلأَقْدَامُ

Okunuşu: Allâhümme sebbit kademeyye alessirâti yevme tezillü fihi’l-akdâm.

Anlamı: “Allahım! Ayakların kayacağı günde benim iki ayağımı sırat üzerinde sağlam tut.”

H) Abdestin Mekruhları
Abdestin başlıca mekruhları şunlardır:


1. Suyu israf etmek. Yani suyu gereğinden fazla kullanmak ve bir organı üç defadan çok yıkamak...

Peygamberimiz Ashabdan Sa’d’ı abdest alırken gördü ve:

—Bu israf nedir, ya Sa’d, dedi. Sa’d:

—Abdestte de israf olur mu, deyince, Peygamberimiz:

—Evet, bir akarsuyun kenarında olsan bile israf olur, buyurdu.89

2. Suyu gayet az kullanmak. Suyu mesh eder veya yağ sürer gibi az kullanmak veya üç kere yıkanması gereken organı üç defadan az yıkamak.

3. Suyu yüzüne ve diğer organlarına hızlı çarpmak.

4. Bir ihtiyaç olmadıkça konuşmak.

5. İhtiyacı yokken abdestte başkasından yardım istemek.

Bir özürden dolayı yardım istemek mekruh olmadığı gibi bir başkasının kendi isteğiyle abdest suyunu hazırlaması ve suyu dökmesi mekruh olmaz.

6. Temiz olmayan yerde abdest almak.

I)Abdesti Bozan Şeyler


Abdestli olan kimsede aşağıdaki hâllerden biri meydana gelirse abdesti bozulmuş olur:

1. Ön ve arkadan sidik ve pislik gelmesi ve arkadan yel çıkması.

2. Vücudun herhangi bir yerinden kan ve irin akması.90

Kan, ister kendiliğinden ister sıkılarak çıksın abdesti bozar.

Ağızdan gelen kan tükürüğe eşit veya daha fazla ise abdesti bozar. Tükürükten az ise bozmaz. Bu, tükürüğün renginden anlaşılır.

Yara ve çıbandan akan irin ve sarı su da abdesti bozar. Bir hastalıktan dolayı göz, kulak ve memelerden gelen akıntı da abdesti bozar.

3. Ağız dolusu kusmak.

Ağız dolusu su, yemek, safra ve kan pıhtısı kusmak abdesti bozduğu gibi aynı bulantı sebebiyle parça parça gelen kusuntunun toplamı ağız dolusu miktarı olursa yine abdesti bozar.

4. Yatarak, yaslanarak veya bir şeye dayanarak uyumak. Zira bu şekilde uyuyan kimseden “yel” çıkabilir.

Bir şeye dayanarak uyumanın abdesti bozması için dayanılan şey alındığı takdirde uyuyanın düşmesi lazımdır. Yaslanılan şeyin çekilmesi hâlinde uyuyan kimse düşmüyorsa böyle bir uyku abdesti bozmaz.

5. Bayılmak.

6. Delirmek, çıldırmak.

7. Sarhoş olmak.

8. Namazda gülmek. Cenaze namazı ile tilavet secdesinde gülmekle abdest bozulmaz, sadece cenaze namazı ile tilavet secdesi bozulmuş olur.

Yanındaki kimse işitecek derecede sesli gülerse hem abdesti hem de namazı bozulmuş olur. Kendi duyacağı kadar gülerse sadece namaz bozulur. Tebessüm etmek yani gülümsemek abdesti ve namazı bozmaz. Çocuğun namazda gülmesiyle sadece namazı bozulur, abdesti bozulmaz. Çünkü mükellef değildir.

9. Fahiş mübaşeret. Yani erkekle kadının arada bir şey olmadan tenasül organlarının birbirine dokunmasıdır. Bu durumda herhangi bir yaşlık meydana gelmese bile kadının da erkeğin de abdesti bozulmuş olur. Arada vücut sıcaklığının hissedilmesine mani olmayan ince bir şey bulunsa bile yine abdest bozulur.

İ) Abdesti Bozmayan Şeyler

1. Ön ve arka hariç, vücudun herhangi bir yerinden çıkıp olduğu yerde kalan, etrafa yayılmayan kan.

2. Bir yaradan, kan akmaksızın et parçası düşmesi.

3. Yaradan, burun ve kulaktan kurt düşmesi.

4. Ağız dolusundan az kusmak.

5. Balgam tükürmek.

6. Pıhtı hâlinde kan parçası kusmak.

7. Kullanılan diş fırçasında, dişler arasına sokulan kürdanda veya ısırılan bir şeyde görülen fakat akmayan kan.

8. Bir hastalık sebebiyle olmayıp, ağlamak ve çok gülmekten dolayı akan göz yaşı.

9. Mayasıl yaşlığı ve parmak aralarındaki pişinti.

10. Dizüstü veya bağdaş kurarak oturup uyumak.
11. Namazda uyumak, Çünkü 10. ve 11. maddelerde açıklanan durumlarda abdesti bozacak bir hâlin meydana gelmeyeceği kabul edilir. Şayet bu durumlarda yellenmek gibi abdesti bozan bir hâl meydana geldiği biliniyorsa abdest bozulmuş olur.

J) Abdestsiz Yapılmayan İşler

1. Namaz kılmak.

2. Kâbe’yi tavaf etmek. Kâbe’yi abdestli olarak tavaf etmek vacibdir.

3. Kur’an’a el sürmek. Kur’an-ı Kerim’e abdestsiz el sürülmez. Fakat ayrı bir kap veya kılıf ile tutulabilir.

Abdestsiz bir kimse ezbere Kur’an okuyabilir. Üzerindeki elbise yeni ile Kur’an’a tutmak mekruhtur.

Çocuklar abdestsiz olarak Kur’an-ı Kerim’i tutabilirler. Çünkü mükellef değillerdir. Ancak Kur’an’ı abdestli olarak tutmaya alıştırılmaları iyi olur.

Abdestsiz olan çocuğun eline Kur’an-ı Kerim vermekte bir sakınca yoktur.

Müslüman olmayan bir kimseye isteği hâlinde hidayete ermesi ümidi ile Kur’an-ı Kerim ve dini bilgiler öğretilebilir.

Üzerinde Kur’an-ı Kerim’den bir parça veya Allah’ın isimlerinden biri yazılı olan parmağındaki yüzük ile helaya girmek mekruhtur. Üzerinde Kur’an yazılı olan şey cepte olur veya bir şeye sarılı bulunursa bununla helaya girmek mekruh olmaz.

Abdestsiz olan kimse kalem gibi bir şeyle Kur’an sayfalarını çevirebilir.

K) Mestler Üzerine Meshetmek

Mest: Ayakları topuklarıyla beraber örten ayakkabıdır.

Ayağa giyilen ve mest adı verilen ayakkabıların üzerine abdest alırken mesh etmek caizdir. Bu, dinimizin kolaylıklarından biridir. Peygamberimiz, hem mest üzerine mesh etmişler hem de yapılmasını söylemişlerdir.

Ayağa giyilen mestlere mesh edilebilmesi için yedi şeyin bulunması şarttır. Bunlar:

1. Mestler, ayaklar yıkanarak abdest alındıktan sonra giyilmiş olmalıdır.

2. Mestler, ayakları topuklarıyla beraber örtmüş bulunmalıdır.

3. Mestler, ayağa giyilmiş olarak normal yürüyüşle ve peş peşe bir fersah, yani, on iki bin adım veya daha fazla yol yürümeye dayanıklı olmalıdır.

4. Mestlerin her birinde ayak parmaklarının küçüğü ile üç parmak kadar delik, yırtık ve sökük bulunmamalıdır. Ancak iki mestteki yırtıkların toplamı üç parmak kadar olursa mani değildir.

5. Mestler, bağsız olarak ayakta durabilecek kadar kalın olmalıdır.

6. Mestler, suyu emerek ayağa geçirmeyecek özellikte olmalıdır.

7. Mest giyecek kimsenin her bir ayağının ön tarafında elin küçük parmağı ile en az üç parmak yer mevcut olmalıdır. Bir veya iki ayağının ön tarafını kaybetmiş ve en az üç parmak kadar bir yer kalmamış olan kimse, bu ayağına mesh edemeyeceği gibi, sağlam ayağına da mesh edemez. Bu takdirde, her ikisini de yıkaması gerekir. Çünkü ayaklarda mesh etmekle yıkamak bir arada olmaz. Yani, bir ayağı yıkayıp diğerini mesh etmek caiz olmaz.

Ancak, bir ayağı topuğun üst tarafına kadar kesik olan kimseden bu ayağını yıkamak sakıt olduğundan, diğer ayağı tam veya ön tarafında en az üç parmak kadarı mevcut ise o ayağındaki meste mesh edebilir.

1. Meshin Müddeti

Mukim, yani misafir olmayan kimse bir gün bir gece (24 saat), yolcu olan üç gün üç gece (72 saat) mesh edebilir. Süre, abdestin bozulmasından itibaren başlar.

Mesela bir kimse saat on ikide abdest alıp ayaklarını yıkamış olarak mestlerini giyse ve aldığı bu abdest saat 16.00’da bozulsa, meshin müddeti, abdest alıp mestlerini giydiği saat 12.00’den itibaren değil, abdestin bozulduğu saat 16.00’dan itibaren başlar ve yolcu olmayanlar için ertesi gün saat 16.00’ya kadar devam eder. Yolcu olanlar için ise bu süre, abdestin bozulduğu saatten itibaren 72 saattir.

Yolcu olmayan bir kimse, mestlerini giydikten sonra 24 saatlik süreyi doldurmadan yolculuğa çıksa mesh müddeti 72 saate kadar devam eder. 24 saatlik süre dolduktan sonra yolculuğa çıkacak olursa mukim iken mesh müddeti bittiği için ayaklarını yıkaması gerekir.

Yolcu olan bir kimsenin, 24 saat mest giydikten sonra misafirliği sona erse mesh müddeti bitmiş olur, 24 saat dolmadan misafirliği sona ererse 24 saati tamamlar.

2. Mestler Üzerine Mesih Nasıl Yapılır?

Abdest alırken sıra ayaklara gelince eller ıslatılarak, sağ elin parmakları sağ ayağın üstüne (ayak parmakları tarafına) sol elin parmakları da sol ayağın üstüne konulur. Parmaklar açık olarak ayakların ucundan başlanıp yukarı doğru ve topukları aşacak şekilde mestlerin üzerine bir kere mesh edilir.

Mestlerin altı mesh edilmez. Mestlerin yanlarına, ökçesine ve koncuna da mesh etmek sahih değildir.

3. Sargı Üzerine Mesh Etmek

Vücudun herhangi bir yerinde kırık, çıkık veya yaradan dolayı sargı bulunduğu takdirde, bu sargı abdest organlarında ise abdest alırken, vücudun başka bir yerinde ise gusül yaparken sargı çözülüp altı yıkanır ve yaranın üstü mesh edilir. Sargıyı çözmek zararlı olursa çözülmeyip eller ıslatılarak sargının üzerine bir kere mesh edilir.

Bu gibi sargıların üzerine mesh etmenin belirli bir süresi yoktur. Yara iyileşinceye kadar devam eder. Sargı üzerine mesh edilebilmesi için sargının abdestli olarak bağlanmış olması şart değildir.

Sargıya mesh ettikten sonra bu sargı değiştirilirse meshi iade etmek gerekmez.

Yara iyileşmeden sargı düşerse mesh bozulmaz. Yaranın iyileşmesi sebebiyle sargının düşmesi hâlinde mesh bozulur. Yara iyileştiği hâlde sargı olsa bile mesh yine bozulur. Bu durumda yaraya zarar vermemek kaydıyla üzerindeki sargı çözülür.

Yara üzerinde ilaç bulunup da sargı yoksa bu yarayı yıkamak zarar vermediği takdirde üzerine su dökülerek yıkanır, zararlı olursa yıkanmaz, mesh edilir. Mesh etmek de zarar verirse o da terk edilir.
Yara üzerindeki sargı yara iyileşmeden namazda düşerse namaza devam edilir.

Yaranın iyileşmesi sonucu düşerse mesh edilen yer yıkanır ve namaz yeniden kılınır.

4. Meshi Bozan Şeyler

a) Abdesti bozan her şey meshi de bozar. Abdesti bozulan bir kimse yeniden abdest alırken mestlerin üzerine de mesh etmesi gerekir.

b) Mestlerden birinin ayaktan çıkarılması veya kendiliğinden çıkması ile de mesh bozulur.

Ayağın çoğunun mestin koncuna kadar çıkması hâlinde tamamen çıkmış sayılır.

Bu durumda abdesti varsa sadece ayaklarını yıkar.

Mestlerden biri çıkmış olsa bile her iki ayağın da yıkanması gerekir. Çünkü taharette iki ayak bir organ hükmünde olduğundan birinin yıkanması gerektiğinde ötekinin de yıkanması icap eder.

Mesh ettikten sonra mestlerden birinde üç parmak kadar bir yırtık meydana gelmesi hâlinde de yine mestler çıkarılır ve ayaklar yıkanır.

c) Meshin müddetinin sona ermesi.

Meshin müddeti bittiğinde abdestli olan kimsenin mestlerini çıkarıp ayaklarını yıkaması yeterlidir.

Mesih müddeti namazda iken sona ererse, o namaz bozulur.

Başa giyilen, yüze çekilen örtü ve ele giyilen eldiven gibi şeylerin üzerine mesh edilemez.

Kaynak

Diyanet islam ilmihali

Print this item